16 Temmuz 2026

Adımlar Dergisi – Hasan KARADEMİR

15 Temmuz’dan bu yana 10 sene geçmiş olmasına rağmen halk hâlâ bu olayı sorgulamak, hatta soru sormaktan korkuyor. Sizce bunun nedeni nedir?

Bir korku iklimi oluşturdular. Gittikçe otoriterleşen bir iktidar dönemi yaşıyoruz… İktidar ilk başa geldiği dönemlerde “Avrupa Birliği Uyum Yasaları,… AB’ye gireceğiz…” dedi. Fakat bundan bir müddet sonra vazgeçmeye başladı ve kendisine karşı olan her itirazı, iktidardan düşme kaygısıyla yorumlayarak bir kısır döngüye girdi. Bu kısır döngüye girişinin ve bu sebeple otoriterleşmenin sonucu olarak baskıcılığa karşı tepkide bir o kadar sert oldu. Sonuçta insanlar özgür bir ortam bulamadıkları zaman bu tür karşılıklı restleşmeler, sertleşmeler olabiliyor. Ortamı demokratik tutmadığınız müddetçe bunlar ister istemez oluşuyor. Tabiî, hiçbiri doğru değil… İçinde bulunduğumuz süreç malûm olduğu üzere, demokrasiden uzaklaşma; otoriterleşme, totariterleşme ve sonunda tek adam rejimine dönmüş durumda. Güçlü bir yönetici, tüm devlet kurumlarındaki hâkimiyeti eline almış; yürütmeyi eline almış bir yönetici, yasama ve yargıyı da istediği gibi yönetebilen bir yönetici rejimine gelmiş durumda. Evet, insanların yaşadığı bir yönetim var ancak baskıcı bir şekilde yaşıyorlar ve o yüzden korkuyor insanlar… Halk düşüncesini ifade edemiyor, söylediği sözden dolayı özgürlüğünün kısıtlanabileceğini, mesleğinden-yurdundan atılabileceğini düşünerek tedirgin olduğu bir Türkiye’deyiz.

Halkın bu tutumunu biraz da olsa anlamak mümkün… Ancak dokunulmazlık hakkı olan muhalefetin de bu konuda herhangi bir eleştiri yapmadığını görüyoruz. Dokunulmazlık hakkı olan muhalefet partileri, neden bu konuyu konuşmaktan imtina ediyor?

Evet, bende bir muhalefet vekiliyim ancak dediğinizde haklısınız. İktidarın karşısında muhalefetin muhalefetliği zayıf kalıyor, bu bir gerçek. Ana muhalefet partisi, kendi içerisindeki bölünmelerle uğraşmaktan etkili bir siyaset izleyemiyor. Bazı zamanlarda bağırıp çağırıyor fakat buradan etkili bir siyaset çıkmıyor. İktidarın yerine gelecek ana muhalefet partisi, iktidar partisine benzediği zaman bir çözüm bulamıyoruz. İktidarda güç odağı olma niyetiyle siyaset üretiyor, muhalefet de ilkeli, ahlâklı politika üretemediği müddetçe iktidara benzemeye başlıyor. Bir takım siyasî manipülasyonlara yenik düşebiliyor… Tabiî ki iktidar da, muhalefet de yanlış yapabilir ancak siz iktidarın yanlışlıklarını düzeltmek istiyorsanız, yanlışı yanlışla düzeltemezsiniz. İlkeli ve ahlâklı olmalısınız, kurultaylarda hakkaniyetle hareket etmelisiniz… Bütün bunlar önemli hususlar. Ana muhalefet partisi, bu hâldeyken bile çok kötü bir iktidarın alternatifi olamama gibi üzücü bir duruma sahip.

15 Temmuz’dan bu yana tam 10 sene geçmişken; dün ve bugünle birlikte yaklaşık 1000 kişi gözaltına alındı. İktidar, bu hamleyle nasıl bir mesaj vermek istiyor, neyi amaçlıyor?

Sopayı eksik tutmamaya çalışıyor halkın üzerinden, Demokles’in kılıcını sallayıp duruyor ve kendi baskıcı yöntemini devam ettirmeye çalışıyor. Bunu uluslararası alanlarda pek durduramıyor çünkü ulusal çapta bir alternatifinin olmadığını görüp mecburen onunla işbirliği hâlinde olmaya çalışıyorlar…

Siz KHK’lılarla sıkça görüşen birisiniz. Bu tutuklamalar sonrası KHK’lılarda “vatan, millet” kavramlarında nasıl bir yapısal dönüşüm oluyor? Ara soru olarak bunu da cevabınıza eklemenizi rica edeceğim.

Tabiî… Bu baskıcı uygulamalar, vatandaşı hayatından, ülkesinden soğutuyor ve insanlar bakıyor ki iktidar da değişmiyor, yurtdışına çıkmak istiyor ve bu ülkeden ayrılıyor… Hatta yurtdışına çıkmak isteyenler dahi sınırlarda yakalanıp hapislere atılıyor. O insanlara sen, “Ya sev, ya terk et!” demişsin, o da ülkeden çıkıp gitmek isterken sen çıkıp cezaevine atıyorsun… Şimdi tabiî, uluslararası alanda Türkiye’nin bir çeşit uyarılmama sorunu var, hoşgörülmesi var. Avrupa Birliği, Türkiye’yle olan siyasetindeki çıkarlarına bakıyor; Amerika, çıkarlarına bakıyor ve Erdoğan’da güç anlayışı üzerinden siyasetini yürütüyor. “Ben baskıcı bir yönetim isterim, Amerika ve Avrupa’ya da bunu dayatırım ve içerideki muhalefetin dış politikayı etkilemesini engellerim” düşüncesiyle buraları susturuyor… İçeride yükselen önemli bir muhalif ses var. Artık baskıcılık, yolsuzluk, usûlsüzlük, hukuksuzluk had safhada… Buna ülke içi çözümler bulunamıyor, uluslararasında yeterince ses çıkmıyor ve bu yüzden de insanlar ülkeden ayrılmak zorunda kalıyor. Büyük bir beyin göçü yaşandı bu çıkışlarla ve çıkanların önemli bir kısmı düşünen, üreten, entelektüel kesim.

Öncesi ve sonrasıyla 15 Temmuz’a baktığımızda bir ânda olagelen bir kalkışma olarak değil, uzun bir zamana yayılan bir süreç olduğu ortaya çıkıyor. 15 Temmuz’a giden sürecin makarasını nereden sarmamız gerekiyor?

AKP, iktidarını sürdürebilmek için çeşitli taktikler yaptı yıllar boyunca… İlk zamanlar -halkın desteğiyle geldiğinde- bürokrasi ve kadrolarda çok güçlü değildi ve bu yüzden Cemaatle ortaklık yapmaya başladı. Bir takım ulusalcı güçler kendilerine muhalefet edip ‘darbe planları’ vb. ithamlarla gerek ordu içinde gerekse bürokraside bir çok kesim tasfiye edildi (Gerek Ergenekon soruşturmalarında)… Tabiî iktidar bu tasfiyeleri Cemaatle kol kola girerek yapıyordu ve bu tasfiyeleri yapıp baskıcı rejimini tahakküm ettirmeye başlayınca bir gerilim ortaya çıktı. Önce 17-25 Aralık süreciyle başlayan gerginlik, en sonunda 15 Temmuz’a geldi… Tabiî, bunu tek bir yapıya yüklemek çok doğru değil. 15 Temmuz’un içerisinde çok farklı gruplar da yer aldı. İktidarın baskısından bıkıp usanmış kesimler de buraya katılabildi. O yüzden çok köşeli olarak düşünmek doğru değil… Buradan da şu çıkıyor: Sadece kendi iktidarını korumaya yönelik bir anlayışla devam ettiğiniz takdirde ülkede kutuplaşmalar ve çatışmalar bitmeyecek… İfade özgürlüğü olmadığı sürece Gezi türlü olaylar artabilir ve bu da sürekli kısır döngü olmakla birlikte “polis devleti” uygulamalarını arttırır. Bugünlerde hukuk diye bir şey kalmamış ve polis devleti uygulamalarına dönmüş durumdayız… Size karşı yapılan her muhalefeti ağır bir şekilde cezalandırmanızın hayırlı bir tarafı yok. Batı ve dünya sizi idare ediyor olabilir ancak “Avrupa Birliği’ne seni kesinlikle almam” diyen bir Avrupa Birliği var… Dünyada baskıcı ve otoriter bir lider olarak tanımlısınız ve bir demokratik örnek değilsiniz. Hayatınızı devam ettiriyor olabilirsiniz ancak ne işe yarar bu devamlılık yani?… Sizi kimse demokratik bir ülke sınıfına almıyor, demokrasi açısından dünyada yerin dibine çakılmışsınız ve bu da ekonominizi etkiliyor ve bunu da bir takım fırsatlarla ayakta tutmaya çalışıyorsunuz… Mesela Ukrayna-Rusya savaşına karşı “Buradan bana ne pay çıkar?” diyerek yamanmaya çalışıyor ve oradan Avrupa Birliği’ne hoş görünmeye çalışıyorsunuz. Trump’la bir takım çıkarlar üzerinden pazarlıklar yaparak; İsrail’le sahnede çatışıyormuş gibi yapıp; ABD-İsrail ortaklığına Ortadoğu’da çok ciddi bir ses çıkarmadan iktidarınızı ayakta tutabiliyorsunuz… Halka bir yüz gösteriyorsunuz ama arka plânda başka bir uygulama yürütüyorsunuz.

15 Temmuz’u “kazanılan bir zafer” olarak adlandırıyorlar ama gerek araştırma komisyonlarına gerekse Çatı Davası başta olmak üzere diğer davalara gelmekten çekiniyorlar… Bunun nedeni nedir?

Bu konu bizim de gündemimizde… 10 yıldır bir 15 Temmuz meselesi var ve çok tartışılıyor. O gece nelerin yaşandığı hâlâ tamamen belli değil. Dönemin en önemli aktörlerinin dahi gelmediği davaların ne önemi var? Belli ki işlerine gelmeyen, kendilerini mağdur edebilecek bir raporu da çöpe atmışlar. Bunu ben nereden biliyorum? 15 Temmuz’da bu raporla ilgili bir soru sordum, “Araştırma Komisyonu raporunu ne yaptınız, nerede?” diye, bu raporu aylarca oturup meclis tartışmış ve bir farklı metin CHP’lilere; bir farklı metin Meclis Başkanı’na vermişler; ardından CHP’liler buna itiraz edince de Komisyon Başkanı Reşat Petek, “Ben bu işe bulaşmam” demiş ve iş ortada kalmış… Alavere dalavere çevrilmiş. Tabiî, Erdoğan’ın da pek haz ettiği bir komisyon değil, muhalefetin ısrarıyla oluşmuş bir komisyon ve bu komisyon, 3 ay görev sonrası 1 ay uzatma talep hakkını da elde edememiş ve 3 aylık bilgilerle bir rapor hazırlığına başlamış ve darbe girişiminden yaklaşık bir ay sonra komisyon, (12 Temmuz’da) ön taslak raporu hazırlamış ve komisyon başkanı Reşat Petek tarafından Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a sunulmuş ama CHP’liler itiraz etmiş. “Burada bize sunulan ile Meclis’e sunulan arasında fark var.” demiş. Reşat Petek’te buna rağmen düzeltmemiş, kimse de sahiplenmeyince 1 yıl daha ortalıkta kalmasının ardından 2018 seçimleri sonrası “Eski dönemin raporu bir işe yaramaz..” denilerek rapor çöpe atılmış. Bu neden böyle oldu? Çünkü bir takım gerçeklerin ortaya çıkmasını istemiyorlardı ve bahaneler bularak 15 Temmuz Rraporu’nu hükümsüz bıraktılar. Çünkü biz Meclis Başkanı’na bunları sorduk, 2006 Şemdinli-Umut Kitabevi olayında da aynısını yapmışlar. Orada da komisyon raporu oluşturduktan sonra vekillere dağıtmayarak hükümsüz bırakmış… Yani Meclis Başkanlığı ve iktidar, işine gelmeyen hususlarda raporları hükümsüz bırakıyor. Aslında isteseler; bunu tekrar iç tüzüğü değiştirerek yapabilir, raporu oluşturabilirler ancak onu da istemiyorlar. Tabiî, mahkemelere de bu kişiler gitmedi. Hulusi Akar, Hakan Fidan hakkında çok önemli şaibeler olmasına rağmen onlarda mahkemeye gitmediler, bir ifade vermediler ve bu iş akamete uğradı.

Detaylı bilmeyenler için sormak istiyorum: Onların gitmesinin önemi nedir? Neden gitmeleri gerek ve o şaibeleri zikreder misiniz?

Mesela düşünün: O gece Akın Öztürk’ü 23.47’de “Gel, birileri darbeye kalkışmış, sen ikna et” diyor, güya böyle söylüyor ve sabaha kadar Akın Öztürk ile beraber. Akın Öztürk saat 19.00’a kadar diğer askerlerle sıkıntısız şekilde beraber ama 17 Temmuz sabaha karşı saat 02.00’de Akın Öztürk, gözaltına alınıp tutuklanıyor. Mehmet Dişli, sabaha kadar Hulusi Akar’ın yanında ona yardımcı olurken, beraber Başbakanlığa gidiyorlar sabah 8-9.00’da… Ardından gün boyu Mehmet Dişli, Hulusi Akar ile beraber ancak sonra saat 16.00’da, Mehmet Dişli darbeci ilan ediliyor ve Hulusi Akar yine sessiz… Bunun gibi bin tane garip şey mevcut ve mantıken birisi darbeciyse diğeri de darbeci bu durumda değil mi?… Darbe bitene kadar sürekli berabersiniz ve sonraki gün size denen: “Sen darbecisin, o değil.” Böyle bir garip durumda, Hulusi Akar’ın açıklama yapması gerekmez mi? Bunun gibi binlerce garip iş yapmış Hulusi Akar… Bunların sorulması gerekirken kendisi, garip ve uyduruk bir yazılı açıklama göndermiş, mahkemelere gidip sorulara cevap vermemiş; yargılanan askerlerin “Bizim komutanımız, genel başkanımız Hulusi Akar gelsin; bizim ona soracağımız çok soru var, gelsin açıklasın” demesine rağmen oraya da gitmiyor… Üstelik Meclis’in araştırma raporu, alavere dalavere çöpe atılıyor… Bir ton gariban erler, kursiyer teğmenler, astsubaylar cezaevinde. Bunların darbe yapamayacağı ortada hatta sabaha kadar darbeye karşı mücadele etmiş subaylar, darbeci ilân edilerek ağırlaştırılmış müebbet cezaları verilmiş durumda. Bunların varlığı, Hulusi Akar’ın konuşmasını gerektiriyor. Normalde çok hırçın bir komutan olmasına rağmen ısrarla susuyor… Demek ki birileri ona “sus” demiş. Üç maymunu oynuyor… Duymuyor-görmüyor-hissetmiyor ve aklınca masum tavırlar gösteriyor.,

Askerler bu darbe girişiminde tuzağa mı çekildiler?

Darbe yapmak isteyen asker sayısı, bence çok az. 150-200 kişi… Emirler yağdırılıyor, insanlar “terör kalkışması, tatbikat var” diye bir yerlere toplanıyor. Uzun süredir terör kalkışması olacağına dair söylentiler vardı ve insanlar bu yüzden garipsemeden gidiyorlar… Olay ilerlediği anda insanlar olaya uyandığı anda içine düşmüş oluyorlar… Burada benim gördüğüm şey şu: Ağır ceza almış askerlerin %90’ının darbeyle falan alâkası yok ama bir tuzağa düşmüş ve kendini kurtaramamış durumdalar… Adama emir verilmiş ve bir otobüse biniyor her şeyden habersiz şekilde… İnsanlar habersiz şekilde kışlaya gidiyor ve darbeci ilân ediliyorlar. Kimse o günün sabahında, “darbe yapacağım” diyerek uyanmamış yani. “Ben bu darbeye girişiyorum.” diyen kişilerin zaten sayısı 2 kişi. Darbe mekanizması başladıktan sonra bir seçime zorlandı insanlar… Gecenin saat 12’sinde bir darbeci komutan, “Şunu yap!” diyor, diğeri de “Yapma!” diyor ve er ne yapacağını şaşırmış durumda… Sonrasında ise “Sen paşanın, üstünün-komutanının emrini dinledin!” diye ceza alan bir sürü insan var.

Tijen Karaş’a bildirilerini okutan Yurtta Sulh konseyi diye bir konsey mevcut mu? Üyeleri belli mi?…

Şimdi bu “Yurtta Sulh Konseyi”nin ne olduğu belirsiz. Birileri Yurtta Sulh Konseyi diye bir konsey çıkarmış ve bir takım kişilerin isimlerini yazmışlar. Yazılanlardan “Ben bu konseyde yer almadım, bu konseyden haberim yok” diyenler var ama onun adına birileri onun ismini yazmış… Mahkemelerde dinledim ben ve Yurtta Sulh konseyi adına darbe emrini karargâhlara ileten Mehmet Partigöç imzalı bir emir var ancak Mehmet Partigöç, bu emir için “Ben böyle bir emir vermedim.” demekte ve reddetmekte. Çok garip durumlar mevcut… Yurtta Sulh adına bir bildiri okutuldu ancak bir çok kişinin adının oraya sonradan yazıldığı da ortaya çıkıyor. Yurtta Sulh konseyinin oluşumunun tam ispatlanamadığı da ortaya çıkıyor. Bir takım villa toplantılarından bahsediliyor ancak o toplantılara hiç katılmayan, hiçbir haberi olmayan insanlarda sanırım birileri tarafından listelere yazılmış… “Şu kişi, şurada görevlendirilecek…” denen kişinin bu darbeden haberi yok mesela.. Bu tür durumlardan dolayı çok ağır cezalar alınan ve ne olup ne olmadığı meçhul bir durum var.

Yurtta Sulh Konseyi demişken… Bylock yüzünden birçok tutuklamaya şahit olduk ancak medyaya servis edildiği üzere “Yurtta Sulh Konseyi” başlıklı bir WhatsApp grubundan çıkma bir takım mesajlar var. Bylock ile 15 Temmuz, bu mânâda nasıl ilişkilendiriliyor?

Bylock, Cemaatin iktidarla çekişme halinde olduğu zaman başvurduğu bir haberleşme metodu, dışarıya sızmayacak bir haberleşme metodu olmuş ve Bylock’tan dolayı cezalandırılan insanların Bylock içeriklerine bakıldığı zaman, yasaya aykırı hiçbir şey görünmüyor. Çoğu “Hayırlı bayramlar, iyi kandiller… Naber, iyi misin?” gibi mesajlar var. Yani, “Hadi gel, darbeye kalkışalım” türü mesajlar neredeyse hiç görülmemiş. Darbeye ilişkin mesajlar, genellikle WhatsApp’da görülmüş. O zaman WhatsApp programını telefona yükleyen herkes darbeci ilan edilsin. (!) Bu izah edilebilecek bir durum değil. WhatsApp üzerinden darbe organizasyonu yapanlar var, darbe yok demiyorum ben… Darbeye girişen bir grup var, bir anlayış var ama tekil anlamda “Sadece Cemaat bu işe karışmıştır.” denilemez. Askerlerle görüştüğünüz zaman onlarda söyler bunu… Askerler içerisinde bir topluluk, başına buyruk şekilde bir darbeye kalkışamaz. Bir hiyerarşi mevcuttur orada… Bu bir askeriye gerçeğidir. Darbe yok demiyorum ama ne olduğu belli olmayan bir tarzda, belki birileri bir darbeye kalkıştı da Hulusi Akar, ikili oynayıp bunun önünü açtı veyahut kendisinin de isteği vardı… Tam bilinmiyor. Çok garip durumlar var ve bu mekanizmanın içerisine girip ezilen ve suçsuz olduğu halde ağırlaştırılmış müebbet almış insanların masumiyetinin ispatlanması için Hulusi Akar’ın konuşması gerekiyor. O da konuşmuyor ve insanlar zindanlarda yatıyor… Erler, kursiyer teğmenler sanki büyük bir darbenin büyük planlayıcılarıymış gibi hapislerde yatıyor… Meselâ kursiyer teğmenler, Cuma akşamı kamptalar ve komutanları onlara “Haydi binin otobüslere, İstanbul’a gidiyoruz” diyor ve onlarda emirleri dinleyip gidiyorlar. İndikleri anda direkt “darbeci” diye yaftalanıyorlar… Bu tablodaki durumların aydınlatılması için üst düzey yetkililerin konuşması lâzım…

Bu mağduriyetler karşısında muhafazakâr kesiminde vicdanı sızlamıyor, tepki gelmiyor… Bunun sebebi “soru sormaktan korku” hâli mi yoksa duyarsızlaşma hâli mi?

Biraz devletçi bir anlayış vardır muhafazakârlıkta. ‘Devletimiz bir karar mı verdi; tamam o karar doğrudur, kimse itiraz etmesin. Devletimizin-milletimizin yanındayız ve onun dışında muhaliflerin hepsi vatan hainidir.’ ve benzeri tavırlar, geleneksel müslüman tavırlarıdır ve çok rahat bir şekilde “Ehl-i Sünnet anlayışında devletin yanında durmak vardır, maslahatın temini ve karışıklığı önlemek için iyidir.” deniyor… ‘Düşene de bir tekme biz vursak ne olur sanki’ bilinciyle hareket ediliyor.

Yani siz bunu toplumsal bir korku mekanizması olarak değil, geleneksel bir itaat kültürü olarak mı okuyorsunuz?

Evet, tabiî. O itaat kültürü daha ağır basıyor. Bu onlar için güzel bir şey tabiî… Makamlardan, mevkilerden istifade etmek, her nefse tatlı gelebilecek bir şeydir. Fakat burada asıl sorgulanması gerekende muhafazakâr zihniyettir…

15 Temmuz’un anlatısının “din istismarcılarını, din ve devletin korunması” olduğu görülüyor ancak bugün hâlâ belirli tarikatlere mensup insanların bürokraside olduğunu görüyoruz ve bu sebeple yaratılan toplumsal anomi, iktidarın istediği bir şey mi yoksa yapılanların bir sonucu mu?

İktidarın samimiyetsizliği burada da belli… Şu ânda başka cemaatleri kullanıyor. Gülen Cemaati’nin belini kırdı, şimdi de diğer cemaatlerle yürüyor ve hâlleri ortada… Yine aynı mantıkla hareket ediyorlar. “Biz gücümüzü arttırmak için tarikatlerle birlikte olmalıyız.” diyerek ilkesiz ve ikiyüzlülük yapıyorlar. Madem ilke olarak bir sivil toplum kuruluşunu, cemaatleri yönetime katmayı düşünüyordun ve yanıldın… Şimdi onları katma bu işe.

15 Temmuz’da Amerika başta olmak üzere emperyalist güçlerin rolleri neler?

Şöyle çarpıcı bir şey söylemek istiyorum: “Darbe, Amerika’da tezgâhlanmıştır, onların oyunudur!” deyip durdular fakat aradan 10 yıl geçti, darbenin hemen hemen yıl dönümünde Trump, Türkiye’de el üstünde tutularak ağırlandı. Onun burada ağırlanması için 12 milyar para harcandı ve NATO ortaklıkları yapıldı. Hani Erdoğan iktidarını devirmek için ABD tezgâh yapıyordu, noldu? Darbenin 10. yılında ABD Başkanı’nı sen el üstünde tutarak ağırladın… Haydi bakalım bunu izâh et! Böyle ucuz söylemlerle bir yere gidilemeyeceği ortada. Siz şimdi demokrasiyi oluşturmazsanız, başka bir grup-cemaatte darbeye kalkışabilir ama siz ‘baskıcılık, baskıcılık’ yapmaya devam ederseniz bu da bir o kadar sert bir karşı tepkiyi doğuruyor. Bu sırada da halkı kandırıyor, “Bize darbe yapanlar ABD’nin yanındaydı.” demene rağmen Trump’ın koluna giriyorsun. “Dostum, kardeşim” diyerek ağırlıyorsun… Hani bunlar sana darbe yapıyordu, dış güçler sana darbe yapıyordu? Şimdi sen dış güçler beni beğensin diye kırk takla atıyorsun. Bu ne perhiz, bu ne lahana!

Son dönemlerde cemaat, Hulusi Akar ve Fethullah Gülen arasındaki bir takım mektuplaşmalardan bahsediyor. Bu tarz bir mektuplaşmaya belge niteliğinde siz şahit oldunuz mu?

Bu tür iddialar var ve bunu askerler de çok söylüyor. Öncesinde Hulusi Akar ve Fethullah Gülen arasında bir mektup trafiğinden bahsediliyor ancak bunlar somut olarak belgelenemiyor… Gerçek olabilir ben gözümle görmedim.

Fethullah Gülen’in bu darbedeki rolü nedir, herhangi bir talimat-emiri mevcut mu?

“Ben öyle bir talimat vermedim.” diyor, ancak cemaat de işin içine girmiş olabilir, ancak lokomotif olmayabilir. Cemaatin bazı önde gelen isimleri, Akıncı Üssü’nde göründü… Belki somut olarak ‘Biz bu işin arkasındayız’ demiyorlar ama Adil Öksüz gibi bir takım isimler de izâh edilemiyor. Adil Öksüz’ün Pennsylvania görüşmeleri inkâ r edilemiyor… Bütün bu bağlantılar bir ilişki olduğunu düşündürtüyor, görüntü bu. Ancak yekpare bir şekilde “Cemaat bu işin içindedir.” diyerek yüzbinlere karşı yapılan bir cezalandırma var ortada… Kim bu kararı aldı, kimler onayladı? Bunlar belirsiz. Biri bu işe kalkışıp “Haydi bunu yapın!” demiş olabilir, başka gruplar da bu işe girmiş olabilir ancak bu işe hiç kalkışmayan KHK’lıları nereye koyacaksın? Ne cemaatçi olup ne de darbeci olan bir sürü KHK’lı var. Cemaatçi bile olsa darbeyle ilgili düşüncesi olmayan, emir almayan hatta sabaha kadar darbeye karşı mücadele etmiş insanları “Bylock, Bank Asya” diyerek zindanlara atıyorsun… Burada bir gariplik var. İşte bu garipliklerin çözümlendirilmesi için Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ın konuşması lâzım… Erdoğan’ı eleştirip, darbeye de karşı çıkabilirsiniz (ki çoğu da böyleydi…) Erdoğan’ı eleştiren herkes darbeciyse, yandık… Ben darbeyi ilk duyduğumdan beri tweetler attım, lanetledim ve paylaşımlar yaptım.

Artık son sorularıma geçmek istiyorum… Fişleme listeleri, daha önceden yapılmış bir şey miydi? Neye göre insanlar fişlendi?…

İktidarla cemaat arasında kavgalar, 17-25 Aralık olunca MİT de kalkıp herkesi fişlemiş… Solcuları, cemaate yakın insanları fişlemiş… Önüne geleni fişlemiş. O yüzden daha darbe girişimi gecesi binlerce hâkimi-savcıyı görevden aldılar. Bu fişleme olmadan olacak bir şey değil. Devlet katında, siz bir yerde memur olarak çalışıyorsunuz, idareciler sizi fişlemekle meşgûl… “Kurum kanaati” diyorlar mesela. “Kurum kanaati” diye bir laf var KHK yargılamalarında… Bu “kurum kanaatlerinin” MİT fişlemeleri olduğunu düşünüyorum.

15 Temmuz girişimi söz konusu olduğunda iktidar cenahının, medyasının baş ve sıklıkla tek sığınağı, 250 şehit mevzusu. Köprü üstünde sniperların olduğu iktidar medyası tarafından (ve Nihal Olçok) söylendi… Bir takım binalara konuşlanmış silahlı kimselerin olduğu ve SADAT ile işbirliği yapıldığına dair söylemlerde mevcut… Bu 250 şehidin canına nasıl kıyıldı?

Meselâ Erol Olçok… Erol Olçok’un karşıdan gelen ateşle değil, yan taraftan gelen ateşle, SADAT Timleri tarafından vurulduğuna yönelik çok güçlü bulgular var… ‘Kim vurdu’ya giden bir sürü insan var. “Ben bir cemaat sempatizanıyım, kalkıp insan vurmaya gittim” diyen ve diyecek kimseyi ben göremiyorum ancak çatışma esnasında kim vurduya giden bir sürü insan mevcut. Darbeciler tarafından vurulan ve darbeci diye de vurulan insanlar var… Bir belirsizlik var, düzensizlik ve kaos var.

Kapanışı bu kısa ama önemli soruyla yapmak istiyorum: Çözüm Süreciyle beraber çıkması ihtimâl olan olası bir aftan Cemaat veya KHK’lılar yararlanabilir mi?

Şu ânda gördüğüm kadarıyla Erdoğan’ın böyle bir düşüncesi kesinlikle olmaz. Kendisine karşı cemaatin bir darbe yaptığını düşünüp, büyük bir kin ve intikam duygusuna sahip olduğu için olası bir affa kesinlikle dahil etmezler.

Teşekkürler.

Yorumlar