25 Ekim 2026
Kulaklarımda bir ‘acı çığlık’, önümde ‘fon vurgunu’ haberleri… AKP’li Şamil Tayyar’ın partisini eleştiren mesajları… ‘Fon yazısı’ birkaç gün sonraya ertelenebilir. Yazılmasa da olur! Ama bir masumun çığlığına kulak vermezsem eğer, kalbime, vicdanıma bir ‘silinmez mühür’ vurulabilir.
Saray’ın fetvacısı Hayrettin Karaman gibi yapamam ben! Ortalık yangın yeri iken cinlerden, büyücülerden söz edemem. Karaman, konuya girmişken ‘siyasi büyücüye’ de dokunuverseydi ya!
Elimden geldiğince o acı ‘feryadı çoğaltmak’ zorundayım.
Abdullah Tırpan yaşlı ve hasta bir mahpus… Suçu yok. Sürecin mağduru ve kurbanı… Tekirdağ’da bir hayırsever esnaf… Hayatı boyunca ‘veren el’ olmuş. Fakiri fukarayı gözetmiş, öğrenciye kimsesize el uzatmış.
AKP yargısı bunun hesabını sordu! İçeri attı. Şeker hastası… Bir mahpus için en ağır rahatsızlardan biri… Dört duvar arasında kontrollü bir yaşam imkansız gibi bir şey… Şeker gibi erirsiniz. Duyarlı siyasetçiler ziyaret etti. Hastaydı Abdullah Tırpan… Ailesi, yakınları ‘infaz erteleme’ istedi. AKP veya Erdoğan, Balyoz darbe davası sanığı Çetin Doğan’a gösterdiği ‘merhameti’ Abdullah Tırpan’dan esirgedi.
Erdoğan, 28 Şubat’ın diğer aktörlerini de ‘yaşlarını’ gerekçe göstererek salıverdi. Yaşlı ve hasla mahpuslar onlardan ibaret değildi. Başkaları da vardı. Onları görmezden geldi.
Bu nasıl bir siyaset ve zihniyettir? Anlamak zor gerçekten…
AKP ve MHP ikilisi onbinlerce insanın katili Öcalan’a İmralı’da ‘Bahçeli villa’ inşa etti. Hiçbir suçu ve günahı olmayan Abdullah Tırpan’a ise zindanı reva gördü. Öcalan’ın konutu bir çalışma ofisine dönüştürüldü. Tırpan’ın kapısı ise sürgülendi.
Cüzdanına dokununca ayağa kalkan AKP tabanı bu tablo karşısında hiç mi ‘vicdan’ yapmayacak?
“Bu kafa ne zaman köreldi / Çalınanlar siren besteleri / İmdatlarla düşün / Bu anne asla merhamet dışında / Gözleri nemli olmamıştı…”
Şair güzel söylemiş… Siren seslerini duymayacak kadar köreldi, ‘bu kafa…’
Ve bir ülkenin gözleri bu denli nemli olmamıştı. İki Abdullah’ın, Öcalan ile Tırpan’ın hikayesi bile insanı uyandırmaya yeter. Öcalan’a villa, Tırpan’a zindan… Öcalan’a merhamet, Tırpan’a zulüm…
Abdullah Tırpan içeride kendisine iyi bakamadı; ki bu zaten mümkün değil… Rahatsızlandı. Ve bir ayağını kaybetti. Hayati riskine rağmen tahliye edilmedi. AKP ve yargısı bir mahpusu ölüme mahkum etti.
Yaşlı, hasta ve bir ayağını kaybetmiş mahpusun bir başına dört duvar arasında devam ettirmesi mümkün mü? Böyle birini içeride tutmanın ‘ölüm fermanından’ ne farkı var? Bir bacağın, bir insanın katili AKP ve yargısı değil mi?
Birkaç gün önce kızının mesajını gördüm sosyal medyada; “Önce ‘durumu iyi’ dediler. Şimdi ise vücudu yayılan iltihap nedeniyle ikinci kez ameliyat için ‘onay’ istediler. Kalbim duracak gibi… İçim yanıyor. Babam bu acıya nasıl dayansın… Bilmiyorum”

Çaresizliğin böylesi… Ne yapacağını bilmeyen bir kız evladı… Sesini duyurmak için çırpınıyor. Feryat figan ve çığlık… Yok mu duyan? Birkaç cılız destek… O kadar… AKP ve avenesinden ses yok. Muhalefet de duyarsız… Herkes kendi acısına hassas.
AKP’li Bülent Arınç, “Bi susun, yazmayın…” diyordu ya… O kızın çığlığı dışarıdan seslerle çoğaltılmasaydı, kimsenin haberi olmayacaktı.
Zulüm karşısında susmak, sessiz kalmak ne zaman çözüm ve çare oldu? Var mı tarihte örneği? “Biz sussak, tarih susmayacak…”
Zulmü duyurmak, mazlumun hakkı… Hatta üslubu sert ve ağır da olabilir. Kitap buna da ‘cevaz’ veriyor. “Erdoğan’ı kızdırmayın!” demek kolay… Zor olan yüzüne karşı hakkı haykırmak, “Artık yeter! Hukuka dön, zulümden vazgeç! Adil ol!” diyebilmek.
Bir mahpusun hayatı devlete emanettir. Ya adam gibi tedavi etmeli ya da ailesine bırakmalı… Mevzuat buna imkan veriyor. Yukarıda hatırlattım, 28 Şubatçı paşalar örneği var. Çetin Doğan’ın tahliyesini kamuoyu unutmuş olabilir ama tarih unutmadı.
Abdullah Tırpan’ın kızı diyor ki; “Duygularımı nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Babamı dün gece yarısı 1’de ameliyata almışlar. Bacağı diz altından kesildi. Ancak iltihap yukarıya kadar çıktığı için şimdi ikinci ameliyata alacaklar. İkinci kez kesilecek… Çok üzgünüm… Lütfen sesimize ses olun. Ailece perişan durumdayız…”
Siz de duyuyor musunuz feryadı?
Burada sormak gerekmiyor mu; iltihap neden yerinde kurutulmadı? Neredeydi hapishane yönetimi? Neredeydi devlet? Bir mahpusun sağlığı bu kadar mı değersiz? Böyle ağır vakanın hapishane koşullarında takibi mümkün mü? AKP ve yargısı neden gereğini yapmadı da bir bacağı ve bir insanı bile bile ölüme sürükledi?
Abdullah Tırpan bir gecede bu hale gelmedi. Durumu giderek kötüleşti ve ağırlaştı. Zamanında müdahale edilseydi ne ayağından olurdu ne de hayat riski yaşardı. AKP ve yargısı aile ve yakınlarının çığlığına kulaklarını kapadı. Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da kulak vermedi. Aynı zamanda doktor olan Gergerlioğlu aylar önce uyardı. Şu ifadeler Gergerlioğlu’na ait; “Abdullah Tırpan Amcayı 20 aydır takip ediyorum. Defalarca ilgilileri aradım. ‘Bu adam burada ölür, bakın başına iş açılır, ayağı kesilir. Ben hekimim. Diyabetik ayak bu. Böyle olmaz. Cezaevinde takibi olmaz’ dedim. Fakat cezaevinden çıkarmadılar. Zalimce, gaddarca bu işlemler yapıldı. Ve en sonunda iyice kötüleşti…”
Bile isteye, taammüden zulüm bu… “Zalimce ve gaddarca…”
Mevzuatın öngördüğü yaş ve hastalık gerekçesiyle tahliye için bundan daha gibi bahane olabilir mi? Abdullah Tırpan ikinci ameliyata girdi. Akıl ve vicdan sahibi birkaç kişi dışında kızının feryadını ve çığlığını duyan yok. Oysa bir siren sesi gibi ülke sathında yankılanmalıydı. AKP tabanının cüzdan konusunda hassasiyeti pek yüksek ama vicdana gelince duyarlılık ara ki bulasın!
Bir mazlumun sesini çoğaltmak istedim. Keşke elimden daha fazla şeyler gelse… En azından tarihe not düştüm. Bir gün bunun hesabı sorulur!
“Çıkardığı sesten değil, çıkarmadığı sesten mesuldür insan en fazla. Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur… Kalbimden sorumsuzum sanma…”

























Yorumlar