17 Ağustos 2026

İslami AnalizHarun Özkarakaş

NATO zirvesi süreci Türkiye’de hukuksuzluklarla başladı ve hukuksuzluklarla devam ediyor. Yaşanan gözaltılar, sansür ve cinayetler adeta NATO’nun misyonunu özetleyen, bölgeyi nelerin beklediğini yansıtan birer fragman gibiydi. Kapıları kırılanlar kadar kapısının kırılmasını bekleyenler, içerde hukuksuzluğa maruz kalanlar kadar bu hukuksuzluğun son bulması için çabalayanlar vardı. Yaşanan her şey insanın içinde öfke doğurduğu kadar burukluklarda oluşturdu. Kendi memleketinde hakim düzenin tüm imkânlarıyla emperyalizmi memnun etme çabası ve bunun için bu ülkenin insanına zulmetmekten kaçınmaması en ağır burukluklardan birisiydi. Belki ondan daha ağır olanı da Haymana’da bir anne ve babanın polisin kurşunlarına 3 ve 6 yaşında çocuklarının önünde hedef olmasıydı. Bu yazıda o kurşunların hedefi olan Kavi ailesinin maruz kaldığı sistematik kötülüğe belki onların fazlasıyla uzak olduğu bir çerçeveden değinmeye çalışacağım. Ancak öncesinde Kavi ailesinin başına ne geldiğini kısaca konuşmak gerekir. 

23 Haziran günü Türkiye NATO zirvesi öncesi “önleyici tedbir” adı altında 200 den fazla kişinin gözaltına alındığı haberiyle uyandı. İlgili haberlerde bir küçük ayrıntı olarak polisle çatışmaya giren bir kişinin hayatını kaybettiği dile getiriliyordu. 25 Haziran günü Alican Uludağ’ın yapmış olduğu haberde ailenin iddalarını kamuoyu öğrenmiş oldu. Hayatını kaybeden Muhammed Kavi’nin amcası herhangi bir çatışmanın olmadığını evde herhangi bir silahın bulunmadığını dile getirmişti. Üstelik Muhammed gibi başından aldığı kurşun yarasıyla eşi de hayatını kaybetmişti. Aradan geçen süre zarfında resmi kaynaklardan kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmadı. Konu unutulmaya yüz tutmuşken Ömer Faruk Gergerlioğlu aileyi ziyaret ederek yeniden gündem olmasına vesile oldu. 

Gergerlioğlu’nun yapmış olduğu ziyaret çerçevesinde birçok detayı öğrenmiş olduk. Ailenin aktarımlarına göre Muhammed Kavi ve eşi Nazan Kavi çocuklarıyla kaldıkları odada kapı arkasından yaylım ateşine maruz kalarak yaralanıyorlar. Baba İzzet Kavi’nin anlatımlarına göre: “Muhammed ağzından, eşi başından almış olduğu “yasal mermilerle” yere yığılıyorlar. Emniyet birimlerinin ilk anda eve geldiğinde yere yatırdığı Muhammed’in babası çağırayım gelsin dediği oğlu Muhammed’in odasına artık onun ne durumda olduğunu kontrol etmek için giriyor. Yerde yaralanmış oğlunu ve gelinini görüyor. Görülen en acı manzaraysa eline annesinin başından akan kanın bulaştığı 3 ve 6 yaşındaki torunları oluyor. Günümüzde beşeriyyetin kendi elleriyle inşa edip kayıtsız şartsız kutsiyet atfettiği devlet denen yapı o çocukların eline bulaşan kanla artık anlamını yitiriyor.”

Dini veya seküler anlamda devlet üzerine yapılan tartışmalarda devleti anlamlı kılan en önemli mefhumlardan birisi güvenliktir. Türkiye kendisini laik bir hukuk devleti olarak tanımladığından konuyu seküler temelde tartışmak daha yerinde olacaktır. Jean Jack Rousso “Toplum Sözleşmesi” isimli klasik eserinde devletin niçin bir zorunluluk haline geldiğini merkeze koyan bir tartışma yürütmektedir. Bu eser iktidarın sekülerleşmesi konusunda büyük bir öneme sahiptir. Rousso’ya göre, “Bireyler sözleşme öncesi dönemden devlet denen olguyu/bir toplum sözleşmesini niçin tercih ederek bir başka döneme geçiş yaptılar?” sorusunun cevaplarından birisi güvenlik kaygısıdır. İnsanlar yer yer özgürlüklerinden feragat ederek mal ve can güvenliğinin sağlanması için bir düzeni meşru/mümkün/anlamlı hale getirirler. Yine emekleriyle elde ettikleri gelirlerin ciddi bir kısmını güvenliklerinin sağlanması için devlete öderler. Bu çerçevede devlet, kendi kolluk birimleriyle halka sağlaması gereken güvenlik ilkesini ihlal ettiğinde öncelik olarak kendi meşruiyetini yıkmış olmaktadır. Çünkü güvenlik olgusu devleti doğuran onu anlamlı kılan temel unsurlardan birisidir. Devletin kendisini yeniden anlamlı kılıp, meşruiyetini tekrar elde etmesinin yolu adaletin sağlanmasından geçmektedir. Topluma güvenlik ilkesine dair ihlalin asli değil arızi bir durum olduğunun ispatlanması, ihlali gerçekleştirenlerin cezalandırılıp tekrarlarının yaşanmayacağına dair güvencelerin verilmesi tüm topluma karşı devletin bir yükümlülüğüdür.

Görgü tanıklarının aktarımlarına göre Kavi ailesinin başına gelenler, güvenliğe dair tüm ihlaller gibi Türkiye halkının tamamını ilgilendirmektedir. Devleti anlamlı kılan bir ilke ihlal edildiyse, kime karşı ihlal edildiği meselesi önemini kaybetmektedir. İhlali değil mağdurun kimliğini merkeze koyan her türlü yaklaşım, ihlallerin yaygınlaşmasına ve bizatihi ilgili kişilerin hizmet ettiğini düşündüğü devlete zarar vermesine neden olur. Önümüzde insanın kendisini en güvende hissetmesi gereken yerde güvenliği sağlamakla yükümlü devletin mermileriyle öldürülen iki insan var. Ve bu cürümler 3 ve 6 yaşında iki kız çocuğunun önünde gerçekleşti. İki kız çocuğunun eline annelerinin başından akan kan bulaştı. Çocukların ellerine bulaşan kanda devlet anlamını yitirdi. Devletin bir anlamı olmalı! Adaleti sağlayın, çocukların ellerindeki kanı silin!

Yorumlar