29 Nisan 2026
Öncelikle direnen maden işçilerini tebrik ediyorum, 17 gün boyunca Ankara’da direndiler. Haklıydılar. Yanlarındaydık. Onları ziyaret ettik ve destek verdik. En sonunda direnen maden işçileri kazandılar. Yıllardır maaşları doğru düzgün ödenmiyordu. Sersefil bir şekilde çalıştırılmaya mahkum edilmişlerdi ve sonunda Yıldızlar Holding Doruk Madencilik geri adım attı. Sebahattin Yıldız Beyefendi geri adım attı. Bakıyoruz Sebahattin Yıldız’ın 60 milyon ödemeyi kabul ettiğini görüyoruz ancak Sebahattin Yıldız’ın arabası bile 37 milyonluk bir aracı var. Kendisinin oldukça hali vakti yerinde bir insan ve işçilere ancak 60 milyon vermiş. Bütün mesele de bu. Arabasından az yüksek bir parayı işçilere yıllardır vermekte inat etmiş bir insan. Biz de bu meselede işçilerin yanında olduk Allah’a şükür. Zenginin zulmedenin yanında olmadık ve onu eleştirdik. Şimdi olayın ilginç bir hikayesi var. Öncesinde Naksan Holding’e bağlı Adularya Enerji olarak çalışıyormuş. 15 Temmuz’dan sonra Naksan Holding’e kayyım atanmış. Her kayyım atama olayında olduğu gibi bir yağma başlamış arkadaşlar. Sebahattin Yıldız’a verilmiş ve biz işçilerle de konuştuk. İşçiler dedi ki: “Öncesinde bizim ödemelerimizde bir sorun yoktu. Burada 15 yıldır çalışıyoruz ama bu kayyım geldikten sonra, TMSF sonrası Yıldızlar Holding’e verildi.” kayyımdan sonra Yıldızlar Holding’e verilmiş. Şunu görüyoruz; AK Parti MHP Cumhur Zulüm İttifakı döneminde şirketler, holdingler, firmalar, yağmalar talan edildi. Bakın buranın hikayesi de ilginç. Bir holdinge ait. Oraya kayyım atanıyor, TMSF’ye devrediliyor. Yıldızlar Holding’e veriliyor. Yıldızlar Holding’e bakıyorsunuz, iktidara yakın bir ismi. Zaten şu anda iktidar onun kulağını çekti. Dedi ki: “Bak bu paraları öde daha başımızı ağrıtma. Ankara’da gittik Kurtuluş Parkı’nda binlerce polis orada durmak zorunda, zorlanıyor İçişleri Bakanlığı Ankara Valiliği. Ya şu işi hallet başımıza bela etmeç” dediler. Kulağını çektiler ve halledildi ama Sebahattin Yıldız da belki mağdur olduğunu düşünüyordur. Ya başkalarına böyle baş ağrıtmayan şeyler veriliyor. Şirketler, holdingler veriliyor. Bana verilene de bak baş ağrıtıcı bir şey verildi.” Diye belki sitem ediyordur. Memlekette yağma ve taban böyle oluyor arkadaşlar. Yıldızlar Holding’in kimden gücünü aldığını da sormamız lazım. Doruk Madencilik kimden gücünü aldı? İşçiler yürümese haklarını alabilir miydi? 17 Gün boyunca yürüdüler. Eskişehir’den kalkıp Ankara’ya geldiler. 9 Gün boyunca açlık grevi yaptılar. Çok zorlandılar ve en sonunda gelinen noktada bakın gayet zengin edilmiş, ruhsat zengini olan Sabahattin Yıldız’in 2364 maden ruhsatı bulunuyormuş. Maşallah adama ruhsat üstüne ruhsat vermişler. Her taraf için ruhsat vermişler. Adam memleketin her tarafını eşeleyecek. Her tarafa ruhsat vermişler. Bu işler böyle. Ondan sonra böyle milyon dolarlık arabalarda geziyor insanlar. İşçiler de fakir oradan yürümeye çalışıyorlar. Üç kuruş maaşları arttı diye direnişi bırakıyorlar. Doruk Madencilik güya: “İyi para kazanamadık.” Diyor. Buradaki meselenin; “Ya kardeşim, talan edilen holdinglerden kolay olanı niye bana vermediniz, zor olanı bana verdiniz, bak iyi para kazanamıyorum.” diye Sabahattin Bey’in siteminde görüyoruz. Belli ki böyle kapalı kapılar ardında sitem ediyordur. Neyse ki, bu rezalet bitti. En azından biraz ödeme yapmayı kabul etti. İşçiler direne direne kazandı ve bakın 2. Abdülhamit’e ait 18 ayar altın bir cep saatini 183 bin dolara satın alan Sebahattin Yıldız 3-5 kuruş işçilere vererek bu işten kurtuldu arkadaşlar. Düşünün adam bir saate bu kadar para veriyor ama işçiye 3 kuruş vermiyor. İşçinin hakkını gasp ediyor. En sonunda iktidar: “Bizi rezil etme kardeşim. Bak sana ihale verdik. Bir sürü talan ettiğimiz holdingleri, şirketleri sana verdik. Daha ne işi rezil ediyorsun? Bırak bu işi. Hemen kapat üstünü. Daha bizim başımızı ağrıtma.” dedi ve en sonunda bizim de destek verdiğimiz Madenciler kazandılar en azından direne direne kazandılar onları tebrik ediyoruz.
Sevgili arkadaşlar, dün İçişleri Bakanlığı’nın önündeydim. Türkmenistan Büyükelçiliği’nin önündeydim ve açıklamalar yaptım. Niye oradaydım sevgili arkadaşlar? Şu iki kişi nereye kayboldu diye sormak için oradaydım. İlk önce Türkmenistan Büyükelçiliği’ne gittim. Orayı arıyoruz, ses seda yok. Görüşmeye kapalılar çünkü çok otokrat, anti-demokratik bir yönetimi var Türkmenistan’ın. Dünyada ilk sıralarda cezaevindeki 100.000’de düşen mahpus sayısı arasında ilk sıralarda. Türkiye’yi bile geçmiş maşallah. Son derece baskıcı ve iktidarın her şeyi akrabaları, dostları, adamları arasında üleştiği bir ülke ve bu ülkede insan hakları savunucuları böyle bir yönetim olmaz diye itiraz ediyor. İşte onlardan Türkmen Alisher Sahatov ve Abdulla Orusov ülkelerinden ayrılmak ve Türkiye’ye gelmek zorunda kalmışlardı. Türkiye’de oturma izinleri vardı, yıllardır çalışıyorlardı ve sonunda ani bir kararla belli ki Türkmenistan istedi Türkiye’den. Sinop’tan Ankara’ya oradan Edirne Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldüler. 28 Nisan’da tam bundan bir yıl bir gün önce ve avukatları büyük mücadele verdi. Her taraf taş duvardı. Hukuk çalıştırılmak istemiyordu. En sonunda Anayasa Mahkemesi’ne müracaat ettiler ve serbest bırakılmaları yönünde bir ihlal karar çıktı ama Edirne Geri Gönderme Merkezi’nden çıkarıldıkları gün bir anda ortadan kaydedildiler. Büyük ihtimalle Türkiye onları Türkmenistan’a gönderdi, görüntü bu. Tam bilemiyoruz. Bunu bilmek için Edirne Geri Gönderme Merkezi çıkışındaki kamera kayıtlarını avukatları istedi, vermediler ve bu kişiler ailelerinin feryatlarına rağmen 1 yıldır ortalıkta yoklar. “24 Temmuz’daki geri gönderme merkezi önünde bir kamera görüntülerini verin.” diyor avukatları, vermiyorlar. Burada artık başka bir şey denilebilir mi? Bakın Alisher Sahatov görüyorsunuz, 4 çocuk babası. Evli bir insan, eşi sosyal medyada her gün feryat ediyor ama onu kaybettiler. İnsan hakları aktivistleri bu konuda büyük bir gayret ve kampanya yapıyor ama kimsenin umurunda değil. Biz de Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’na soru önergeleri verdik ama bu konuda da maalesef büyük bir duyarsızlık var. Kulaklarının üstüne yatmışlar. Bu iktidarın taktiği böyle arkadaşlar. Böyle hani “duymadım, görmedim. Ben seni işitmiyorum.” diyerek konuları kapatma taktiği. Ben çok iyi biliyorum bu taktiği ve bu yüzden de buna karşı bir önemli mücadeleyi sürdürülmesi gerektiğini söylüyorum. Buradan İçişleri Bakanlığı’na da hatırlatıyorum. Sayın Mustafa Çiftçi bakın bakanlığımızın önüne geldim, açıklama yaptım. Benim soru önergeme niye cevap vermiyorsunuz? Ya bir yıldır bu insanlardan haber alınamıyorum. 11.02.2026’da biz size soru önergesiyle sormuşuz. Yeni bakan olmuşsunuz Sayın Çiftçi. Bu işlerin üstünü kapatarak mı bu bakanlığı devam ettirmeyi düşünüyorsunuz? Gerçekten ülkenin güvenliğinden sorumlu bir bakansanız, İçişleri Bakanıysanız çıkın bana Alisher Sahatov ve Abdulla Orusov hakkında açıklama yapın. Sizi davet ediyorum.
Ülkenin cezaevlerini dolaşıyorum geçtiğimiz haftalarda Urfa, Hilvan, T1 ve T2 cezaevlerini ziyaret ettim ve oradaki gözlemlerim var. Onları anlatarak mahpusların seslerini duyurmaya çalışacağım.
Urfa Cezaevi’nde ilk önce kadın mahpusları ziyaret ettim. Avşin Esma Başkale. Ben öncesinde onu Şakran Cezaevi’nde de ziyaret etmiştim. 1.5 yıl önceydi. “Babam çok kötü durumda beni Urfa’ya nakletsinler. Babam ölmek üzere.” Diyordu ve gecikmeli olarak nakledilmiş ve babasını doğru düzgün göremeden pnunla bir fotoğraf bile çektiremeden, bir anı biriktiremeden ve babası onun ziyaretlerine doğru düzgün gelemeden maalesef babasını kaybetmiş ve hatta cenazesine dahi göndermemişler. Urfalı bir genç kadın, cenazeye gidip de kaçacak mı kardeşim? Bunu tüm Urfalılar bilir. Bir Urfalı kız babasının cenazesine veya taziyesine gittiğinde mahpus olsa da kaçmayı düşünmez Allah aşkına ama bu kadar babasından ayrı kalmış, görememiş bir genç kadına babasının cenazesine gitme izni bile verilmemiş böyle bir zalimlik yapılmış arkadaşlar.
Urfa T2 Cezaevi’nde çok şikayetler aldım. Gözlem kurulları habire, “Terör örgütü de bakalım, şu kişiye terörist de bakalım, pişmanım de bakalım.” Kafaları koparıp yerine yeni kafalar monte etme yeri mi cezaevleri arkadaş? Bunu size soruyorum ya. Böyle bir iş olur mu ya? Allah aşkına ceza verip yatırmışsın, özgürlüğünü kısmışsın. “Yok ben senin çıkışta da kafanı değiştireceğim.” Ya sana ne kardeşim? İnsanların düşüncesinden sana ne yani? Herkesin kendine göre bir dünya görüşü vardır. “Senin kafan değişmiyorsa Ben de seni burada tutacağım. Zorbalıkla burada tutacağım. 4’te 4 burada tutacağım.” mantığı var Türkiye’de. Sayın Nacho Sanchez Amor duyun bunu. Binlerce örnek size söylüyorum. Bu iktidarın iflah olma niyeti yok. Bunu da bilin. Şimdi burada bu cezaevinde iç posta yasak deniliyor. İdare diyor ki: “Yok öyle bir şey.” “Dış kantin yok.” diyor mahpuslar ve yine bu konularda bir netlik isteyeceğiz. Gözlem kurullarındaki bu tür zorlamaları da idare reddediyor ama tekrar soracağız. Müdüre de savcıya da soracağız. Mesela kadınlar için saç boyası meselesinde çok kısıtlamalar varmış. Bir kadın saçını bile doğru düzgün boyayamıyor istediği renge bakın Urfa Cezaevi’nde. Kadınlar için önemli bir konu saç boyama meselesi ve kadın memur eksikliği var arkadaşlar. Ceza Tevkifevleri Genel Müdürü duysun. Çelebi Bey lütfen duyun Urfa Cezaevi’nde o kadar az kadın infaz koruma memuru var ki bütün kadın mahpuslarla ilgili işler çok aksıyor. Bunu yakinen gördüm. Lütfen buraya biraz takviye gönderin. Açık görüş saatleri 1.5 saat olması gerekirken düşünün, ta uzaklardan geliyor aileler 40-45 Dakikada görüş bitiriliyor. Sinema kursu verilmiyor. İnfaz yasaları çıksın diye bekleyen yaşlı anneler bile var bu hapishanede.
Mehmet Yazar isimli mahpusla görüştüm. Onun da artık sağlığı bozulmuş, cezaevi yönetiminden şikayetçi ve müdürü bile aşan bazı idari işlerin çevrildiğini söylüyor burada. Gözlem kurullarında çok zorluk çıkarıldığını “Terör örgütü de bakalım.” diye zorlamalar yapıldığını söylüyor. Ben de idareyi uyardım. Biz mecliste rapor çıkarıyoruz. Siz de burada işi yokuşa sürüyorsunuz. Kardeşim nedir bu iş? Bu meclis Kürt meselesini çözmek için 1.5 senedir adeta göbeğini çatlattı. Büyük bir uğraş veriyor ama cezaevlerinde Urfa Cezaevi’nde, habire gözlem kurullarında “Hadi bakalım şuna terör örgütü de, hadi bakalım şuna bir terörist de.” habire bu işlerle uğraşıyorlar. Her gruba da bunu yapıyorlar. Ya arkadaş siz insanları cezaevinde doldurmak çıkartmamak için mi uğraşıyorsunuz yoksa memleketin iyiliğini sağlamaya çalışan meclisin raporunu sabote etmeye mi çalışıyorsunuz? Ceza Tevkifevleri Genel Müdürü Çelebi Bey’e soruyorum. Nedir bu Urfa Cezaevi’ndeki gözlem kurulu sıkıntıları ya. Müdür bey savcı bey nedir yani bunları tekrar arayacağım ben ama genel müdüre de buradan hatırlatıyorum. Çok şikayet aldım. Ben orada idareye de bunları söyledim ancak artık bitsin. Biz bu mecliste boşuna mı bir rapor çıksın, yasa çıksın, Türkiye’de bir bahar iklimi olsun diye uğraşıyoruz ya. Allah aşkına bakıyorsunuz psikolog olarak atanmış cezaevine. İnsanlar orada insanların psikolojisini düzeltmek yerine onu nasıl olur da çeşitli sorularla “Terörist midir, terör müdür?” diyerek sorarak o mahpusları cezaevinden çıkartmama görevine soyunmuş. Sayın Türk Psikologlar Derneği olarak siz bu konuyu sorgulamıyor musunuz? Ben sizi de arayacağım. Soracağım nedir bu iş? Allah aşkına cezaevindeki psikologlar mesleki etik kurallarını mı çiğniyor? Ya kardeşim siz psikologluğunuzu yapın. Siyasi işlere niye karışıyorsunuz Allah aşkına? Böyle iş mi olur? Burada da çok ciddi bir durum var. Bunu da bakanlıkla görüşeceğim. Bu arada da bunu da söyleyeyim. Mesela Mehmet Yazar diyor ki: “Ben nişanlıydım, evlenecektim, bütün hayatım berbat oldu, şeker hastası oldum burada, hemoroidim var, karaciğer yağlanmam var.” adamı perişan etmişler. 4 Tane üniversite okumuş ama hala çıkarmıyorlar. Ya adam iyi hal puanını bir şekilde tahliyeye çevirmek için başka ne yapsın? 2 Tanesini bitirmiş, 2 tanesi devam ediyor düşünün. Böyle bir adam bile çıkarılmıyor. Olacak bir şey değil. Ben bu konuyu takip edeceğim. Adamın sağlığı bozulmuş. Savcı Ahmet Fatih Erdoğan Bey’i de arayacağım kendisini bunları çözmek lazım diye düşünüyorum.
Zeynal Karakaş Urfa 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalmakta o da gözlem kurullarındaki yokuşa sürmelerden bahsediyor ve idarenin iyi niyetli olmadığını söylüyor.
Binali DOĞAN Urfa 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalmakta ve bana Abdülkadir Kaya’yı anlattı. Daha sonra ben onunla da görüştüm. Ağır hasta mahpus diyor ki: “Adam her an ölebilir. Aort damarında genişleme var ama adama hala “Pişman mısın? Hadi bakalım pişmanım de. Hadi terör de. Böyle iş mi olur ya Allah aşkına? Burayı daha yakından takip edin. Mehmet Serhat Polatsoy koah hastası. Şervan Muhammed’in yine hastalıkları var. Ömer Gül kalp hastalığı var.” diyor. Bunları hep kaydetmek lazım.
Abdülkadir Kaya Urfa 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde görüştüm. Bana raporlarını da verdi. Onları da değerlendiriyorum. Raporlarına baktım arkadaşlar. Gerçekten bir hekim olarak baktığım zaman aort damarında 4,5’dan 4,8’e doğru bir ilerleme var. Adamın aort damarı her an patlayabilir ama buna rağmen adam içeride. Gerekenler yapılmıyor. Yarın öbür gün kişi öldüğü zaman damarı patlayıp da hastaneye bile yetiştirilemediği zaman “Allah’ın takdiri ne yapalım kardeşim işte hepimiz öleceğiz.” diye geçiştirecekler ama ben hekim olarak söylüyorum. Sayın Adalet Bakanlığı’nın yetkileri böyle iş mi olur ya? Adamı ölüme mi terk ettiniz siz? Ölüme doğru gidiyor. Yani sürekli bir genişleme var. İyiye doğru gidiş yok ki. Raporlarına bir bakın isterseniz. İnfaz erteleme vermemek için büyük bir gayret sarf ediliyor. Bunu da anlamak mümkün değil. Adli Tıp Kurumu bir daha değerlendirmeli demiş bu kişiyi. İşin özeti, bir an evvel Adli Tıp Kurumu bu kişiyi bir an evvel değerlendirmeli.
Şervan Muhammed Urfa 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde o da birçok hastalığı olduğunu söylüyor ve mide, guatr, hipertansiyon, kalp sorunları yaşıyormuş. İlaçlarını bazen fazla kullandığı için daha sonra ilaçları eksiliyormuş ve bulamıyormuş.
Urfa 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalan bir başka mahpus Zeydan Demir. Çok yürek yakıcı bir durumu var bu kişinin, çok üzücü gerçekten. Üç tane çocuğu var ve çocukların ikisi hasta. Birisi %90 üstü engelli, birisi %71 engelli ve durumu çok zor bir mahpus Zeydan Demir. Bakın bir çocuğu böyle ağır derece %90 üstü zihinsel fiziksel engelli bir çocuk, diğer çocuk da Van der Knaap hastalığı yani belki milyarda bir rastlanacak bir hastalık. Belki dünyada 20 tane böyle hasta var. Şu kız çocuğu o da %71 engelli. Ailenin 3 çocuğu var. Baba hapiste, anne maddi manevi çok büyük zorluklar çekiyor ve uyduruk nedenlerle bu kişiye “Sen terör örgütü üyesisin.” denilip ceza verilmiş arkadaşlar. Şanlıurfa Bozovalı biri otizm epilepsi diğeri yürüyemeyen bir çocuğu var. “Efendim cemaat yurdunda kalmışsın, bylock’un var.” denilmiş ama diyor ki: “Bunlar bile ispat edilemedi. Çocuklarımın gelmesi çok zor oluyor cezaevine.” Diyor. Görüyorsunuz şu çocuk nasıl gitsin arkadaşlar. Anne onları cezaevine götürürken bile zorlanıyor. Anne ile de konuştum; “Bırakın maddiyatı, manevi açıdan çok zor durumdayız. Engelli maaşlarıyla kiramızı ödemeye çalışıyoruz ve çok büyük zorluklar yaşıyoruz maddi manevi. Diğer mahpuslara bir saate yakın görüntülü görüşme tanınırken bize 10 dakika görüşme sağlanıyor. Babaları 3 çocukla ne konuşacağını şaşırıyor.” diyor. “Koğuşlar çok kalabalık.” diyor. Zeydan Demir; “6 kişilik yerde 13 kişi kalıyoruz. Başka koğuşlarda 6 kişilik yerde 19 kişi kalanlar var. Tuvalet meselesinde çok zorlanıyoruz. Bir sürü insan sabah kalkıyoruz, tuvalet sıraları bitmiyor. İnsanlar kıvranıp duruyorlar.” Diyor. Yine bir başka mahpus varmış, Zeynel Binici. Eşi genç yaşta vefat etmiş. İki çocuğu ablasındaymış. Ablası da boşanmış. 2 Artı 3 çocuk. Ablası 5 çocuğa bakıyormuş. Zeynel Binici’nin psikolojisi bozulmuş. Bayağı kötü durumdaymış. Cezaevinde aile dramları had safhada arkadaşlar. Güya aile yılı ilan ettiler var ya aileleri yıkıp mahvettiler arkadaşlar ben cezalarında görüyorum ve çok öfkeleniyorum yani gerçekten çıldırıyorum. Bir aile nasıl çökertilir ne kadar acımasız davranılır orada görüyorum bunu gidip Aile Bakanı Mahinur Özdemir’e söylüyorum. “Bana ne onlardan, sende Fetö’cü getiriyorsun habire bana.” deyip duruyor böyle. Ne kadar zalimler, ne kadar vicdansızlar arkadaşlar. İnanılmazlar yani gözlerime inanamıyorum. Ben şu aile hikayelerini dinlediğim zaman gözyaşlarımı tutamıyorum ama onların umurunda değil. O makam mevkilerine böyle dört elle sarılmışlar. Eşlerinin yolsuzlukları belki önlerine konuluyor. “Bak bizim emrimizi dinlemezsen canına okuruz.” deniliyor. Makam mevkilerine böyle dört elle sarılıyorlar. Ona “terörist”, buna “terörist”, “terörist çocuğu” deyip deyip duruyorlar. Böylece bu aile dramlarını görmüyorlar arkadaşlar. Görmüyorlar. Her yerde aile dramları yaşanıyor. “Biz görmüyor.” diyoruz ve onlar görmemeye devam ediyor ve ama aile feryatları arşa çıkıyor arkadaşlar. Bsakın Zeydan Demir, Zeynel Binici. Daha bunun gibi binlerce ailenin feryatlarını duyuyorum ve yüreğim buna gerçekten dayanmıyor. Gerçekten çok zor. Ben anlamıyorum ne kadar zalim bir dünyaya uyanmışız. Ne kadar çıkarların tercih edildiği bir dünyadayız. Anlamak mümkün değil. Cezaevinde diye insanların ailesi olmayacak mı? “Cezaevindekilerin ailesi düşünülmeyecek. O Aile Bakanlığın’ın konusu değil.” gibi bir anlayışla yaklaşıyor. Aile Bakanı Mahinur Özdemir. “Bana ne! Adalet Bakanlığı baksın.” diyor. Kendi ağızlarından çıktı arkadaş. Gidin sorun. “Bana ne! Bakın o Adalet Bakanlığı’nın konusu.” diyor. 500 bine yakın insan yaşıyor. Binlerce aile mensubu yaşıyor Adalet Bakanlığı cezaevlerinde ama Aile Bakanı’nın sözü bu arkadaşlar. Böylesine zalim ve vicdansızlar işte. Özgür Altan diye birisinden bahsetti. O da yine diyormuş ki: “Burada ikinci mahkeme yapılıyor gözlem kurullarında ve insanları çıkarmamaya çalışıyorlar. Hafta sonu çocuklarımızın görüşü meselesi çok önemli.” dedi. Bu konuyu da müdür bey ile görüşeceğiz. Böyle olmaz. Düşünün çocuğun üstün yararı diyorsunuz arkadaşlar. Çocuk okula gidiyor. Bakın hafta içi babayla görüşemiyor. Cezavi müdürlerine diyorum; ya hafta sonu olsun bu görüş. Çocuk babasıyla görüşsün ya. Ya çocuk suçlu değil kardeşim. Babayı suçlu diye içeri atmışsın. Çocuğun bir suçu yok. Çocuğu cezalandırma. Hafta sonuna al. Çocuk okulundan olacak. Görüşü hafta sonu yapın. “Yok olmaz. Mevzuat izin vermiyor. Yapmam Ömer Bey.” ya ne zalim adamsınız siz ya. Ne vicdansız adamsınız ya. Ne aile yılı ya? Allah aşkına ne aile yılı ya? Mahinur Hanım git bak cezaevlerinde bunlar dönüyor. Milletin umurunda mı? Aileyi, milleti ayağının altında çiğniyor ya. Ondan sonra “Bana ne gitsin Adalet Bakanlığı uğraşsın.” diyen bir Aile Bakanı var. Mahinur Hanım var. Ben affetmem arkadaşlar. Vicdansızca lafları affetmem. Hayatımın sonuna kadar bu işin peşini de sürerim. Mahinur Hanım da duysun bunu. Bana böyle vicdansızca laflar edeceksin mağdur insanlar hakkında ondan sonra bu bakanlığı yürütebileceksin. Çok yürütürsün Mahinur Hanım. Seninle sonuna kadar uğraşacağım. Bunu da buradan çok iyi bil. Bakın çocukların raporu burada. Şu çocukların raporları. Şu hale bakın arkadaşlar. Şu çocukların bir sürü raporunu da aldım. İnceledim bir hekim olarak. Felaket bir durum var ortada ama kimsenin umrunda mı arkadaşlar? Umrunda değil kimsenin ya. Ben boşuna mı öfkeleniyorum?
Ömer ASLAN, Urfa 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalmakta; “20 kişilik yerde 37 kişi kalıyor. Telefon bozuk. Bir telefonla konuşacağız o telefonlar bile bozuluyor.” Diyor. Allah aşkına inşallah yapılmıştır soracağız cezaevine.
Samet Ali Kert Urfa 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde görüştük eski bir astsubay gerçekten çok yürek yakan bir hikayesi var. Sakarya’da hiçbir şeyden haberi yokken kendisine bir yere git demişler gitmiş ve ondan sonra darbeci olmadığı anlaşılınca beraat etmiş. Sonra tekrar uğraşmışlar. Ardından adama müebbet vermişler. Bakın yıllarca insanlarla uğraşıp illa müebbet vermek için gayret ediyorlar. Adamı çökertmişler. Bir tane çocuğu var. Karşımda dakikalarca ağladı Samet Ali Kert. Gerçekten çok zor durumdaydı. Psikolojisi bozulmuştu. “Tokatta ailem buraya gelemiyor. Çocuğum 6 aydır buraya gelemiyor.” diyor. Düşünün çocuk yeni okula başlamış arkadaşlar. 23 Nisan’da şiir okuyacakmış. Çocuğa ilk görev verilmiş. Hepimiz ilkokula gitmişizdir. Böyle törende size bir görev verilir. Çocuk olarak heyecanla hazırlanırsınız. Unutamayacağınız bir gündür. Telefonda babasına demiş ki: “Baba 23 Nisan’da bak şiir okuyacağım. Sen cezaevi denilen bir yerde çalışıyorsun.” Çocuğa demişler ki: “Baban cezaevinde çalışıyor, iş yapıyor.” diye yalan atmışlar. Çocuk da telefonda diyor ki: “Baba cezaevindeki işi bırak, gel 23 Nisan’da ben şiir okuyacağım. Telefonda sana okuyayım şiirimi.” diyor. Telefonda 4 dakika boyunca şiir okuyor çocuğa. Sonra çocuk diyor ki: “Ama baba bak 23 Nisan’da okula geleceksin ha beni okulda şiiri okurken izleyeceksin.” diyor. “Çocuğa ne diyeceğimi bilemedim. Çocuğa yalan atıp duruyoruz ben Urfa Cezaevi’nde çalışıyorum diye. 6 Yaşındaki çocuk bana diyor ki: “Baba 23 Nisan’da okula gel benim şiirimi izle, yoksa küserim baba.” Diyor ve ben bu haldeyim.” Diyor. Bakın bunlar yaşanıyor cezaevlerinde. Babanın, çocuğun, eşin psikolojisi dibe vurmuş, psikiyatri hastası olmuş hepsi. Gözyaşları içindeler. Bunu umursayan bir Aile Bakanlığı yok ortalıkta arkadaşlar. “Bana ne kardeşim? Adalet Bakanlığı’nda teröristler cezaevinde tutulmuş işte. Bana ne!” diyor Aile Bakanı? Ya ne vicdansızsınız siz ya! Ne vicdansızsınız! Şu çocukların hatırı için bir zerre vicdanınız uyanmayacak mı sizin ya? Allah aşkına!
Urfa 2 No’lu T Tipi Cezaevi ile tekrar görüşeceğiz dedik. Havalandırmanın geç açılıp, erken kapandığı yönünde şikayetler var. Çıplak arama şikayetleri var. Müdür bey: “Ben yaptırmıyorum.” dedi. Görüştük kendisiyle. Başka şikayetler de var. Bunlar hakkında görüşeceğiz.
Mahpuslar derken arkadaşlar. “31 Temmuz Covid yasası mağdurları geciken yargının bedelini ödemek istemiyor. Tam 42 ay oldu.” diyorlar. Covid yasası mağdurlar arasına büyük bir ayrımcılık yapıldı arkadaşlar. 31 Temmuz Covid düzenlemesi nedeniyle ortaya çıkan mağduriyet artık görmezden gelinemez bir adalet sorunudur. 42 Aydır ayrıcalık değil anayasal güvence altındaki haklarını talep ediyorlar. Yargı süreçlerini ne uzattılar ne de yavaşlattılar. 2023 Yılında getirilen hükümlü olma şartı eşitsizliği derinleştirdi. Aynı durumda olan vatandaşlar arasında adaletsiz bir ayrım yarattı. 2025’teki düzenlemeler adaletsizliği düzeltmek yerine daha da büyüttü. Adaletin gecikmeden eşit ve hakkaniyetli bir şekilde uygulanmasını istiyoruz.” diyorlar. Bunun biz de geciktirilmemesi gerektiğini söylüyoruz. Ben zaten defalarca binlerce defa söyledim. Platform bize başvurdu. Biz de onların sesi olacağımıza söz verdik. Burada sözümüzü yerine getiriyoruz sevgili arkadaşlar. Bu konuda bir şey bekliyoruz. Gayret bekliyoruz. Böyle olmaz diyoruz. 31 Temmuz Covid yasası mağdurları bir an evvel bu mağduriyetleri bitirilmelidir diyorum.
Seyyanen zam meselesi; bakın şimdi ben konuşmuyorum. Sayın Erdoğan söyledi. 11 Mayıs 2023 günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; “Öemurlara yapılacak artışlar otomatik olarak memur emeklilerin aylıklarına da yansıyacak. Milletimize hayırlı olsun.” diye tweet attı. Herkes sevindi ama sonra ne oldu? Temmuz 2023’te anayasaya, yasalara, hukukun temel ilkelerine aykırı düzenleme yaptılar. Emeklilere yansımamasını sağladılar. Ya kendi sözünü çiğnedin Sayın Erdoğan. Mayıs’ta bir türlü, Temmuz’da öbür türlü. 2,5 Milyon memur emeklisi 35 aydan beri eksik aylık alıyor. Aylık hak kaybı 22 bin küsur arkadaşlar böyle bir şey olamaz. Bunu da söylemiş olalım. Olacak bir iş değil. Bu konuda gereken yapılmalıdır diyorum.
Cezaevleriyle ilgili değinilerimize ister istemez devam ediyoruz çünkü orada çok ağır haksızlıklar var. Şimdi Sincan cezaevi izlenimlerimi anlatmak isterim. Bilal Akyüz Sincan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu ile ilgili geçen hafta da değinmiştim ama bir iki hususla tekrar değinmek isterim. Kara Kuvvetleri Teşkilat Şube Müdürü Kurmay Albay. Bu konuları en çok araştıran mahpus askerlerden birisi ve diyor ki: “Akıncı ve Polatlı davalarını bir inceleyin. Akıncı davasında Ecevit Akbaba isimli kişi çıkarıldı ama Polatlı davasında çıkarmayı unutmuşlar.” MİT’in bu dosyalara müdahil olduğunu ve iddianamelerin değiştirildiğini iddia ediyor Bilal Akyüz. Önemli bir iddia ama diyor ki : “Bu iddianameyi fiziki olarak değiştirirlerken, müdahil olurlarken bir şeyi unutmuşlar. Polatlı davasından da Ecevit Akbaba’nın ismini çıkarmayı unutmuşlar.” diyor. Böyle bir eleştirisi var. “Ali Can Uludağ da, bu ilk iddianameyi yayınladı.” Tabii o da şimdi biliyorsunuz cezaevinde. Gerçekten gazetecilik yapmaya çalışanların sonu da bu oluyor. “Benim söylediklerimde yalan yok. İlk iddianame vardı ve onu da Ali Can Uludağ yayınlamıştı. Gidip oraya bakın.” diyor. Marmaris’teki düğümün çözülmesi gerektiğini söylüyor ve orada Gökhan Sönmezateş’ten önce oraya giden kişilerin o polisleri öldürdüğünü ve o giden helikopterin de Antalya’dan kalktığını ve o helikopterin kim olduğu konusunda çok büyük bir muamma olduğunu ve araştırılmadığını söylüyor ama diyor ki: “Ben araştırdım. Onların Antalya’dan kalkan kişiler olduğunu gördük.” diyor. Orhan Yıkılkan’ın Genelkurmay’daki darbe öncesi saatlerle ilgili çok önemli ifadelerinin olduğunu altın çiziyor. Erol Olçok’un darbeciler tarafından değil, TSK envanterinde olmayan silahlarla vurulduğunu söylüyor. Özel birtakım kuvvetler tarafından vurulduğunu söylüyor. Binali Yıldırım’a da bir suikast düzenlenmeye çalışıldığını söylüyor. Bütün bunları geçen hafta biraz anlatmıştık. Çok ayrıntısına girmiyorum ve Levent Göktaş, Süleyman Soylu ekiplerinin o gece silah dağıttırdığı, zaten işte o ekipten Ayhan Bora Kaplan’ın adamı da; “Bize o gece MİT silahları verdi.” diye bir ifadesi var. Diyor ki: “Birtakım dağıtılan silahlarla vurulan insanlar var. TSK envanterinde olmayan silahlarla vurulan insanlar var. Birileri böyle bir darbe geleceğini biliyordu. Hulusi Akar, Yaşar Güler, Hakan Fidan. Kendilerine göre bir silahla hazırlık yaptılar.” diyor ve Hulusi Akar’ın Haziran 2016’ya kadar o günün deyimiyle cemaate uzak olmadığını söylüyor. Sonrasında Haziran 2016’da Hulusi Akar’ın bir karar verdiğini ifade ediyor. Bütün bunlar konusunda Hulusi Akar’ın çıtı çıkmıyor. Hiçbir şekilde konuşmak istemiyor. Çok önemli iddialar var ama Hulusi Akar hiç konuşmuyor. Sessizliği tercih ediyor. Mesela Gökhan Sönmezateş ifadelerinde; “Bana bu emri Hulusi Akar verdi.” demişti. Biliyorsunuz Marmaris’e gitme konusunda böyle bir ifadesi var. Yani bunun için Hulusi Akar ne diyor diye soruyoruz. Adamda çıt yok. Böyledir demiyorum ama Sönmezateş’in böyle bir iddiası var. Ne diyorsun buna? Hiçbir cevap yok. Bilal Akyüz: “Ben o gün İzmir’den Ankara Akıncı’ya gitmiştim. Orada bir doktora meselesiyle ilgili bir toplantı vardı ve ardından olayların içine düştüm yoksa ben olayların içinde değildim. 15 Temmuz raporu da ortalıkta yok. Mmadem bu işler çok önemliydi. Mecliste bir sorun. 15 Temmuz raporu neredeymiş. Neler olmuş kimse açıklamak istemiyor. Ben bu işin içinde değildim ama bana orada bulunmam dolayısıyla işin içine girmek zorunda kaldım. Ben işin içinde değildim fakat oralardan çıkamadım. Akıncı üssünden çıkamadım çıksak kapıda insanlar vardı bizi linç edeceklerdi.” diye ifadeleri var. “Ben aslında oraya İzmir’deki karargahımla Akıncılar arası koordinatörü sağlamak için gitmiştim ama bu işlerin içine düştüm ve onun ifadesine göre Zekai Aksakallı, Murat Korkmaz ve Fırat Alakuş’a gidin Genelkurmay’ı koruyun demiş ve daha sonra onları satmış ve onlar da darbeci ilan edilmiş. Onlarla da görüştüm. Onlar da biz 30 kişi Genelkurmay’da darbe mi yapacakmışız? Genelkurmay 3000 kişiyle korunan bir yer. Komuta katı yüksek korumayla korunan bir yer. Kim böyle bir şey diyebilir?” diyor. Ardından tutuklanmış ve 10 yıla yakındır cezaevinde.
Kubilay Selçuk, Sincan 2 No’lu F Tipi Cezavi’nde kalmakta. O da İzmir, Çiğli’deymiş. Hava pilot, tümgeneral. İleride belki hava kuvvetleri komutanı olacak üst düzey bir asker. F-104 pilotuymuş. “Yıllarca uçan tabut denilen uçaklarda uçtuk, fedakarlık ettik ama en sonunda vatana, millete hizmetin bedelini böyle darbeci ilan edilerek ödedim. Benim darbeyle bir alakam yok.” Diyor ve kendi hava kuvvetlerinde elektronik harp usulleriyle ilgili yaptıklarını anlattı ve Amerikalıların bile Çiğli hava üssünü çok beğendiğini belirtti. “Orduyu vesayetten çıkarıp, hantallıktan çıkarıp modernize ediyorduk ve bu engellendi. Ordu büyük darbe aldı, toplum büyük darbe gördü. Osmanlı’da ordu kokuştuğu için tasfiye edilirdi ama şu anda ordu büyük bir atılım yaparken tasfiye edildi. 25 bin kişi ihraç edildi. 350 Generalden 150’si ihraç edildi. TSK’nın kalbini söküp aldınız. Akar o gün bir genelkurmay başkanı olarak emrini verse iş bir anda biterdi ama onu tercih etmedi. Üzerine düşeni yapmadı ve orduyu tamamen tasfiye ettiler.” Dedi. Erdoğan bir keresinde %70 personeli son 9 yılda aldık demiş ve bütün bunlar kendisinin, TSK’nın çok zayıflatıldığı yönündeki görüşleri. “Ben o gece Abidin Ünal gibi Akın Öztürk’ü Akıncı’ya çağıranlardan birisiydim. Bu da Hulusi Akar’ın emriyle oldu. Akar durumu kokladı, yerine göre davrandı. Belki durumu uygun bulsa karşı tarafta yer alacaktı. Durumu böyle uygun buldu, bu tarafta yer aldı diye iddiası var. Kuvvet komutanlarını harekete geçirebilirdi Hulusi Akar ama gerekenleri yapmadı. Biz askeriz, biliriz. Onun derdi kim ne yapacakmış o ortaya çıksın ona göre hareket etmekti. Güya iddia ediliyor ordunun %80’i FETÖ’cü olmuş. Sen o zaman %80’i FETÖ’cü olmuş denilen bir ordunun genelkurmay başkanısın. Sana sormaları gerekmez miydi? “Kardeşim ne yapıyordun sen yıllardır nasıl böyle bir şeye izin verdin? Sen nesin?” o zaman diye sormazlar mı? Sormadılar. Adamı terfi ettiler gitti bakan oldu. Normalde kendi komutası altındaki bir yerde darbe girişimi yapılıyorsa o genelkurmay başkanı görevden alınır. Tenzili rütbe edilir ama bu adam terfi getirildi, bakan yapıldı, vekil yapıldı. Bunları sorgulayın. Böyle bir saçmalık olabilir mi?” diyor.
Fırat Alakuş Sincan 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kalmakta. O da yine o gece Zekai Aksakallı’nın emriyle genelkurmay başkanlığına geldiğini, darbeci olmadığını ve öncesinde kendisinin böyle bir cemaat ile bir alakası olmadığını, özel kuvvetlerdeki bir komutan olduğunu ve hatta cemaatçi diye iddia edilen kişileri takip emri aldığını, Baki Kaya isimli bir ismi takip etmişler. Onun evi de Bülent Arınç’ın evine yakınmış. O sırada tespit edilmişler. Arada bir şey çıkmış, niza çıkmış. Diyor ki: “Biz böyle işler yapan insanlardık. İlker Başbuğ bu emri vermişti. “Ordudaki cemaatçileri temizleyeceğim.” Diye böyle durumlar vardı. Özel kuvvetler komutanlığının işi de genelkurmayı korumaktır. Başka bir şey değildir. Kuvayi Milliye Başkanlığı vardır özel kuvvetlerde. Türkiye işgal edilirse devre dışı bir şekilde yeniden uyanışı sağlayacak yapılar vardır. Böyle bir yer kalkıp 30 kişiyle gidip Genelkurmay’da darbe mi yapacak? Zekai Aksakallı bize: “Gidin Genelkurmay’ı koruyun.” dedi. Daha sonra bizi sattı. Daha sonra onu da sattılar.” Diyor. Murat Korkmaz, Fırat Alakuş böyle söylüyor. “Biz saat 21.00-22.00’da genelkurmaya geldik. 33 Kişi de değildik. 31 artı ben vardım. 32 Kişiydik. Genelkurmay çok elit bir yerdir. 3000 Kişi korur. Komuta katı 60 kişiyle korunur. Biz 30 kişiyle gidip orada darbe mi yapacaktık? Kara kuvvetleri komutanını enterne et dediler, darbecidir dediler. O sırada onu Genelkurmay Başkanı’nın emriyle enterne ettik. Genelkurmay’ın işlerini yaptık. Biz oraya darbe yapmaya değil, Genelkurmay’ı korumaya gittik.” diye ifadeleri var. Bunları da böyle burada iletmiş olalım.
Cemil Turhan Sincan 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde eski bir kurmay albay kendisi. “Ben insanların sicillerini bilen birisiydim.”diyor. Personel dairede çalışan, terfi işleriyle, atama işleriyle uğraşan birisiymiş. Görevi oymuş tüm bulunduğu yerlerde. Hulusi Akar’ın başarılı bir insan ama iyi niyetli olmayan birisi olduğunu söylüyor. “Ulusalcılar Akar’ı istemiyordu. O yüzden Akar bir şekilde yükseltildi. Yaşar Güler de böyle oldu ama Yaşar Güler de devrin adamıdır. Zamanında 28 Şubatçı’ydı. Sonradan geldi Erdoğan’ın emrine girdi. Hulusi Akar’ın önünü İlker Başbuğ’a karşı iktidar açtı ve ardından Hulusi Akar, Erdoğan’la anlaştı ve bu darbe girişimini tahmin ediyorlardı ona göre ön hazırlıkları yaptılar ve bu arada da çok kişiyi kurban ettiler. Onlardan mesela birisi Akın Öztürk ve daha başka pek çok kişi kurban edildi bu arada hiç darbe girişimiyle alakası olmayan çok kişi kurban edilmiş oldu. Hulusi Akar bu işlerin başladığını görünce net bir şekilde engelleyebilirdi. Pasif kaldı.” Diyor. Bunu sadece Cemil Bey söylemiyor, diğer herkes söylüyor. Birtakım evraklar hazırlanmış öncesinde hazırlanmış Yurtta Sulh Konseyi Başkanı diye Hulusi Akar geçiyormuş. “Belli ki başka birçok isim içinde böyle imzalar hazırlanmış. Bunlar nasıl olsa kabul eder düşüncesiyle Yurtta Sulh Konseyi bunları hazırlamış ama böyle olmadı önceden hazırlanmış diye oradaki katipleri suçlu buldular. Onu hazırlatanı sormadılar.” Diyor. Roboski meselesinin Hulusi Akar’ın yumuşak karnı olduğunu, Genelkurmay’da bir işkence merkezi meselesinin Hulusi Akar’ın yumuşak karnı olduğunu, Kübra Üsteğmen’e orada işkence edildiğini söylüyor ve Roboski meselesinde ana sorumlunun Hulusi Akar ve Yaşar Güler olduğunu söylüyor. Herkesin sonradan tavır değiştirdiğini Cihat Yaycı’nın önceden Fetöcü diye bilinen birisi olduğu ve daha sonra kendisine göre bir tercih yaptığını söylüyor. “Biz bütün sicilleri bilen insandık ve bunun böyle olduğunu da görüyordum.” Diyor.
Levent Türkkan, Sincan 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalmakta. Kendisi Hulusi Akar’ın emir subayı onunla da konuştuk. Eşi de hemşireymiş, kendisinden dolayı ihraç edilmiş. “Ben yarbaydım. Hulusi Akar’a adeta yapışık yaşıyordum. Görüntüleri görüyorsunuz. Yaşar Güler evet zorla derdest edildi ama Hulusi Akar’la ilgili bir zorla derdest edildiği görüntüsü var mı? Allah için görüntü yalan söylemez diyor. Gidin bakın. Genelkurmay başkanısın sen altındakiler darbeye kalkışmış. Bundan dolayı sorgulanman; “Ya sen niye altındakileri kontrol etmedin?” denilmesi gerekirken adamı Bakan yaptılar.” diyor. Böyle bir eleştiri yapıyor. Tabii Hulusi Akar bunlara hep susuyor. “İstese anında bitirebilirdi. O despot komutan anında bu darbeyi bitirebilirdi ama tercih etmedi.” diyor onu yıllarca tanıyan emir subayı. “Cabbar başarılı bir komutandı Hulusi Akar. Bu işten nemalandığını gösteriyor bu durum. Ayın 14’ünde Zekai Aksakallı ve Hakan Fidan Özel Kuvvetler’de görüştüler. Bir hazırlık içindeydiler. Ondan sonra O.K. MİT’e gidip haber verdi. Kara Kuvvetlerinden MİT’e gidip haber veriyor. Fidan’ın yardımcısı da Yaşar Güler’e gönderiyor bu haberi. O da Hulusi Akar’a, bunların öğle saatlerinden haberleri var bu işten zaten. Akar’da; “Bunlar ortaya bir çıksın hele, hele bir gelin bakalım, sizi bir görelim.” modundaydı. Yani akşam Genelkurmay’a darbeciler gelmeden önce Hulusi Akar’ın öğle saatlerinden bu işten haberi vardı. Onlar Genelkurmay’dan Akıncılara gittiğinde ben Genelkurmay’da kaldım ve Akar kelepçelenip götürülmedi, boynunda bir iz de yoktu, yalan atıyor ve Hulusi Akar’ın derdi Cumhurbaşkanı olmak Erdoğan’dan sonra başka türlü de kendisini kurtaramayacak çünkü çok yumuşak karnı var, darbe gecesi durumu, Roboski, Genelkurmay’daki işkence iddiaları, bütün bunlarla ilgili cevap veremez.” diyor.
Sincan 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde kalan birisi. Kendisi Diyarbakır’da Musa Çitil’in emrindeymiş. “Bizim hiç darbeden haberimiz yoktu. O gece de daha sonra ceza almayan Musa Çitil Paşa bana ne emretmişse onu yerine getirdim. Darbeye karşı sabaha kadar mücadele verdim. Bütün emirleri yerine getirdim. “Darbeye karşı tüm tedbirleri al.” diyen Musa Çitil’in tüm emirlerini yerine getirdim. “Ne emrederseniz yapayım.” demiş. Sonra üç gün göreve devam etmiş. Ardından bir liste gelmiş “FETÖ iltisakı olabilir.” denilip gözaltına alınmış. 23’ünde çağırmışlar, tatbikat yapılmış. Musa Çitil; “Bu Şamil Türk darbeye karışmadı ya.” demiş ifade vermiş. “Musa Çetil’in emriyle yaptığım işler hep onun emriyle oldu.” diyor. İltisak’tan vazgeçip darbeden ceza verdiler. “Ablanın, eşinin Bank Asya’sı var.” demişler. Buradan tutulamayacağını düşünüp öbür tarafa tutturmuşlar. İstinaf müebbeti bozup beraat vermiş. Ardından beraat edip gidip sonra Yargıtay’da tekrar müebbet veriyorlar. “Göreve dönmek dönmemek önemli değil, vatana hizmet önemli. Biz beraat ederiz ileride ama bu yapılanlar çok üzücü.” diyor. 14 Şubat 2022’de babası vefat etmiş. Çok acı şeyler yaşamış. “Babam üzüntüsünden vefat etti. Yargıtay aleyhe bozdu. Cemaatçi olmadığım ortaya çıkmıştı ama alevere delevere sonunda bana ceza verdiler ve birtakım telefon kayıtları benimle alakası olmamasına rağmen.” kendisi yanlışlıkla aranmasına rağmen, işi karıştırma anlamında birileri onu aramasına rağmen, herhangi bir irtibat ve iltisakı da olmamasına rağmen kendisi mağdur edilmiş ve müebbet mahpus. Raporlarını da gördüm. Bakın burada görüyorsunuz. Darbeye karşı mücadele eden Musa Çitil ona emirler veriyor ve o da sabaha kadar bu emirleri yerine getiriyor. Beraat etmesi gereken bir insan müebbet hapis ile cezaevinde yatıyor. Biz boşuna mı 15 Temmuz yargılamaları adaletsiz diyoruz arkadaşlar? Boşuna mı bu işleri takip ediyoruz? Gerçekten şu evrakları incelediğim zaman görüyorum ki bakın görüyorsunuz Musa Çitil’in imzaları var. Bütün bu evrakları incelediğiniz zaman sabaha kadar Ceyhun Keleş ile görüşme tutanakları var. Ümit İlbayı ile yapılan telefon görüşme tutanağı var. Hepsini incelediğiniz zaman bu kişinin ifadesini de okudum sabaha kadar darbeye karşı mücadele ettiğini görüyorsunuz ama en sonunda insanları darbeci ilan ederek müebbet hapse mahkum ediyorlar. Bunu bana bir gazeteci söylemişti. “Evet Ömer Bey hiç utanmadan, yüzü kızarmadan; “Biz bazı askerlerin sabaha kadar darbeye karşı mücadele ettiğini biliyoruz ama onların MİT’teki istihbarat listelerinde FETÖ’cü olduklarını tespit ettik, edildi ve o yüzden bu cezaları aldılar, bu işte yerindedir.” dedi. Bu gazeteci de daha sonra yaranamadı ve cezaevine atıldı. Kim mi? Habertürk’te çalışan Mehmet Akif Ersoy. Kendisi bana aynen böyle söyledi. “Evet, biz de biliyoruz sabaha kadar darbeye karşı mücadele eden askerler vardı ancak istihbarat listelerinde onların cemaatçi olduğu görünüyordu. O yüzden bu cezalara kimse itiraz etmesin. Tabii sen şimdi böyle dersin, ondan sonra ne olur? Senin hakkında bir şeyler çıkar, seni de atarlar içeriye. İşte kaderin garip cilvesi budur arkadaşlar. Bu dünya böyle bir yerdir. Sen zulmü meşru görürsün, mübah görürsün, ondan sonra sen de kokuşursun. Hakkında bir sürü şeyler çıkar ve gidersin zindanın dibine. Öaalesef durum bu arkadaşlar.
Nedir bu Batmanlıların çektiği. Arkadaşlar şu hale bakın. Şu yolun haline bir bakın. Bana Batmanlı bir arkadaşımız ulaştı. Beşiri ilçesi ile Bekirhan beldesi arasındaki grup yolu resmen hendek olmuş. Atlaya zıplaya gidiyor arabalar. Arabalar bozuluyor ön takımları. Memleketin sahibi yok arkadaşlar. Batman’da şu hal yaşanıyor. “Buradaki yetkililerin vali kaymakam kimsenin ilgilendiği yok.” Diyor. Bakın koca yol köstebek tarlasına dönmüş. Buna bir çözüm bulunsun.























Yorumlar