15 Eylül 2026

Ağzını açanı içeri atıyorlar, gözaltına alıyorlar. X hesaplarına erişime engeli getiriyorlar.  Kişiler hiçbir şey söylememiş, sıradan bir eleştiri yapmış. Ancak bunun karşılığında Muhalefet Partisi vekili olursanız adınız Ömer Faruk Gergerlioğlu olursa size bakın bol bol hakaret, küfür, tehdit tweetleri atılır ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da bunlara takipsizlik verir. İşte Türkiye’deki ifade özgürlüğünün sefil hali budur arkadaşlar. Şu ana kadar yüzlerce suç duyurusu yaptım Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na. Hakkımda ağır hakaret, tehdit, küfür içeren paylaşımlar için. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ne yapıyor biliyor musunuz? Açık hakaret, küfür içeren suç duyurularına takipsizlik veriyor. Buradan ilan ediyorum. Yarın öbür gün Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir saldırı yapılır. Yaralanır veya öldürülürse sorumlusu Ankara Cumhuriyeti Başsavcılığı’dır tüm kamuoyu bunu bilsin. Basın mensupları bunu bilsin, böyle rezalet olmaz. Şu hale bak ya. Yazmış; “ O… çocuğu.” savcı karar vermiş. Takipsizlik. Suç bulamamış. Savcılara soruyorum; “Size bu laf denilse bir savcı takipsizlik verse ne dersiniz? Yüzünüz kızarmıyor mu kardeşim? Bu nasıl bir memleket ya?” Milletin vekiliyiz. Millete yapılan haksızlıkları burada beyan ediyoruz diye bize yapılan küfürlere, hakaretlere, tehditlere, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nasıl takipsizlik veriyor ya? Bu nasıl Adalet Bakanlığı? Kim koruyor bunları ya? Şu hale bakın ya. On senedir hakkımızdaki ağır hakaret ve tehditlere takipsizlik beraat verildiğini görüyorum. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı böyle. Kocaeli Adliyesi’ne gidiyorum. On yıldır hakkımda o kadar ağır hakaret, tehditler, küfürler yapılmış hala yargılama bitirilmiyor. Zamanaşımına uğratacaklar. Gidin bak Kocaeli Adliyesi de aynı halde. Ben ufacık bir barış çağrısı yaptım biliyorsunuz bundan beş yıl önce. Apar topar hakkımda örgüt propagandası deyip cezaevine attılar. Ardından Anayasa Mahkemesi dedi ki: “Ya bu adamın dedikleri ifade özgürlüğü! Neden attınız cezaevine? Çıksın gelsin milletvekilliğine devam etsin. Ne yaptınız siz bu adama? İhlal yapmışsınız.” Bana tazminat ödenmesine karar verdiler. Arkadaşlar hal bu. Memleketin yerel mahkemelerin, savcılıkların hali bu. Açık ve net söylüyorum; yarın öbür gün bana bir saldırı, yaralama veya öldürme yapılırsa sorumlusu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’dır. Çok net. Burada basın da bunu kaydetsin. Yarın öbür gün olduğu zaman “Ya biz görmemiştik, duymamıştık, Gergerlioğlu’ndan böyle bir söz demesin kimse.” Sayın Bakana da bunu söylüyorum; Milleti korumanın, milleti hakkını savunmanın karşılığı bu mu ya? Bu nasıl bir memleket ya? Anlamak mümkün değil. Şu suç duyurularına bakın ya. Okumaktan hayal ederim bakın. “Bilmem ne yaptığımın teröristi.” demiş. “S…” apaçık böyle küfürler, hakaretler, tehditler evet utanmadan bunlara takipsizlik veriliyor. Bakın kim veriyor? Ankara Cumhuriyet Savcıları yazıklar olsun ya. Ya bu milletin hakkını savunmanın bedeli bu mu ya? Bu nasıl bir bakanlık ya? Adalet Bakanlığı mı, Zulümat Bakanlığı mı? Anlamak mümkün değil ya. Yarın öbür gün biz öldürüldükten sonra mı? “Aaa vah vah vah” diyecekler. Okumaya haya ediyorum. Bu savcılara soruyorum kardeşim; Size bu hakaretler yapılsa, birisi takipsizlik verse ne dersiniz ya? Size bu tehditler yapılsa, beraat verse bir başka hakim ne dersiniz ey hakimler ya? Memlekette yargıya güvenmeyeceksek kime güveneceğiz ya? Bana hakaret küfredenin peşine düşüp ben de ona hakaret edip ona mı saldırayım ya? Memleket dağbaşı mı olsun ya. Zaten önüne geleni kalkıp  sabahleyin evinin kapısını kırıp, gözaltına alıp atıyorsunuz içeri. LGBTİ+ bireyleri gözaltına alıp atıyorsunuz içeri. Bunları haber yapan gazetecileri de içeri atıyorsunuz. Daha dün bakın yılların gazetecisi Tuğba Tekerek bu olayların haberini yaptığı için tutuklanıp içeri atıldı. Ey gazeteci arkadaşlar sizin sonunuzda bu olabilir. Bir haber yaparsınız pat tutuklanıp girersiniz içeri.  “Susma sustukça sıra sana gelecek” derler arkadaşlar. Bu memleketin hali budur. Şu hale bakın. Haksız yere gözaltına alınıyor. Gazeteci haberini yapıyor. “Gel bakalım senin de suyun ısındı. Atın şunu içeri.” Memleketin haline bak. Böyle bir memleket mi olur arkadaşlar ya? Vallahi biz susmayacağız arkadaşlar. Söz olsun. Milletimize de söz olsun, susmayacağız. İstedikleri kadar bizi zindanlara atsınlar. Hakaretlere, küfürlere, tehditlere karşı yaptığımız suç duyurularına takipsizlik, beraat versin savcılar, hakimler,  susmayacağım. Bunu herkes çok iyi bilsin. Burada bakın, her hafta önümde yüzlerce hak ihlali başvurusu var. Bunları gündeme getirdiğim için birileri rahatsız oluyor. Bize küfrediyor. Bunun üzerine savcılar da hemen “ Ya küfredebilirsin tabi helaldir. Makbuldür.” Takipsizlik kararı geliyor. Neredeyse kendilerini tutamayıp bir de ödül verecekler ya. Şu hale bakın ya. Ya adam gitmiş kırk elli yıl önceki faili meçhul; “Uğur Mumcu, Muhsin Yazıcıoğlu cinayetlerini araştırıyorum. Buldum Kaşif Kozinoğlu’nun katilini.” diyor. Ya kardeşim nereye gidiyorsun ya? Burada ya. Daha bak üç gün önce hakkımızda ölüm tehditleri yağdırılıyor  Ona takipsizlik veren Ankara savcıları var. Sayın Adalet Bakanı sen, Ankara’dasın biraz az ötede ileride Ankara Sıhhiye’de Adliye’de savcılar böyle ağır hakaretlere takipsizlik veriyor. Gel sen buna bak ya! Adalet madalet diyorsan. Allah aşkına ya! Adam gitmiş, yok “50 yıl önceki faili meçhulü buldu.”. Ağızlarına bir sakız almışlar. Ona buna “teröristler, Fetöcü, PKK’cı” diye böyle bir ağızlarına da bir sakız almışlar. Herkese bir terörist diyorlar. Sinekten yağ çıkaracak işler yapma peşindeler ama gerçek anlamda adalet yok ortada. Rezalete bakın. Memleketin haline bak. Bunu bir milletvekili olarak ben söyleyeceğim arkadaşlar. Kimse kusura bakmasın. Allah Allah. 86 milyonun milletvekiliyim ben ya. Bunları söylediğimiz için o istediği kadar savcılar, hakimler takipsizlik beraat versin, biz söylemeye devam edeceğiz. Ben zaten hakkı hukuku söylediğim için cezaevine de girdim. Yine gireriz. Mezara da gireriz. Hiç önemli değil ya. Bu ne hal ya? Bu memlekette doğruyu söyleyecek bir insan kalmadı mı? Allah aşkına.

Sevgili arkadaşlar, cezaevlerine attıkları yetmiyormuş gibi cezaevlerinde bakın insanlarla görüşüyoryn. Şu hale bakın gidin ya şu Ankara, Sincan Cezaevi’ne bir gidin arkadaşlar. “Mahpusları ziyaret edemiyorum vekilim, ben gazeteciyim.” Gidin bir mahpus yakınına sorun. Mesela hasta bir mahpus kaç ayda hastaneye gidiyor? Bir sorun. 5-6 Ayda zor bela gidebiliyor. 10 ay sonra gitmiş adam geçen Diyarbakır Cezaevi’ne gittim. Adamın kitlesi var vücudunda.  10 ay sonra zor belaya hastaneye gidebilmiş, kansersin denilmiş. Şimdi iki üç hafta geçti aradan. Adam yoğun bakımda, Gökhan Maldar. Canınızın bu kadar değeri var arkadaşlar. Cezaevine düşmeye görün! 10 ayda zor bela hastaneye gidebilirsiniz, sonra kanser teşhisi konulur 2-3 hafta sonra da yoğun bakıma gidersiniz. İsim de veriyorum. Memleketin hali bu. Ya siz de düşebilirsiniz cezaevine. Bu memlekette çok kolaydır. Bakın bir milletvekilini attılar ya. Milletvekiliyken cezaevine attılar! Sizi de atarlar arkadaşlar! Çok zor bir şey değil. Abuk sabuk gerekçeler buluyorlar. Apar topar böyle sabah namazı sırasında seni alıp götürüyorlar. Evine gelip baskın yapıyorlar. İşte memleketin hali böyle. Allah’tan Anayasa Mahkemesi vardı, o oy birliğiyle bana haksızlık yapıldığına karar verdi ama sonrasında artık o oy birliği ile o kararı çıkartacak Anayasa Mahkemesi de yok. Yok artık şu an.

Bakın cezaevlerine;  mesela Sincan T Cezaevi’nde Serkan Cam. Adam diyor ki: “Sıcak su günde yalnızca 12 saat verebiliyor, 8 kişilik koğuşlarda 16 kişi kalıyor. Sevk taleplerimizin hepsi reddediliyor.” Düşünün Yasemin Melizci ve Kasım Melizci karı koca mahpus Sincan Cezaevi’nde yatıyorlar. Çocukları Konya Ereğli’nde. İki karı koca da diyor ki: “Ya tamam cezamızı yatalım da Konya Ereğli Cezaevi’ne bizi gönderin. Çocuğumuz gelemiyor. Çocuğumuzu cezalandırmayın ne olur Adalet Bakanlığı.” diyor. “Yok, senin çocuğunu da cezalandıracağız. ‘Karı koca sizin ailenizi yıktık ya, senin çocuğunu da cezalandıracağım, onu da psikolojik sorunlarla baş başa bırakacağım. Sizi çocuğunuzun olduğu yere göndermeyeceğiz.” diyor. Adalet Bakanlığı! Ya böyle işte arkadaşlar. Aylardır söylüyor, aylardır başvuruyor mahpus anne baba. Yok umurlarında değil. Aylardır ben soru önergesi veriyorum. Hayır, umurlarında değil. Şu hale bak!

Sincan T Cezaevi’ne gidin hiçbir sosyal faaliyet yok hani cezaevindeki insana bir sosyal faaliyet yapılır ya. Öylesine kalabalık ki insanlar yerlerde yatıyor. Neredeyse dolapların üstünde yatacaklar. Sincan L Cezaevi’nde dolabın da üstünde yatıyorlarmış. Bunu bana kim söylemişti? İsmail Arı Birgün Gazetesi’nden mahpustu içeri girmişti ya gazeteci arkadaş gazeteci olduğu için de böyle ilginç olayları çok iyi yakalıyor. Diyor ki: “ Ömer Bey yerlerde bile yer kalmamış. Geldim cezaevine girdim. Ya dolabın üstüne adam döşek atmış dolabın üstünde yatıyor. Ya gözlerime inanamadım. Cezaevinin hali ne?” Sincan L2’de oldu bu. İsmail Arı orada yattı. Arkadaşlar, gidin kendisine sorun isterseniz, inanmıyorsanız. Şimdi beni izliyordur, kulakları çınlasın. Sevgili İsmail’i kendisini cezaevinde ziyaret ettim. Yan koğuşta da haberini yaptığı üçkağıtçılar yatıyordu. Bakın gazeteci arkadaşlar bunu duyun. Gazeteci içeride namuslu haber yaptığı için yan koğuşta da haberini yaptığı üçkağıtçılar yatıyor. Ne güzel değil mi? İşte size bir güzel Türkiye tablosu arkadaşlar. İşte Türkiye’nin çok çarpıcı bir tablosu.

Bir başka mahpus Sincan T Tipi Cezaevi’nde kalan Koray Vural, 8 kişilik koğuşta 16 kişi kalıyorlar. Zaten hastaneye gitmeleri 5-6 ayı buluyor.

89 Yaşında Erol Şengök diye isimli bir mahpus yatıyormuş Sincan T Tipi Cezaevi’nde. Adam neredeyse ölecek içeride. Ya yaşlılıktan dolayı hani infaz erteleme veriliyor. “Yok efendim sen işte zamanında Bankasya’ya para yatırmışsın, bir derneğe üye olmuşsun, sana öylesi aflardan yok. Yat içeride. Ölene kadar yat.” deniliyor adama. Ben de gidip gördüm. Adam tekerlekli sandalye de yanıma getirildi. Ölecek  adam içeride. Adama diyorlar ki: “Sen zamanında öğrencilere yardım etmişsin, bir derneğe üye olmuşsun, Bankasya’ya para yatırmışsın. Suçun çok büyük. Sen çıkamazsın buradan.” diyorlar. Adam yatıyor, içeride ölecek . Yakında duyacaksınız. “Sincan T’de 89 yaşındaki Erol Şengök isimli mahpus öldü.” diye duyacaksınız. Garipsemeyin arkadaşlar. Her gün her gün intiharlar yaşanıyor cezaevlerinde Adalet Bakanlığı tek birini bile açıklamıyor bakın. Tek birini bile. Antalya S Cezaevi’nde, L cezaevinde son zamanlarda kaç intihar oldu? Hadi bakalım açıklasınlar. Bakın, kaç tane intihar oldu? Kimse açıklamıyor. Ya insanların psikolojisi bozuluyor, o kalabalık, berbat ortamlarda, hastaneye gidemiyorsun, fizyolojik ve psikolojik sıkıntılar içinde kıvranıyorsun, ondan sonra da intihar ediyor. “E ne yapalım canım, adamın canı sıkılmış, intihar etmiş.” diyorlar. Adamın canı sıkılmış, intihar etmiş arkadaşlar. İşte böyle , memleketin hali böyle. Böyle bir haldeyiz. O kadar kalabalık içinde  kimisi televizyon seyretmek istiyor, kimisi seyretmek istemiyor. “Kulaklıkla bari televizyonu dinleyelim.” diyenler var. Kulaklık çoğaltıcısı satılmıyormuş. Kendi imkanlarıyla çoğaltıcı yapan mahkumlara hücre cezası veriliyormuş. Bakın ya kardeşim kantinde satın ne olacak ? Adam kulaklıkla televizyon dinlesin, yanındakini rahatsız etmesin. “Vay, kendi imkanıyla yaparsa hücre cezası.”  Bastille hapishanesinden beter bir ortam. Ailesi yurtdışında olduğu için kartlı telefonla görüşürken yüksek ücret kesiliyormuş. Kantinde yalnızca düşük kontürlü telefon kartları satıldığından görüşme sırasında sürekli kart değiştirmek zorunda kalıyor.

Erol Boydak, terör örgütü üyeliğinden 7.5 yıl ceza almış. 2.5 yıldır Sincan Cezaevi’nde. Kulaklarının %50’si duymuyor. İşitme cihazı kullanıyor fakat “Bunda bluetooth özelliği var. Cihazını kullanamazsın.” denilmiş. Adamın işitme cihasını da almışlar elinden. Ya adam cezaevinde kardeşim. Ne yapacak? Ne edecek? Bir işitme cihazı bu ya. Yeni terlik almalarına da izin vermiyorlarmış. 8 Kişilik yerde 16 kişi kalıyorlar. Spor aktivitesi çok seyrek. En fazla 6 kitap alınabiliyormuş. Yemekler yetersiz. Sağlık sevklerine gitmek çok zor. “6 Ayı anca buluyor. Bazen cezaevi hastanesine sevk 6 ayı dış hastaneye sevk ise 1 yıl buluyormuş.” O öldükten sonra sevk gerçekleşiyor arkadaşlar. Allah rahmet eylesin. Tamam sevkin gerçekleşti, gel kardeşim deniliyor. Adam mezarda.  Bu Levent Kırca skeçlerine konu olacak halde arkadaşlar cezaevleri. “Gel kardeşim tamam doktora muayene olacaksın.” deniliyor. Adam merhum olmuş. Kanser anında teşhis edilmesi gereken bir hastalıktır. Bir dakika geç kalırsan ömrün kısalır. Bir hekim olarak bunu söyleyeyim. Adamın 10 ayda ancak gidişi olmuş hastaneye. Şimdi yoğun bakımda. Arkadaşlar bunun bu dünyada hesabını veren hiçbir müdür yok. Öte dünya diye bir şey Allah’tan var arkadaşlar. Bir ara ateist bir arkadaşımla konuşuyordum. Bana dedi ki: “Allah’a inanmıyorum ama bu dünya o kadar adaletsiz ki, bu kadar adaletsizliğin cezasının verileceği bir yer de olmalı. O yüzden ateistlik inancımda da şüphedeyim. Bu kadar adaletsizlik bu dünyada karşılık bulmuyorsa, bunun bir öte dünyası olmalı herhalde.” dedi bana. Ya düşünün, adaletsizlik kavramı insanların dini inançlarını bile sorgulamalarına neden oluyorken, burada bizim Türkiye bürokratlarının umrunda değil, rahatları yerinde. Onlar gidip işte Bilal Erdoğan’la selfie çekilme peşindeler. Nizamettin Kabaiş orada böyle ortada kalıvermiş, bakakalmış halde. Herkes gidip böyle selfie çekiyor Bilal Erdoğan’la aynı kareye girecek. Daha sonra bir yerin müdürü olacak biliyorsunuz tabii. İşte memleketin hali böyle. Gariban, gariban gariban bakarken ekabirler gayet böyle sükseli bir şekilde konuşmaya, yürümeye devam ediyorlar.

Bakın yine bir başka hasta mahpus. Hekimim bakın sağlık kurulu raporu da elimde. Adamın ejeksiyon fraksiyonu kaç biliyor musunuz arkadaşlar? %25. Adam ölmek üzere .Ne demek biliyor musunuz ejeksiyon fraksiyonu? Kalbin atımla ilgili gücünü gösteriyor. %70‘ten az olursa hastasınız demektir. %25’e düşmüş. Adam ölmek üzere. Kalp yetmezliği var ve hala “Seni cezaevinden çıkarmayız.” diyorlar. Ameliyatlara giriyor, bilmem ne oluyor ve adam hala cezaevinde tutuluyor, ilaçları aksatılıyor, oksijen sıkıntıları yaşıyor. Şu hale bak ya! Seni illa da revir tipi cezaevinde tutacağız deniliyor. Adam cezaevinde de ölecek  bu gidişle. İşte memleketin hali bu arkadaşlar.

Cezaevlerini ziyaret ediyoruz. Bakın ilginç, önemli insanlarla konuşuyoruz. Geçenlerde Sincan 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ni  ziyaret ettim. Abdullah Erdoğan diye birisiyle görüştüm. Bu kim biliyor musunuz? Hulusi Akar’ın yakın korumasıymış o darbe gecesinde. Bana o gece neler yaşandığını anlattı. Dedi ki: “Ben kıdemli başçavuşum ve Hulusi Akar’ın yakın korumasıydım. O gece kamera görüntülerine de giren kişilerden birisi benim.Hani Hulusi Akar kepini istiyor ya, hani güya esir gibi görünüyor ama adam kepini istiyor, biz koşturup ona hemen buyurun efendim kepiniz diyen, oradaki o kepi uzatan kişi benim. Hiç de Hulusi Akar esir mesir değildi . Başkomutan edasıyla sağa sola emirler yağdırıyordu. Ben de korumasıydım. Biz böyle önümüzü iliklemiş. “Tabii efendim olur” diye onun emirlerini yerine getiriyorduk.” diyor. Darbeye karşı aslanlar gibi çarpışan Hulusi Akar hakkında yakın koruması bunu anlatıyor arkadaşlar. Zaten görüntülerde de görüyorsunuz. En önde kendisi muzaffer bir komutan gibi çıkıyor Genelkurmaydan, Akıncı’ya gidiyor. Kimse de sormuyor . A”bi nasıl oluyor bu iş ya? Sen  böyle elini kolunu sallayarak gidiyorsun.” Diye. Sonra Abdullah Erdoğan diyor ki: “Biz onunla beraber yakın korumasıyım ya, helikoptere bindik. VIP koltuğuna oturdu Hulusi Akar. Tabii Genelkurmay Başkanı, oraya oturacak.” Ama sonradan ne anlatılıyor? “Efendim Hulusi Akar esir edilerek gönderildi. Abdullah Erdoğan onu derdest etti.” “Ya ne derdesti, ne hali? Komutanımız önde, biz arkasında yürüyoruz. Helikoptere bindi, VIP koltuğuna oturdu. Biz de arkasında böyle korumalar olarak bekleşiyoruz.” Diyor. Devam ediyorum arkadaşlar, bakın. “Sonra Akıncı’ya gittik. O sırada gitmeden önce montunu istedi. “Uzun bir gece olacak.” Uzun kollu montunu istedi. Koştum onu getirdim. Gözlüğünü getirdim. Hiç esir edilmiş bir hali yoktu. Ben odasının hemen 10 metre ilerisinde nöbetçi kulübesinde dururum. Hakkım da demiş ki: “Abdullah Erdoğan beni derdest etti.” “Ya Allah’tan kork Hulusi Akar. Ya sana gece boyunca hizmet ettim, ne derdesti, ne hali.” Diyor. Hiç mi yüzün kızarmıyor Hulusi Akar? Kamera görüntüleri ortada kardeşim. Kalk konuş diyorum, binlerce kez söylüyorum. Gıkın çıkmıyor ya. Kalk, konuş. “Konuştuğum zaman batarım.” diye mi düşünüyorsun Hulusi Akar? Şu hale bak ya! Kim anlatıyor bunu? En yakın koruman anlatıyor ya! Dinle bakalım dinle! Kulağına gidecek bunlar! “VIP koltukta helikopter yolculuğumuz bitti, Akıncı’ya indik. VIP araçlar bizi karşıladı. Ondan sonra Kubilay Selçuk’un odasına gittik. Ardından çaylar, çerezler geldi. Hulusi Akar emirler yağdırıyor Başkomutan edasıyla oturdu, biz de etrafındayız. Çaylar, çerezler gelip gidiyor. Ondan sonra saat 04.00 gibi, Abidin Ünal geldi.” Diyor. Hani esir deniliyor ya Abidin Ünal esir deniliyor. “Elini kolunu sallayarak geldi. Zaten kamera görüntülerinde de var. Geldi Hulusi Akar’la arka Kamelya’da çay içip muhabbet ettiler. Gizli bir şeyler konuştular.” Ne konuştulara acaba? Bir açıklasalar. Sayın Abidin Ünal neler konuştunuz? Güya ikiniz de esirsiniz o sırada. Çaylar, çerezler maşallah maşallah. ? İnkar edebiliyor musunuz ikiniz de? Sabah saat 04.00’a doğru, güya esirsiniz, bahçedeki kamelyada neler konuştunuz Sayın Abidin Ünal ve Sayın Hulusi Akar, bir bahseder misiniz şu halka? Allah Allah! “Sonra, sabahleyin, kapıya çıktı, dolaştı biraz. Hakan Fidan ya da Binali Yıldırım’la telefon görüşmesi yaptı. Biz yanındayız, korumasıyız. Bana dedi ki: “Ben Başbakanlığa gidiyorum, arabaları oraya getir. Sen burada kal ama arabaları oraya getir. Ben de hemen onun arabalarının oraya gitmesini sağladım. Telefonla “Komutanımız helikopterle gidiyor, arabalar da onu makamda karşılasın.” diye. Sonra tek başına kaldım Akıncı’da. Sonra Akıncı’da biz bekliyoruz , komutanımız gitmiş böyle bekliyoruz ortalıkta takılıyoruz. 11.00’da, Akıncı’ya bombalar yağmaya başladı. Helikopter pistlerine. Neye uğradığımızı şaşırdık. Eyvah ne oluyor, başımıza ne gelecek dedik. Sonra gözaltına alındık, tutuklandık. Tutuklanış, o tutuklanış 10 yıldır içerideyim.” Diyor adam. Şimdi bu herif mi darbeci arkadaşlar? Ya Allah’tan korkun ya! Hulusi Akar’ın sabaha kadar yanında olan adam, bu adam mı darbeci ya? Ya Allah’tan korkun ya! Kıdemli başçavuş diye adamı kurban seçmişsiniz, atmışsınız zindanlara ya! “Ben, Hulusi Akar’la İstanbul’da dolaşırdım, haftasonları İstanbul’a giderdi. Mesela Kimse Yok Mu stantlarına giderdi, bağış yapardı ama o bağışından dolayı suçlanmadı, başkaları suçlandı. Sonra, Cavit Çağlarla da, kankidir, onun da yanına gider. Bilir Hulusi Akar, çünkü korumasıyla beraber gidermiş. Neler konuşuyorlardı Allah bilir. Ondan sonra, Salih Zeki Çolak ve İhsan Uyar’ın derdest edilmesi başka hiçbir kimsenin emriyle olamaz.” diyor Abdullah Erdoğan ve Anlattıkları son derece çarpıcı ama işte güya kararlar verilmiş, işler bitirilmiş.

Mesela o akşam yine Sincan 1 No’lu, Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde konuştuğumuz Safa Sefer Güleroğlu neler yapmış bakalım. Kendisi pilotmuş Diyor ki; “22.30’da İstanbul’dan bana “Uçağa bin, Akıncı’ya gitmiş. Uçağa binip 19 kişi götürmüş Akıncı’ya. Emredildi, ben yaptım, hiçbir şeyden haberim yok, ne oluyormuş, darbe mi oluyormuş, hiçbir şeyden haberim yok. Götürdüm diye, “Vay sen bu kişileri götürdün, sen darbecisin.” denilerek, ağırlaştırılmış müebbet yedik fakat Milli Savunma Bakanlığı açıklasın, Kütahya Çini radarı 15 Temmuz 2016 23.30 23.55 arası müşterek Kanal 10 telsiz konuşma dökümlerindeki konuşmaları bir açıklasın. Bizim darbe ile marbe ile alakalı olmadığımız zaten o konuşma dökümlerinden çıkar ya. Açıklasın, biz de mahkemede bunu söyledik kardeşim. Bize emredileni yaptık, benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bakın konuşma dökümleri açıklansın, suçsuz olduğum çıkar ortaya.” dedik. Kimse umursamadı. Sonra böyle atıldık.” Diyor. Sonra bakın daha ilginç bir şey söyleyeyim size. İlginç bir şey söyledi.  Hani 16 Temmuz günü darbecilere karşı Akıncı pistlerini bombalayan uçaklar var ya, O uçakların pilotları bile KHK ile ihraç edildi daha sonrasında. Ya darbecilere karşı Akıncı’nın pistini bombalayan pilotlar bunlar. “Vay işte sen de darbeciymişsin.” denilerek bu kişiler de KHK ile ihraç edildi. Gelin çıkın bu işin içinden arkadaşlar ya. Memleketin hali bu.

Bir başka hasta mahpus Mehmet Parlak Sincan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kalmaktaydı adamcağıza o kadar çektirdiler ki. Ölmedi ama sürünüyor cezaevlerinde, böbrek yetmezliği ağır durumda, her an diyalize girecek durumda. Sonunda Allah’tan Adana cezaevi’ne nakledildi de şu Sincan Cezaevi’nin rezaletinden kurtuldu. Sincan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nin zulmünden kurtuldu. Adam ölmeden Allah’tan Ankara’dan ayrıldı Adana’ya gitti. “Ya şuradan kurtarın beni ölmeden ne olur vekilim.” deyip duruyordu. Allah’tan gitti.

Onur Özdemir Sincan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kalmaktaydı, bu kişiyle de içeride görüştüm. O da çok psikolojisi bozulmuş, kötü durumda bir insan. “Bize o gece emredildi. Genelkurmay’a gittik, Genelkurmay’ı korumak üzere gittik. Başımıza gelmeyen kalmadı. Ne kimseye bir silah sıktık, ne kimseyi öldürdüm, hiçbir şey yapmadım. Bana verilen emirleri yerine getirdim. 10 Yıldır çocuğum beni ya ziyarete ara sıra geliyor ya gelmiyor. Bana karşı artık kayıtsız, beni babası gibi görmüyor. Zaten yıllardır doğru düzgün beni görmedi. 13 Yaşında çok üzülüyorum bu duruma.” Diyor. Eşiyle de boşanma durumu mevzu bahisi olmuş.  Bilemiyorum sonuç ne oldu bana anlattığı bunlar. Ailesi yıkılmış adamcağızın ve umarım toparlar, ailesiyle beraber mutlu bir hayat kurar diyorum.

Selçuk Topal Sincan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kalmakta 15 Temmuz akşamı emre uyup Genelkurmay’ı korumak üzere giden özel kuvvetlerden bir üsteğmen. O da diyor ki; “Bize emredildi gittik hiç kimseye zararımız olmadı ama sonuçta da başımıza gelen bunlar.”

Berat Ölçer, Sincan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalıyor. “Biz kurban seçildik. Askerlikten uzaklaştırıp bizi sivile atabilirlerdi. Onu da yapmadılar ve o gece hiç kimseye zarar vermediğimiz halde maalesef ağır bir şekilde cezalandırıldık.” diyor.

Evet, bunu tekrar söylüyoruz. Çankırı Emniyet Müdürlüğü’ndeydi daha sonra tayini çıkmış, gitmiş Başkomiser Rahman Cebe; kaç aydır, yıldır onun gözaltındaki genç üniversite öğrencilerine yönelik çirkin tavırlarını söylüyorum fakat korunuyor ve kendisine hala bir şey yapılmıyor. Gözaltındaki genç kadınlara yönelik ağır hakaretler yapan, yüzüne tüküren, yüzüne kahve fırlatan, tacizde bulunan ve onu cezaevine götürürken alkol alan tipler taltif ediliyor bu ülkede arkadaşlar. Şu ülkenin haline bakın . Bunu da kaç aydır söylüyoruz. Kimsenin umurunda değil. Bu ülkede canınız malınız namusunuz da güvende değil arkadaşlar. Sizi bir erkek kamu görevlisi alıp tutuklandıktan sonra cezaevine götürürken istediğini yapabiliyor. Genç kadınlar bana neler neler anlattı. Aman yarabbi dedim. Ya bırak  suçlu suçsuz muhabbetini bir kadın olarak erkek polislerin yanında cezaevine giderken aman yarabbi nelere uğruyorsunuz. Eyvah dedim ya bu ülkede kadın olmak da büyük bir suçmuş! Yazıklar olsun ya, şu hale bakın.

Cezaevlerinden bize gelen mektuplar var arkadaşlar. Sayfalarca mektuplar. İnsanlar haksız yere cezalandırıldık diyorlar, bize anlatıyorlar. Onlardan çok kısaca bir iki cümle veya paragrafla bahsedeyim size de insanlar nasıl bir halde bir duyun. Mesela Taner Doğan, Antalya S Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “  15 Temmuz gecesi yalnızca bir salonda toplandık. Hiçbir şey yapmadım, elime silah almadım, sabaha kadar uyudum. Olayın ardından 10 gün boyunca görevime gidip yoklama verdim.” çünkü bir şey yapmamış adam . Hani o gece tutuklanan bir insan da değil. 10 Gün işine devam etmiş. “Hiçbir suça karışmadığım apaçık ortadaydı. Buna rağmen sadece o gece Akıncı üssünde kursiyer teğmen olarak bulunmam gerekçe gösterilerek ağırlaştırılmış müebbet cezası aldım. Bu nasıl vicdansızlık? Bu hak mı? Bunu hiç hak etmedik. Büyük bir adaletsizlik var. Üstüne, cezaevinde 10 yıldır yatıyorum, hiçbir şeyden haberim yok. “Efendim siz darbeciler gidip Gölbaşı’nı da bombalamışsınız. Ne Gölbaşısı ne hali ben suçsuz, günahsız bir yerde beklemişim. Sanki gidip orayı bombalayan benmişim gibi. “Efendim orayı bombalamışsın ve tazminat davası açıldı. Hadi bakalım oradaki zararını da tazminini senden çıkaracak devlet.” diye. Benden para alacaklar. Zaten 10 yıldır işimden atılmışım, zindandayım, beş kuruş param yok, zor bela, karnımı doyuruyorum. Bir de, yapmadığım bir işin tazminat davası hakkımda açılmış.” Gel de buna isyan etme arkadaş ya.

Tuğçenur Özbay açlık grevi yapıyordu. Şakran Kadın Cezaevi var ya, inanılmaz korkunçluktaki bir cezaevidir. Gidin bir görün. Bir derebeyi gibi bir müdür yönetiyor onu orada. Hiç kimse bir şey yapmıyor, yapamıyor. İnanılmaz, istediği gibi asıp kesiyor, esiyor, gürlüyor. Yönetmelikleri değiştiriyor, baskılar yapıyor. Bunun üzerine Tuğçenur Özbay isimli bir mahpus kadın orada açlık grevinde bulundu. Çok basit halledilebilecek bir meseleyi halletmediler. Kadın 150. günlerde neredeyse ölecek, açlık grevinde bakın, bir deri bir kemik kalmış, kimsenin umurunda değil. Antalya, S Tipi Cezaevi’nde bir başka açlık grevinde olan birisi ölünce Adalet Bakanlığı’nın aklı başına geldi. Dediler ki: “Bunu bu berbat cezaevinden alıp Gebze Cezaevi’ne gönderelim. İşte o zaman ancak açlık grevini bitirdi çünkü kendisine yapılan haksızlıklar Gebze’de yapılmadı. Yani ölecekti arkadaşlar canınız böyle  böyle bürokratlara kalmış durumda. Öleceksiniz arkadaşlar. Bir başkası ölmese öleceksiniz bakın. Bir başka mahpus açlık grevinde öldüğü için canınız kurtuluyor. Memleketin hali bu arkadaşlar. Ne demiş Tuğçenur Özbay bana yazdığı mektupta tabi ben onun için çok uğraştığım için teşekkürlerini yazmış bana; “ Sizi sevgi ve şükranla selamlıyor, iyi olmanızı diliyorum. Ben ise sizlerin sahiplenmesi ve sesime ses olması sayesinde çok iyiyim. Keyfî kimlik dayatmasına ve artık normalleşmiş olan insanlık dışı Şakran Kadın Kapalı Hapishanesi koşullarına karşı 161 gün aç kaldıktan sonra Gebze Kadın Hapishanesine sevk edildim. Zulme karşı durmuş ve başarmış biri olarak sizlere yazdığım için çok mutluyum.” demiş Tuğçenur Özbay.

Türkan Albayrak, Bakırköy Kadın Hapishanesi’nden bize yazmış. Bu kişi de NATO zedelerden. Bakın arkadaşlar bir de NATO meselesi var. Trump ve avanesi Türkiye’ye gelecek diye memleketin insanlarına çektirmedikleri zulüm kalmadı. Sabah evlerini bastılar, gözaltına aldılar, aylardır tutuklu bu insanlar. Ne yapmışlar? “Trump’a karşı eylem yapma gösteri yapma potansiyeli taşıyabiliyor.” denilerek sabah evleri kapıları kırılarak baskın yapılmış gözaltına alınmışlar. Onlardan birisi Türkan Albayrak bakın Bakırköy Kadın Hapishanesi’nde bana yazmış; “  23 Haziran NATO hazırlığı için saat 04.00’te bilmem kaçıncı kez kapıma geldiler.” Sabahın saat 04.00’ı arkadaşlar.” Başını yastığa güvenle koyup kâbusla uyanmak nedir bilir misiniz Ömer bey?” işte onu yaşatmışlar. Orta yaşlı bir hanımefendi 60’lı yaşlara yaşı dayanmış. “Özenle kurduğun güvenli evinin hiç de güvenli olmadığını hissetmek, en kıymetli eşyalarına tek tek dokunulması, zorla evinden alınıp Vatan Emniyet’in o pis kokulu ve toz içindeki hücresine atılmak… Bilir misin bu nasıl bir şeydir Ömer Bey? Ne yaptım ben? 200’e yakın kız çocuğunu bombalayarak mı öldürdüm?” Trump emretti ya İran’da Minap’ta 168 kız çocuğu böyle bir ilkokulda paramparça edilerek öldürüldü. Bunun faili Trump Türkiye’ye geliyor diye bir ton gariban masum insanı gözaltına alıp zindanlara atıyorsun. Hiç utanmıyorsunuz değil mi? Hiç utanmıyorsunuz ey Türkiye iktidarı! “Ben Ömer Bey, Filistin halkının başına dünyayı yıkan kişi miyim ki benim evimi başıma yıkarak beni gözaltına aldılar ve sonra zindanlara attılar?” Allah’tan korkun ya! Şu dünyanın haline bakın ya! Zalimler, firavunlar baş tacı ediliyor, Trump denen pedofili, ahlak yoksunu adam baş tacı ediliyor hak savunucuları, şu hale düşürülüyor. Masum kız çocukları paramparça ediliyor. Lanet olsun şu dünyaya ya! Yazıklar olsun buna susanlara ya!

Yusuf Yaylacı, Sincan 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden yazmış; “Mektup yazdığım liderler siyasi getirimiz hiç olmadığı için bizi umursamadı. Muhafız alayı davasından 10 yıldır cezaevinde olan 56 uzman erbaş var. 10 Yıllık süreçte 12 uzman arkadaş eşlerinden ayrıldı. Çocuklar, aileler perişan. Hiçbirimizin maddi imkanı yok. Gariban ailelerin çocuklarıyız. Astsubay öğrencilerinin bile altındayız. Biz mi darbe yapacaktık?” diyor. Cevap ver sayın Hulusi Akar! Cevap verin iktidar yetkilileri! Kimmiş bu? Uzman Erbaş ya! Uzman Erbaş uzman! Bu adamlar mı darbe yapacaktı? Kurban seçip atmışsınız zindanlara. Yazıklar olsun size! “Biz mi darbe yapacaktık Ömer Bey? Mahkemeye başvuracak paramız bile yoktu. Bizi ziyaret edin, size anlatalım.” diyor. İnşallah ziyaret edeceğiz, onları dinleyeceğiz arkadaşlar.

Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek her yerde böyle bir adalet tanrıçası gibi dolaşıyor. Maşallah böyle 50 yıl önceki faili meçhulleri bulacak. Çok acayip bir adalet rüzgarı estirecek kendileri ancak şu ileride bakın Haymana’da 23 Haziran günü NATO zirvesi öncesi bir eve baskın yapıldı. Eve polisler girdi. “Teslim ol” da demediler eve girerken arkadaşlar. Bir yatak odasındaki kişiyi arıyorlardı ama yatak odasında tek kişi yoktu. Muhammed Kavi eşiyle beraberdi ve iki tane küçük kız çocuğu, 3 ve 6 yaşındaki çocuklar da yerde yatıyorlardı. Polisler içeri girdiler, babayı yere yatırdılar ve koridorun başından yatak odasının kapısına ateş açtılar. Yedi kurşun kapıyı deldi geçti. Baba koştu geldi kapıyı açtı. “Ne yaptınız siz ey polisler?” dedi ve yerde kanlar içinde yatan anneyi gördü kafasından vurulmuş ve beyni parçalanmıştı. Çocukların yanı başında, annelerinin yanı başında beyin parçaları ve kanlar içindeki haliyle o annenin başındaydılar. Baba bunu görüyordu ve oğlu Muhammed Kavi de yere yığılmıştı. “Ne yaptınız siz ey polisler? Ne yaptınız siz?” dedi. Çocuklar şans eseri, mucize eseri vurulmamışlardı. Yerde yattıkları için kurşunlar 15 santim üstlerinden geçmişti. Şimdi apaçık bir infaz vardı. Bir cinayet hatta katliam vardı ancak hiçbir yetkili açıklama yapmıyor. Sayın Bakan bu olay için bir açıklama yap ya 50 yıl önceye gitmene gerek yok. Bu olay için açıklama yap Hayamana’da ya! Adama teslim ol bile demiyorsun. Kapıyı bile açmıyorsun. Koridordan yatak odası kapısına 7 kurşun tarıyorsun. Kapı açılıyor tabii içeride iki tane kanlar içinde insan. Ey Adalet Bakanı! Ya 50 yıl önceye gitme kardeşim! Gel şurada Haymana’da oldu bu olay ya? Gel bir araştır ya! Şu hale bakın! Kaç aydır bunu söylüyorum ya! Başsavcılık, Ankara, Haymana, Muhammed Kavi dosyasına gizlilik kararı getirmiş. Avukatı delillere, belgelere ulaşamıyor. Silahların eşitliği ilkesi vardı hani hukukta. Ey savcılar ya neyi gizliyorsunuz kardeşim? Avukat neden dosyaya ulaşamıyor? O kamera görüntülerine niye ulaşamıyor? Operasyon anında biliyorsunuz polisin miğferinde kamera vardır, göğsünde kamera vardır. Kamera görüntüleri nerede diyorsun? “Efendim arızalandı.” diyorlar. Aniden kamera görüntüleri arızalanmış arkadaşlar. İçerde Muhammed Kavi’nin silahı vardı diyorlar. Peki ilk gün 11.5 saat evi aramışlar, silah yok. İkinci gün nedense ne olmuşsa, birisi oraya silah mı koymuş neyse, gelmişler yatak odasındaki yatağı bir kaldırmışlar hop altında bir tane silah çıkıvermişmiş. Çocuklara masallar arkadaşlar! Kapıyı da alıp götürmüşler. Yatak odasının kapısında yedi kurşun var. Ya arkadaş getir bir bakalım ne olmuş bu kapıya? Adamlar yüklenip kapıyı götürmüşler Ankara Adliyesi’nin emanetinde. Ya niye inceletmiyorsunuz? “İşte inceletmiyoruz.” “Ya niye getirmiyorsunuz?” “Getiremeyiz efendim.” Getirince ne olacak? Gerçek mi ortaya çıkacak diye korkuyorsunuz? Adalet Bakanlığı git şu vakayla uğraş. 50 Yıl öncesine gitmene gerek yok kardeşim. Abuk sabuk gerekçelerle ona buna suç isnat etmekle uğraşma. Apaçık bir infazı git araştır şurada. Allah aşkına ya kaç kez söyleyeceğiz şunu.

Ohal’in 7,8,9. Yılında Ohal’in Toplumsal Maliyetleri Raporu çıktı arkadaşlar. Bakın şurada görüyor musunuz? Yüz binlerce insan nasıl bir siyasi soykırma uğradı, o resmedilmiş. Bir çukur kazılmış kadın, çoluk, çocuk o çukura gömülüyor canlı canlı onları gömenler küreklerle toprak atanlar var üstüne. Yüz binlerce insan haksız hukuksuz bir şekilde işinden KHK ile ihraç edilip ardından zindanlara atıldı işte bunları inceleyen bir rapor düzenledik bunu da kamuoyuna duyurmuş olalım çok önemli bir rapor bunu da kamuoyuna duyurduk arkadaşlar bu şekilde sizlere de hatırlatmış olalım.

Süleyman Hilmi Tunahan’ın öğrencilerinin gözaltına alınması, tutuklanmasını eleştirdi diye Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul tutuklandı. Birisi Erzurum Cezaevi’ne, birisi Samsun Cezaevi’ne gönderildi. “Adana’ya en uzak olsun. Çoluk çocuğu gidemezsin efendim.  Adana’ya en uzak, en ters cezaevleri neresi olur? Karı koca da ayrı olsun, aynı cezaevinde olmasın. Efendim Erzurum Dumlu, dağın başında bir cezaevi. Samsun Cezaevi, efendim Adana’ya, en uzaklar.” Bakın kafa böyle. Sonra bununla da yetinmiyorlar. Kızı açıkladı, bakın. Meryem Kuytul dedi ki: “Babamın emekli maaşına da el koydular. 5 çocuğuz biz evde, anne babamız hapsedildi. Bir başkasına yapılan operasyonu eleştirdiği için anne babamız hapsedildi, biz 5 çocuğuz. Babamızın emekli maaşına da bloke konuldu.” “Aç susuz kal öl.” deniliyor. Bu memleket böyle arkadaşlar. “Sen mi iktidarı eleştiriyorsun? Senin ekmeğini keseriz, suyunu keseriz. Açlıktan, susuzluktan seni öldürürüz.” demek istiyorlar. Evet bu deniliyor arkadaşlar.

3’ü çocuk, 3’ü kadın, 1’i erkek, 7 kişi, Dilovası Parfüm Deposu katliamında öldürüldüler. Katledildiler, vahşice yandılar ve şu anda hala adalet yok. Mahkeme hiç iyi gitmiyor. Dilovası Belediyesi’nin görevlileri de tahliye ediliyor, bakıyorsunuz. Ya adamlar savunma yapıyor diyorlar ki; “Ya Dilovası’nın her tarafı kaçak kardeşim.” ya her tarafı kaçak olabilir kardeşim ama burada bir sizin usulsüzlüğünüzden hukuksuzluğunuzdan yangın çıkmış 7 kişi ölmüş görevli müdür diyor ki: “Ya her taraf kaçak zaten kardeşim ya! Suçlu ben miyim?” diyor. Allah Allah bu 7 kişi  kendi istekleriyle mi ölmüşler yanmışlar kül olmuşlar kömür olmuşlar canları istemiş kömür olmuşlar öyle mi sayın müdür bey? Şu hale bakın ya! Kardeşim, Dilovası’nın her tarafı kaçak olabilir ayrı bir mesele ama tüm bu usulsüzlüklerden, hukuksuzluklardan önceki belediye başkanınız Hamza Şayir, şu andaki belediye başkanınız Ramazan Ömeroğlu, hepsinin usulsüzlüğünden, hukuksuzluğundan bir parfüm deposu katliamı yaşandı. Hesap verecek kimse yok mu kardeşim ya? 1 yıl olacak neredeyse. Gariban çocuklar yandı, kömür oldu ya. Yazıklar olsun diyoruz ve bir an evvel adalet bekliyoruz.

Yorumlar