27 Nisan 2026

Bold

Emine Sarıoğlu’nun iki yaşındaki kızı Azra, cezaevinde hastaneye götürülen kadın mahpuslara kelepçe takıldığını görüyor. O yaşta bir çocuk ne anlar kelepçeden? Ne anlar suçtan, cezadan, mahkemeden, soruşturmadan, dosyadan? Belki hiçbir şey anlamaz. Ama çocuklar gördüklerini öğrenir. Azra da öyle yapıyor. Kadın mahpuslara kelepçe takıldığını görünce, o da küçücük ellerini uzatıyor. Kelepçe takılsın diye.

Bu fotoğraf yapay zekâ ürünü.

Ama anlattığı şey gerçek.

Hem de bire bir gerçek.

Bazen bir kare vardır; gerçeğin kendisi değildir ama gerçeği bütün çıplaklığıyla insanın yüzüne çarpar. Bu görsel de öyle. Bir çocuğun uzattığı küçücük eller, bir annenin hafızasına kazınmış acı bir sahneyi anlatıyor. Ve o sahne, sadece bir annenin değil, bu ülkede hukukun, vicdanın ve insanlığın nasıl örselendiğinin de fotoğrafı gibi duruyor karşımızda.

Sincan Kadın Cezaevi’nde Emine Sarıoğlu’nun Ömer Faruk Gergerlioğlu’na anlattığı bir anı var. İnsanın boğazına düğümlenen bir anı. Dinleyince önce susuyorsunuz. Çünkü bazı şeyleri yorumlamak bile zor. Bazı sahneler, sözün bittiği yerde başlıyor.

Peki Emine Sarıoğlu kim?

Mesleği muhasebeci. Hakkında anlatılan “suçlara” bakıyorsunuz: Gülen Hareketi ile bağlantılı olduğu söylenen bir dershanede çalışmış olmak, dini sohbet vermek, bankaya para yatırmak, kurban parası toplamak.

Nasıl?

Ne kadar ağır suçlar değil mi?

Bir insanın hayatını altüst etmeye, bir anneyi evladından, evladı annesinden koparmaya yetecek kadar “büyük” suçlar! En azından bu rejimin hukuk anlayışına göre öyle. Çünkü artık Türkiye’de mesele suçun kendisi değil; kimin hedef gösterildiği, kimin fişlendiği, kimin hayatının ezilmek istendiği meselesi.

Şimdi gelelim o sahneye.

Emine Sarıoğlu’nun iki yaşındaki kızı Azra, cezaevinde hastaneye götürülen kadın mahpuslara kelepçe takıldığını görüyor. O yaşta bir çocuk ne anlar kelepçeden? Ne anlar suçtan, cezadan, mahkemeden, soruşturmadan, dosyadan?

Belki hiçbir şey anlamaz.

Ama çocuklar gördüklerini öğrenir.

Azra da öyle yapıyor.

Kadın mahpuslara kelepçe takıldığını görünce, o da küçücük ellerini uzatıyor. Kelepçe takılsın diye.

İşte insanın içini parçalayan yer burası.

İki yaşındaki bir çocuk, hastaneye gitmenin, kapıdan çıkmanın, dışarıya adım atmanın kelepçeyle mümkün olduğunu sanıyor. Çünkü onun gördüğü dünyada anneler kelepçeleniyor. Kadınlar kelepçeleniyor. Hastalar kelepçeleniyor. Cezaevinden hastaneye götürülmek bile bir insanlık hakkı gibi değil, bir aşağılanma töreni gibi yaşatılıyor.

Ve minik Azra, bunu normal sanıyor.

Bir çocuğun dünyasında normal olan şey ne olmalıydı?

Annesinin eli olmalıydı.

Oyuncak olmalıydı.

Masal olmalıydı.

Park olmalıydı.

Uyku öncesi sarılma olmalıydı.

Ama Azra’nın dünyasına kelepçe girmiş.

Düşünebiliyor musunuz?

İki yaşındaki bir çocuk, annesinin yanında, cezaevi koridorlarında, hastane sevklerinde, kelepçeyi hayatın doğal parçası gibi görüyor. Ve bir gün sıra kendisine de gelmiş gibi, ellerini uzatıyor.

Bu sadece bir çocuğun taklidi değil.

Bu, bir ülkenin çocuklara bıraktığı karanlık mirasın görüntüsü.

Emine Sarıoğlu bu anı, hayatının en acı hatıralarından biri olarak anlatıyor. Çünkü bir anne için bundan daha ağır ne olabilir? Çocuğunuzun, daha konuşmayı, dünyayı, hayatı yeni yeni öğrendiği yaşta kelepçeyi öğrenmesi… Özgürlüğü değil, korkuyu öğrenmesi… Kapıyı değil, kilidi öğrenmesi… Hastaneyi değil, sevki öğrenmesi…

Ve bütün bunların adına da “hukuk” denilmesi.

Bazen bir rejimin zulmünü anlatmak için uzun raporlara, kalın dosyalara, resmi tutanaklara gerek kalmaz. Elbette onlar da önemlidir. Ama bazen bir çocuğun uzattığı iki küçük el, bütün raporlardan daha fazla şey söyler.

Azra’nın elleri sadece kelepçe beklemiyordu.

O eller, bu ülkede adaletin ne hale getirildiğini gösteriyordu.

O eller, vicdanın nasıl susturulduğunu gösteriyordu.

O eller, hukukun nasıl intikam aracına dönüştürüldüğünü gösteriyordu.

O eller, cezaevlerinde sadece yetişkinlerin değil, çocukların da cezalandırıldığını gösteriyordu.

Çünkü bu ülkede bazı çocuklar, daha hayatın başında adaletle değil, zulümle tanışıyor.

Bazı çocuklar, annelerinin kucağında masal dinlemesi gerekirken cezaevi sayımını öğreniyor.

Bazı çocuklar, oyun oynaması gerekirken kapı seslerine irkiliyor.

Bazı çocuklar, hastaneye gitmenin bile kelepçeyle mümkün olduğunu sanıyor.

Ve sonra bize dönüp “Türkiye’de hukuk var” diyorlar.

Hayır.

Hukuk böyle bir şey değil.

Adalet böyle bir şey değil.

Devlet böyle bir şey hiç değil.

Bir devletin büyüklüğü, güçsüzün karşısında ne kadar sert durduğuyla ölçülmez. Bir devletin büyüklüğü, bir çocuğun gözünde nasıl göründüğüyle ölçülür. Eğer bir çocuk devleti kelepçe olarak görüyorsa, orada sadece adalet değil, insanlık da kaybolmuş demektir.

Azra’nın uzattığı o küçük eller, Türkiye’nin aynasıdır.

Bakmak istemeyenlerin kaçtığı, görmek istemeyenlerin yok saydığı, ama varlığı inkâr edilemeyen bir ayna.

Bu yüzden bu fotoğraf yapay zekâ ürünü olabilir.

Ama anlattığı şey yapay değil.

Acısı gerçek.

Utancı gerçek.

Tanıklığı gerçek.

Ve o küçük ellerin gösterdiği gerçek, hâlâ bu ülkenin vicdanında cevap bekliyor.

Yorumlar