03 Mart 2021

YENİ YAŞAM

Biz eskiden, (biliyorum, kötü bir giriş bu ama biraz yaşlanınca böyle oluyor, affedin) şu ‘insan hakları’ konusunda pek öyle derin düşünmezdik. Biz derken öyle kenardan ‘olaylara karışmış’ insanları değil, doğrudan, örgütlü olarak koşuşturanları kast ediyorum. Tamam, Uluslararası Af Örgütü’nü filan bilirdik ama ona da ‘Af’ kelimesinden ötürü takıktık biraz. Ayrıca, sınıflar üstü bir insan hakları kavramını da çok sıcak bulmazdık, ki o ayrı bir hikayedir.

Ama asıl soğukluğumuz bundan kaynaklanmıyordu. Bizler, devrimci mücadele yürüten insanlar olarak bize yapılanı, bizim yapmak istediğimizin ‘bedeli’ olarak görüyorduk. Yani biz, -çok kabaca söylersek- bir sistemi yıkmak için yola çıkmışsak eğer, o sistem kendini korumak için zor kullanır, biz de o zora karşı koyarız diyorduk. Daha pratik olarak düşünüldüğünde ise, biz karışık bazı işler çeviriyor, devletin zor mekanizmasından bir şeyleri saklıyorsak, onların da bunları öğrenmek için ‘malum işlemleri’ yapması eşyanın tabiatına uygun gibiydi. Bu fasılda bize düşen çenemizi kapatıp acıya katlanmak, işin ucunda ölüm ya da sakatlanma da olsa susmasını bilmekti.

Bu, elbette işkence konusunda ‘normalleştirici’ bir yaklaşım değildi; söylediklerimden o anlam çıkmıyordur umarım, işkencenin bir insanlık suçu olduğu sabit. Burada, meydan okuyucu bir tutumdan, kendini mağduriyet konumunda görmeyen, hesap da sorabilecek durumda olmaktan kaynaklanan bir özgüvenden söz ediyorum.

Açıkçası, 80’lerde, devrimci güçler zayıflayınca kavramla tanışmak kötü bir deneyimdi; keşke daha önce konu üzerine düşünüp taşınıp kendimiz bir çerçeve çizebilseydik. Ama öyle olmadı. Toplumsal zeminini devrimci hareketin aileleri içinde bulsa da, insan hakları kavramı, devrimci hareketin teorik-politik literatüründen doğmadı. Kendim için söylersem, benim 80 öncesinde ‘İnsan Hakları Beyannamesi’ni okumuşluğum bile yoktu, nerde kaldı yorumlayıp biçimlendirmek. Fakat bu arada, bazı insanlar tanıdık hepimiz. Politik aidiyeti olmayan ama kendi durduğu ‘hak savunucusu’ konumundan geri adım atmayan, gerekirse bunun için bedel ödeyebilen insanlardı bunlar. ‘Hak Savunuculuğu’nun kısmen profesyonelleşmeye başladığı dönemlerden değil, Emil Galip Sandalcı gibi örneklerden söz ediyorum. Sonra daha başkaları da girdi hayatımıza. Bugün de örneğin Ömer Faruk Gergerlioğlu, hayranlık uyandırıcı bir dirayetle karşımızda duruyor. Ben buradayım ve kimin başı dertteyse koşar giderim diyor. Ya da Hüda Kaya, örneğin LGBTİ’lerin haklarını da -üstelik kendi açısından riske girerek- savunuyor.

Bütün bunlar karışık şeyler mi? Evet, öyle. Ama aslında bir yanıyla o kadar da çözülemez bir sorun yok ortada. Çünkü ayrı düzlemler söz konusu. Devrimci hareket, özel olarak bir insan hakları hareketi değil; derdi belli: Bugünkü iktisadi/politik/sosyal/kültürel/ekolojik sistemi ortadan kaldırıp yerelde ve dünyada yeni bir toplumu, yeni bir uygarlık düzeyini inşa etmek. Çok genel olarak, bu mücadelenin aynı zamanda bir insan hakları mücadelesi olduğunu, daha kaba ve uç bir söylem kullanırsak, sosyalizmin ‘zaten’ bütün sorunlar gibi bu sorunu da otomatik olarak çözmüş olacağını söylemek kulağa hoş gelebilir ama kazın ayağı öyle değil. Sosyalizm şu şu düzenlemeler yapılınca şu şu sorunların ortadan kalkacağı bir bilgisayar oyunu değil; o, milyonlarca insanın yürürken öğrendiği öğrenirken yürüdüğü büyük bir hareketin ifadesiyse eğer, yüzlerce sorunun kendi özel alanlarını ve çözümlerini de tanır. Üstelik bu alanların bazıları, hatta çoğu, kendi bağımsız yollarına ve inisiyatiflerine de sahiptir. Örneğin zihninde sosyalizmin ‘S’si bile olmayan bir hayvan hakları eylemcisinin yaptıklarını, kendini salt ekolojiyle sınırlayan bir grubun varlığını ve evet, salt insan hakları savunuculuğunu da birer ‘kullanım alanı’ olarak değil, varlıklarına ve kendilerine biçtikleri pozisyonlara saygı duyduğumuz olgular olarak görebiliriz. Bütün bu sorun ve mücadele alanlarının sosyalist mücadelenin genel yörüngesinde yer alması olasılığı ise, ancak devrimci pratiğin ikna gücünün bir sonucu olarak gerçekleşebilir; biz “aslında bu sorun sınıfsaldır” belirlemesini yaptığımız için değil.

Netice olarak, devrimci hareket, önüne koyduğu nihai amaç doğrultusunda yürür. Ama onun çoğunlukla kendisine vehmettiği ‘biricik özne’ olma hali, tümüyle pratiğe ilişkindir. Literatürde sık kullanılan ‘lokomotif’ imgesi, sabit rayları ve çekilmeye razı olmuş vagonları şart koşar, yaşamın gerçekliği ise öyle değildir. Gerçek hayatta, çekme-çekilme ilişkisinden çok, birbirini pratikte motive ederek yan yana yürümeye ikna etmeyi deneyen yürüyüş kollarından söz edilebilir. Ha, siz, güzergâhı diğerlerinden daha iyi biliyorsanız, ok! Alınız al, morunuz mor, ne güzel!

Şimdilik bu kadar. Yer bitti, mevzu da geniş ve ağır. Bu arada yazı alanım biterken asıl söylemek istediğimi unutuyordum bak: Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu seviniz lütfen! Lazım öyle insanlar memlekete, millete. Yedirmeyelim adamı yani.

Yorumlar