17 Mayıs 2026

The Turkish Post

Bugün yaşanan sessizlik, yalnızca bir gazetecinin yalnız bırakılması değil; aynı zamanda Türkiye’de muhalefetin kendi içerisinde oluşturduğu yeni dokunulmaz alanların da göstergesidir. Ve bu tablo, yıllarca eleştirilen “seçici adalet” anlayışının aslında siyasi iklim değişse bile zihinsel olarak ne kadar kalıcı olduğunu ortaya koymakta.

Aylardan beri gazeteci Müyesser Yıldız ve DEM Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu takip ediyorum. Tek kelimeyle Yıldız ve Gergerlioğlu, mükemmel bir iş çıkarıyorlar. Bir gazeteci ve siyasetçinin darbe davaları ve darbeden ceza alan üst düzey askerlerin ifadelerini okudukça bu kadar da olmaz diyorum. İşte o an aklıma Ak Parti eski Gaziantep milletvekili Şamil Tayyar’ın o veciz sözleri geliyor. Tayyar ne demişti 15 Temmuz hain darbe girişimiyle şu ifadeleri kullanmıştı: “O kayıtlar açıklanırsa yüreğimiz kaldırmaz. HTS kayıtları açıklansa makamlar boşalır.15 Temmuz HTS kayıtları açıklanırsa kahraman dediklerimize darbeci, hain dediklerimizi de kahraman diyeceğiz.” Bu ifadeler çok ciddi ithamlar içeriyor. Tayyar, Ankara’da basit bir gazeteci değil. Tam aksine derin ve önemli bilgilere ulaşacak kadar da iyi bir gazeteci. Kısacası Tayyar’ın gazeteciliğini anlatmaya hacet yok.

Ama beni ilgilendiren önemli soru işaretleri var kafamda. Uzun zamandan beri bir türlü cevap bulamıyorum bunlara. Müyesser Yıldız gibi kadın bir gazeteci gerçeklerin peşinden koşarken, kendini muhalif gören diğer gazeteciler neden darbe davalarını takip etmez anlamıyorum. Bunun yanında ana muhalefet partisinin hiçbir tepki vermemesi de ayrı bir garabet. Türkiye’nin en temel dönemine denk gelen ve ciddi sorunsalları barındıran bir darbe davası neden CHP’nin gündeminde olmaz? Müyesser Yıldız ve Gergerlioğlu gibi iki önemli figürün takipte mi etmez? Çünkü Yıldız ve Gergerlioğlu yaklaşık iki aydır, 15 Temmuz darbesine ilişkin önemli ifşaları kaleme alıyorlar. Ancak bu bilgilerin hiçbir zaman muhalif gazetecilerin ve siyasetçilerin gündemine girmemesi de beni düşündürmüyor değil! Sadece CHP değil tabii ki. Diğer muhalif milletvekilleri de duruşmaları takip etmemekte kararlı. Çünkü Yıldız ve Gergerlioğlu’nun açıklamalarına bakıldığında, bütün üst düzey askerler, dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ve diğer kuvvet komutanlarını işaret ediyor. Tabii ki bunlar iddiadan ibaret. Ancak Türk halkının hain kalkışmanın bütün ayrıntılarını bilme hakkı yok mu? Bunu açığa çıkaracak ve kamuoyuyla paylaşacak da tabii ki muhalif vekiller. Ne var ki onların daha önemli sorunları var!

ERGENEKON’DAN BEDEL ÖDEMİŞ BİR GAZETECİ 

Ne yazık ki, Türkiye’de siyasi pozisyon alışlar çoğu zaman ilkeler üzerinden değil, taraflar üzerinden şekilleniyor. Bu durumun en net örneklerinden biri ise yıllardır darbe davalarını ve 15 Temmuz sürecini takip eden gazeteci Müyesser Yıldız etrafında oluşan sessizlikte görülüyor. Özellikle geçmişte Ergenekon, Balyoz ve FETÖ’nün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki yapılanmasına ilişkin süreçleri yakından izleyen Yıldız’ın son dönemde ortaya koyduğu iddialar ve yaptığı yayınlar, kamuoyunda hak ettiği ölçüde tartışılmıyor. Hatta muhalif hiçbir basın yayın organında bile gerekli itibarı görmüyor bu açıklamalar. Bunun temel nedeni de iddiaların içeriğinden çok, mevcut siyasi kutuplaşmanın oluşturduğu konfor alanı. Açıkçası siyasiler, özellikle de ana muhalefet partisinin milletvekilleri konforlu yaşam alanlarını terk etmek istemiyor. Belki de, 15 Temmuz meselesine parti olarak “CIS” olarak baktıkları için, gerçekleri görmemeyi tercih ediyorlar. Ne var ki, hukuksuzluklara verilmeyen her ses, belli bir zaman sonra CHP gibi ana muhalefet partisini de etkisi altına alıyor.

CHP, SİYASİ POZİSYONU KORUMAK İSTİYOR

Maalesef, son yıllarda muhalif olarak tanımlanan birçok çevre, yıllarca “darbe karşıtlığı”, “hukuk devleti” ve “şeffaflık” kavramlarını merkeze alan bir söylem geliştirdi. Ancak mesele, 15 Temmuz’un karanlık noktaları veya süreç içerisindeki çelişkiler olduğunda aynı çevrelerin önemli bir kısmı sessizleşiyor. Hatta görmemeyi ve duymamayı tercih ediyor. Çünkü Türkiye’de artık birçok kesim için hakikat arayışı değil, siyasi pozisyonun korunması öncelik haline gelmiş durumda.

SÖNMEZATEŞ VE PARTİGÖÇ NELER ANLATIYOR?

Oysa 15 Temmuz hain darbe girişimi gecesi yayınlanan sözde sıkıyönetim bildirisinin altında imzası bulunan eski tuğgeneral Mehmet Partigöç ile eski tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş gibi isimlerin yıllar içerisinde ortaya koyduğu bazı beyanlar, en azından kamuoyu vicdanı açısından daha derin bir tartışmayı zorunlu kılıyor. Bu isimlerin açıklamalarının doğru olup olmaması ayrı bir mesele olabilir. Kesinlikle bu bilgiler doğru diye bir yargımız yok. Ancak şüpheyle bakmak bile insanı gerçeğe götürür. Ancak demokratik toplumlarda önemli olan, bu iddiaların araştırılmasını talep edebilme cesaretidir. Türkiye’de ise tam tersine, belirli alanlara dokunmak adeta siyasi tabu olarak görülüyor. Muhalif kamuoyunun önemli bir kısmı, geçmişte iktidarın söylemlerine yönelttiği “sorgulama” refleksini bugün bazı kritik başlıklarda gösteremiyor. Çünkü 15 Temmuz konusu, yıllar içinde sadece bir güvenlik meselesi olmaktan çıkarılıp aynı zamanda siyasal meşruiyet alanına dönüştürüldü. Böyle olunca da süreçteki soru işaretlerini gündeme getirmek isteyen herkes ya “iktidar dili kullanmakla” ya da tam tersine “darbe savunuculuğuyla” suçlanabiliyor. Bu iklim, doğal olarak gazeteciliğin en temel işlevi olan araştırma ve sorgulama zeminini de daraltıyor.

Burada dikkat çeken nokta, gazeteci Yıldız’ın yıllardır aynı çizgide ısrar etmesi. Yıldız’ın yaklaşımı, kişilere göre değişen bir pozisyon alıştan çok, devlet içerisindeki karanlık yapıların ve çelişkili süreçlerin açığa çıkarılması gerektiği fikrine dayanıyor. Ancak Türkiye’de medya ve siyaset düzeni artık tutarlılığı değil, aidiyeti ödüllendiriyor. Eğer bir konu “bizim mahalleye” zarar verecekse, gerçeklik ikinci plana atılabiliyor. Açıkça ifade etmek gerekirse, Yıldız Ergenekon sürecinde tutuklanıp bedel ödeyen kadın bir gazeteci. Hatta o dönemde tutuklanıp devamındaki yıllarda bunun rantını yiyen diğer gazeteciler gibi de bir duruş ortaya koymadı. Şayet bu darbeyi “FETÖ” yapmışsa ve mensupları da cezalandırılmışsa buna en fazla Yıldız’ın sevinmesi gerekmez mi? Ancak gazeteci Yıldız, ön yargılarıyla hareket etmek yerine, sadece gerçeklerin izini sürerek, bir sarraf titizliğiyle gerçekleri ortaya koymaya çalışıyor. Adeta tek kişilik bir basın ordusu gibi, darbe davalarını adım adım takip ediyor.

MUHALEFET DARBELERLE HESAPLAŞMAK İSTEMİYOR

Asıl sorun da burada başlıyor. Türkiye’de darbelerle gerçekten hesaplaşmak isteyen bir toplum oluşmadığı için, herkes yalnızca kendi mağduriyetine odaklanıyor. Dün Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde hukuksuzluklara sessiz kalanlar nasıl yanlış yaptıysa, bugün 15 Temmuz sürecindeki tartışmalı başlıklara tamamen kulak tıkayanlar da benzer bir siyasi konforun içine sığınıyor. Çünkü ilkesel duruş, yalnızca kendi siyasi görüşüne zarar vermeyen alanlarda gösterildiğinde anlamını kaybediyor. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, belirli olayları kutsal ve dokunulmaz hale getirmek değil; aksine her kritik süreci şeffaf biçimde tartışabilecek demokratik olgunluğu gösterebilmek olmalı. Gazetecilerin görevi de tam olarak budur. Hoşa gitsin ya da gitmesin, rahatsız edici sorular sormak. Eğer bir toplum yalnızca işine gelen soruların sorulmasına izin veriyorsa, orada hakikat değil propaganda büyür.

Bugün yaşanan sessizlik, yalnızca bir gazetecinin yalnız bırakılması değil; aynı zamanda Türkiye’de muhalefetin kendi içerisinde oluşturduğu yeni dokunulmaz alanların da göstergesidir. Ve bu tablo, yıllarca eleştirilen “seçici adalet” anlayışının aslında siyasi iklim değişse bile zihinsel olarak ne kadar kalıcı olduğunu ortaya koymakta. Umarım bu aşamadan sonra ana muhalefet partisi CHP ve diğer muhalif partiler, ön yargılarını bir kenara bırakıp şüphelilerin ifadesine ve açıklamalarına odaklanır.

Yorumlar