27 Ekim 2026
Kendime soruyorum: Nasıl bu kadar merhametsiz olabiliyoruz? Bir insanın hastalığını duyduğumuzda önce hangi görüşten olduğunu öğrenme ihtiyacı nereden geliyor? Ailesi tedavisi için yardım isterken, acısına yakınlık duymak için kendisini tanımamız mı gerekiyor? Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceğine inanan insanlar olarak, elimizin yetiştiği yerde başkasının derdine sırt çevirmeyi nasıl içimize sindireceğiz?
Abdullah Tırpan’ın ölüm haberini okuduğumda çok üzüldüm. Yetmiş üç yaşında, ağır hasta bir insanın cezaevinden kaldırıldığı hastanede bacağı kesilmiş, ardından yoğun bakıma alınmış ve hayatını kaybetmişti. Ailesinin aylar boyunca babalarının tedavisinin cezaevi dışında sürdürülmesi için yaptığı çağrıları öğrendikçe içimdeki üzüntüye başka bir duygu eklendi. İnsan, böyle zamanlarda bir ailenin kapısını çaldığı makamlardan nasıl bir cevap aldığını bilmek istiyor.
Abdullah Bey’in çocukları babalarının hastalığı ağırlaşırken ne yaşadı? Onunla görüşten döndüklerinde kendi aralarında neler konuştular, başvurularına cevap beklerken geceleri nasıl uyudular? Kendi anne babamızın hastalandığı günleri hatırladığımızda, sevdiklerimizin yanına yetişebilmenin bile ne büyük ihtiyaç olduğunu biliriz. Bir evladın, babasının tedavi görebilmesi ve bakımının sağlanabilmesi için verdiği mücadelenin karşısında insan nasıl kayıtsız kalabilir?
Araştırdığımda, Abdullah Tırpan’ın sağlık durumunun ölümünden aylar önce yetkililerin bilgisine sunulduğunu gördüm. MAZLUMDER haziran ayında Adalet Bakanlığına, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğüne ve Adli Tıp Kurumuna başvurmuş. Dernek, raporda kas erimesinden ve ancak bir kişinin desteğiyle yürüyebildiğinden söz edildiğini, buna rağmen cezaevinde hayatını yalnız sürdürebileceği değerlendirmesi yapıldığını açıklamış.
Mustafa Yeneroğlu da 8 Ekim’de Metris’te Abdullah Tırpan’ı ziyaret etmiş. Görüşe tekerlekli sandalyeyle getirildiğini, ayağa kalkamadığını, bacağında ağır yaralar bulunduğunu anlatmış. Yeneroğlu hekim olmadığını belirterek gördüğü durum karşısında hastaneye kaldırılması ve infazının ertelenmesi çağrısında bulunmuş. Yazısının sonunda, bir sabah ölüm haberinin gelebileceğini de söylemiş.
18 gün sonra o haber geldi. İnsan şimdi, haziran ayında yapılan başvurudan ekimdeki ziyarete kadar geçen sürede Abdullah Tırpan’ın sağlık durumunun nasıl takip edildiğini, ailesinin taleplerinin nasıl değerlendirildiğini öğrenmek istiyor. Ömer Faruk Gergerlioğlu da bir hekim ve milletvekili olarak yetkilileri uyardığını söylüyor. Aile tedavide ihmal yaşandığını ileri sürüyor. Sağlık kayıtları, sevkler ve verilen kararlar incelenmeden bu sorular cevapsız kalacak.
Yeneroğlu’nun aktardığına göre Adli Tıp Kurumu Aralık 2025’te, Tekirdağ Şehir Hastanesi sağlık kurulu ise Mayıs ve Haziran 2026’da Abdullah Tırpan’ın cezaevinde kalabileceği yönünde değerlendirmeler yapmış. Hastalığı ilerledikçe ne zaman yeniden muayene edildiğini, raporlarda öngörülen tedavi ve bakımın nasıl sağlandığını ilgili kurumlardan duymak istiyoruz. Ailesinin bütün başvuruları ve kendilerine verilen cevaplar da açıklanmalı.
Tekirdağ’da uzun yıllar esnaflık yapan, beş çocuk babası Abdullah Tırpan, Gülen yapılanmasına ilişkin yargılamada yedi yıl altı ay hapis cezası almıştı.
Yeneroğlu, mahkûmiyetine dayanak gösterilen hususlar arasında okul şirketinde hissedarlığını, sohbet toplantılarına katılmasını, bağışlarını ve gazete aboneliğini sayıyor. O faaliyetlerin yapıldıkları tarihteki hukuki durumunu, verilen hükmün dayanaklarını ve benzer dosyalarda insanların nasıl yargılandığını konuşmak zorundayız.
Devletin izin verdiği okullara çocuklarını gönderen, faaliyetini sürdürmesine izin verdiği bankalarda işlem yapan, yıllarca açıkça satılan gazetelere abone olan insanlar daha sonra yargılanırken, o dönemin siyasi ve bürokratik kararları hakkında neden aynı iştahla konuşamadık? Vatandaşın geçmişindeki her ilişkinin hesabı sorulurken, yönetme yetkisini kullananların kendi geçmişlerini açıklama sorumluluğu da vardı. O sorumluluk aradan yıllar geçti diye ortadan kalkmış sayılmaz.
Abdullah Tırpan’ın haberinden sonra başka hasta mahpusların yaşadıklarını da araştırmaya, okumaya başladım. İbrahim Güngör’ün hikâyesiyle böyle karşılaştım. KHK ile ihraç edilmiş 72 yaşındaki eğitimci Alzheimer hastasıydı, başka ciddi rahatsızlıkları da vardı. Menemen Cezaevi’nden kaldırıldığı hastanede 2025 yılında hayatını kaybetmişti. Ailesinin onun için yaptığı çağrıları okurken, insanın kendi yakınını tanımakta zorlandığı bir hastalığın evlatlarına neler yaşatabileceğini düşündüm.
Şakir Turan yetmiş yaşında, gırtlak kanseriydi. İnfazının ertelenmesi istenmişti, 2023’te tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Cemal Tanhan’ın ağır hastalıkları bulunuyordu. Yaklaşık otuz yılın ardından hastanede tahliye edildi, kısa süre sonra öldü. İsimleri peş peşe yazmak bile ağır geliyor insana. Her ismin arkasında bekleyen, umut eden, sonunda cenazesini karşılayan aileler var.
Kendime soruyorum: Nasıl bu kadar merhametsiz olabiliyoruz? Bir insanın hastalığını duyduğumuzda önce hangi görüşten olduğunu öğrenme ihtiyacı nereden geliyor? Ailesi tedavisi için yardım isterken, acısına yakınlık duymak için kendisini tanımamız mı gerekiyor? Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceğine inanan insanlar olarak, elimizin yetiştiği yerde başkasının derdine sırt çevirmeyi nasıl içimize sindireceğiz?
Fon soruşturmasını da aynı günlerde takip ediyoruz, yazıyoruz. Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi, 7 Ekim’de savcılığa şüpheli sıfatıyla ifade verdi ve adliyeden ayrıldı. Sayan Kaya suçlamaları reddediyor. Savunmasının dinlenmesi, hakkında hüküm verilmeden suçlu ilan edilmemesi ve tutuklama dahil her kararın hukuk çerçevesinde verilmesi elbette hakkı.
Fakat iktidar çevresinden bir isim söz konusu olduğunda masumiyet karinesini, suçun şahsiliğini, ailelerin incinmemesi gerektiğini hatırlayanlara bakarken içimden şu soru geçiyor: KHK’lıların yakınları yıllarca aynı hukuk güvencelerini istemeye çalışırken neredeydiniz? Abdullah Tırpan’ın kızları babalarının tedavisi için seslerini duyurmaya uğraşırken, kendi dava arkadaşlarınızın hakkını aramakta gösterdiğiniz gayretin ne kadarını onlara ayırdınız?
Tutuklama kararı herkes için hukukun aradığı şartlarla verilmeli. Fatma Betül Hanım için hatırlatılan hakların başkalarının ailelerinden esirgenmesine itiraz ediyorum. Kendi yakınlarının adil yargılanmasını isteyenlerin, hasta bir babanın yaşama ve tedavi görme hakkı için yapılan çağrıları da aynı dikkatle dinlemesini bekliyorum.
Şahsen kendi yakını için endişelenen, onun adil yargılanmasını isteyen bir insanın duygusunu anlarım. Zaten beklediğim de o duygunun başkasının ailesine uzanması. Abdullah Tırpan’ın kızlarının babaları için hissettiği korkuyla, kendi babamız hastalandığında yaşayacağımız korku arasında herhangi bir fark var mı? Onların yüzüne bakarak, yapılan bütün başvuruların gereğince değerlendirildiğini gönül rahatlığıyla söyleyebilen var mı?
Adalet Bakanlığını, Adli Tıp Kurumunu ve süreçte görev alan diğer yetkilileri Abdullah Tırpan’ın ailesine karşı samimi olmaya çağırıyorum. Başvuruların tarihleri, raporların gerekçeleri, hastaneye sevk ve tedavi süreci açıklansın. Varsa ihmal ortaya çıkarılsın, sorumluluğu bulunanlar hakkında gereken yapılsın. Bir aile babasını kaybettiğinde devletin vereceği cevap, birbirine havale edilmiş kurumların sessizliği olmamalı, olamaz da.

























Yorumlar