21 Haziran 2026
Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu başkanlığındaki Vicdan Vakfı tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen “Başka Bir Babalar Günü-Sessizliği Kırmak” programı, bugün vakfın Ankara’daki merkezinde gerçekleştirildi.
Türkiye’nin farklı toplumsal kesimlerinden babaları bir araya getiren programa, Hava Pilot Üsteğmen Cengizhan Efe’nin babası Haşim Efe, Gebze Dilovası’ndaki parfüm fabrikası faciasında ölen Cansu Esatoğlu’nun babası İbrahim Esatoğlu, cezaevindeyken hasta kızını kaybeden İbrahim bey, KHK’lı polis Mustafa Selçuk ve solunum cihazıyla hayatta tutunan 16 yaşındaki kızı Ecrin, LGBT’li bir kızı olan bir baba, Kahramanmaraş’taki okul saldırısında öldürülen Yusuf Tarık Gül’ün babası, KHK’lı polis Burak Gül, on yıldır hapiste olan kursiyer teğmenin Buğra Baldan‘ın babası Mehmet Ali Baldan, Hava Harp Okulu öğrencisi Nurullah Yıldız’ın babası Adem Yasin Yıldız ve Anneler Günü’nde tutuklanan İlkay Aysan‘ın eşi Mesut Aysan katıldı.
Tüm babalar hem çocuklarının hem kendilerinin yaşadıkları adaletsizlikleri ve sosyal zorlukları dile getirdikleri program duygusal anlar yaşadı. Birçok baba gözyaşlarına hakim olamadı.
Programın en dikkat çekici ismi ise, 16 yaşındaki solunum cihazına bağlı kızı Ecrin ile birlikte salona gelen KHK’lı polis Mustafa Selçuk oldu.
Bir yandan kızının sağlık durumunu takip eden, nabzını ve oksijen seviyesini sürekli kontrol eden Selçuk, diğer yandan yıllardır süren hukuk mücadelesini ve baba olarak verdiği yaşam mücadelesini anlattı. Salondakilerin gözyaşlarına hakim olamadığı konuşmasında Selçuk, “Benim için Ecrin bir hasta değil. Her çocuk nasılsa o da öyle” dedi.
“BAŞBAKANLIK KORUMA DAİREDE YEDİ YIL ÇALIŞTIM”
Yedi yıl Başbakanlık Koruma Dairesi’nde görev yapan Mustafa Selçuk, 701 sayılı KHK ile ihraç edildiğini, hakkında yürütülen soruşturmanın kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlanmasına rağmen görevine dönemediğini anlattı.
16 yaşındaki kızı Ecrin’in solunum cihazı kullandığını belirten Selçuk, programa gelebilmek için bile ciddi bir hazırlık gerektiğini söyledi:
“Buraya gelebilmek için iki arkadaşım yardım etti. Solunum cihazlarını ve ekipmanları getirdik. Bazılarını evde bırakmak zorunda kaldık. Çünkü kullandığımız malzeme çok fazla.”
Görevden uzaklaştırıldığı dönemde kızının bakımını üstlendiğini anlatan Selçuk, daha önce bakıcı desteği aldığını ancak açığa alındıktan sonra kızına 24 saat kendisinin bakmaya başladığını söyledi.
“İHRAÇTAN SONRA YAPMADIĞIM İŞ KALMADI”
İhraç sonrası hayatını sürdürebilmek için onlarca farklı işte çalıştığını anlatan Selçuk, inşaattan temizlik işlerine, taksicilikten emlakçılığa kadar pek çok iş yaptığını söyledi.
“AVM’lerde baca temizliği yaptım. Yağ içindeki havalandırma sistemlerini temizledim. Yapmadığımız iş kalmadı. Ama gittiğim her yerde insanlar bana ‘Sen taksiciye benzemiyorsun’, ‘Sen emlakçı gibi değilsin’ diyordu. Nedenini sorduğumda da ‘Sen daha düzgünsün’ cevabını alıyordum.”
OHAL Komisyonu’ndan Danıştay’a kadar tüm başvurularının reddedildiğini belirten Selçuk, dosyasının iki yıldır Anayasa Mahkemesi’nde beklediğini ifade etti.
“BENİ ASKERE ÇAĞIRIYORLAR”
İhraç sonrasında askerlik muafiyetinin de kaldırıldığını belirten Selçuk, yaşadığı çelişkiyi şöyle anlattı:
“Benim buraya gelebilmem için normalde bir doktorun, bir hemşirenin, hatta bir şoförün yardım etmesi gerekiyor. Buna rağmen beni askerliğe çağırıyorlar. İhraç olmanın sebep olduğu vahim sonuçlardan biri de bu.”
“24 SAAT YOĞUN BAKIM SORUMLULUĞU”
Kızının bakımının yoğun bakım seviyesinde bir dikkat gerektirdiğini anlatan Selçuk, sağlık çalışanı olmamasına rağmen zamanla birçok tıbbi bilgiyi öğrenmek zorunda kaldığını söyledi.
“Solunum cihazını takip edeceksiniz, oksijen konsantratörünü bileceksiniz, pulse oksimetreyi takip edeceksiniz. Şu an bile kızımın nabzını ve oksijen seviyesini sürekli kontrol etmem gerekiyor. Zamanla renginden bile anlayabiliyorsunuz.”
Ancak bütün bunlara rağmen kızına hiçbir zaman bir hasta gibi bakmadığını vurgulayan Selçuk şunları söyledi:
“Kızımın bazı özel ihtiyaçları var. Tıbbi mamayla besleniyor. Ama onun dışında sağlıklı bir çocuğa nasıl davranılıyorsa ben de öyle davranıyorum. Ben şimdi anlatırken sorunlardan söz ediyorum ama benim için Ecrin her çocuk gibi bir çocuk. Bir buçuk yıldır ilk kez onu sosyal bir etkinliğe getirdim. Normalde sadece ambulansla hastaneye gidip geliyoruz.”
“ÇOCUK BAKIMI SADECE ANNELERİN GÖREVİ DEĞİL”
Konuşmasının sonunda çocuk bakımının yalnızca annelerin sorumluluğu olarak görülmesine de itiraz eden Selçuk, şu çağrıyı yaptı:
“Babalar da çocuklarına bakabilir. Bu sadece annelerin, kadınların ya da büyükannelerin görevi değil. Evde hasta yakını olan binlerce aile var. SİPAP kullananlar var, kronik akciğer hastaları var. Bu insanların bakımında aile bireylerinin gönüllü olarak sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Bunun kadın ya da erkek olmakla ilgisi yok.”
CEZAEVİNDEYKEN KIZINI KAYBEDEN BABA: “EVLATLAR PROSEDÜR DEĞİL”

Programın en sarsıcı konuşmalarından birini ise cezaevindeyken hasta kızı Hümeyra Sinem’i kaybeden İbrahim Bey yaptı. 2016 yılında tutuklandığını anlatan İbrahim Bey, kızının nadir görülen bir genetik hastalık nedeniyle yıllar içinde yürüyemediğini, konuşamadığını ve tüm motor fonksiyonlarını kaybettiğini söyledi.
İbrahim bey, “Ben tutuklandığımda kızım 4 yaşlarındaydı. Adı Hümeyra Sinem. Normalde sağlık bir çocuktu ama iki yıl sonra önce konuşmasını, yürümesini kaybetti. Diğer motor hareketleri kaybetti. Gen bozulmasıyla ortaya çıkan nadir görülen bir beyin hastalığı vardı. Bu hastalıkta vücut fonksiyonları tamamen duruyor. Yürümek, koşmak, yemek, içmek, görmek… Hiçbiri yoktu. Daha sonra ileri derece kasılmalar başlıyor. Hastalığın tedavisi yok ve 10’lü yaşlarda vefatla neticeleniyor. Kız çocukları babalarına düşkün oluyorlar. Bu halde bana görüşe geliyorlardı. Aramalarda yüzde 99 ağır engelli çocuğa müthiş bir zorluk çıkarılıyordu. Eve gitmek isterdi hemen. 2021’de denetimli sürecim başladı. Bu süreçte kızıma bakabilmek ve son zamanlarında yanında olabilmek için denetimli ve koşullu hakkımı verin diye başvurdum. İyi halli olduğum sabitti. Ama buna rağmen verilmedi ve 8 yıl 9 aylık bütün infaz süreci cezaevinde geçirildi. Çıkmama 1 yıl kala kızım 2024’te vefat etti. İzin vermemeleri ayrı problem, gerekçeleri ayrı problemdi. ‘Çıkmak için kızının hastalığını kullanıyor’ dediler. Oysa hukuki olarak şartları tutan bir insana zaten bu haklar veriliyordu. Bir babanın ölüm döşeğindeki kızını görebilme hissiyatına karşı bunu söyleyebilmek, karar vericilerin vicdani hassasiyetlerini kaybetmek olarak görüyorum. Vicdan zamanla bürokrasi içinde kayboluyor. Babalar bir dosya numarası, evlatlar birer prosedürden başka bir şey değil. Vicdanının kaybetmiş bir bürokrasinin yapamacağı hiçbir şey olmadığını ben yaşayarak gördüm.
Necip Fazıl’ın meşhur bir şiiri var. Zindandan Mehmet’e mektup. İlk iki hece şöyledi. Zindan iki hece/Mehmed’im lafta diye. Ben onu biraz değiştirdim. Buz süreçte Sincan iki hece Sinemim lafta/ Mazlumlarla baban bir safta/ Bir de geri adam, elinde yafta. Halimi düşünüp de üzülme Sinem, Kavuşmak mı Belki Daha ölmed. Ben bunu yazarken bir umut vardı. Ama çıkana Kadr hatırası kaldı. Kızımın cenazesine gitmem müsaade ettiler, ellerim kelepçeli. Köyde bile. Altı jandarma var yanımda. Toprak atmama müsaade ettiler, kızımı toprağa verirken ben mezara indim ben koydum, ona müsaade ettiler. Cezaevine döndüğümden avcıya ve ilgili kurulan “Benim kızımın kalbinden evvel sizin kalbiniz durmuş.” Bunun üzerine ağırlaştırılmış müebbetlerin yerine hücreye gönderdiler. Son 14 ayımı hücrede geçirdim.
Evlat acısı çok farklı bir şey. Ne zaman bir annen babanın yanında çocuk görseniz yaranız kanıyor. Ve acılarınızda yaşamaya çalışıyorsunuz çünkü unutmak mümkün değil. Ben bu süreçte içerideyken otoriter rejimlerin tabii genotipleri nedir? DNA’sı nedir? Nasıl davranırlar bunlar? Ve tarih boyunca sergiledikleri davranış şekilleri nelerdir? diye çalışma yaptım. Oysa bizim kültürel kodlarımızda, inancımızda merhamet emredilir, şefkat emredilir, adil olunması emredilir. Ama ne yazık ki otoritelik öyle bir hastalık ki dininle tersine çevirebiliyor ve şu denilebiliyordu yani otorite sistemine. Merhamet ederseniz merhamet edilecek hale gelirsiniz. Oysa Efendimiz diyor ki Peygamberimiz, merhamet etmeyene merhamet edilmez. Bu bir sadece ahirete yönelik bir söylem değil. Evdeki aileden en tepedeki yöneticiye kadar, karar vericiye kadar söylenmiş bir ahlak dersi.”
EMEKLİ ALBAY HAŞİM EFE: “BUGÜNLE KIYASLAYINCA 28 ŞUBAT ÇOK İNSAFLIYDI”

On yıldır cezaevinde bulunan Hava Harp Okulu öğrencisi Cengizhan Efe’nin babası emekli albay Haşim Efe ise 15 Temmuz sonrasında yaşanan yargılamaları eleştirdi.
Oğlunun ve diğer harp okulu öğrencilerinin müebbet hapis cezalarına çarptırıldığını hatırlatan Efe, “45 günlük asker darbeci olur mu?” diye sordu.
15 Temmuz’u askerlik ve hukuk açısından incelediğinde yaşananları anlamlandıramadığını belirten Efe, “Oğlumun suç işlediğini görseydim vicdanım rahatlayacaktı. Ama öyle olmadığını gördüm. Bu çocukların nesi darbeci?” ifadelerini kullandı.
Ergenekon ve Balyoz dabalarının görüldüğü dönemlerde her ay hukuksal yardım topladığını söyleyen Efe, oğluna ve diğer askerler yapılan bu adaletsizliklere hala bir anlam veremediğini aktardı. Efe;
“Fıtratı bozulmamış bir insanın vicdanı sağlıklı işler, ancak zamanla çeşitli olumsuzluklar altında vicdanın da bozulabileceğini görüyoruz. Kaosun, kargaşasının, yanlışın doğrunun hercümerç olduğu ortamlarda vicdanların sağlıklı kalabilmesi ancak ciddi rehberliklerle mümkün. İlahi rehberlik, önemlidir. Evrensel insani değerler de vicdana rehberlik yapar. Oğlumun bir hata yaptığını görseydim vicdanım rahatlayacaktı, işlemiş bir suç, onun da cezasını çekiyor diyecektim ve vicdanım rahatlayacaktı. Ama öyle olmadığını gördüm. Ben de emekli bir askerim. Bizzat kendim de devletin içinde, Silahlı Kuvvetlerin elinde oldum. 8 yıl albaylık yaptım. En alt seviyeden en üst seviyeye kadar birçok görevde bulundum. 15 Temmuz hadisesini askerlik ve hukuk açısından incelediğim zaman bir yere koyamadım. Hukuksal, ahlaksal, mantıksal olarak yerini bulamadım. Nedenlerini anlamadım. Sekiz yıl albay olduğum halde… Oğlum 9 yıl Silivri Cezaevi’nde yattı, bir yıldır da Adana’da tutuklu. Müebbet hapse mahkum. Yoklama var diye oğlumu çağırmışlar, görev yerine Levent’teki Akademiye gitmiş. Sabaha kadar da sırada oturup beklemiş, sonra evine gitmiş. Bir müşteki avukatı, “Sizin çocuklarınıza müebbet verecekler.” dediklerinde inanamadım. 28 Şubat’la kıyaslıyorum. 28 Şubat çok insaflıydı. Ben yaşadım. Askeri personelin tasfiyesini gördüm. Ama şu an kat be kat cezalandırmalar çok insafsızca. Ben Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’a rastladım bir yerde. ‘Öğrencilerinize nsahip çıkmadınız’ dedim. ‘Darbeci olmasalar bile irtibat iltisakları vardı’ dedi. Bu öğrencilerin neresi darbeci? Yani irtibat iltisaklara ceza verin. Tamam ama niye müebbet verdiniz Hava Harp Okulu öğrencilerine? Ben bunu sordum kendisine. Cevap veremedi. Siz kendi öğrencilerinizi Yalova’daki kamptan alıp Boğaziçi Köprüsü’nde milletin ortasına bıraktınız. Bu çocuklar masum. Bu çocukların nesi darbeci? Ben aynı zamanda Ergenekon, Balyoz soruşturmalarında onlara hukuksal yardım olarak, her ay düzenli olarak yardım topluyorduk. Aidat topluyorduk. Komutanlar o arkadaşların hakkını, hukukunu korumaya çalışıyordu. Basın vardı, muhalefet vardı. Şimdi bir komutan, düşünün, Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını düşünün, maiyetindeki alt kademeyi ölüme göndermiş, şehit olmuş, gazi olmuş, uzuvları parçalanmış ama hakkını, hukukunu koruma konusunda kılını kıpırdatmıyor. Davacıyım. Şikayetçiyim. Öbür tarafta da şikayetçiyim. 45 günlük asker darbeci mi olur_ Müebbet verdiler. Bunu beklemiyordum. Ben devletime karşı çok müspet düşünüyordum. Komutanlara karşı da öyleydim. Ama yaşadığımız hadise böyle olmadı. Hulusi Akar kılını kıpırdatmadı.” dedi.
EVLADINI KAYBEDEN BABA: “GEÇEN YIL KAVUŞMAYI SAYIYORDUM, BUGÜN AYRILIĞI”

Kahramanmaraş’taki okul saldırısında hayatını kaybeden Yusuf Tarık Gül’ün babası Burak Gül de programa telefonla katıldı.
Cezaevinden çıktıktan kısa süre sonra oğlunu kaybettiğini anlatan Gül, “Geçen yıl bu zamanlar kavuşacağımız günü sayıyorduk. Bugün ise ayrılığımızın 66’ncı gününü sayıyorum” dedi.
Oğlunu “merhametli, vicdanlı ve hayvanları çok seven bir çocuk” olarak tanımlayan Gül, saldırıda hayatını kaybeden diğer çocukları ve öğretmen Ayla Kara’yı da anarak ailelere başsağlığı diledi.
Vicdan Vakfı’nın Ankara’daki merkezinde düzenlenen program, farklı hayat hikâyelerine sahip babaların ortak bir duyguda buluştuğunu gösterdi: Evlat sevgisi, adalet arayışı ve kaybedilmemesi gereken vicdan.
























Yorumlar