15 Ağustos 2024
ÖFG TV’den herkese merhaba. Her hafta salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konukları ile size sunduğumuz ÖFG TV programımıza başlıyoruz. Yıllardan beri devam ediyoruz programımıza ısrarla, inatla devam ediyoruz ve çok önemli gündemler oluşturuyoruz. Gündeme önemli müdahillikler sergiliyoruz.
Bu haftada Türkiye’de önemli bir gündem var. Filistin’de soykırım devam ediyor. Gazze’de korkunç ötesi bir soykırım devam ediyor. O korkunç soykırımların bir benzeri görüntüler 2024 yılında ekranlarımıza yansıyor. Taş taş üstünde kalmamış şehirlerden kafileler halinde sersefil insanların çıktığı görüntüleri, yüreğimizi dağılıyor, korkunç görüntüler. İnsanım diyenin, herkesin isyan etmesi gereken görüntüler ve İsrail durmuyor, vahşet üstüne vahşet yapıyor. Geçtiğimiz günlerde bir ilkokulu bombaladı. 100 kişi hayatını kaybetti. Belki 20 defa yerini değiştiren insanlar var. Düşünün evinizden çıkıyorsunuz, başka bir bölgeye gidiyorsunuz, oradan sizi kovalıyorlar 15-20 defa yerini değiştiren Gazzeliler var. Büyük bir dram yaşanıyor. Korkunç bir hal ama bundan daha üzücü olanı insanlık bunu kanıksamış durumda adeta. Çok büyük bir sessizlik var. Büyük bir kanıksamışlık var. Zaten Netanyahu katilini ABD Kongresi alkışladı. Tamam orayı anlıyoruz ama insanlık vicdanı nerede diye soruyoruz. Bu dehşet verici görüntülere niye insanlar isyan etmiyor diye soruyoruz. Maalesef bir alışma, kanıksanma hali var. Bu kabul edilecek bir durum değil.
Bütün bunların üstüne Türkiye’nin Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açmış olduğu soykırım davasına müdahilliği aylar ve aylar sonrası gerçekleşti. Ne pazarlıklar oldu, neler oldu, bitti bunu anlamak mümkün değil bugün bunu da konuşacağız, Kerem Gülay hoca da gelecek ve onunla da konuşacağız. Bu alanda Türkiye’nin en nitelikli hocası, uluslararası hukuk hocası, Türkiye’nin müdahillik başvurusunu hukuki açıdan değerlendirecek çok önemli bir şekilde konuya çalıştı ve önemli eleştirileri var.
Bu hafta meclis olağanüstü bir gündemle toplanacak. 15 Ağustos’ta meclis toplanıyor ve Mahmud Abbas geliyor. Mahmud Abbas Filistin Devlet Başkanı. Gerçi Hamas’la araları iyi değil ama en azından Türkiye’nin Filistin’den yana olması anlamında bir tavır gösterilecek. Gelişi gidişi tartışmalıydı. Önceki gelişimde birtakım soru işaretleri vardı. Ama en nihayetinde Mahmud Abbas geliyor ve Türkiye’nin bu hafta en önemli gündemi olacak sanırım. Bütün bunlardan sonra bu konuları yakından takip eden önceki programlarımızda da konuk ettiğimiz çok değerli bir araştırmacı yazar ve konu hakkında Orta Doğu hakkında, Orta Doğu kültürü hakkında çok önemli kitapları olan bir araştırmacı yazar Ümit Aktaş bu akşam ilk konuğumuz. Kendisi neler olup bitiyor bize yorumlayacak. Bu konuda yorumlara çok ihtiyacımız var. Ortadoğu’daki gelişmeleri takip ediyor. Yıllardır bu konuda önemli önerileri var ve gelinen nokta büyük bir facia. 40 binden fazla insan olmuş durumda ve soykırım devam ediyor ve büyük bir sessizlik var. Çok vahim günlerden geçiyoruz. Sizinle daha önceki programlarda da bu konuları çok değerlendirdik. Orta Doğu’da barış nasıl sağlanır nasıl tavırlar geliştirmeli çok önemli tezlerimiz var ve maalesef İslam dünyası bunları uygulamadığı için ateş kan gölü içinde, korkunç bir karışıklık var ve bunun yanı sıra Filistin’de de büyük bir çözümsüzlük on yıllardır sürüyor ve korkunç bir ölüm deryası yaşıyor Filistinliler. Sözü hiç uzatmayacağım. Bütün bu kabus dolu tablo içinde ki son durumu bize özetler misiniz? Son gelişmeler Türkiye’nin müdahillikleri, Mahmud Abbas’ın gelişi ve Gazze ne olacak? Evet son söz sizde Sayın Ümit Aktaş.
Ümit Aktaş: Gerçekten oldukça vahim bir durum. Aslında temel vahamet İslam dünyasının içerisinde bulunduğu durum. 10 Ağustos’taki 100 kişinin katledilmesi hem de sabah namazı esnasında hakikaten çok trajikti. Esasında İsrail tabi bu tür katliamları sürekli test ederek daha da abartmakta daha da pervasızlaşmakta ve ne yazık ki bu pervasızlığında da hep haklı çıkmakta çünkü İslam dünyası o ne yaparsa yapsın sessizliğini sürdürmekte. Bu sessizlik oldukça manidar bir sessizlik kabul edilmesi mümkün olmayan bir sessizlik. Mavi Marmara girişimcilerinden İngiliz siyasetçi George Galloway buna önemli bir tepki gösterdi. Şöyle dedi; “Eğer Müslüman dünyası diye bir şey gerçekten olsaydı bu sabah Gazze’de insanların namaz kılarken katledilmesi bardağı taşıran son damla olurdu. Dünya şimdi intikamla sarsılırdı ama sarsılmayacak.” ve maalesef George Galloway haklı çıktı. İslam dünyası hakkı değil George Galloway’ı haklı çıkardı. Bu utanç verici bir şey. Bu dünya hiç kimse bir şey söylemeden sokaklara dökülmeliydi, meydanlara çıkmalıydı, buna isyan etmeliydi. Buna İslamlığından ötürü değil, insanlığından ötürü isyan etmeliydi. Çünkü bu insanlık dışı bir vahşet ama bunun karşısında sessiz kalmak daha da rezilane bir şey. Daha da insan dışı bir şey. İsrail’in katliamları ne kadar insanlık dışıysa İslam dünyası Galloway’in tespitinden sonra bu tabiri kullanmak da ne kadar doğru bilmiyorum ama yani “İslam dünyasının sessizliği daha da insanlık dışı bir şey.” Hiçbir toplum, hiçbir insan bu kadar duyarsız olamaz ve biz bunu neredeyse 1 yıldır süren vahşi saldırılarla birlikte de sürekli görüyoruz, yaşıyoruz. İslam dünyasındaki sessizlik, İslam dışı dünyalar kadar bile bu konuda tepki üretemiyor yani. Bu oldukça trajik bir durum. Bu durum üzerinde kafa yormak zorundayız. İslam dünyası üzerindeki analizlerimizi, düşüncelerimizi sürekli derinleştirmek zorundayız. Bunun nedenlerini iyi irdelemek lazım. Çünkü bu kolayca anlaşılacak ve çözülecek bir mesele değil. Kısa sürede de çözülecek bir mesele değil. Bu sessizlik oldukça derin ve kökleri bin yıla kadar giden, bin yıl öncesinden beri başlayan genel olarak toplumun sessizleştirilmesi, susturulması, baskılanması, mağdunlaştırılması gibi etkenlerin üst üste yığılarak en sonunda sömürgecilik dönemiyle birlikte tamamıyla pasif, mağdunlaşmış, dilsizleşmiş bir kitle haline gelmesi, ötekine dair hiçbir ahlaki endişesi olmayan bir kitle haline gelmiş olması. Sadece kendi daracık çıkarlarını küçük hesaplarını bilen onun ötesini umursamayan bir kitle haline gelmesi. Bu kitle üzerine daha da düşüneceğiz, bunu sarsacağız bir şekilde duyarlı hale getirmeye çalışacağız ama bir de Mahmud Abbas Türkiye’ye geliyor. Bu ziyaret durup dururken ortaya çıkmadı. Öncelikle Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’a istayişte bulundu. Buraya gelinceye kadar Çin’e gitti dedi. Buradan da; Mahmud Abbas Çin’e niçin gitmişti? Orada şehit edilen Haniye ile birlikte, Hamas ve El Fetih liderleri olarak bir uzlaşı yolunu bulmak için gitmişti. Bu da önemli bir şeydi. Bu uzlaşının gerçekleşmesi. Çünkü her iki grupta neredeyse 20 yıldır temassız durumdalar ve hatta onun ötesinde birbirlerine karşı düşmanca bir tutum içindeler. Bu da gerçekten çok ilginç. Bunun da üzerinde durmak lazım. İsrail tarafından sürekli hırpalanan Filistinliler’in yaşadığı iki toprak var. Birisi Gazze, öbürü Batı Şeria ama buraya hakim olan güçler birbirleriyle dayanışacakları destekleşecekleri yere sürekli birbirler ile çatışıyorlar birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar. İslam dünyası mesela işte yine İslam dünyası diye bir yer var ise şayet neden buna müdahil olmuyor? Neden bunları bir araya getirmeye uzlaştırmaya çalışmıyor? Bu da garip bir şey. Garip değil aslında. Anlaşılacak taraflar da var. Fakat onun üzerinde durmayalım. Ama neticede böyle bir sorunun üzerine Çin gidiyor ve hakikaten tarafları bir araya getirdi, görüştürdü. Ama bu görüşmeden bir süre sonra Haniye katledildi. Dolayısıyla bir açıdan uzlaşı akamete uğratılmış oldu. Fakat aynı süreçte Çin’e gitmiş olan Mahmud Abbas bu kez Türkiye tarafından davet edildi ve Türkiye’ye geliyor. 2 gün sonra Türkiye’de mecliste bir konuşma yapacak. Cumhurbaşkanı tarafından karşılanacak. Dolayısıyla şöyle bir şey anlamak mümkün burada. Biliyoruz ki bu 7 Ekim saldırısından veyahut da işte Gazze halkının çıkışından diyelim, eyleminden önce Çin İslam Dünyası üzerinde, Arap Dünyası üzerinde bir uzlaşı oluşturmaya çalışıyordu. Birçok ülke Çin ile doğrudan dolaylı bir şekilde görüşmeye başlamıştı. Arap ülkeleriyle İran arasında birtakım görüşmeler başlamıştı. Fakat bu 7 Ekim çıkışı bütün bu hesapları alt üst etti. Her şey tekrar geriye döndü. Çin’in bu girişimi Haniye ile Mahmud Abbas’ı bir araya getirmesi bir açıdan bu kırılganlığı tamir etmek olarak yorumlanabilir. Bir başlangıç, bu 7 Ekim’den sonra 7 Ekim’in ortaya çıkardığı hasar ikliminden sonra onu düzeltecek bir müdahale gibiydi. Fakat Haniye’nin katledilmesi bunu biraz gibiydi hakim bıraktı. Burada sanki bu çaba Türkiye tarafından üstlenilmiş gibi oldu. Türkiye kendisi adına mı hareket ediyor yoksa Çin’in Arap İslam dünyasına müdahilliği karşısında ABD’nin vekaleti rolünü mü oynuyor? Bunu çok iyi bilmiyoruz.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Hakikaten önemli bir tespit. Çok tartışılması gereken bir konu.
Ümit Aktaş: Bunun ipuçlarını daha sonra belki daha iyi görebileceğiz. Bölgede asıl trajedi yani Filistin meselesiyle de ilgili genel olarak bölgeyle de ilgili asıl trajedi Suriye meselesiyle birlikte ortaya çıkmıştı. Suriye’de taraflar nasıl oluşmuştu? Türkiye ve ABD’ye karşı İran ve müttefikleri biçimiyle çatışma cepheleri oluşmuştu. Bu çatışma son yıllarda biraz tavsadı, yumuşadı. Orada da bir barış havası ortaya çıktı ama ABD’de de, Türkiye’de, İran’da, Suriye’nin içerisinde kendilerine göre kamplar oluşturdular. Bunun çözümüne de gidilmeye çalışılıyordu. Fakat bu Gazze meselesi bunu da karıştırdı. Bu meseleyi de karıştırdı. Burada da çözümden uzaklaştırdı. Öbür taraftan Rusya’nın karşısında bir Ukrayna cephesi açılması Batı tarafından Rusya’yı da etkisizleştirdi Suriye’de. Böylece bölgedeki denklem iyice karıştı ama yukarıdan baktığımızda Suriye’deki taraflar hala bir tarafta “Şii blokuyla” İran’ın mihmandarlığı ile oluşan cepheyle öbür tarafta Türkiye’ye yüklenmek istenen, Türkiye’de bazı kalemşörler tarafından Türkiye’ye yüklenmek istenen bir “sünni mihmandarlık” meselesi de var Bunun arkasında ABD’de olursa ne âlâ. O zaman son sıralarda çok rezilane bir şekilde dillendirilen 3. Dünya Savaşı gibi senaryolar yürürlüğe sokulabilir. Televizyonlarda fazla izlemiyorum ama kulağıma çalınıyor. Yorumcular o kadar pespaya yorumlar yapıyorlar ki işleri güçleri yok. Olmayacak bir savaşı çıkarmaya çalışıyorlar. Sanki savaş çok kolay çok basit bir şeymiş gibi. Her iki dünya savaşı da dünyanın iki kez yıkılması anlamına geliyordu. İnsanların neler çektikleri, milyonlarca insanların ölümü, bir sürü vahşet vs. bunlar sanki çok kolay şeylermiş gibi. Sanki iki tane televizyon yorumcusunun inisiyatifine kalmış gibi basit meselelermiş gibi insanların zihnine zerk ediliyor hakikaten bunlar çok utanç verici ya bu iklimden çıkmak lazım ama gelin görün ki süreç öyle ilerlemiyor. O nedenle Mahmud Abbas’ın Türkiye’ye gelmesi şu anda oldukça manidar gerçi Mahmud Abbas’ı burada herhangi bir şekilde zan altına sokmak istemiyorum o şu anda çok büyük bir baskı altında olan Filistin davasının hak etmese de temsilcisi. Dolayısıyla da kendisini davet eden herhangi bir yere gitmekte bir beis görmez. Bunu davaya bir katkı olarak görebilir ve şu sırada Gazze’ye elini uzatması da desteklenmesi gereken bir şeydir. Ona da bir şey diyemiyorum. Fakat burada küresel güçler arasında meseleyi bir hesaplaşma haline getirilmeye çalışılırsa işin içerisinden hiç çıkılamaz. O nedenle Türkiye’nin böylesi bir rol almasını asla doğru bulmuyorum. Biz savaşı değil barışı teşvik etmeliyiz. Savaşan cepheleri değil barışan cepheleri desteklemeliyiz. Tercihimizi, desteğimizi, çabamızı barıştan yana koymalıyız. Sonuçta Gazze’de 1 yıldır savaş sürüyor. 40-50 bin kişi katledildi. 100 binin üzerinde insan yaralandı ve bütün Gazze tarumar oldu. Bir daha da nasıl onarılır o belde artık bunu düşünmek bile çok zor ama her ne olursa olsun bu kötü gidişatı bir sonlandırmak lazım neye mal olursa olsun sonlandırmak lazım, barışa doğru zorlamak lazım, çubuğu barıştan yana bükmek lazım savaştan yana değil. Bu oturdukları yerden savaş nutukları atan birkaç tane yorumcunun, kalemşorun inisiyatifine bırakılacak mevzular değildir bunlar. Bu konularda çok sorumlu ve dikkatli olmak durumundayız ama öbür taraftan insanca bir şekilde tepkimizi de ortaya koymak zorundayız. Her halükarda Filistin, Gazze meselesi yönünde duyarlılığımızı insanlığımızı tepkimizi ortaya koymak zorundayız ama bu tepki savaşçıl bir tepki olmamalı, barışçıl bir tepki olmalı. Bu tepki sadece Filistinlilere değil, İsraillilere de bir barış getirmeli. Çünkü orada da bu durumdan rahatsız olan buna karşı olan bir sürü insan yaşıyor. Orası da saf vahşi bir insan toplumundan ibaret değil. Orada da karmaşık bir toplum var ve mesela Netanyahu bu katliamlarına destek almak için ABD’ye gittiği zaman İsrail Akademisi’nden yüzlerce akademisyen oraya mektup gönderdiler. “Konuşturmayın” diye. Yani Türkiye’de böyle bir şeyi düşünebilir misiniz siz? Cumhurbaşkanı bir yere gidecek Türkiye’deki akademisyenlerden bir kısmı diyecek ki “Aman konuşturmayın.” Böyle bir şey düşünebilir misiniz Türkiye’de? Ama bunu İsrail’de yaptılar. Demek ki orada da cesaretli, bilinçli ve savaş karşıtı insanlar var, akademisyenler var ve düşünürleri zaten biliyoruz. Haaretz Gazetesi’nde sürekli savaş karşıtı yazılar yayınlanıyor. Filistin’in haklarını savunan yazılar yayınlanıyor. Aynı şeyi Türkiye’de yapabilir misiniz? O nedenle İsrail’i de tek bir cephe olarak görmek doğru değil. Orada da barıştan yana olan insanlar var. Filistin’in de acil olarak barışa ihtiyacı var. Bu savaşçı zeminden bir an önce çıkılması lazım. O nedenle Mahmud Abbas’ın buraya gelmesini ancak bu şekilde tasvir edebiliriz. Barışa doğru çubuğu bükmek için. Burada 15 Ağustos’ta barış görüşmeleri veyahut da ateşkes görüşmeleri var o görüşmelerin giderek barışa doğru zorlanacağı bir görüşme haline getirilmesinin desteklenmesi ve buna çağrılarda bulunulması gerekiyor. Yoksa Mahmud Abbas’ı meclise getirip alkışlayarak “Sen de savaşa katıl sen de cephe aç” gibi şeyleri düşünmemeliyiz. Türkiye böyle bir senaryonun içerisinde asla yer almamalı. Meseleyi Çin-ABD hesaplaşması meselesi haline getirmemeliyiz. Burada masum, bu olaylarla hiçbir ilgisi olmayan binlerce insan katlediliyor, sakat kalıyor, kimsesiz kalıyor. Bu insanlara yazık, günah. Bunların hesabını hiçbirimiz veremeyiz.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Önemli bir özet yaptınız sayın Aktaş çok değerliydi, Orta Doğu üzerine çok analiz yaptınız gelinen nokta son derece vahim çok önemli çözüm önerileriniz oldu biliyoruz ve siz yine bütün bu insanların savaşçı ve soykırımcı hali karşısında yine barış umutlarını zorlamaya çalışıyorsunuz. Barıştan başka bir çare yok diyorsunuz. Üçüncü Dünya Savaşı tamtamları çalmaya gerek yok. Filistin’de bütün bu olanlardan sonra barışın kapısını nasıl aralayabiliriz? Mahmud Abbas’ın gelişi konusunda çok spekülasyona gerek yok. Barışın kapısını açabilecek bir durum oluşturursa baş göz üstü oluyorsunuz ve tabii ki Filistin’deki birçok farklı grubun birbiriyle çatışması sonucu düştükleri zayıf durum ve üzerlerinden geçen bir İsrail gerçeğine temas ediyorsunuz ve bütün bu durum içinde barıştan başka bir çıkış yolu olmadığını söylüyorsunuz. Çok teşekkür ederiz Sayın Ümit Aktaş değerli fikirlerinizle programımızın ilk bölümünde bizleri bilgilendirdiniz. Çok sağ olun. Teşekkür ederiz.
Değerli izleyenler programımızın ilk bölümü burada bitiyor. İkinci bölümde Uluslararası Hukukçu Kerem Gülay’la birlikte olacağız.
ÖFG TV’nin 2. Bölümünde yine çok değerli bir konuğumuz var, Uluslararası Hukukçu Koç Üniversitesi’nden birçok kez programımıza katılmış Kerem Gülay hocamız bizlerle.
Bu hafta Türkiye Filistin’i konuşacak, geçtiğimiz hafta müdahillik başvurusu vardı, bu hafta Mahmud Abbas Türkiye’ye geliyor, bunun için Meclis özel bir oturum ile tekrar açılıyor tatilde olmasına rağmen ve Türkiye’nin gündemi Filistin’e kilitlenecek. Müdahillik ile ilgili konuşmalar da olabilir Meclis’te. Partiler bu işe nitelikli hazırlanır kaliteli sunumlar almak isterlerse bu bilgileri hocalardan alır çünkü Mahmud Abbad gelmiş “Hoş geldin safhalar getirdin” demekten önce “Biz kaliteli işler yapıyoruz.” Demesi gerekir iktidarın, muhalefetin de bunu sorgulaması gerekir.
Biz, sizin aylardır gündeme getirdiğiniz Güney Afrika başvurusuna müdahillik başvurusu yapmayan Türkiye’yi konuşacağız. İlk başvuruyu Türkiye yapmalıydı fakat beklediler, Güney Afrika yaptı. Korkunç bir soykırım devam etti Ekim ayından beri. Tüm Türkiye ve dünya gündemi Filistin, Gazze’ydi fakat bizimkiler hamasetten başka bir şey üretmediler, biz kendimizi paraladık, adınızı anarak Meclis Genel Kurulu’ndan başvuru yapılmalı dedim. Bana AK Parti sıralarından “Boş konuşma Ömer bey öyle bir şey yok, bizim başvurma yetkimiz yok.” Cümleleri atıldı. Soykırım sözleşmesinin 9. Maddesini hatırlattıkça boş kelamlar ettiler ve Mayıs ayında Hakan Fidan başvuruyu gerçekleştireceklerini söylediler. Aylar geçti, bekledik. “Beceremiyor musunuz? Ne yapıyorsunuz? Hocalar konuya eğilmedi mi?” diye sorduk, tartıştık ve en sonunda gazetecilere manşet oldu. Karar Gazetesi geçtiğimiz pazartesi manşetten sordu bunu. Benim de demecim vardı. Konuyu gündeme getirmişlerdi ve “Niye hala müdahillik başvurusu yapılmıyor?” diye sormuşlardı ve apar topar Salı günü “Çarşamba açıklama yapacağız.” Denildi ve açıklama yapıldı ama başvurunun içeriği nasıl? Hamaset içinde boğulmayalım, gerçek iş neydi? Ne yapılmalıydı? İçerik ne olmalıydı?
Kerem Gülay: Normal şartlar altında bu başvurunun nasıl yapılması gerektiğini, Filistin’de yaşananların hukuki niteliğini 7 Ekim saldırılarından beri önce Nevşin Mengü’nün programında hukuki olarak değerlendiriyorum. Başvurunun yapılabileceğini daha Güney Afrika davayı açmadan her devletin böyle bir dava açma hakkı olduğunu dahi Ekim’in ortalarına doğru ilk ben dile getirdim. İktidar yanlısı basın ve iktidar partisinin milletvekilleri korkunç bir dezenformasyon kampanyasına başladılar. Konya Milletvekilimiz Mehmet Baykan ;” Aç kitaba bak, böyle bir yetki yok.” Dedi. Uluslararası hukuk yaşayan bir şeydir. Uluslararası anlaşmaların hükümleri, uygulamaları mahkeme kararları ile takip edilip anlaşılması gereken bir şeydir. Bunun böyle olmadığına yok dediler cevabını verdik. 9. Maddede Türkiye’nin çekincesi var dediler. Bunun böyle olmadığını söyledik. Ne anlaşmanın orjinalinde ne de Türkiye’nin kabul ettiği Resmi Gazete’de yayımlananda çekince yok. İstanbul Üniversitesi’nden Muhammed Demirel, bir televizyon programında konuşma yaptı, bunun kaydını kendisi de kaldırdı hata olduğunu birileri söyledi herhalde. Kendisi ceza hukukçusu, uluslararası hukukçu değil. Başvurabilir çekince yok dedik. Önce Güney Afrika başvurusunu yaptı. En son Türkiye’de bu kervana katıldı. Türkiye’nin başvurusunun nasıl bir nitelikte yapılacağı? Kim tarafından kaleme alınacağını, bu konuda çalışan bir insan olarak kulis bilgim yok, hiçbir fikrim yok kimin yaptığı konusunda. Aylar sürdü, iyi bir başvuru yapılması kaydıyla bir devlet adına, devleti bağlayıcı nitelikte bir uluslararası mahkeme alanında hazırlığı uzun sürmesi kabul edilebilir bir şeydir. Bu sürecin sonunda başvurunun kaliteli olmasına bağlı. Kaliteli bir başvuru ile karşı karşıya değiliz. Kamuoyunda başvurunun kaliteli olduğu yönünde ifade kullanan bazı isimler var. İstanbul Üniversitesi’nden Deniz Baran hoca, Serbestiyet’te nitelikli başvuru olduğunu söyledi. Olmadığını örnekler ile açıklamaya çalışacağım. Nitelikli başvuru yok ortada. Bu başvurunun bu bakımdan kime yaptırıldığı çok önemli çünkü eğer Dışişleri kendi içinde bu meseleyi hallettiyse ki idealdir, dışarıdan danışmanlık alınsa bile ideali kendi yapmasıdır. Çok nitelikli bir çalışma ortaya koyamamış. Burada kapasite artırımı için çalışma yapmak gerekir. Eğer dışarından yardım alındıysa bunu yapan yabancı İngiliz hukuk büroları para verilip oluşturulduysa bu memleketin sınırlı kaynaklarına yazık. Önce olmayacak dediler sonra olacak dediler sonra beklettiler sonra niteliksiz bir metin ortaya koydular. Mahmud Abbas geliyor, Mahmud Abbas’ta “Siz niteliksiz başvuru yaptınız.” Diyecek konumda değil fakat muhalefette de maalesef Türkiye’nin başvurusunun niteliğini değerlendirecek bir ihtisas göremiyorum. Başka konularda ana muhalefet partisi milletvekillerinin, diplomat büyükelçilik yapan vekillerin uluslararası hukukun ulusundan bihaber. Türkiye’nin mutlaka geliştirmesi gerekiyor. Bizim içeride anlamayacağımız, çok dikkatli uzman olmadığımız sürece metni okuyup görüp “Bu kötü” diyemeyeceğiniz ama gerçekten Türkiye’nin uluslararası itibarını iki paralık eden şeyler ile karşı karşıya kalıyoruz. 20.30 civarında uluslararası adalet divanı sayfasında yayınlandı metin, sonra Twitter’da paylaşıldı. Çok hızlı davrandılar. Şekli olarak; 53 sayfalık bir müdahale talebi var. Kapak sayfası, sonundaki dökümanlar dahil. Bunlar çok önemli bir perspektif veriyor. 53 sayfalık müdahil talebinin en iyimser ihtimalle, en Türkiye lehine değerlendirirsek ilk 13 sayfasında, 29. paragrafın sonuna kadar mesele ile ilgili hiçbir şey yok, girizgâh. Buraya baktığınızda bazı İngilizce hataları var dedi hocamız ama grammer bakımından okumadım. Hukuki içeriğe odaklandım. Şu anda bir rapor yazmaya çalışıyorum. 29 paragraf. 10-12, 3-5 paragraf olabilirdi.Kural sınırı getirmese de müdahale eden devlet olarak, sınırsız imkanınız yok. Bunun ¼’ü girizgah. Çok alaturka bir usuldür. Barolar ve meslektaşlarımız; Türkiye’de avukatlıkta bile “Girizgahı bu kadar uzatmayın, hikaye yazmayın, sadede gelin.” Denir. Uluslararası hukukta bu daha çok önemlidir. Karşıdaki insanlar mahkeme değil, büyük organlar, ciddi bürokrasiler. Sizin yazdıklarınızı okumak zorundalar ama bir metnin ¼’ü girizgah olamaz. Bu alaturka bir usuldür. Öğrenciler ödev hazırladıklarında saatlerce giriş hazırlar. Hukuki bir şeyden ziyade hukuk pratiğindeki biçim sorunudur. Büyük eksiklik. Uluslararası Adalet Divanı, zaten Güney Afrika başvurmuş, sizin olayları hatırlatmanıza ayıracak yer yok! O metin hap gibi olması gereken bir metin. Türkiye, devamında standart uluslararası hukuk doktirinde kabul edilen soykırım sözleşmesi nerede yer alıyor. Türkiye’nin başvurusu 63. Maddeye dayanıyor onu da belirtmişler. Neden 63. Maddeye dayandığına ilişkin; Uluslararası bir mahkemede dava açmak için öncelikle divanın statüsüne taraf olmak gerekir tüm BM üyeleri taraftır. Aynı zamanda divana spesifik yetki veren bir anlaşmaya taraf olmak gerekir başka ihtimaller de var konu ile ilgili olmadığı için söylemiyorum. Türkiye soykırım sözleşmesine taraf 9. Maddesi el veriyor. Davayı siz açacaksanız soykırım sözleşmesine taraf olmak yetiyor, müdahale talebi ayrı bir usul olduğundan 62 veya 63. Divanın statüsünün bu iki maddenin birine dayanabiliyor. İkisine birden dayanan müdahale talebi de geldi ya da gelecek. Türkiye 63. Maddeyi seçti, pek çok devlet 63’ü seçiyor. 63. Madde devlete bir müdahale hakkı veriyor, 62. Madde mahkemeye müdahale talebini reddetme imkanı tanıyor. 63. Madde müdahale hakkınız var yapabiliyorsunuz yapıyorsunuz. Türkiye bu yüzden 63. seçmiş. Bence doğru tercih. Yine bu mesela demin bahsettiğim örnekte olduğu gibi hem 63 hem 62’den deneyebilirdi. Böyle yaratıcı, hukuk oluşturucu bir inisiyatif şey yapabilirdi. Çünkü 62’den başvurduğunuzla 63’den başvurduğunuz ihtimalde mahkemeye söyleyeceğiniz, söyleyebileceğiniz ve talep edebileceğiniz şeyler farklı. Türkiye bunun bilincinde olarak bunu kurgulasaydı belki ikili bir, ikisini deneyebilirdi. Bu çok yapılmış bir şey değil. Deneyen devlet de ilk defa deniyor veya deneyecek. Ama mesela bu önemli, yaratıcı bir hukukçuluk olurdu burada. Önemli bir gelişme olurdu. 63’ü seçiyor. 63 dediğimiz gibi Türkiye’ye müdahale hakkı veriyor. Şimdi burada çok önemli bir şey söyleyeceğim. Türkiye’nin başvurusu yayımlandığından beri sosyal medyada yazılı basında şu söyleniyor; Sinan Ürgen kıymetli bilim insanı, eski diplomat. Yine eski diplomatlarımızdan Kunar Alp serbestiyette bir yazısı çıktı. Deniz Baran İstanbul Üniversitesi’nden genç asistan arkadaşımız serbestiyete bir demeç verdi. Burada şöyle söylüyorlar; Türkiye, diğer müdahale talebi yapan diğer devletlerden farklı olarak müdahale talebi sonucunda mahkemenin verdiği davanın esası hakkında verdiği vereceği kararı bağlayıcı olarak tanıyacağına ilişkin bir ayrı deklarasyon yapmadı diyorlar. Çünkü Türkiye bu mahkemenin bu soykırım davasındaki meseleleri Türkiye’nin aleyhine bir içtihat teşkil edecek şekilde 1915 olaylarına vesaire çekmesini, Türkiye’nin uluslararası siyasetteki belki yumuşak karnını rahatsız edecek bir şey olmasını istemedikleri için diplomasimiz böyle bu deklarasyonu koymamak gibi bir hani uyanıkça bir hamle yapmış. Şimdi bu evlere şenlik bir şey. Yani bu yanlış anlaşılmasın. Sinan Bey’in değerlendirmesi değil. Sinan Bey bunu bir gözlem olarak sunuyor. Bunu yapmalarının, bu deklarasyonu sunmamalarının sebebi yarın öbür gün Türkiye’nin başına bela olmasın diye açıklıyor. Muhtemelen de bu diplomatların görüşü bu yönde. Fakat Deniz Bey’in bu açıklaması bunun böyle olduğunu söylüyor ve bunun Türkiye için bağlayıcı olmayacağını söylüyor tam cümlesini şu an ezberimde değil ama böyle bir şey söylüyor bu çok yanlış bir şey çünkü divanın statüsünün 63. maddesinin ikinci fıkrası açıkça Eğer devletler 63. maddeden başvururlarsa divanın bu konuda vereceği karar onları da bağlar diyor açıkçası. Yani siz nasıl bir hukuki anlayış size başvuru veren bakın genel anlaşmanın demiyorum başvuru veren anlaşmanın ilgili hükmünü bypass edebileceğinizi gösterir. Yok böyle bir şey. Yani bunu bir hukukçunun dile getirmesi de bence utanç vesilesidir. Eğer bundan başvuruyorsanız bu konuda mahkemenin verdiği kararlar sizi de bağlar diyor. Beyefendiler çıkmış kimileri bu işte bağlamaz diyor. Çünkü niye? Bu bana göre belki nasıl diyeyim spekülasyon belki çünkü bunu bizzat şahit olduğum bir şey değil. Böyle sözleşmiş gibi bütün genç veya muhafazakar hukukçuların bunları dile getirmesi bunların tek bir yerden bana servis edildiği. Yani birilerinin anlayışında biz bu deklarasyonu eklemezsek bu Türkiye için bağlayıcı olmaz gibi böyle bir düşünce var. Bu düşünce yanlış açıkça yani madde hükmüne açıkça aykırı bu ama böyle olduğunu düşünmüşler. Herkes de bunları papağan gibi dile getiriyor. Şimdi ben burada çok sert bir eleştiri geliştiriyorum ama benim görevim insanların hoşuna gidecek şeyleri söylemek değil, bildiğim, gördüğüm, becerebildiğim, algılayabildiğim kadarıyla hakikati söylemek. Madde hükmü açık. Dolayısıyla bu yorumların hepsi safsatadır. Bu çok açık ortaya koymak lazım bunu. Bunu özellikle hukukçuların söylememesi lazım. Dediğim gibi Sinan Bey’i tenzih ederim. Sinan Bey diplomatlarımızda böyle bir algı olduğunu tespitini yapmış. O altmış üçüncü maddenin ikinci fıkrasını hukukçuda değil zaten bu yorumu yapmaz ama o hükmü yok saymıyor. Türkiye bunu düşünüyor diyor. Velev ki böyle bir deklarasyonla bu sonuca ulaşabilsin. Zaten divanın bu konunun 1915 olaylarıyla falan alakası olamayacağı, bunun aleyhe bir içtihat oluşturmayacağı falan çok açık. Yani ulusal hukukun usunu bilen insanlar burada bu yorumları yapamazlar. Çok ayıp bunlar.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Oradaki kaygı biz baltayı taşa vururuz 1915’e gider. Mesele kendi ayağımıza çıkarız mı?
Kerem Gülay:Öyle herhalde. Sinan Bey bu öngörüde, bu değerlendirmede bulunmuş. Türkiye’nin zaten dış politikası ve dış işleri sürekli bu tip böyle vesveselerle idare edilen bir hal aldı. İşte insanlığa karşı suçlar konvansiyonuna taraf olmayalım. Çünkü bu yarın öbür gün buna çıkar. Bu yarın öbür gün buna çıkar. Bazı şeyler siz taraf olsanız ve olmasanız da yarın öbür gün çıkacağı yere çıkıyor zaten. Evrensel.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: 50-60 yıldır hep aynı hikaye hocam. Bir sürü anlaşmadaki çekincelerin bütün anlamı bu aslında. Başımıza iş açarız.
Kerem Gülay:Başımıza iş açarız. Şimdi bir devletin resmi politikasını ben uluslararası uyuşmazlık çözümüne pek girmek istemiyorum. Bu benim yarın öbür gün başıma bir şey açar. Bunu anlarım. Ama burada başıma bir şey açar diye düşünebildikleri dünya çerçevesi 1915, Kıbrıs. Bu kadar yani. Hani bu çok ne kadar dış politikamızın bataklığa saplandığını çok iyi ortaya koyan bir şey. Her devlet taraf olmak zorunda Çok daha genel bir dış politika meselesi bu belki ama Türkiye bu devletler arası anlaşmalara bu çekinceleri koyuyor uyuşmazlık çözümü hükümlerine. İşte soykırım sözleşmesine koyamamış çünkü o onu kabul eden bir sözleşme değil. Fakat bir yandan da bütün yatırım anlaşmalarında devletin kamulaştırma yetkisini yatırımcılar, yabancı yatırımcılar lehine sınırlandırıp uluslararası tahkime giden anlaşmaları uyarlaşmış. Kanadalı altın firması iş güvenliğine aykırı olarak mühürlense tahkimde dava açıp tazminatını alacaklar. Bir özel şirkete siz kamu gücünü kullanmak gibi gerçekten çevre işte halk sağlığını korumak gibi mülahazalarla müdahale ettiğinizde burada bile tahkime gidip kaybedebiliyorsunuz. Bunların hiçbirine aman yatırım gelsin diye çekince koymamış. Bu arada bu yatırım anlaşmaları ayrıca konuşulması gereken bir şey. Devletler arası böyle kamu meselelerinde hep böyle çekince aman gitmeyelim falan ve bu çok yani gene kararı bu olabilir Türkiye’nin ama bunun bilinçli bir şeye dayanması lazım ve bunu söylemeye çalışıyorum. Şimdi bu müdahale talebini yaptık. Devam edelim. 39. paragrafa kadar hala böyle doğru düzgün bir şey yok. İşte Mahkeme Birleşmiş Milletler’in asli yargı organı. Oraya dipnot koymuşlar falan. Böyle hakikaten iyi yapılmış, içeriğe dişe dokunur bir şey olmayan, böyle aman “Hoca yüksek not versin, güzel referans yazayım.” diye dipnotlar falan konulmuş. Şekli bakımdan yani vatandaş baktığında işte ne güzel yapmışlar deniyor. Fakat içeriğine girdiğinizde, bilen bir insan olarak içeriğine baktığınızda hakikaten infial yaşıyorsunuz. Deniyor ki; “ Neden Birleşmiş Milletler şartındaki işte asli yargı organı meselesine vurgu yapılıyor?” Çünkü bir yerde diyor ki Türkiye 39. paragraf ve devamında. Bunu açıkça söylemiyorlar. Birleşmiş Milletler Gazze’deki olayları araştırsın. Mahkeme önünde zaten. Güney Afrika delil sunuyor. Diğer devletler sunabilir. Türkiye niye böyle bir şey söylüyor? Kendi delil sunmamak için. Yani delil sunabilir mi? 63’den 62’den bunların tartışılabilir tarafları var. Bir hukuki argümanlarla delilleri eşleştirmemişler. Bakın bu bunu gösterir, bu bunu gösterir diye. Bunları Birleşmiş Milletler araştırsın. Şimdi yani bu bir her yargı düzeninde delillerin sunulmasının ve araştırılmasının kimler tarafından yapılması gerektiği bellidir. Yani Amerikan hukukunda farklıdır, Türk hukukunda farklıdır. Türk hukukunda bir sürü şey doğrudan devlet kaydı olduğu için mahkemeye araştırılsın dersin ama uluslararası hukukta yani uluslararası mahkemelerin büyük çoğunluğunda mahkemenin böyle resen araştırma bir yere yazı yazıp yollama falan bu tip şeyler yerine delili müdahale talebini yapan veya davayı açan taraf sunar. Sırf bunu sunacaklarını biliyorlar mıydı? Bundan böyle bir şark kurnazlığıyla kaçmak için mi bunu buraya sıkıştırdılar bilmiyorum ama hukuki argümanı destekleyen somut delili sunmak yerine Birleşmiş Milletler araştırsın. O zaman sen niye müdahale talebini yaptın? Hani Güney Afrika’ya da biz veriyorduk. Çok kıymetli şeylerimiz vardı. Devam edelim. Bir iki örnek daha vermek istiyorum. Şimdi 40. paragrafı. Bu çok önemli bir paragraf. Bu hala sadede gelemediler bu arada. Kırkıncı paragraftayız. Burası hukuki olarak böyle havalı yazılmış bir kısım. Kırk ve devamı. Hala sadede gelemediler. Burada diyor ki; “Mahkeme bir önceki kararında bu danışma görüşünde böyle böyle dedi işte meşru müdafaa hakkı İsrail Gazze’de Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te işgalci olduğu için uygulanmaz.” Yani birincisi meşru müdafaa hakkıyla savaş hukuku birbiriyle ilintili fakat bunların uygulanması çok teknik bir konu girmek istemiyorum detayına. Farklı hukuki düzlenme. Bambaşka kategori. Alakasız bir şey. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. şartı ki bu konuda bu başvuruda referans verilen Uluslararası Adalet Divanı’nın başka kararları da var. Mesela “Duvar kararı” gibi. Açıkça diyor ki meşru müdafaa devletler arasında olur. Devletle devlet olmayan bir örgüt arasında olmaz. Yani burada halka karşı yapılan veya hadi Hamas’a karşı bir terör örgütüne veya bir silahlı gruba karşı yapılan şey zaten meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmez. Yani hukuki olarak alakasız bir şey. Yani daha detaylı anlatamıyorum genel dinleyiciler şey olmasın rahatsız olmasın diye. Bu hakikaten evlere şenlik bir şey. Yine çok önemli bu belki en rahat anlaşılacak şey. Yine bu 41. paragraf devamı. Meşru müdafaa hakkının kullanılması kullanılsa bile soykırım yapmaya izin vermez. İki tane emredici kural bu şekilde birbirini götürür şekilde değerlendirilemez. İsrail savunmasında eğer tenezzül edip cevap verirlerse meşru müdafaa hakkına dayanır diye onun önünü almaya çalışmış böyle çok fevkalade kendilerine göre hukuki argümanlar yazmışlar. Bunu yazmalarının üç tane sebebi de tamamen abuk sabuk yani özür dilerim ifadem için hiçbir anlamı olmayan çok gereksiz bir şey için yapılmış. Hiçbir lüzumu yok bunu yapmanın. Boşuna gene yer kaybedilmiş. Devam edeyim birkaç otuz paragraf atlıyorum. Böyle devam ediyor. Başvurunun yetmiş ikinci paragrafında bunları daha yazamadım. Çünkü biliyorsunuz o akşam bunları ben yazarken dedemi kaybettim ve hala yazamadım. Sağ olun. Yazamadım bir örnek vereyim. Yetmiş ikinci paragrafta diyor ki geniş çaplı ve sistemik saldırıdan bahsediyor. Çok güzel duruyor bu. Yani Gazze’de olanları anlatmak için. Fakat geniş kapsamlı ve sistematik saldırı koşulu insanlığa karşı suçların koşuludur. Soykırımın değildir. Siz bunu soykırım sadece yani mahkemenin yargı yetkisi gereği sadece soykırıma dayanabileceğiniz bir yerde geniş kapsamlı veya sistematik saldırıyı anlatmaya çalışmanız gene anlamsız. Çünkü bu insan ve bu Türkiye mesela İsrail insanlığa karşı suç işliyor diyemez bu mahkeme önünde. Yani çünkü mahkemenin insanlığa karşı suçlar üzerinde bu olayda yargı etkisi yok. Sadece soykırımla ilgili bir dava var. Yani bunu anlatmaya çalışmanın tamam hiç yeri yok yani. Bu bir şeyin önünü alabilen bir yer de değil. İsrail Silahlı Kuvvetleri, İsrail Hükümeti falan filan bunlar da çok siyaset dili. Gene başvurudaki metinden bahsediyorum. Siyasetin dili bunlar. Uluslararası hukuk bakımından İsrail ordusu, İsrail hükümeti tek bir şeydir. İsrail devletidir. Uluslararası hukuk da devletler söz konusudur. Yani devletin alt üniteleridir onlar. Organlarıdır vesaire. Yani bir devlet sorumluluğu bakımından biraz da yenilmiş, orası o kadar şey değil. Fakat bunun İsrail devleti olduğunu sürekli işte hükümet, Government falan böyle bir amatörce bir dil. Sonra hiçbir şekilde mesela formal hukuki dilde yer almayan, dil şeylerine çok girmek istemiyorum içerik bakımından belki çok önemli değil ama başka bir örnek vereyim. Bunu yanlış hatırlamıyorsam Adil Hak paylaştı. Türkiye paragraf numarasını şu an söyleyemiyorum, sonra yazacağım bunu. Bir yerde uluslararası suçlar bakımından core international crimes dediğimiz işte bu çekirdek suçlar bakımından bağışıklığın devlet görevlerinin bağışıklığı olmadığını kabul etti. Yani bu konuyla ne kadar ilgilidir burada tartışılır. Çünkü devlet yargılanıyor. Bu devleti değil devlet başkanını ilgilendiren bir şey. Uluslararası ceza mahkemesi bakımından belki bir anlamı olurdu ama ona da taraf değiliz. Türkiye’nin temel tezlerinden bir tanesi bu devlet başkanlarının dokunulmazlığı hususunda veya işte devlet görevlerinin çok daha bizim katı bir politikamız var. Bunu mesela bu başvuruda esnettiler. Yani bu başvuruda kullanılan dil, bunun esnetilmesi. Ben bunu ayrıca bir akademik makaleye veya bir rapora dönüştüreceğim. Türkiye’nin önceki bu konudaki tutumuyla çeşitli uluslararası konferanslardaki beyanlarıyla buradaki bu paragrafın nasıl çatıştığını göstereceğim. Elbet bir iki uzmandan destek alınmıştır. Fakat yabancı uzmandan destek alıyorsanız bu kadar kısa sürede yabancı uzmanın kendi devlet politikanızın bütünü hususunda brif buna veremezsiniz. Cüneyt Yüksel Hoca, Adalet Komisyonu Başkanı, Cüneyt Hoca’nın önüne bu metin gitmişse ve Cüneyt Hoca “Aa pek güzel bu metin.” demişse o zaman Cüneyt Hoca’dan da biz şüphe etmek durumunda kalacağız. Yani ben ya aklımdan şüphe edeceğim ya bu sürecin yürütülme biçiminden. Bunun yani inanılmaz büyük kaçmış bir fırsattır Türkiye için bu başvuru müdahale talebi. “Dostlar alışverişte görsün.” derli toplu gözüken uzmanı olmayanların anlamayacağı işte uzman olanları da orada burada konuşturturuz. Çok güzel deriz fevkalade deriz dedirtiriz nasılsa 3 kişi 5 kişi anlar onlar da ne yapabilir zaten.” Düşüncesi var.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Hukukçular değerlendirsin, kamuoyu değerlendirsin ve aylardır beklenen bu müdahillik başvurusunda titizlenenler bu konuşmayı değerlendirsin. Hollanda’da başvurucu mikrofonlara konuşan Adalet Komisyonu Başkanı Sayın Cüneyt Yüksel değerlendirsin. Biz kendisinden Hocamız Kerem Gülay’ın argümanları hakkında cevaplar bekleriz, isteriz. Hangi uluslararası hukukçular bunu hazırladı, yerli mi, yabancı mı? Ve bu ciddi eleştirilere vereceği cevapları da bekleriz. Cevap hakkı saklıdır. Cüneyt Hocam’a da ekranlarımızı açınız buyursun konuşsun. Ama ciddi eleştiriler var. Konunun uzmanı tarafından yapılmış ciddi eleştiriler var. Şunu söylemek isterim. Siz bu kadar İsrail’e ateş püskürüyorsunuz ve amatörce bir iş hazırlıyorsunuz. Bu çok önemli bir sorumsuzluk. Öyle bir şey olabilir mi?
Kerem Gülay: Cüneyt Hoca, dediğim gibi benim sürecin başından beri bu yani AKP içinde bu konuyu anlayabilecek kaliteli tek gördüğüm isimdi. Kendisiyle uygun göreceği, bu konuda çalıştırdığı çalıştıracağı bütün hocalarla, bütün uzmanlarla, hukukçularla, isterse yerli yabancı, ben tek başıma istedikleri platformda açık bir şekilde tartışıp, kamuoyu önünde açık bir şekilde tartışmaya hazırım. Hiçbir benim çekincem yok. Paragraf paragraf bunun ben hesabının sorulması gerektiğini inanıyorum. Eğer söyleyecek sözleri varsa, bu sözleri söyleyecek ilimleri varsa, gelsinler Hodri meydan her yerde tartışalım. Bu çünkü çok utanç verici bir hal aldı bizler için maalesef. Hocanın yürütmeye çalıştığı bir sürecin bu şekilde olmaması gerekiyordu. Madem buna soyundu o zaman bunun hesabını da kendisinin vermesi gerekiyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Buradan tekrar Cüneyt Yüksel Hoca’nın kulağına kar suyu kaçıralım. “Buyur” diyor Kerem Gülay Hoca; “Bir münazaraya davet ediyorum. Ben söylediklerimin arkasındayım. Bu kadar önemli bir başvuruda eleştirilerim var ve bir münazaraya davet ediyor..” Çok önemli. Çok teşekkür ederiz. Sayın Hocam Kerem Gülay biz bu dediklerinizi mutlaka Cüneyt Yüksel Hoca’ya da ileteceğiz. Süreç açısından da son derece önemli. Bilimsel bir buluşma yaptık. Son derece önemli bilimsel mütalaalarda bulundunuz. Paragraf paragraf gittiniz ve bunları daha ayrıntılı değerlendireceğiniz, adeta bir paragrafın bilimsel bir makale değerlendirmesi olarak yazacağınız İngilizce analizleriniz de olacak. Mutlaka bilimsel dergiler de yayınlanacak. Bunu tahmin edebiliyorum. Çünkü çok önemli bu başvurular, çok tarihi. Dünyada ünlü soykırımlar var ve şu anda da devam eden bir soykırım var. Yani gözlerimizin önünde bir tarih yazılıyor. O anın içindeyiz. Korkunç anların içindeyiz ve onlara müdahil oluyoruz. Hocam çok teşekkür ederiz programımıza katıldığınız için. Ben teşekkür ederim. Diyoruz ki sabahlara kadar anlatacağınız çok şey var. Bunu çok iyi biliyorum ama vaktiniz kısıtlı. Çok teşekkür ederiz. Elinize emeğinize sağlık. Çok teşekkürler. Tekrar buluşmak üzere. Hoşçakalın. Sağ olun.
Değerli izleyenler bugün de programımızı burada bitiriyoruz. Programımızın İlk bölümünde Ümit Aktaş Hoca çok önemli tespitlerde bulundu, değerlendirmelerde bulundu.
İkinci bölümümüzde Koç Üniversitesi’nden Kerem Gülay Hoca çok önemli bir analiz yaptı, Türkiye’de başka yerde yapılmayan önemli, Türkiye’nin Uluslararası Adalet Divanı’na müdahillik başvurusu konusunda kelimesi kelimesine, cümle cümle, paragraf paragraf çok önemli değerlendirmelerde bulundu. Vaktimiz kısıtlıydı yoksa çok uzun uzun bunları yapacağını biliyoruz ve bu konuda da muhataplara bir münazara teklif etti. Adeta bir fikri düello aslında çünkü çok önemli ve büyük hamasetlerin ortasında bilimsel bir güdüklük kabul edilemez. Bunu son söz olarak söyleyelim. Bu kadar hamasete rağmen kalkıp bilimsel bir güdüklük olacak iş değil. Çünkü çok önemli hatalar var başvuruda. Bu eleştirilerin de dikkate alınması gerekiyor. Belki önemli bir hazırlanma dönemi geçti ama ehil ellerde olmadığı da belli. O yüzden ağır eleştiriler alıyor müdahil başvurusu.
Programımızı burada bitiriyoruz. Haftaya salı günü saat 21.00’da inşallah tekrar sizlerle birlikte olacağız. Salı gününe kadar hepinize hayırlı akşamlar, hoşça kalın.
























Yorumlar