30.04.2021

Ahval | Çiğdem Koç

Dün bir milletvekilini, bir insan hakları savunucusunu cezaevinde ziyaret ettim.

Yüksek sesle okunduğunda, bizzat kurana bile tuhaf gelmesi gereken bu cümle, son yıllarda bazılarımızın hayatına dair bir rutin olmaya başladı. Yazarları, siyasetçileri, insan hakları savunucularını, gazetecileri ve elbette meslektaşlarımızı hapiste ziyaret etmek anormalliği, normalimiz olunca ruh sağlığımızı korumak çok kolay olmuyor.

Ve ne oluyor biliyor musunuz? Bu ziyaretler onlar için olmaktan çıkıp, bizim için hayati hale geliyor. Bize moral ve direnç veriyorlar,  bizi teselli ediyorlar çoğu zaman; bir türlü beceremediğimiz bir hukuk inşasının utancını silmeye çalışıyorlar son bir yıldır aramıza gerili, gittikçe kirlenmiş ve birbirimizi görmekte bile zorlandığımız o engellerin ardından uzanarak.

Hukukun olmadığını ama ölmediğini bilerek yaşama kavgası onların direnci olmasa asla mümkün olamaz.

Evet, dün milletvekilliği inanılmaz bir hızla ve gerçekten inanılmaz bir hukuksuzlukla düşürülen ve şu anda Sincan F2 no.lu cezaevinde kalan Ömer Faruk Gergerlioğlu’yu ziyaret ettim.

Darp edilerek, hastaneden henüz iyileşmeden neredeyse kaçırılarak cezaevine götürülen Gergerlioğlu iyi ama belli ki bir aya varan hapisliğinde henüz ıslah olmamış, hala hak mücadelesine devam ediyor. Onun gibi insanları hapsederek ya da başka türlü baskı yöntemleriyle susturup ıslah edeceğini zannedenlerin,  çağlar boyu süregelen yanılgıdan ders çıkarmamaları belki ayrı bir yazı konusu olmalı.

Gergerlioğlu bana hapishane koşulları ve yaşanan ihlallerle ilgili bazı bilgiler verdi.

“Ben tek başıma kalıyorum, okuyorum ve yazıyorum” dedi. “Kendi yaşadığım bazı ihlalleri dile dahi getirmem normalde, eğer sadece ben bunlara maruz kalıyor olsam… Ama ben bir insan hakları savunucusuyum ve nerede olduğumun da önemi yok, mücadele etmeye devam edeceğim. O nedenle, bunlar asla kendi adıma şikayetler değil, diğer mahpusların ve başka bir çok cezaevinde yaşanan hak ihlallerinin kamuoyunda bilinmesi ve bu sorunların çözülmesi adına anlattıklarımdır sana.”

Öncelikle şunu söyleyeyim, birçok cezaevini gayet iyi bilen bir avukat olarak her cezaevinin ayrı bir cumhuriyet gibi davrandığı ve ona göre düzenlemeler yaptığı bu karmaşa bir an evvel bir standarda ulaştırılmalı. Bir ülkenin hukukla sınavında hapishane koşulları en belirgin sorudur.

Öncelikle, Sincan F2 no.lu cezaevinde avukat- müvekkil görüşleri için pandemi nedeniyle yapılan bazı uygulamaların diğer cezaevlerinden farkları bu görüşmelerin sağlıklı yapılmasına engel oluyor.

Örneğin içme suyu yok!

Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) bu konudaki girişimleri ile cezaevlerindeki avukat görüş koridorlarına içme suyu konulması Adalet Bakanlığı tarafından karar bağlanmıştı. Silivri 9 , Edirne F Tipi ve Sincan F1 nolu cezaevlerinde bu varken burada ve bazı diğer cezaevlerinde neden yok?

Saatlerce görüş yapmamız, savunma hazırlamamız gereken durumlarda, ne biz ne müvekkillerimiz su içebiliyor.

Su bu, su!

Bir de avukata ve mahpusa giydirilmek istenen o anlamsız siperlikler, yazı yazmanın mümkün olmadığı tuhaf eldiven gibi şeyler de başka yerde olmayan uygulamalar.

Gelelim Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun anlattıklarına.

Kendisi güneş görmeyen bir odada kalıyormuş (ki çoğu hücre görmez). Bu durumda hem rutubet hem de soğuk oluyor, kaloriferler yanmıyormuş. Sinüzit rahatsızlığı olduğu için istediği ve ailesinin getirdiği  berenin “kar maskesi yaparsın” diyerek ona verilmediğini biliyoruz. Bu koşullar hele ki bu salgın döneminde insan sağlığı açısından büyük risk.

Mektupların çok geç ulaştığı, bu anlamda haberleşme konusunda sıkıntılar yaşadığını da söyledi Ömer Bey. Hapishaneye giren ve oradan gönderilen her mektup zaten denetim altındadır. Peki bir de bu kadar geciktirmenin, onları dış dünyadan bu denli koparmanın da gerekçesi olamaz.

Kendisi ile ilgili çıkan haberlerin çıktılarının da verilmediğini, bunun “telif hakkı” yüzünden engellendiği de söylenmiş kendisine. Gazetelerin internette yayımlanan haberlerinin çıktılarının telifle ne ilgisi var? Zaten Evrensel, Yeni Yaşam gibi gazeteler verilmiyor, Halk TV, KRT TV ve Tele1 gibi kanallar yine keyfi şekilde izlettirilmiyorken sadece belli haber alma olanaklarının bu şekilde dayatılmasının da bir hak ihlali olduğu açık.

Düşünün, bir seveninin “Dalgaların sesini duyarsın” diye gönderdiği deniz kabukları verilmemiş.

“Dalgaların sesi bile yasak!” dedi gülümseyerek.

“İnsani olan her şeyi yasakladığınız bir yere hapishane bile denmez“ diyemedim üzülmesin diye.

Ve kitaplar, hapisteki insanların en yakın dostları. O konuda da ciddi sorunlar yaşıyorlarmış, bunu aynı hapishanede tutulan Ayhan Bilgen’den de dinlemiş ve o zaman hemen Gergerlioğlu’ya iletmiştim. Kendisi Meclis’te gündem yaratmış, gerekli başvuruları yapmıştı. Şimdi bu ihlallerle o da karşı karşıya. Kitap konusunda yapılan bütün kısıtlamalar hukuka aykırıdır, kitaptan korkanlardan korkarım ben.

Hapishanedeki öğrencilerden Can Memiş’in çalışmak için ayrı bir masa istediğini ve masanın kendisine verilmediğini söyledi Gergerlioğlu. Bu konunun da dile getirilmesini istedi özellikle.

Galiba, oradaki herkes yine ona anlatıyor derdini. Öyle ya, ben hala ne olsa elimi telefona atıp Ömer Bey’i aramak istiyor, sonra onun hapiste olduğu aklıma gelince kendimi biraz daha yalnız hissetmekten alamıyorum kendimi.

Dedim ya bize onlar moral veriyor diye, galiba bunları düşününce ve onu orada görünce yüzüm gölgelenmiş olmalı ki, ”Sakın üzülme, kimse üzülmesin. Ben burada mücadeleye devam ediyorum. Sizlerin de dışarıda Adalet Nöbeti bayrağını asla yere düşürmediğinizi biliyorum. Bu hukuksuzluklar mutlaka sona erecek, eğer biz yeterince güçlü durmayı başarabilirsek” dedi.

Ahmet Altan’ın tahliyesine çok sevinmiş bu arada. “Sadece bana değil, bir çok mahpusa umut oldu” dedi ve bir an evvel başka tahliye haberlerini beklediğini de söyledi.

Ve söylemeden geçemem; ailesi ile ve gerçekten de mücadelesini o hapse girdiğinden beri tertemiz taşıyan oğlu Salih’le duyduğu gururu anlatmaya benim sözcüklerim yetmez….

Onlardan bahsederken ışıl ışıl oluyor gözleri; bir evladın babasına ve bir babanın evladına bağlılığı hak mücadelesinden daha güzel neyle taçlanabilirdi ki?

Her hapishane çıkışı yaşadığım öfkeyi, o kapının kapanmasının ardından içime oturan ve adlandırmakta zorlandığım duyguyu, ama her şeye rağmen de üstüme bir zırh gibi bana giydirdikleri umut ve direnci sahiplenerek çıktım yanından.

Ömer Faruk Gergerlioğlu da tarih sayfalarını kendisi yazan modern zaman kahramanlarından biri.

İnsan hakları mücadelesini kimliksiz saflığıyla yürütmeye hapiste bile devam eden, asla kendisi için şikayet etmeyen ve umudunu hiçbir koşulda soldurmayan gerçekten halkın vekili.

Dostları gururla yanında durmaya gayret ederken, düşmanları şunu asla unutmasın:

Bir gün kendilerine de haksızlık yapıldığında Ömer Faruk Gergerlioğlu olacak yanlarında…

Yorumlar