13 Eylül 2022
ÖFG TV’den herkese merhaba her hafta Salı Günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konukları ile size sunduğumuz programımıza yine başlıyoruz.
Bu hafta 3 konuğumuz olacak, ilki çok önemli bir konu! Yargı bağımsızlığı ile ilgili bir konu! Maalesef ki olumsuz bir örneği ile önümüzde olacak. İzmir Baro Başkanımız ile konuşacağız. İzmir Karaburun MHP İlçe Başkanı’nın tutuklanması sonrası gelişen olaylar, hakim ve savcının sürülmesi ve devam eden girişimleri hakkında Sn. Baro Başkanımız ile görüşeceğiz.
İkinci olarak Eğitim-Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul hocamız ile görüşeceğiz. Malum dün eğitim yılı başladı, milyonlarca öğrenci okullarına gittiler, çocuklarımız okullarına gittiler, eğitim nasıl başladı hocamız ile bunu konuşacağız.
Üçüncü olarakta Türkiye siyasetini yakından takip eden değerli bir araştırmacı siyaset bilimci Nezih Onur Kuru ile Türkiye siyaseti ve gelişen olaylar hakkında konuşacağız.
Sayın Baro Başkanımız Av. Özkan Yücel hoş geldiniz. Sayın başkanım çok önemli bir girişimde bulundunuz, gerçekten vahim bir vaka ile ilgili önemli bir girişimdi. İzmir Karaburun MHP İlçe Başkanı bir olaya karıştı, kavga, gürültü, hakim ve savcıyı tehdit etti, tehditler havada uçuştu, darplar oldu ve savcı tutuklama istemiyle hakimliğe sevk etti, hakim de tutukladı. Ne olduysa ondan sonra oldu ve karı koca olan hakim ve savcı bir anda Siverek’e sürgün edildi. Ardından sizin girişimlerinizi, açıklamalarınızı duyduk ve çok önemli bulduk. Biz yargı bağımsızlığını çok önemli buluyoruz ve Türkiye’deki yargıya müdahale eden siyaset iktidar anlayışını da çok vahim buluyoruz. Bu olayda son derece manidardı, çok çarpıcıydı, siz gündeme getirdiniz buyurun söz sizde.
Özkan Yücel:Teşekkür ediyorum, bu ülkede yaşayan tüm yurttaşlar için çok önemli bir şeyden söz ediyoruz; yargı bağımsızlığından söz ediyoruz çünkü her yurttaş bir mahkeme karşısına çıktığında vicdanlarına göre karar verecek özgür ve bağımsız bir heyet ile hakim ile mahkeme ile karşı karşıya olduğunu bilme ihtiyacındadır. Hukukun evrensel ilkeleri bunu söyler. Bu bizim uydurduğumuz, kendi kafamızdan bulduğumuz bir şey değil, nereye bakarsanız bakın dünya ülkelerinde demokratik ve hukuk devleti olduğunu iddia eden ülkeler için durum budur ama maalesef yargı pratiği son dönemde özellikle Anayasa referandumu, yargının şekillendirilmesi, yargı bağımsızlığını ortadan kaldıran tüm düzenlemeler söz konusu olduğunda bambaşka yere savrulmuş durumda, Türkiye’de yargı bağımsızlığını konuşmak bir yana yurttaşları tehdit eden bir sopa haline dönüştürülmüş durumda. Muhalif kesim için işler böyle yürüyor! Biz o açıklamayı yaparken; hemen öncesinde bir sanatçı tutuklanmıştı, kuliste söylediği sözler sebebiyle tutuklanmıştı, kamuoyuna yansıtılmış verilmiş bir demeç değildi, bunun üzerine de bir eleştiri yaptık, dedik ki: “Bu suçtan dolayı tutuklama kararı veremezsiniz!” Türkiye’nin yargı sistemi, kanunlar buna izin vermiyor, kendi kanunlarınıza bari uyun demiştik. O zaman bize HSK bir parmak sallamıştı, dedi ki: “Türkiye’de hakim ve savcılar bağımsız karar veriyorlar, Anayasa teminatı altındalar. 138. Madde var, o nedenle de siz karışmayın bu işlere.” Denilmişti! İşler muhalifler söz konusu olduğunda böyle yürüyor, tutuklama kararları birbirinin peşi sıra geliyor. Tersi pencereden baktığınızda durum değişiyor, söylediğiniz aktardığınız olay; bir partinin ilçe başkanı adliyeye giriyor, adliye içerisinde davanın tanıklarını tartaklıyor, dövüyor, avukatı tehdit ediyor, yaşanan çokça olay var sonra olması gerektiği gibi soruşturma başlatılıyor ve savcı karşısına çıkıyor. Savcı diyor ki: “Bu eylem sebebiyle tutuklanması gerekir.” Karar veriyor hakime gönderiyor hakim de tutuklama kararı veriyor. İtiraz ediyorlar tutuklama kararına, itirazı inceleyen hakim talebi reddediyor ne oluyorsa ondan sonra oluyor. Tutuklamaya sevk eden Cumhuriyet Savcısı ve itirazı reddeden hakim soluğu, kendilerini Siverek’te buluyorlar. Bu da bir başka yanı yargı bağımsızlığına ilişkin sorunun! Eğer iktidarı ilgilendiren bir şey varsa, yargı hiçbir zaman iktidarın talimatlarının dışına çıkamıyor demektir, anlamı budur bu işin! Çokça söyledik, ben bir baro başkanı olarak her yerde neredeyse dile getirdim. Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlaması nedeniyle yapılan tutuklamalar, en son Gülşen’e ilişkin yapılan tutuklama işlemi, başka yerlerde iktidarın siyasallaştırdığı yargılama süreçlerinde yaşanan komediler, yargının bugün artık istendiği gibi özlendiği gibi bağımsız ve tarafsız olmadığını çok net bir biçimde söylüyor. Biz o açıklamayı yaparken HSK’nın kendi yaptığı açıklamaya gönderme yaptık. Dedik ki: “Siz böyle dememiş miydiniz? 138. Madde var, hakimler, savcılar bağımsız karar veriyor. Şimdi ne oldu da bu hakimi ve savcıyı aldınız Siverek’e gönderdiniz bunu bir açıklamanız gerekmez mi?” diye sorduk çünkü açıklama onlarındı, tam da onların açıklamalarındaki metinlerden alarak kendi karşılarına koyduk. Bir yerde bir tutarlılığınız, duruşunuz olur! Yargı bağımsız diyorsanız buna şeklen bile inandığınızı söylüyorsanız buyurun gösterin o zaman. Böyle olmadığını çok net bir şekilde görüyoruz. O açıklamanın ekine bir de Anayasa metni ekledik ve öyle gönderdik HSK’ya. Dedik ki: “Bu yalnız 138. Madde değil bir de 140’ı var anayasanın hakim ve savcı teminatı anlamında kararları sebebiyle işleme tabi tutulamayacaklarına ilişkin maddeleri de var. Anayasanın bunları da bir hatırlayın, bilin hatırlamıyorsanız biz size hatırlatıyoruz kenarda bulunsun diye. Tüm yargı mensuplarının böyle davranması gerekir çünkü en kötü taraf yargıda olandır. Dünyanın neresinde durursanız durun, nereden bakıyorsanız bakın şunu sağlamak zorundasınız eğer bir yargı mensubuyum diyorsanız; adil davranacaksınız! Bulunduğunuz yerden bağımsız olarak dünyaya bakışınızdan bağımsız olarak karşınıza gelen insanın adil bir yargılama ile karşılaşacağına ilişkin teminatı hem yurttaşa göstereceksiniz davranışlarınız ve kararlarınız ile hem de o mahkeme salonundaki herkese. Bunun öncesinde bugün yargının içinde bulunduğu en temel sorunlardan biridir bağımsız olmama meselesi! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına karşı “Merak etmeyin B Planımız var ve biz onu uygulayacağız.” Diyen bir idarenin başıyla karşılaştık! Hiçbir hakim ve savcı çıkıp şunu diyemedi; yüksek yargıda ya da yerel mahkemelerde hiçbiri diyemedi: “Sana ne oluyor? Bu iş yargının işi. Biz kararı vereceğiz. O yüzden sen bu işe karışma senin b planın beni ilgilendirmez ben yargı olarak mahkeme kararına uyacağım.” Diyemedi. Görünen o ki; Hakim ve savcıların kendileri koruyamadıkları haklarının barolarımız, avukatlarımız koruyor hale geldik. O yüzden avukatların özgür yapısı, bağımsız yapısı iktidarı rahatsız etmeye başladı çünkü bağımsız olması gereken yargı içerisinde el atamadıkları, kontrol altına alamadıkları tek mekanizma barolar kaldı. Çoklu baro yasasının temeli tam da buraya tekabül eder. Ele geçiremedikleri, dizayn edemedikleri baroları dizayn etmeye, uslandırma, susturma projesidir çoklu baro denilen olgunun arka planı. Bunu yurttaşlara anlattık, meslektaşlarımıza da anlattık ve sanıyorum ki; başarılı olabildik anlattıklarımız ile çünkü bugüne kadar yalnızca iki baroda buna teşebbüs edebildiler, 58000-60000 üyesi olan İstanbul’da baro kurabildiler, Ankara’da hala tartışmalı bir baro var çünkü 2000’in altına düştü, 6 aylık süre verdiler, 2000’i tamamlayın diye. Yurttaşlarımız ya da avukatlarımız aslında oynanan oyunun farkındalar ve hepimizin özlemi, sizin benim hangi görüşte olursa olsun, iktidarın nimetlerinden faydalanmayı değil, adaletin nimetlerinden faydalanmayı, hakimlerin vicdanları ile karar vermesini önceleyen herkesin beklentisi adil bir yargılama bu nedenle aslında hepimize görev düşüyor; biz bunu defalardır söylüyoruz. Anlayışın süratle değişmesi gerekiyor, şu anki egemen anlayışın tamamen ortadan kaldırılması ve tasfiye edilmesi gerekiyor. Yargı kendi koşulları içerisinde ve kendi öğrendikleri ile yeniden düzenlenmesi gerekiyor yargının. Ne gerekiyor bunun için? Bakanı oradan alacaksınız! Bakanlık müsteşarını oradan alacaksınız! Mahkemelere Cumhurbaşkanı’nın ataması yetkisini oradan alacaksınız çünkü o yetkiyi almadığınız zaman bir mahkemede istediğiniz kararı veren hakimi oradan alıp Yargıtay’a oradan alıp Anayasa Mahkemesi’ne kadar taşıyacağınız bir sürecin önünü açmış olursunuz, çok net; 2010’daki referandumdan bu yana yargı içerisinde bağımsızlığa ilişkin kalmış ufak nüveler bile ortadan kaldırılmak yoluna gitti. Bugün Türkiye şunu yaşıyor; aleyhe bir karar veren hakim ya da savcı kendisini nerede bulacağını bilmiyor, Türkiye’nin hangi ilinde olacak hatta meslekte kalıp kalamayacağını bilmiyor! Çok yaşadık bunu! Antalya’da Bölge Adliye Mahkemesi’nde bir heyet; verdiği karar sebebiyle tümüyle dağıtıldı ve muhalefet şerhi koyan üye o heyetin başına getirildi! Bu nasıl yargı bağımsızlığı? Ya da Ankara’da meslektaşlarımızın yargılandığı bir dosyada tahliye kararı veren heyet tümüyle dağıtıldı, yerlerine özel bir heyet getirildi ve o tahliye kararları kaldırıldı, tutuklulukları halen devam ediyor! Bu nasıl bir yargı bağımsızlığı? Lafa gelince mangalda kül bırakmıyoruz! “Türkiye’de yargı bağımsız Anayasa’nın 138. Maddesi var kimse bir şey söylemesin hakimlere savcılara.” Biz söylemiyoruz, biz de aynısını söylüyoruz; Kimse bir şey söylemesin, söylemesin ki sizin zorunuzla, baskınızla, yönlendirmenizle kararlar veriliyor olmasın. Hakimler gerçekten vicdanları ile inandıkları ile ilgili karar versinler. Verdikleri bu kararın sonrasında da başına bir şey gelecek endişesinden kurtulsun hakim ve savcılar. Yargı ancak böyle olursa adaleti sağlayabilir, herhangi bir iktidarın bu iktidar ya da başkası; herhangi bir iktidarın tasallutu altındaki baskısı altındaki yönlendirme altındaki yargı asla ve asla adil kararlar veremez! Oradan çıkan şey adalet olmaz, o mahkemelerden çıkan karar!
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Başkanım biliyorsunuz insan hakları eylem planları yıllardır açıklanıyor, hakim ve savcılara coğrafi güvence verileceği söyleniyor fakat bu yıllardır icraate geçmiyor! İktidar bunun lafını çok ediyor, Avrupa Birliği’ne el sallıyor bu tür planlarla fakat icraate geçmiyor! Birlikte değerlendirildiğinde gerçek anlamda yargı bağımsızlığı için siz Bakanlığın ayrı bir yapıda, özerk bir yapıda olması gerektiğini düşünüyorsunuz bu tür coğrafi güvenceyi yargı bağımsızlığını sağlamayacak diye düşünüyorsunuz sanırım. Son olarak bu konudaki net görüşünüzü söylerseniz seviniriz.
Özkan Yücel:Bakanlığın orada olduğu ve yürütmenin yargının içine dil uzatabildiği bir mekanizma içerisinde bölgesel teminat getirirseniz Karaburun’dan alır Tire’ye verir. Buradan Hakkari’ye, Diyarbakır’a, Rize’ye göndermez ama 1-2 saat ilerideki ilçeye gönderir. İktidarların yargıya müdahalesinin önü kesilmesi gerekir, söylediğiniz eylem planları bir yanı ile iktidarın yargı bağımsızlığı konusunda sınıfta kaldığının bir göstergesi çünkü her eylem planında yargı bağımsızlığına vurgu yapılıyor, sağlanacak güvence getirilecek demek ki 20 yıldır getirmemişsiniz, bugün değil ki sanki göreve yeni talip olmuş birileri yarın için yurttaşa birtakım taahhütte bulunuyor gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor el insaf! İlk kez yayınlamıyorsunuz bu kaçıncı belgedir biz unuttuk sayısını, yargı bağımsızlığı konusunda. Şimdi bir tartışma daha var, CMK ücretleri. Biz arttırın diyoruz, 81 baro eylem kararı aldık, bize diyorlar ki: “Siyaset yapıyorsunuz.” Bir dönün bakın kendi hazırladığınız belgeye, o belgenin içerisinde siz zaten bunu CMK ücretlerinin arttırılması konusunda bir hedefi koymuşsunuz bu konudaki görevi bakanlığa vermişsiniz, 1 yıl süre vermişsiniz o süre dolalı 6 ay olmuş, hiçbir şey yapılmamış, şimdi ücretler arttırılsın diye fark edin diye eylem yapmaya kalkınca “Siyasetle mi uğraşıyorsunuz?” diye soruyorlar. Biz hukukun siyasetini yapıyoruz, burası çok net ve açık. Siyaset partilerin işi ama her partiye her sorumluya her yetkiliye yanlış yapılan şeyleri göstermek ve yanlışlar üzerine gitmek ve değiştirilmesini istemek bizim sorumluluğumuz çünkü bizler hukukçuyuz. Bu ülkenin geleceğini düşünüyoruz, bu ülkenin yaşanabilir bir ülke olmasını düşünüyoruz. Demokrasi ve hukuk devletini düşünüyoruz. Bütün bunlar yalnız kendimiz için değil yurttaşların tamamı için aynı zamanda bize ötekileştirerek bakanların bizi eylemci ya da başka bir şey görüşmeden kaçıyor gibi “göstermeye çalışanların” tümü gerçek dışı, biz tüm görüşmelere katılıyoruz ama bizi dinlemiyorlar, bizi yok sayıyorlar bizi görmezden geliyorlar, yargı bağımsızlığı konusundaki durumumuz da bu. Biz defalardır bu konuda yapılması gerekeni söyledik, Amerika’yı yeniden keşfetmek diyorlar ya; ona ihtiyacımız yok. Çağdaş ülkelere bakıyorsunuz, demokratik ülkelere bakıyorsunuz yargı bağımsızlığını nasıl tesis etmişler birkaç modeli var oradan yola çıktığınızda buluyorsunuz doğrusunu. Biz bunun peşindeyiz bunu istiyoruz.
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Çok teşekkür ederiz Sayın Başkanım. Bu önemli konuda bizi aydınlattınız ve yargı bağımsızlığına yönelik önemli vurgularınız oldu, umarım hep birlikte yargının bağımsız olduğu demokratik bir hukuk devleti olur Türkiye.
Özkan Yücel:Ben teşekkür ederim. bu konuda en ufak bir endişe taşımıyorum, yurttaşlar da endişe taşımasın. Bazen bu parmak sayısı, bu iktidar değişmez, anlayış değişmez gibi bir algı ile hareket ediyor herkes, umut hala var, umut hala yaşıyor, umut yarın için daha güzel ve aydınlık bir Türkiye için hala bizim avuçlarımızda harekete geçmemizi bekliyor, birlikte harekete geçtiğimizde çok şey değişecek buna inanıyorum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Yüreğinize sağlık Sayın Başkanım. Değerli izleyenler Sayın Başkanımızın önemli açıklamaları oldu biz de zaten savcı ve hakimin Siverek’e sürgün edilmesi yönündeki HSK başvurularını son derece önemli bulduk, kendileri ayrıntılı bir şekilde anlattılar.
Programımızın ikinci bölümünde Prof. Dr. Nejla Kurul hocamız ile görüşeceğiz. Kendisi bize yeni başlayan eğitim yılımız ile ilgili açıklamalar yapacak. ÖFG TV’de ikinci konuğumuz Eğitim-Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul hocamız. Hocamız ile uzun yıllardır çalışıyoruz, taşınıyoruz. Çok değerli çalışmalara imza atıyor ve şu anda da Eğitim-Sen Genel Başkanı olarak eğitimcilerin, eğitim dünyasının sorunları ile ilgili düşünceler üretiyor ve bize sunacağı çok önemli bilgiler, fikirler var. Milyonlarca öğrenci, öğretmen, eğitimci eğitim yılına başladılar. Büyük bir heyecan ile dün ben de oğlumu okula götürdüm, son sınıfa başladı. Hepimiz heyecan ile bugünü yaşadık. Sizler eğitimci olarak, Eğitim-Sen Genel Başkanı olarak neler diyeceksiniz? Öğrenciler, öğretmenler dev bir eğitim dünyası sizden soruluyor.
Nejla Kurul:Bütün başlangıçların güzel olması gibi her yeni eğitim ve öğretim yılı öğrencilerin karşılaşmaları, meslektaşların karşılaşmaları için çok güzel anlar yakalıyor. Dolayısıyla ben bütün öğretmenlerimize öncelikle, öğrencilerimize yeni dönemin çeşitli sorunlarını çözerek kuşkusuz çok başarılı, çok nitelikli geçmesini diliyorum. Bu başarının ve nitelikli eğitimin koşulları var, altyapısı var. Bu yapıyı oluşturamazsanız, okullarda öğrenciler gelir bir süre sınıflarda tutulur, bir cezaevinden farkı kalmaz okullarımızın, orada tutulan alanlar diye bakarız biz. Oysa okullar çok sevinçli, çok heyecanlı araştırmaların yapıldığı, tartışmaların sürdürüldüğü, çok çeşitli birlikte üretim faaliyetleri üretildiği alanlar olmak zorunda, bu böyle mi dediğinizde ne yazık ki buna olumlu yanıtlar vermek çok zor çünkü eğitimlerin çok eğitimin çok ciddi sorunları var. Örneğin bugün bir baba veli ile görüştüm, bize bir e-mail yollamış, o e-mailinde 7 yaşındaki Aybüke’yi Ankara’da Gölbaşı’nda birinci sınıfa kaydetmek istemiş, kura çekiyoruz demiş, kuralar çekilmiş sınıflar belli olmuş. Çok popüler bir öğretmen varmış herkes onun sınıfını istiyormuş ama burada şöyle bir sorun oluşmuş; bir bakmış ki öğretmen çocukları için ayrı bir sınıf oluşturulmuş. Arkasından bakanlıktan gelen yüksek makamlardan gelen telefonlar ve belli kayıtlar ile 2. Sınıf oluşturulmuş. Bir de diyor ki: “Benim çocuğum 3. Sınıfa düşmüş.” 3. Sınıfta kuraya güvenen, bu sisteme güvenen çocukların olduğu sınıf ama bir tür aldatılmışlık duygusu ile ilgili, ilgisiz her kuruma yazmış olduğu dilekçeyi biz Eğitim-Sen’e de yollamış, biz çok duyarlı olduğumuz için bu konulara, hemen aldık. Bu okulun içerisinde bir eşitsizlik durumu. Eğitimde bölgeler arası eşitsizlikler var, aynı bölge içinde okullar, şehirler arasında eşitsizlikler var. Aynı şehrin içinde mahalleler içinde eşitsizlikler var. bakıyorsunuz, okulda sınıf mevcutları 20-25 bir başka yerde 60-70 öğrencili illerle karşı karşıya geliyorsunuz. Düşünün okullarımızda sınıflar bizim salonlarımız kadar, biraz daha büyük, orada insan sayısı iki katına çıktığında sıkışıklık yaşarız ama aynı sınıf ortamında 40-50-60 öğrenci olduğunda öğretmenlerimize sorarız; “Sevgili öğretmenlerim siz burada rahat nitelikli bir eğitim verebiliyor musunuz?” yanıtları büyük ölçüde hayır olacak. Teke tek öğrencilerle ilgilenmek, öğrencilerin sorunları ile baş etmeye çalışmak, onların farklılıklarına göre uygun bir eğitim çalışması sürdürmek çok zordur bu kalabalık sınıflarda. O yüzden bir öğretmenimiz 25 öğrencili bir dersliğe girer aynı maaşı alır, 60 öğrencinin olduğu sınıfa girer öğretmenimiz aynı ücreti alır oysa o sınıfı 3’e bölmek gerekiyor, 3 öğretmenimizin yapacağı ili bir öğretmenimiz yapmış oluyor. Bu nedenle eğitimin niteliğinde çok ciddi bir düşüş var. Pandemi süreci geçti, 1.5 yıl okullar kapalı kaldı, arkasından Milli Eğitim Bakanlığı ciddi bir telafi eğitim yapmadan 3 yılın programını toplamda öğretmenlerimize dedi ki: “Öğrencilerimize yedirin bu programları.” Bu da mümkün değil! O yüzden LGS ve YKS’de ciddi anlamda öğrencilerimizin soruları yapamama gerçeği ile karşı karşıya kaldıklarını görüyoruz. Eğitimde eşitsizlikler ayrıca velilerimiz nezdinde öğrencilerimiz için de var. 8 milyona yakın işsiz velinin birçok çocuğu bizim okullarımıza geliyor, devlet okullarına geliyor. 10 milyona yakın velimiz olabilecek, sosyal yardımlarla hayatını sürdüren velilerimizin çocukları da bizim okullarımıza geliyor. İnanılmaz bir kırtasiye fiyatı ve eğitim araç ve gereçlerinde çok yüksek fiyatlarla karşı karşıyalar. Okullar yeni başladı velilerimiz nereden baksanız 2-3 Bin TL değerinde bir harcama yaptılar, asgari ücretli veli, maaşının yarısını neredeyse bu okul harcamalarına ayırdı ki eğer bir çocuğu varsa şanslı, iki ya da üç çocuğu olduğunda bu masraflar kat be kat artacaktır. Okullarımızda öğle yemeğinin olmaması büyük sorun. Geçen yaz Mayıs ayında dediler ki öğretmen arkadaşlarımız üyelerimiz: “Hocam eskiden kantinlerde çocuklar sıraya girerlerdi bir şeyler almak için artık çocuklar sıraya bile girmiyor çünkü enflasyon ciddi bir şekilde hissediliyor öğrencilerin ceplerinde harçlık bile yok.” Kimi öğretmenlerimiz arıyor diyorlar ki: “Çocuklar aç geliyor sabah. Öğleye kadar açlıktan başını kaldıramıyor sıradan. Hatta kimi zaman bayılan çocuklarla bile karşı karşıyayız. O yüzden biz öğretmenler kendi sorunlarımızı unuttuk.” Diyorlar. 20. Milli Eğitim Şurası’nda Milli Eğitim Bakanı’nın çokta üzerine düşmediği bir madde var. Okullarımızda öğle yemeği, ikinci öğretimi bırakmak ve tam gün eğitim ile çocuklarımıza öğle yemeği vermemiz gerekiyor, kahvaltı etmeden okula gelen çocuklarımıza bir bardak süt bir poğaça vermemiz gerekir, her şeye, israfa, yolsuzluk, yozlaşmalara para var Türkiye’de eğitime para yok ne yazık ki. Önümüzdeki dönem bütçe görüşmeleri başlayacak, Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılan ama ayrılan paranın da çocuklar için ve öğretmenlerimiz için kullanıldığı bir süreçte mücadeleyi büyütmemiz gerekiyor, bu koşulları eğitim koşullarını birlikte düzeltebilmemiz için. Kalabalık sınıflar ve kalabalık okullardan şunu görüyoruz; yeterli eğitim yatırımları yapılmamış. Bakan sürekli olarak ifade etse bile yeterli değil bu açıklanan rakamlar. Okullarımızın hala büyük onarımları tamamlanmamış okullar var, küçük onarımları tamamlanmamış okullar var, okullar temizlenmeden açılmış ve 3-4 öğretmen paçayı sıvayıp okulu temizlemeye çalışıyorlardı sosyal medyada bunlara sık sık rastlıyoruz çünkü yardımcı personel istihdamı yok. Olanlar güvencesiz, yaz aylarında yoklar, okullar açılınca bunlar esnek çalıştırmaya tabi tutuldukları için işlerinden yazın çıkarmış oluyorlar, Eylül ayında yeniden işe alınıyorlar ama yeterli bir personel yok. Tüm bunlara baktığımızda, öğrencilerimiz ve velilerimiz açısından başka sorunlar da var; örneğin laik Türkiye’de zorunlu bir din dersi var, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına rağmen son 2 ay önce Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen seçmeli dersler dolmasına rağmen ki 3 adet seçmeli ders var, zorlama bir din öğretimi yapılmaya çalışılıyor, çok sınırlı bir içerik var sadece İslam’ın Sünni Hanefi bakış açısı anlatılıyor ağırlıklı olarak derslerde ve bu da bir zorlama olarak karşımıza çıkıyor çünkü Türkiye’de ciddi bir nüfusa ulaşmış Alevi toplumu var ve Alevi yurttaşlarımız: “Ben zorunlu derse tabi tutulmayayım.” Diyor. Ana dili farklı başta Kürt çocukları olmak üzere çok sayıda milyonlarca çocuk var ve bu çocukların yerel lehçeler adı altında seçmeli dersleri var ama yeterli öğretmen yetiştirilmediği için çocuklar da motive edilmediği için çünkü dil dediğinizde size “Terörist” damgası ya da suçlu muamelesi çok yoğun bir şekilde yapıldığı için bir tür özendirme yok! Kendi ana dilini, annesinden doğduğu dili çocuğun öğrenmesi okuması, kültürel bir zenginlik yaratması, kendini onurlu ve iyi hissetmesi, bu ülkede yaşamaktan onur duyması ancak böyle mümkün olabilir.
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Bize gelen başvurularda biz görüyoruz ki; seçmeli dil dersi meselesi yürümüyor! Hoca bulunmuyor, derslik açılmıyor, siz ne görüyorsunuz? Bizim siyaset planında bize gelen başvurularda “Ana dilde eğitime ne gerek var? Seçmeli dil eğitimi verdik. Daha ne istiyorsunuz?” deniliyor ama bizim gördüğümüz bu seçmeli meselesi yürümüyor. Siz neler görüyorsunuz?
Nejla Kurul: Hafta sonu seçmeli dersleri açıp onun için gerekli politik iklimi, okulun politikası var, o iklimi yaratmaksızın öğretmenini yetiştirmeksizin, yetiştirmeden çocukları da kendi dillerini konuştuğunda eğer baskı ile karşılaşırlarsa, diyor ki: “Ayrımcılığa uğrayabilirim.” Deyip dersi seçmiyor. Seçmeli dil dersleri ile bu sorunu çözmek mümkün değil! O yüzden örneğin; İsviçre’ye baktığımızda. İsviçre’de 50 bin kişi bir dili konuşuyorsa bir topluluk olarak o dilin okulunda özellikle küçük yaş gruplarında öğretilmesine başlanıyor. Tabii ki resmi dili İngilizce, Fransızca’yı öğretiyor İsviçre ama yanı sıra o dilleri bir uygarlığın, kültürün yarattığı zenginlik olarak görerek o dillerin yaşamasını ve varlığını sürdürmesini devam ettiriyor. Dil eğitimine dair çok iyi örnekler var dünyada. Türkiye neden bunları başarmasın? Neden Türkiye bu çoğul zengin dil inanç kimlik zenginliğine eğitim programlarına yansıtmasın? Bu konuda çok katı bir duruş var, AKP bu çözüm sürecinde bu konuları getirdi ama şu anda yerel lehçeler dersinin bile seçilmemesi için adeta elinden gelen yapılıyor hatta seçmeli ders arasında özellikle din, dini bilgiler kısımlı dini bilgilere dair seçmeli ders grubunu seçtirme konusunda adeta kampanyalar yürütülüyor Milli Eğitim Bakanlığı içerisinde. Mülteci sorunlar sorunumuz çözülmüş değil. Dışarıda 400-500 bin civarında okullaşmamış mülteci çocuklar var. velilerimizin öğrencilerimizin raporlara sığmayacak kadar çok sorunu var ama öğretmenlerimizin çok güncel sorunları var; birisi bir Öğretmenlik Meslek Kanunu çıktı, ondan önce ücretli öğretmenler vardı, demokratik özlük hakları sınırlı, sözleşmeli öğretmen vardı şimdi de kadrolu öğretmenlerimizi anlamsız, gereksiz bir seminer ve sınav sürecinin ardından 3 parçaya bölmek istiyorlar. Genç öğretmene, düz öğretmen diyor 10 yılın altında hizmet yılı olan. Diğerlerine ise uzman öğretmen ve baş öğretmen diyor ve maaşlarını ayrıştırıyor, öğretmenleri birbiri ile yarıştıran birbiri ile arasında hiyerarşi oluşturan ve aynı zamanda maaşta eşitsizlikte yaratan benzer işleri yapmalarına rağmen bir süreç var, o yüzden biz Meclis açıldığında sizden ve tüm vekillerden destek bekliyoruz, Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun kesinlikle iptal edilmesi gerekiyor çünkü eğitim sistemine çok ciddi şekilde zararlar verecek bir yasa bu. Dolayısıyla sınavın iptal edilmesi gerekiyor, böylesi bir talebimiz var. öğretmenlerimiz geçinemiyoruz diyor, baskılar nedeniyle nefes alamıyoruz diyor ayrıca öğretmenlerimize yoksulluk sınırının üzerinde bir maaş talep ediyoruz bu tüm eğitim emekçileri için geçerli, idari, teknik ve yardımcı personeli de düşünerek bunu söylüyoruz yanı sıra okulu kamusal, bilimsel, laik, anadilinde, demokratik, cinsiyet eşitlikçi bir niteliğe dönüştürmek için de velilerimizi ve diğer Eğitim Sendikalarını biz birlikte davranmaya davet ediyoruz bunun için de sendikalarla görüşmelerimiz ve yazışmalarımız devam ediyor çünkü “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyoruz!
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Teşekkür ediyoruz hocam. Mesleğini yapamayan KHK ile ihraç öğretmenlerimiz var on binlerce öğretmenimizin içi sızladı bugün, onlar eski sınıflarında olamadı.
Nejla Kurul:Gerçekten öğretmenlerimizin sorunlarına değiniyoruz onların arasında öğrencilerinden koparılmış, haksız ve hukuksuz biçimde koparılmış. En yakın çalıştıkları amirleri tarafından küçük şikayetle haksız, hukuksuz biçimde KHK listelerine girmiş öğretmenler var. gerçekten öğrencileri ile buluşmayı bekliyor. Bugün siyasetin gündeminde bu yanlış usuller ve yanlış yaklaşımlarla suçun şahsiliği ilkesini görmezden gelerek adil yargılanma hakkını görmezden gelerek OHAL Süreci ve sonraki süreçler devam ediyor, ciddi anlamda retler arttı Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer geldiğinden beri bu nedenle biz gerçekten kanun hükmünde kararnamelerle ihraç edilen arkadaşlarımızın bir an evvel işlerine döndürülmesi için çalışmaların başlatılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu iktidar yapmazsa önümüzdeki dönem gelmekte olanın bunu masasına koyup düşünmesi gerekiyor çünkü çok büyük bir haksızlık var burada.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok teşekkür ederiz hocam, hepimize hayırlı olsun yeni eğitim-öğretim yılı. Sizlere de başarılar diliyoruz çok teşekkür ediyoruz. Nejla Kurul hocamızı dinledikten sonra ÖFG TV’nin üçüncü bölümünde siyaset bilimci araştırmacı Nezih Onur Kuru ile bir sohbet yapacağız.. Türkiye siyasetini yakından takip eden bir isim, çeşitli yayın organlarında söyleşileri ve yazıları çıkan bir araştırmacı. Türkiye siyasetini yakından takip ediyorsunuz analizlerinizi izliyorum. Grafiklerle Türkiye siyasetindeki gidişatı tetkik etmeye çalışıyorsunuz ve bugünlerde de önümüzde mayıs ayında seçim görünüyor, erken seçim ihtimali ortadan kalktı gibi görünüyor ve mayıs ayına hatta 14 Mayıs’a odaklanmış bir görüntü var, siyaset sahası ısınıyor, seçim sathına girmiş durumdayız gibi görünüyor ama muhalefet bu noktada önemli kararsızlıklar yaşıyor, belirsizlikler var. Cumhur İttifakı’nın adayı belli, oy kaybetmesine rağmen bir iddia taşıyor halen Cumhur İttifakı, ülke oldukça kötü bir şekilde yönetiliyor insan hakları, hukuk, ekonomi anlamında oldukça kötüye bir gidiş varken Cumhur İttifakı halen bir alternatif olma peşinde ve bunun için sıkı çalışmalar yapıyor fakat buna karşı Millet İttifakı önemli bir alternatif olarak görülürken 6’lı masa da önemli tartışmalar var, yine 6’lı masanın HDP ile ilişkileri konusunda önemli tartışmalar yaşanıyor. En son CHP’li Gürsel Tekin’in açıklaması sonrasında bütün bunları sizlerle konuşalım ve ardından sığınmacılar ile ilgili çok önemli tartışmalar yaşanıyor, bu konuda sizin ilgi alanınız içinde, bu konuya da vakit ayırırız. Öncelikle Politik Yol’da muhalefet, Meclis çoğunluğunu yakalamalı yönünde bir yazınız vardı orada analiziniz var, muhalefetin durumunu irdelemenizi istesek, muhalefet bir alternatif olabilecek mi? Türkiye bu önemli kavşak kritik noktada muhalefetin başarılı olduğunu görebilecek mi? Ne dersiniz?
Nezih Onur Kuru : Biz de sizin çalışmalarınızı ve ÖFG TV’nin takipçisiyiz. Aslında muhalefet 2018 yazında başlayan, kur krizi ve sonrasında pandemi ve enflasyon krizi ile derinleşen ekonomik burhanın etkisi ve 2019 yerel seçimlerinde gelen başarı ile birlikte bir alternatif olabileceğini gösterdi fakat 6’lı masanın aslında doğası gereği, 6 tane farklı partinin bir araya geldiği, tarihe farklı noktalardan bakan, ideolojik yelpazenin başka yerlerinde konumlanan bu partilerin ortak hareket etmesi çok zordu nitekim HDP, İYİ Parti ekseninde yaşanan çatışmalar da bunu gösterdi. Ayrıca adaylık konusundaki tartışmalarla birlikte de memnun olmayan aktörler kendi adaylarını öne çıkarmak için hamleler yaparken bir yandan da CHP Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığı için çaba gösteriyor. Tabi ki Kemal Kılıçdaroğlu 6’lı Masanın mimarı ve Ana Muhalafet partisinin genel başkanı olarak aday olmak için en doğal isim. Dolayısıyla en son aday belirleyene kadar Kemal Kılıçdaroğlu’nun masada kalacağını söylemek hata olmaz. Tahmin ediyorum ki; bugün Kemal Kılıçdaroğlu ve Akşener buluşacaklar bu sorunlar bir şekilde çözülebilir fakat bu tartışmalar ile birlikte unutulan esas mesele var; siz de Politik Yol’daki yazıma dikkat çektiniz, muhalefetin Meclis çoğunluğunu kazanamama ihtimali. Bu maalesef yeni seçim yasası ile birlikte oldukça muhtemel bir senaryoya dönüşür çünkü yeni seçim yasası ittifakların sandalye dağılımındaki avantajı ortadan kaldırdı. Bu avantaj; daha öncesinde ilk önce bir ildeki seçim bölgesindeki vekil sayısı hesaplanırken sandalyeler önce ittifaka dağıtılıyordu sonra ittifak içindeki vekillere paylaştırılıyordu. Saadet Partisi seçmeni Saadet Partisi’ne oy verdiğinde aslında Saadet Partisi’ne oy vermiş değil CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden oluşan Millet İttifakı’na oy vermiş oluyordu, Millet İttifakı’na oy vermiş olduğu için Saadet Partisi vekil çıkaracak oy oranına ulaşmasa dahi İYİ Parti veya CHP’ye avantaj sağlamış oluyordu bu şekilde Millet İttifakı 19 fazladan vekil çıkarmıştı fakat bu uygulamayı kaldırdı yeni seçim yasası bunun yerine barajı %7’ye çekti ki; yeni partilerin ittifaklara girmeden barajı kendi başlarına aşmasını cesaretlendirip muhalefeti daha parçalı hale getirme amacı taşıyan bir düzenlemeydi bu. Diğeri ise; milletvekili sayısının hesaplanmasının doğrudan parti oylarına indirgenmesi. Bu ne demek? Millet İttifakı’nın birinci olduğu pek çok ilde Millet İttifakı avantaj kazanırken önceki seçimde 19 vekil çıkarabilmişken partiler bazında Millet İttifakı’nın birinci olduğu birçok ilde aslında AK Parti birinciydi ve yeniden bu avantajı AK Parti lehine sağlamak anlamına geliyor bu. Bu; geçtiğimiz seçimde eğer bu mevcut yeni geçen seçim yasası uygulanmış olsaydı Cumhur İttifakı %53 oyla 344 vekilden 358 vekile çıkacaktı ve neredeyse parlamentonun 3/5’lik çoğunluğunu elde edecekti. Anayasal değişiklikle referanduma götürecek kadar ciddi bir çoğunluk demek bu. Cumhur İttifakı’nın elinde böyle bir avantaj var hem bu ittifak esası hem de milletvekillerinin illere dağıtılmasındaki adaletsizlikler, Bayburt gibi birçok il 50 bin kişi ile bir vekil seçerken bu İstanbul’da 105 bine fırlıyor. Küçük illerin çoğunda AK Parti 1. Sırada ve orada avantajlı, daha dezavantajlı olan illerde ise muhalefet daha güçlü ve muhalefet zaten seçim yasası değişmese bile en az %52, %53 toplam oya ulaşmalıydı ki Meclis’teki çoğunluğu elde edebilsin, %60’ı geçmesi gerekiyor ki Meclis’in güçlendirilmiş parlamenter sistem taslağını anayasa referandumuna taşıyabilmek için gerekli olan 360’ı yakalayabilsin, bu ittifak esası ortadan kalkınca belirli tahminlere göre eğer Millet İttifakı ortak liste ile hareket etmezse %57, %58 toplam muhalefet oyuyla, HDP ve diğer sol partiler, muhalefette yer alan partiler de dahil olmak üzere %57,%58 ile dahi 301’i yani Meclis çoğunluğunu yakalayamama senaryosu ortaya çıkıyor. Ben muhalefet partilerinin yeni seçim yasasına çokta ses çıkarmadıklarını gördüm, bunu çok gündemlerine almadılar. Seçmeni karamsarlaştırmak istemediler belki, salt çoğunluğu AK Parti ve MHP sağlayabildiği için ses çıkarsalar bile başarılı olamayacaklardı ama bu konuda bilgilendirme gerekiyor. Daha stratejik liste hamlesine geçilmesi gerekiyor belki de ve muhalefetin dayanışmacı strateji izlemesi gerekecek seçimde, şu anda 6 ‘lı masadan söz ediyoruz ama HDP aslında pek konuşulmuyor fakat doğu ve güneydoğu illerine baktığınızda HDP tek başına neredeyse muhalefeti temsil ediyor ve CHP güçleniyor olabilir o bölgede diğer partiler varlık gösteriyor olabilir fakat baktığınızda oranın hakim partisi HDP ve HDP’nin üzerindeki baskıyı da görüyoruz. Seçilmiş tüm belediye başkanlarının kayyum atamaları ile görevden el çektirildiği bir partiden bahsediyoruz dolayısıyla muhalefetin ortak bir seçim güvenliği stratejisi hatta seçim listesi stratejisi izlemesi gerekiyor meclis çoğunluğunu elde edip güçlendirilmiş parlamenter sistemini anayasa referandumuna götürme çoğunluğuna ulaşamasa dahi yasal değişiklikler yapma noktasında topal ördek senaryosunun önüne geçme konusunda Meclis’te MHP veya AK Parti’ye muhtaç kalmamak adına bunu muhalefetin sağlaması lazım. Toplamda %60’ları hedeflemesi lazım.
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Yüksek bir oran gerekiyor. Muhalefetin 360 vekili bulması için sizce % kaç oranı yakalaması gerekiyor?
Nezih Onur Kuru :Kabaca %60’ı hedeflemesi gerekiyor meclis çoğunluğu için %60 ki anketlerde de gerçekleşebilecek senaryo fakat aday belirlendiği durumda, adayın kesinleşmesi halinde birçok muhalefet seçmeni belki de sandığa gitmeyecek adayı beğenmeyecek, motive olmayacak belki kendi partilerine de oy vermeyecekler, seçimi boykot edecekler bu her aday için geçerli. İllaki o geniş muhalefet havuzundan kaçanlar olacak çünkü çok parçalı bir muhalefet yapısından bahsediyoruz aslında iktidarı bir kenara koysanız bile muhalefet şu haliyle tüm Türkiye’yi temsil edebilecek iktidar seçmenlerinin yakın olabileceği partileri dahi içinde barındırabilecek AK Parti ve MHP’den kopmuş olan siyasetçileri içinde barındırabilecek çok çeşitli bir tablo, bunu sürdürmek çok zor. Bu noktaya kadar getiren muhalefete de aslında bir kredi açmak gerekiyor fakat bekleyen tehlikeler var, sonuçta bir kara propaganda yaşanacağı açık hem aday hem partiler hem HDP için, HDP konusunda da İYİ Parti ve HDP arasında yaşanacak gerilimde diğer partilere bir saf seçtirmek için propaganda stratejisi izleneceği açık bir durum. Devlet mekanizması da muhalefetin aleyhine çalıştırılabilir, dolayısıyla muhalefetin hem yüksek oy oranı hem de alınan oyları koruyabilecek ve onların temsilini seçildikten sonra sağlayabilecek hem seçim güvenliği hem de demokratik paydaşlık stratejisi izlemesi gerekiyor diye düşünüyorum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Muhalefetin durumu 6’lı masa adı altında gerçi HDP’yi aralarına katmak istemeyen bir tavırla bir birliktelik oluşturdular fakat 6’lı masa 6 ayrı parti olarak 6 toplantı yaptı fakat kamuoyunda gittikçe irtifa kaybediyor gibi bir umut kaybı var gibi görünüyor. Ne dersiniz muhalefet nasıl gidiyor? Cumhur İttifakı’nın karşısında etkin bir alternatif olabilecek mi?
Nezih Onur Kuru :İktidar medyası aslında 6’lı masanın karıştığına dair haber yapma peşinde, bu onun doğası. Muhalefette de aday belirlenme konusunda örtülü savaş yaşanıyor. Bir partinin sağ sol kanadı anlaşamıyor. Dolayısıyla medyaya yansıyor, yansıyan tartışmalar da muhalefetin kötüye gittiğine dair bir tablo ortaya çıkarıyor. Bunlar gündelik tartışmalar. Genel resme odaklanmak gerekiyor sonuçta 6’lı masa kuruldu, bu bir şekilde varlığını sürdürüyor, HDP ile temaslar konusunda yolu bilemiyorum ama şahıslar bazında kurumsal olmasa dahi temasların sürdürüldüğünü biliyoruz. HDP’nin de iyi niyet koyduğunu biliyoruz ortaya, genel başkanlar aracılığı ile hem de milletvekilleri aracılığı ile 6’lı masa girişiminin ve ortak aday stratejisinin desteklendiğini biliyoruz, şu ana kadar bozulmaması büyük başarı. Türkiye dünyadaki en çok kutuplaşmış 5 ülkeden biri. Partizan seçmenin yoğun bulunduğu 3 ülkeden biri, bunu sürdürmek çok önemli, bu demek değil ki; muhalefeti daha büyük testler beklemiyor değil, HDP’nin kapatma davası şu an pek konuşulmuyordu ama milletvekili dokunulmazlıkları artık normalleştirildi ama bunda el yükseltilebilir, CHP’yi de kapsayabilir, İYİ Parti’nin pozisyonu nasıl olacak bu konularda belki de liderlerin karşılıklı söz vermesi gerekiyor birbirine, bu seçim sürecine kadar seçim gününe kadar ki anti demokratik tüm tutumlara karşı birliktelik önemli. Sadece partiler için değil, İmamoğlu’nun da davası devam ediyor belki siyasi yasaklı hale gelecek, bu durumda nasıl strateji izlenecek, Canan Kaftancıoğlu meselesini gördük. İlla seçilmiş Meclis’te olan vekiller, partiler de değil Meclis dışı aktörler için de otokratik baskı devam edecek, buralarda taviz verilmemesi gerekiyor. Ben demokratik ilkeleri hedefleyen bir muhalefet temel varsayımı ile konuşuyorum. Burada bence liderlerin tekrar partilerin hiziplerini bir araya getirecek bir parti hiyerarşisini sürdürmeye devam etmesi ve partilerin karşılıklı bir demokratik söz, taahhüt stratejisine geçmesi gerekti. Yaz döneminde siyasete yönelik ilgi kaybı oluyor, halkın talepleri pek konuşulamıyor medyadaki kavgalar veya parti hizipleri arasında daha çok damga vuruyor yeni dönemde yeni bir ses soluk sayfa açılacak. Ben ümitvari bakıyorum. Muhalefetin kör topal da olsa bugüne kadar gelmesi değerli. Bardağın dolu tarafına bakan bir analistim. Dolayısıyla ben bu iradenin korunacağını, Kemal Kılıçdaroğlu’nun da bir yandan helalleşme bir yandan 5’li çete ile mücadele gibi, hem kapsayıcılık hem de adaleti önceleyen adaletin genel kabul gördüğünü ve muhalefetin söylem dilini oluşturduğunu görüyorum. Bu da Türkiye’nin ihtiyacı olan bir dil, adalet dili somut olarak tatbik edilmesi gerekiyor. Yalnızca seçimden sonrası için değil seçimden önce de bu iradenin ortaya konabileceğini düşünüyorum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Cumhurbaşkanı adayı daha muhalefet tarafından belirlenmedi biraz gecikme mi var? Aralarında tartışmalar var Sayın Kılıçdaroğlu’nun adaylık istediği ortada fakat farklı isimler de dolaşıyor, 6’lı masa bu konuda çok kararlı değil gibi, bu konuda beklemek, gecikmek ne anlama gelir? Bir an evvel sizce Millet İttifakı Başkan adayını belirlemeli mi yoksa daha beklemeli mi? Beklemenin Millet İttifakı içinde çatlaklıklara tartışmalara yol açabileceğini düşünüyor musunuz?
Nezih Onur Kuru :Şu an dediğimiz gibi 6 benzemezin bir arada bulunduğu bir masa var ve sonrasında da bu tabloya HDP ve diğer Sol muhalefet eklenecek ve sonrasında da Meclis gelecek dönemde MHP ile AK Parti de eklenmiş olacak bu tabloya, burada o geçiş rolünü uygulayabilecek, üstlenebilecek bir aday profili ihtiyacı ortaya çıktı, bunu da Kemal Kılıçdaroğlu iyi dolduruyor fakat Kemal Kılıçdaroğlu’nun kazanabilme noktasında 1 sene öncesine kadar şüpheleri vardı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kamuoyunda şüpheleri vardı, anketlerde Erdoğan’ı geçebiliyor değildi, Kılıçdaroğlu bu ihtiyaç üzerine kendi kampanyasını yürüttü ve hala yürütüyor. Anketlerde görüldüğü üzere anketlerde Erdoğan ile yarışabilir hale geldi. Bunu garantilemeden adaylığın ilan edilmesi pek mümkün değil, bu konuda kamuoyunun kani olması lazım, herhangi bir alternatif durumda da Kemal Kılıçdaroğlu aday olmayacaksa başka ihtiyaç hasıl olabilir, daha maksimalist bir stratejiye de geçilebilir aynı zamanda, o adayın yıpranmaması için de Kemal Kılıçdaroğlu ismi ön planda kalıyor olabilir. Ben bunu doğal görüyorum. Şu an kamuoyunda neden Kemal Kılıçdaroğlu ismi tartışıyor? Çünkü anketlerde yeni yeni Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı geçiyor olsa da henüz bu kanaat olarak topluma yerleşmiş değil, şu an anketlerin sonucu nedir bilmiyorum ama tahminim; Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan karşısında bu seçimi kazanabilir mi diye sorduğumuzda toplumun %50’den fazlası buna hayır cevabı verecek. Evet cevabı verebilecek olan kişi oranı henüz %50’yi bulmadı, Kemal Kılıçdaroğlu da bu seçimi kazanabilir yaklaşımının geliştiği koşullarda adayın ilan edileceğini düşünüyorum. Siz Mayıs’ta olabileceğini belirttiniz, işaretler de onu gösteriyor seçim için. Çok süre var adaylık konusunda. Parti programı, somut öneriler bu konuda daha kamuoyunun ilgisini çekebilecek bir yol haritası izlenebilir ama adaylık için o yıpranma payını düşündüğümüzde, kampanyanın sürdürülebilirliği hem maddi hem de kampanyanın dinamizmi coşkusunu canlı tutmak için uzun bir süre var, çokta acelesi yok bana kalırsa. Kemal Kılıçdaroğlu profilindeki bir adaylık beklentisi oluşmuşken ve Kemal Kılıçdaroğlu da Recep Tayyip Erdoğan karşısında yarışabilir konuma geçmişken bu konumunu sağlamlaştırması için bir süre daha beklenmesi makul olan nokta. HDP’nin yeşil ışık yaktığı iki aday var. Bunlar da ülkücü hareketten gelmen isimler, Kemal Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu. İmamoğlu’nun siyasette yeni olması Kemal Kılıçdaroğlu’nun daha tecrübeli olması ve 6’lı masayı bir arada tutan isim olması ile birlikte öncelikli aday olarak tartışılması CHP Genel Başkanlığı ile beraber çok doğal bu tartışmada verimli olacaktır diye düşünüyorum ama liderlerin bu sürecin çatırdamamasına odaklanması gerekiyor. Belki parti hiziplerinin konuşması, kendilerini ifade edebilmesi biriken enerjiyi atmak için olumlu hareketler. Son günlerde ortaya çıkan tartışmalar ama bunun liderler aracılığı ile en üst düzeye taşınmaması gerekiyor, biraz buna doğru savrulur gibi oldu belki orada Kemal Kılıçdaroğlu 6’lı masanın mimarı olarak devreye girecektir diye tahmin ediyorum. Ben ümitliyim bu konuda çünkü birçok kere test edildi masa yine test edilecektir, hala test ediliyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Beklemekle çok önemli bir zarara uğramaz diyorsunuz. Peki İYİ Parti’nin söylemleri çok önemli tartışmalar oluşturdu, biliyorsunuz ülkenin kronik meselesi halledilmeyen, halledilmek istenmeyen meselesi Kürt meselesi hakkında bu konunun temsilcisi HDP üzerinden birtakım söylemler geliştirdi, “Bakanlık verilemez” dedi. Bu dil ve ortak adaylık konusunda HDP seçmenini sizce ne kadar etkiledi? Elinizde veri var mı? Bizim gördüğümüz önemli hayal kırıklıkları oluyor. Bağrına taş basarak oy veren bir seçmen kitlesi bizim kitlemiz ve bu tür söylemler art arda gelince önemli tartışmalar oluyor. Sizin elinizde veriler var mı? Bu konudaki düşünceleriniz neler?
Nezih Onur Kuru :Önceki araştırmalarda şunu biliyoruz; Meral Akşener’in HDP seçmenindeki popülaritesi çok yüksek değil. Çok net referans yapabileceğim son bir araştırma yok elimde, kamuoyuna duyurulacak şekilde fakat benim rastladığım araştırmalarda Akşener’in zaten bu konuda biraz daha geride olduğunu görüyoruz HDP seçmenlerinde. Zaten 2019 yerel seçimlerinde de Manisa, Balıkesir, Denizli bu şekilde kaybedildi. HDP’nin İYİ Parti arasındaki gerginlik seçim stratejisine rastladı, CHP’nin aday çıkarmadığı yerlerde HDP aday çıkardı, sinerji oluşamadı, CHP’nin aday çıkardığı yerlerin aksine başarızlıkla sonuçlandı. Bu yerler 3’ü de referandumda hayır oyunun fazla çıktığı yerlerdi, Ankara ve İstanbul’dan daha basit şekilde kazanılabilecekti. İYİ Parti MHP’den ayrılmış bir parti ve buradaki siyasetçilerin önemli kısmı HDP bakışı MHP çizgisinde, onların enerjisinin arada boşaltılması gerekiyor. Lider düzeyinde de tekrarlanması demokratik anlayış ile pek karşılanmayacak bir durum. Bence bunun kamuoyunda bakanlık pazarlığı olarak tartışmaya açılması da tartışmamız gereken bir şey. Çok üstenci bir yaklaşım. HDP’nin böyle bir tavrı var mı? HDP’li isimler bu konuda bakanlık beklentisini ve konuşmanın geçmediğini söylüyorlar. Böyle bir konuşma ortada yokken bunun bir anda şapkadan tavşan çıkar gibi çıkması da zaten kamuoyunda büyük çalkantılar yaratabilecek bir konu böyle karşılıklı eğilmesi de HDP seçmeninde haklı bir demokratik tepki yaratıyor çünkü kendi tercihlerini hep ikinci planda bırakıp hep ehlenişer oy veren bir seçmen kitlesinden bahsediyoruz ama HDP zaten bu konuda kendi aday tercihlerini belirtmişti, İYİ Parti’nin bu konuda tek başına belirli olabileceğini söylememiz mümkün değil. Buradaki ana aktör masanın kurucu aktörü CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu ama şöyle bir açmazı var Türkiye siyasetinin; 6’lı masa siyasi kimlik konusunda daha az bağlayıcı oldukça masanın ömrünün uzamasının süresi artıyor bir yandan. Daha az siyasi yük yükledikçe daha çok ayakta kalıyor masa, bu demek ki; 6’lı masanın siyasi kimliğinin belirginleşmemesi, demokratik reflekslerin gelişmemesi demektir fakat bunu bir anlamda avantaj sağlıyor, 6’lı masanın şu an ayrılmaması, parçalanmaması çok önemli. Millet İttifakı’nı ve muhalefetin Cumhur İttifakı’na karşı iddiasını sürdürmemesi için böyle bir başarısızlık tablosundan kaçınması gerekiyor, dolayısıyla masanın hep bir ağızdan demokratik söylemi belirlemesi siyasi yük yükleyip o yükle harmanlamak gerekiyor. Bu da zor bir süreç. Kör topal ilerleyecek döneme girmiş durumdayız. Siyasetin bir tarafı olmadığım için daha rahat yorum yapıyorum, izleyicilerinizden de bu konuda affımı isterim, daha geniş bir bakış açısı, daha uzun vadeli baktığımızda yine yerel seçimlerde olduğu gibi referandum süreçlerinde olduğu gibi muhalefetin belki iki adım ileri bir adım geri şeklinde kör topal olsa da yine de Cumhur İttifakı’nın militarist milliyetçi otokratik idaresine karşı kısmen de olsa demokratik bir irade ortaya koyabileceğini düşünüyorum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Sığınmacılar konusu siyasette çok önemli bir rol oynuyor, bu konu üzerinden siyaset yapan partilerin oy oranlarında önemli artışlar izleniyor ve popülist politikalar izleniyor bu konuda. Ne dersiniz? Ne görüyorsunuz sığınmacılar üzerinden çok söz söyleniyor, sığınmacılar Türkiye’de ve gelecek perspektifinizde ne var?
Nezih Onur Kuru :Doktora tezimde İstanbul’da Suriyelilere yönelik şiddeti ele aldım. Burada araştırma sonuçları paylaşabilirim. İstanbul genelinde çok büyük bir Suriyeliler ile bir arada yaşama iradesi giderek zayıflıyor ve %80’e yakın çoğunluk geri dönüş istiyor. Bu zaten mülteci ve sığınmacı kavramları arasında farklılıklar var. Geri dönüşün mümkünatı olduğu için seçmen geri dönüş isterken ahlaki bir sorun hissetmiyor, bu negatif yaklaşımın hakim olmasının bir sonucu var o da linç eylemlerinin kolayca gerçekleşiyor olması, özellikle büyükşehirlerin sosyo ekonomik olarak geride kalmış yerlerinde güvenlik açığının olduğu yerlerde güvenlik birimlerinin o alanda verimli şekilde değerlendirilmeyişinin sonucunda tekrarlanan kavga olayları, linç olayları meydana geliyor. Esenyurt bunun bir örneği Türkiye’de. Bunun önüne geçebilmek için partilerin dikkatli bir dil kullanması gerekiyor, geri dönüşü isteyebilir partiler, ben bu konuda daha nötr içindeyim, Türkiye’nin yaşadığı durum da normal değil, yabancı nüfusun 6-7 milyon kayıt dışı ve kayıtlı olmakla beraber bu rakama yaklaştı halkta karşıtlığın doğması çok normal fakat bunun nefret söylemi ve linç davranışına varmasını engellemek yine siyasetçilerin elinde. Burada aslında İYİ Parti diğer konularda eleştirsekte bu konuda nötr kaldı, nötr kalması ile birlikte Zafer Partisi o boşluğu kullandı. Zafer Partisi’nin de dijital milliyetçilik üzerinden bu tepkiyi kendisinde toplayarak üzerinde sörf yaptığı bir dalga oluşturdu, bunu söyleyebiliriz özellikle genç erkek milliyetçi seçmenler üzerinde. Sınır güvenliği çok önemli, mültecilerin barış içinde geri gönderilmesini sağlayabilmek, onların vatanlarına dönmesini sağlamak önemli fakat Türkiye’deki linç olaylarında muhalefetin sessiz kalmaması gerekiyor. Sizin gibi Mustafa Yeneroğlu gibi birkaç isim dışında yabancıların haklarını savunan vekil ile karşılaşmıyorum belki kınanıyor bu söylem üst perdeden ama milletvekillerini veya siyasetçilerin daha çok çaba göstermesi lazım bu konuda. Suriyelilerin geri dönmesine yönelik isteği normal karşılıyorum ama benim medya haberlerinden derleyebildiğim kadarıyla 250’ye yakın linç olayı var ve bunların birçoğu ölümlü, en az 50 ölüm tespit edilmiş toplamda. Bunlar çok ağır şeyler, Türkiye’de genel bir linç rejimi var. Mevsimlik Kürt işçilere yapılan nefret suçları, linç eylemleri Türkiye’de normalleşmiş durumda, gayri Müslimlerin daha önceden yaşamış olduğu şeyler de hem devlet hem toplum eliyle bunlarla Türkiye yüzleşemediği için Suriyelilere ve diğer yabancılara yönelik şiddet söylemleri aslında çok normalmiş gibi karşılanıyor. Muhalefetin bunların en azından normal olmadığını ortaya koyması gerekiyor diye düşünüyorum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu:Teşekkür ederiz Sn. Kuru. Önemli görüşlerinizi aldık.
ÖFG TV burada sona eriyor haftaya Salı günü 21.00’de buluşana kadar hepinize hayırlı akşamlar, hoşça kalın.

























Yorumlar