12 Eylül 2026
OHAL KHK’larının üzerinden dokuz yıl geçmesine rağmen mağduriyetler sürüyor. 4 bin 339 kişiyle yapılan araştırmada, katılımcıların yüzde 85,88’i savunmaları alınmadan ihraç edildiğini belirtirken, yüzde 97,1’i “İntikam değil adalet istiyorum” dedi.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle kamu görevinden ihraç edilenlerin yaşadığı hak kayıpları, aradan geçen dokuz yıla rağmen Türkiye’nin en ağır hukuk ve insan hakları sorunlarından biri olmaya devam ediyor.
“7., 8. ve 9. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri ve OHAL/KHK Mağdurlarının Çözüm Beklentileri” başlıklı araştırmanın altıncı dalgası, KHK düzeninin yalnızca bir “ihraç” mekanizması olmadığını; sosyal hayattan ekonomiye, aile ilişkilerinden ruh sağlığına kadar çok katmanlı ve kalıcı bir yıkım ürettiğini ortaya koydu.
11-25 Aralık 2025 tarihleri arasında Türkiye’nin 81 ilinde yaşayan 4 bin 339 kişiyle yapılan araştırma, 2017’den bu yana süren serinin altıncı ayağını oluşturuyor. Seri boyunca toplam 33 bin 858 kişinin görüşüne başvuruldu.
Katılımcıların yüzde 87,4’ü doğrudan mağdur, yüzde 8,5’i mağdur yakını, yüzde 4,1’i ise doğrudan mağduriyet yaşamamış kişilerden oluştu.
Araştırma, OHAL ve KHK sürecinin dokuz yıl sonra bile kapanmadığını; aksine etkilerinin yeni ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunlarla yeniden üretildiğini gösteriyor.
HUKUK İŞLEMEDİ, YAPTIRIM ÖNCE GELDİ
Araştırmanın en çarpıcı bulgularından biri, kamu görevinden ihraçların nasıl yapıldığına ilişkin.
Doğrudan mağdurların yüzde 85,88’i hiçbir soruşturma yapılmadan, soruşturma tamamlanmadan ya da savunmaları alınmadan ihraç edildiğini belirtti.
Bu tablo, hukuk devletinde olması gereken sürecin tersine işlediğini gösteriyor.
Normalde bir suçlama veya disiplin sürecinde önce şüphe ortaya çıkar, ardından soruşturma yürütülür, deliller toplanır, kişiye isnat yöneltilir, savunması alınır ve en sonunda yaptırım uygulanır.
KHK rejiminde ise çok sayıda kişi açısından sıra tersine döndü: önce ihraç, sonra soruşturma.
Raporda da bu durum “yaptırımın soruşturmayı öncelemesi” olarak tanımlanıyor.
15 TEMMUZ ÖNCESİ SİCİL TEMİZ, SONRASI DOSYALARLA DOLU
Araştırmada 15 Temmuz öncesi ve sonrasındaki soruşturma oranları arasındaki uçurum da dikkat çekiyor.
15 Temmuz 2016 öncesinde idari soruşturma geçirenlerin oranı yüzde 1,1, adli soruşturma geçirenlerin oranı ise yalnızca yüzde 0,1.
15 Temmuz sonrasında aynı oranlar yüzde 29,8 ve yüzde 70,8’e çıkıyor.
Bir başka ifadeyle, 2016’ya kadar sicillerinde ciddi bir adli işlem bulunmayan binlerce kamu görevlisi, darbe girişiminin ardından bir anda soruşturma ve cezalandırma mekanizmalarının hedefi haline geliyor.
Üstelik bu kişiler arasında düzenli güvenlik soruşturmalarından geçen hâkimler, savcılar, polisler, askerler ve diğer kamu görevlileri de bulunuyor.
Raporda bu çelişkiye dikkat çekilerek, 2016 öncesindeki sicil boşluğuyla sonrasındaki kitlesel suçlamalar arasında ciddi bir tutarsızlık bulunduğu vurgulanıyor.
DİSİPLİN HUKUKUNDA KADEME KALMADI
15 Temmuz öncesinde verilen disiplin cezalarının yüzde 52,2’sini uyarma cezaları oluşturuyordu.
2016 sonrasında ise ceza alanların yüzde 97,5’i devlet memurluğundan çıkarıldı.
Bu sonuç, disiplin hukukundaki kademeli ceza anlayışının fiilen ortadan kaldırıldığını gösteriyor.
Kişinin eylemine, kusuruna veya ihlalinin ağırlığına göre değişmesi gereken yaptırım sistemi, KHK döneminde büyük ölçüde tek bir ağır cezaya indirgenmiş durumda: meslekten ve kamudan tasfiye.
MAĞDURLAR: SİYASİ İKTİDARIN BEKLENTİLERİNE UYMADIĞIMIZ İÇİN HEDEF ALINDIK
Araştırmada katılımcılara neden hedef alındıkları da soruldu.
Doğrudan mağdurların yüzde 99,2’si “devlete sadakatsizlik nedeniyle hedef alındıkları” yönündeki önermeyi reddetti.
Buna karşılık yüzde 96,8’i siyasi iktidarın beklentilerine uymadıkları için hedef alındıklarını belirtti.
Bu veri, KHK sürecinin yalnızca bir güvenlik politikası olarak değil, aynı zamanda geniş bir siyasi tasfiye mekanizması olarak algılandığını gösteriyor.
HEDEFTE DENEYİMLİ VE EĞİTİMLİ KAMU GÖREVLİLERİ VARDI
Araştırmaya göre doğrudan mağdurların ortalama yaşı 48,6.
Katılımcıların büyük bölümü yükseköğrenim mezunu ve meslek dağılımında öğretmenler, akademisyenler, hâkimler, savcılar, doktorlar, mühendisler, polisler ve askerler öne çıkıyor.
Bu tablo, KHK’larla hedef alınan kesimin mesleki hayatlarının başında değil, deneyimlerinin ve uzmanlıklarının en yüksek olduğu dönemde olduğunu ortaya koyuyor.
Bir başka deyişle, KHK’lar yalnızca bireyleri işsiz bırakmadı; yıllarca eğitim almış ve kamuda deneyim kazanmış binlerce insanı da sistem dışına itti.
CEZA BİREYDE KALMADI, AİLEYE YAYILDI
Araştırma, KHK rejiminin cezanın şahsiliği ilkesini fiilen ortadan kaldırdığını gösteren veriler de içeriyor.
Doğrudan mağdurların yüzde 42,2’si eşinin, yüzde 37,2’si kardeşinin, yüzde 30,4’ü kuzeninin, yüzde 17,9’u ise çocuğunun da mağduriyet yaşadığını bildirdi.
Mağdur yakınlarının yüzde 31,8’i ailelerinde beş veya daha fazla kişinin mağdur edildiğini söylüyor.
Doğrudan mağduriyet yaşamayan katılımcıların yüzde 91,6’sının sosyal çevresinde KHK mağduru bulunduğunu belirtmesi de sorunun ne kadar geniş bir toplumsal alana yayıldığını gösteriyor.
KHK’LILARA İŞ KAPISI DA KAPANDI
Kamudan ihraç edilenlerin özel sektörde yeni bir hayat kurması da çoğu zaman mümkün olmadı.
Araştırmaya göre KHK’lı olduğu işe girişten önce öğrenilen kişilerin yüzde 79’una iş verilmedi.
Yüzde 51,8’ine hak ettiğinden daha düşük ücret teklif edildi.
Yüzde 38,7’sine ise sigortasız çalışma önerildi.
Bu veriler, KHK’lıların yalnızca kamudan çıkarılmadığını, özel sektörde de damgalanarak kalıcı bir ekonomik dışlanmaya maruz bırakıldığını gösteriyor.
Raporda bu durum açık biçimde “engel kapının kendisidir” ifadesiyle özetleniyor.
AĞIR MADDİ KAYIP, HASTALIK, AŞAĞILAMA
Doğrudan mağdurların yüzde 77,9’u KHK süreci nedeniyle en az bir ciddi olumsuz vaka yaşadığını bildirdi.
En yaygın sorun yüzde 73,4 ile ağır maddi kayıp.
Yetişkinlerde bedensel veya ruhsal hastalık bildirenlerin oranı yüzde 58,4.
Psikolojik şiddet, hakaret ve aşağılamaya maruz kaldığını söyleyenlerin oranı yüzde 51,6.
Çocuklarda hastalık bildirenlerin oranı ise yüzde 29,4.
Dokuz yıllık süreç, yalnızca iş ve gelir kaybı değil, aynı zamanda ciddi bir sağlık ve ruhsal çöküntü yaratmış görünüyor.
İNTİHAR RİSKİ GENEL NÜFUSUN 12-25 KATI
Rapordaki en ağır bulgulardan biri intihar verilerine ilişkin.
Doğrudan mağdurlarda kümülatif ölüm oranı yüzde 9,21.
Mağdur yakınlarında bu oran yüzde 14,62.
Kümülatif intihar oranı yüzde 2,12, intihar düşüncesi veya girişimi bildirenlerin oranı ise yüzde 9,39.
Araştırmacıların yaş ve cinsiyet standardizasyonuna dayalı modeline göre intihar riski genel nüfusa kıyasla yaklaşık 12 ila 25 kat daha yüksek.
Merkezî tahmin ise yaklaşık 18 kat.
Bu veriler, KHK sürecinin “idari işlem” başlığı altında değerlendirilemeyecek kadar ağır ve kalıcı sonuçlar doğurduğunu gösteriyor.
UMUTSUZLUK EN YAYGIN PSİKOLOJİK BELİRTİ
Gözaltı sonrasında yaşanan psikolojik etkilerde en yaygın belirti yüzde 67,3 ile geleceğe ilişkin umutsuzluk oldu.
Gözaltı sonrası belirti sorularına yanıt verenlerin yalnızca yüzde 9,7’si hiçbir belirti yaşamadığını belirtti.
Araştırmanın genel psikolojik etki bölümünde ise hiçbir olumsuz etki yaşamadığını söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 0,8.
Bu oran, mağduriyetin neredeyse bütün katılımcıların ruhsal dünyasında iz bıraktığını gösteriyor.
HER ÜÇ AİLEDEN BİRİ DAĞILDI
Araştırmada boşanma ve aile bölünmesi verileri de dikkat çekici.
Kümülatif boşanma oranı yaklaşık yüzde 14-15.
Katılımcıların yüzde 14’ü boşanma, yüzde 18,6’sı ise aile bölünmesi yaşadığını bildirdi.
Bu iki veri birlikte değerlendirildiğinde yaklaşık her üç mağdur ailesinden birinin yapısal bütünlüğünü kaybettiği sonucu ortaya çıkıyor.
TOPLUMSAL CEZA: SELAMIN KESİLMESİ, ARANMAMA, YÜZE BAKILMAMASI
Raporda KHK mağdurlarının yaşadığı süreç “toplumsal ölüm” kavramıyla da anlatılıyor.
Mağdurların anlatımlarında en sık tekrar eden deneyimler arasında selamın kesilmesi, telefonların açılmaması, görüşmelerin sonlandırılması ve sosyal çevreden uzaklaştırılma yer alıyor.
Tam kopuş oranı çocuklarla yüzde 1,2, anne-babayla yüzde 2,1, eşle yüzde 5,4, kardeşlerle yüzde 12, komşularla yüzde 12,6 ve yakın arkadaş çevresiyle yüzde 13,8.
Bu tablo, mağduriyetin aile içinden çok, aile ile toplum arasındaki bağları kopardığını ortaya koyuyor.
YARGIYA GÜVEN: YÜZDE SIFIR
Araştırmanın en sert sonucu yargı başlığında ortaya çıktı.
“Yargı kurumları siyasetten bağımsız ve tarafsız çalışmaktadır” önermesine katılanların oranı üç katılımcı grubunda da yüzde 0.
Katılmayanların oranı yüzde 98,8.
Bu, bir kamuoyu araştırmasında karşılaşılması son derece zor bir mutlak güvensizlik tablosu.
Adalete inancını kaybedenlerin oranı yüzde 50,1, devlete güvenini kaybedenlerin oranı yüzde 47,3, insanlara güvenini kaybedenlerin oranı ise yüzde 45,9.
Buna karşılık katılımcıların yüzde 98,8’i “Devlet vatandaşa hizmet için vardır”, yüzde 97,9’u ise “Kutsal olan devlet değil adalettir” görüşüne katılıyor.
Yani çöken devlet fikri değil, mevcut kurumların adaleti temsil ettiği inancı.
MAĞDURLARIN TALEBİ: “İNTİKAM DEĞİL ADALET”
Dokuz yıllık dışlanma, işsizlik, yargı süreçleri ve toplumsal baskıya rağmen araştırmaya katılanların ezici çoğunluğu intikam talep etmiyor.
Katılımcıların yüzde 97,1’i “İntikam değil adalet istiyorum” diyor.
Benzer anlamdaki farklı sorulara verilen yanıtlar da yüzde 96’nın üzerinde.
Yüzde 99,7 ise “Gerçek adalet, anlaşmazlık yaşayan bütün tarafların onurunu koruyarak sağlanır” görüşünü destekliyor.
Devlete yöneltilen yaklaşık bin 400 açık uçlu öneri içinde “faillerin yargılanması” talebinin yalnızca sekiz kez geçmesi de dikkat çekiyor.
KHK mağdurlarının öncelikli beklentisi cezalandırma değil, haklarının geri verilmesi.
EN BÜYÜK TALEP: GÖREVE İADE
Çözüm taleplerinde ilk sırada yüzde 88,5 ile kamu görevine iade geliyor.
Evrensel hukuk ilkelerine göre yeniden yargılama talebi yüzde 87,6.
Maddi ve manevi kayıpların tazmin edilmesini isteyenlerin oranı yüzde 86,7.
Tutuklu ve hükümlülerin tahliyesini isteyenlerin oranı yüzde 80,5, sicil affı isteyenlerin oranı ise yüzde 66,1.
Hakların iadesine karşı olduğunu söyleyenlerin oranı mağdur ve yakınlarında yüzde 0.
Bu sonuç, KHK meselesinde çözüm talebinin son derece güçlü olduğunu gösteriyor.
RADİKALLEŞME DEĞİL, EMPATİ ARTTI
Araştırmada mağdurların siyasi ve toplumsal tutumlarındaki değişim de incelendi.
Daha milliyetçi olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 5,4’te kaldı.
Devleti kutsal ve sorgulanamaz gördüğünü belirtenlerin oranı yüzde 7.
Buna karşılık farklı etnik, dini ve mezhepsel kesimlere empatisinin arttığını söyleyenlerin oranı yüzde 75,1.
Dokuz yıllık baskıya rağmen toplumsal tutumun radikalleşmeden çok empati yönünde değişmesi, araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri.
RAPORDA 214 AYRI UYGULAMA BELGELENDİ
Raporun merkezinde 214 ayrı yöntem ve uygulamadan oluşan bir envanter bulunuyor.
Ekonomik yok etme başlığında 37, yaşam ve sağlık alanında 33, çalışma hayatından dışlama alanında 28, aile ve neslin sürekliliğinde 28, toplumsal dışlamada 23, yargısal güvencelerin askıya alınmasında 16, inanç özgürlüğünde 14 ve eğitim alanında 12 uygulama tespit edildi.
Diğer başlıklar barınma, hareket özgürlüğü, cezaevi koşulları, örgütlenme ve resmî kayıtlarla ilgili uygulamalardan oluşuyor.
Rapora göre bu uygulamalar birbirinden bağımsız değil.
Bir ihraç kararı başka bir yasağı, o yasak başka bir ekonomik dışlanmayı, ekonomik dışlanma da başka bir sosyal ve sağlık sorununu tetikliyor.
RAPORUN AĞIR HUKUKİ DEĞERLENDİRMESİ: “SİSTEMATİK ZULÜM”
Araştırmacılar, belgelenen 214 uygulamanın tek tek idari hata veya münferit hak ihlali olarak değerlendirilemeyeceğini savunuyor.
Rapora göre uygulamalar bir bütün olarak ele alındığında Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 7(1)(h) maddesinde tanımlanan “zulüm” suçu kapsamında değerlendirilebilir.
Raporda bu değerlendirmeye dayanak olarak hedef alınanların sivil nüfus olması, uygulamaların geniş bir gruba yayılması, devlet kurumları eliyle yürütülmesi, temel haklardan ağır biçimde yoksun bırakma sonucunu doğurması ve siyasi temelli hedefleme bulunduğu iddiası gösteriliyor.
Bu hukuki nitelendirme bir mahkeme kararı değil, rapor yazarlarının değerlendirmesi.
“SOYKIRIM” DEĞİL, “ZULÜM”
Raporda özellikle “soykırım” kavramının hukuki nitelendirme olarak kullanılmaması tercih edildi.
Bunun nedeni, Soykırım Sözleşmesi’nin siyasi grupları korunan gruplar arasında saymaması.
Araştırmacılar bu nedenle hukuki tartışmayı “soykırım” değil, Roma Statüsü kapsamındaki “zulüm” kavramı üzerinden kuruyor.
Raporda geçen “sosyal-kırım” ifadesi ise hukuki değil, betimleyici bir kavram olarak kullanılıyor.
DOKUZ YIL SONRA HÂLÂ ÇÖZÜM YOK
Araştırmanın en çarpıcı sonucu belki de şu: Dokuz yıl geçti, ancak mağduriyetler sona ermedi.
İhraç kararları bugün hâlâ insanların iş bulmasını engelliyor.
Siciller hâlâ hayatın önünde bariyer oluşturuyor.
Aileler hâlâ ekonomik ve psikolojik sonuçlarla mücadele ediyor.
Yargıya güven neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumda.
Buna rağmen mağdurların talebi hâlâ aynı: tahliye, yeniden yargılama, göreve iade, tazminat, sicilin temizlenmesi ve itibarın iadesi.
Katılımcıların yüzde 99,7’si mağdurlara adalet sağlanmasının devleti zayıflatmayacağını, aksine güçlendireceğini düşünüyor.
Raporun sonuç bölümünde kullanılan şu ifade de tablonun özeti niteliğinde:
“Kendi mahkemesinin kararını uygulayan bir devlet, uygulamayan bir devletten daha güçlüdür.”
Dokuz yılın ardından ortaya çıkan tablo, KHK meselesinin artık yalnızca geçmişe ait bir OHAL uygulaması olmadığını gösteriyor.
Sorun bugün de sürüyor.
Ve yüz binlerce insan açısından mesele hâlâ kapanmış değil.























Yorumlar