9 Eylül 2024

ÖFG TV’den herkese merhaba. Her hafta salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konuklarıyla size sunduğumuz programımıza bu akşam da başlıyoruz.

Değerli izleyenler haftayı değerlendirmemiz gerekiyor. Ulusalda ve Kocaeli yerelde neler oldu onlara bakmamız gerekiyor. Biz özellikle ulusalda önemli bir haberin öne çıktığını görüyoruz. Neredeyse 20 gün oldu Narin kızımız, Narin Güran çok acı bir ölüm. Kayboldu ve bulunamadı. Günlerce, günlerce bulunamadı ve en sonunda evine bir kilometre uzaklıktaki bir dere kenarında bulundu. Defalarca, defalarca arandı bölge ve sonunda bulundu. Bir çuvala konulmuş, bozulmuş bir ceset sonunda bulundu. Yani neredeyse 85 milyon bu olayı takip ediyordu. Çünkü küçücük bir kız çocuğu ve vicdanları sızlatan bir durum. Çünkü hem bir çocuk hem bir kız çocuğu ve kaybolmuş, muhtemelen öldürülmüş ya cinsel istismara uğradı veya başka bir nedenle insanların vicdanı sızladı çünkü mazlum, savunmasız bir yavru belli ki zalim eller tarafından darba uğradı, katle uğradı ve daha sonra da cesedi saklandı.

Toplumun vicdanını ayaklandıran ve infiale sevk eden bir olay oldu. Narin’in kaç gündür arandığını biliyoruz. Çok büyük bir merakla beklendi. Olayın her ayrıntısı titizlikle incelenmeye çalışıldı ve en sonunda çok ciddi aramalar sonunda defalarca aranan bir yerde Narin’in cesedine ulaşıldı. Bir ayağı dizden kopuk, işkenceyle öldürülmüş mü bilinemiyor ve cesedi de bozulmaya yüz tutmuş. Çünkü suyun içinde bozulmaya oldukça uygun bir ortamda bırakılmış, gizlenmiş. Üzerine taşlar atılmış ve dallarla, yapraklarla üstü örtülmeye çalışılmış. Çok zalimce, çok mazlumca bir ölüm. Gerçekten herkesin yüreğini sızlattı. Hepimizin yavruları var, kız çocukları var ve kendi çocuğumuz gibi içimizde hissettik bu çocuk nasıl olur da böyle zalimce katledilir.

Böylesine savunmasız ve korunması gereken bir çocuk. Kur’an kursuna gidip dönerken elinde Elif ba, başörtüsüyle tüm masumiyetiyle, safiyetiyle Narin nasıl oldu da ortadan kayboldu? Hepimiz tahmin ediyorduk o acı sonu. Bir şekilde yakınları tarafından öldürülme ihtimali yüksekti. Bu tür olaylar da çoğunlukla böyle olur. Yakınları çoğunlukla öldürür ve şu an ortaya çıkıyor ki amcası tarafından öldürüldüğü ortaya çıkıyor ve bir şekilde el birliği, iş birliğiyle de cesedin saklandığı anlaşılıyor.  Kamuoyunun, dikkatinin toplaştığı bir meselede sonuca ulaşmak çok zor değil. DNA örnekleri var ve diğer birçok çalışma.

Günümüzde bu tür cinayetlerde faile ulaşmak çok zor değil. Bir müddet zorlaşılabilir ama çok da zor değil. Sonunda ulaşıldı. Aslında şunu da eleştirmek lazım. Çok profesyonelce bir dedektiflik yapılmadı. Cinayet takibi yapılmadı gibi. Defalarca aranan bir yerden daha sonrasında yapılan bir aramada ceset bulunuyor. Bu ne demek? Demek ki çok profesyonelce işler yapılmamış. Bu üzücü bir durum. Demek ki işin uzmanı kişiler bu işi takip etmedi.

Burada şu da ortaya çıkıyor; on binlerce polisin görevden hoyratça atıldığı bir yerde işin uzmanı olmayan kişiler tarafından bir takip yapılması da oldukça önemli. Gecikmelere neden olduğu da tahmin ediliyor. Bu işin ustası polislerin çok hoyrat bir şekilde işten atıldığı bir zaman diliminde görüyorsunuz çokta belki zorlanılmayacak bir fail bulma olayında oldukça zorlandı İçişleri Bakanlığı. Diyarbakır Valiliği.

Teknik gelişme sonunda bir ize ulaştılar ama bu kadar da gecikmeyi ben bir amatörlük olarak görüyorum açıkçası. Çok daha öncesinde bu meselede bir yere ulaşılabilirdi. Bunu da bir eleştiri olarak söylemek isterim.

Neden öldürüldü? Bu çok önemli bir mesele. Bu çocuk bir müddet acaba öldürüldü mü dendi. Daha sonra öldürüldüğü ortaya çıktı. Cesedi nerede de denildi, cesedi de ortaya çıktı. Fakat şu anda en büyük soru bu. Neden öldürüldü? Yani bu ufacık bir kız çocuğu neden öldürülür? Bunu anlamak lazım gerçekten çünkü kızın bir ablası da daha önce güya merdivenlerinden düşerek öldürülmüş, ölmüş! Acaba öldürülmüş mü diye bir soru işareti var. Bu yüzden. Olay sıkıntılı. İyi şekilde araştırmak lazım. 20 haneli bir köy. Mutlaka oradan birisinin olacağı belliydi ve sonuçta da bir ize yavaş yavaş ulaşıldı.

Bir mazlum öldü, bir çocuk öldü. Bu çok acı. İçimizdeki safiyet öldü açıkçası. Toplumun biraz da tepkisi buna. Biraz da vu tür olaylarda insanlar da böyle olaylara tepki göstererek ne kadar suçsuz olduklarını bir yerde göstermeye çalışıyorlar. Bu da ayrı bir konu, çok üzerinde durmaya gerek yok ama bu da olayın bir başka yönü. Neden öldürüldüğü üzerinde uzun uzun araştırma yapmak lazım. Bir sosyolojik neden mi var? Ailevi neden mi var? Küçücük bir çocuk neden öldürülür? Cinsel bir istismar mı var? Bütün bunlar ayrıntılı bir şekilde araştırılmalı. Bütün kamuoyu şimdi bunu merak ediyor. Herkes buna odaklanmış durumda.

Tüm Türkiye durdu, nefesini tuttu ve bu çocuğun bulunduğu anları izledi ve şu anda da en büyük soru, neden yani? Neden bu çocuk öldürülür? Bakalım sonuçta ne çıkacak? Ben bu olayın böyle çok siyasi bir şekilde değerlendirilmesini de doğru bulmuyorum. Sosyolojik açıdan olayı değerlendirmek lazım. “Şu partinin işi, bu partinin işi” falan gibi işlere de girmek doğru değil. Aklı başında sakin değerlendirmeler yapmak gerekiyor. Zaten toplumlar bozuluyor, bireyler ve toplumlar bozuluyor. Kokuşma had safhada, her alanda bir kokuşma halinin olduğu toplumlarda, rakip gördüğü kişi veya kurumlara bağlayarak bu işten kimse kurtulmaya çalışmasın, kusura bakmayın.

Toplumsal genel durum var ve bunu en başta masaya yatırmak zorundayız. Vicdansızlık var. Küçücük bir çocuğun öldürüldüğü bir yer vicdansız bir yerdir. Hangi gerekçeyle olursa olsun küçücük bir çocuğun zalimce öldürüldüğü, cesedinin saklandığı bir yer vicdansız bir yerdir. Demek ki vicdansızlığın hakim olduğu bir toplumdan bahsediyoruz, bir sosyolojiden bahsediyoruz. İnsanların ucuz bir şekilde harcandığı, çocukların, bebeklerin ucuz bir şekilde harcandığı bir toplumdan bahsediyoruz demek ki. Artık bunun nedeni ateerkil bir toplum mu, feodal bir toplum mu, yoksa insanların maddeye tapmasından dolayı vicdansızlaştığı bir toplum mu, bunu da ayrıca değerlendirmek lazım, ayrıca düşünmek gerekiyor ve olayı takip edeceğiz ve güzel kızımızın hatırasına uygun bir şekilde onu anmaya devam edeceğiz. Bunu da söyleyeyim.

Son günlerde Evliya Çelebi gibi dolaşıyorum. Ankara’dan çıktık yola. Şu anda Kocaeli’ndeyim. Neden böyle? Çünkü Ankara’dan çıktık. İlk olarak Afyon Cezaevi’ne gittim. Orada Afyon Cezaevi’nde ziyaretlerde bulundum. 13 mahpusu ziyaret ettik. Adli, siyasi fark etmeksizin, siyasilerin farklı grupları fark etmeksizin birçok mahpusu dinledik, idarecileri dinledik ve önemli bir ziyaret yaptığımıza inanıyoruz. Önemli tespitler yaptık, cezaevi yetkililerine bildirdik ve bakanlık yetkililerine bildiriyoruz. Bütün bunlarla Perşembe günü basın toplantımızda da ayrıntılı bir şekilde detaylara ineceğim.

Ardından Afyon KHK Platformu’nu ziyaret ettik. Gayretli, idealist ve hakkın hakikatin hukukun peşinde olan arkadaşlarımızla oturduk ve muhabbet ettik, konuştuk. Hukukun durumunu, yargı bağımsızlığının nasıl sağlanabileceğini, Afyon’da neler yapılabileceğini konuştuk ve sonra Afyon’dan ayrıldık, İzmir’e gittik. Parti toplantısında üç gün bulunduktan sonra, partimizin yıl sonu değerlendirmelerini dinledikten ve müzakere ettikten sonra ise Menemen R Tipi Cezaevi’ne gittik.

Menemen R-tipi Cezaevi’nde hasta mahpuslar var. 100 kişilik en fazla kapasitenin olduğu bir cezaevi orası. 140 mahpus var. Ağır hasta mahpuslar var. Adli tıp kurumunun infaz erteleme öncesi son durağı olan, bir müddet daha bakalım diyerek oluşturduğu bir cezaevi sistemi. Menemen Rehabilitasyon tipi cezaevi. Fakat bu tür cezaevleri oldukça zor cezaevleri. Yetkililerle de konuştuk. bu tip cezaevlerinin olmaması gerekiyor. Çünkü bu mahpusların artık cezaevinde olmaması gerekiyor. Bunları daha cezaevinde zorla ite kaka tutmak doğru değil.

İleri derecede hasta, yaşlı, ağır engelli mahpusları cezaevinde tutupta kimsenin başı göğe ermez. Zaten zor bela kendisini ayakta tutmaya çalışan, hayata, yaşama tutunmaya çalışan mahpuslar. Sıddık Güler, 84 yaşında, ileri derece haklı. Yaşlı ve hasta bir mahpus. Yani bu kişiyi tekrar tekrar göndermişler. “Ya hele bir üç ay daha kalsın. Bir bakalım hele.” Demek ile nereye varacaksınız. Anlamak mümkün değil. Yine bir başka kadın mahpus. İkinci kez ziyaret ettim. Geçen sene de ziyaret etmiştim. Şerife Sulukan. Eski bir fizik öğretmeni. KHK’lı bir kadın. Başına gelmeyen kalmamış. İlk önce 4-5 sene eşi cezaevinde yatmış. Çocukları çok zor günler geçirmiş. Kendisi çok zor anlar yaşamış. İşinden kendisi de atılmış. Ve ardından kendisi de Covid olmuş. Ardından bir inme geçirmiş. Hemipleji dediğimiz tıbben. Bir nörolojik beyin hadisesi geçirmiş ve inme, felç yaşamış sol tarafında. Zor bela toparlamış ve ardından da epilepsi olmuş tabi o beyindeki hasarlardan dolayı. Ağır ilaçlar kullanan, yaşadığı travmalar, üzüntülerden dolayı ağır ilaçlar kullanan işte kan sulandırıcı ilaçlar, depresyon ilaçları, epilepsi ilaçları ve beyin hasarının gidereceği ilaçlarla birlikte ağır bir şekilde travmasının devam ettiği bir kadın, mahpus. Hala orada tutulmaya devam ediyor.

Şerife Sulukan’a adli tıp kendisine infaz erteleme vermemiş. “Menemen r-tipi cezaevinde tutulabilir.” denilmiş. Fakat. kendisi Cumhurbaşkanı’na afına başvurmuş. Biz buradan Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sesleniyoruz. Şerife Sulukan hasta bir mahpus. Ve sizin af yetkinize başvuru yapmış. Hasta bir mahpusu daha orada tutmayın Sayın Erdoğan. Bu kadına yazıktır, günahtır. Zulümdür yani. Bu kadını daha orada tutmamanız gerekir. Elinizde bir af yetkisi var. %98 engelli bir kadın. Ayağını sürüyerek zor yürüyen ve ağır depresyon ilaçları kullanmasına rağmen yaşadığı korkunç tavmaları, kabus dolu son 8 yılın yaralarını saramayan bir kadının mutlaka tahliye edilmesi, infaz erteleme alması gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığı affı konusunda paşalara tanıdığınız tahsisatın bir benzerini Şerife Sulukan’a da tanıyın lütfen. Şerife Sulukan son derece zor durumda. O infaz erteleme alan paşalar kadar ağır patolojiler taşıyor, yaşıyor ve önemli sıkıntıları dünyasında taşıyan bir kişi maalesef biz.

Menemen R Tipi Cezaevi’nden sonra Şakran Kadın Cezaevi’ne gittik ve orada da farklı yine adli ve siyasi mahpusları ziyaret ettik. Kadını, erkeğiyle bizim için hiç fark etmez tüm mahpusları dinlemeye çalıştık. Adlisini de, siyasisini de, siyasilerin her farklı grubunu da dinledik.

Bahar Kızılaltun, 35 yaşında evli bir kadın ve kendisine cezaevinde infaz koruma memurları tarafından, jandarma tarafından bile değil, infaz koruma memurları tarafından kolu kırılan biri yanlış duymuyorsunuz, kolu kırılan bir kadın ve kolu da 26 Mart’ta kırılmış. Düşünün şu anda Eylül ayındayız, 3. ayda kırılmış 9. ayda hala bu kadının kolu iyileşilmiş. Çünkü geç alçıya konulmuş, geç ameliyat verilmiş, geç ameliyat sonrası takibi yapılmış. Kontrolleri iki ay gecikmiş ve bu yüzden. Kolu sürekli alçıda kaldığından kolunda eğrilip gelişmiş.

Bir müzisyen, yan flüt çalan bir müzisyen Bahar Kızılaltun ve bundan sonrasında kolu fizik tedavi altında fakat pek iyileşecek gibi değil. Önümüzdeki aylarda bir ameliyat daha geçirmesi gerekiyor. Düşünün, koğuşunda yapılan bir aramada defterleri alınacak diye darp edilen ve kolu kırılan bir mahpus. Sayın Yılmaz Tunç bunları duyuyor mu?

Şakran Kadın Cezaevi’nde ne olduğunu duyuyor mu? Şakran kadın cezaevinde bu kol kırma olayının nasıl örtbas edildiğiinden haberi var mı Sayın Yılmaz Tunç, Sayın Ramazan Can. Böyle bir rezalet olabilir mi? Cezaevlerinizde mahpusların kolu kırılıyor. Ortada hiçbir şey yokken, “Yok işte senin defterini alacağım, notlarını alacağım.” Bırak bir insan defterine notlarını tutsun. Sana ne mahpusun defterinden. Allah aşkına zaten özgürlüğünü kısıtlamışsın orada tutuyorsun. “Senin defterini alacağım.” peşinde koşup insanların kolunu kırıyorsunuz.

6 ay geçmiş bu konuyu araştıran yok mu Sayın Yılmaz Tunç? Sayın Ramazan Can? Böyle bir şey olabilir mi ya? Şu hale bakın, şu skandala bakın. Bu cezaevi de bu konuyu örtbas ediyor. Yok mu yani aranızda bu cezaevine bir telefon açıp da “Bu ne skandaldır ya? Bu ne haldir ya? Yani biz size mahpusların kolunu kırın diye mi size teslim ettik?” diyen bir kişi yok mu aranızda Sayın Yılmaz Tunç, Sayın Ramazan Can? Size soruyorum ya, bu ne rezalettir yani? Bir kadın ya, Allah aşkına ne var dört duvar arasında, demir parmaklık arasında daha ne yapabilir yani siz kolunu kırıyorsunuz? Bu konuda hala etkin bir soruşturma yok. Yani bu kaçıncı vaka oldu Anayasa Mahkemesi’nin savcılığın örtbas ettiği soruşturmalardan sonra hak ihlali verdiği kaç tane vaka yaşadık şu ülkede! Bunu da mı aynı kadere uğratmak istiyorsunuz?

Kol kırma olayını biz buralarda mı bırakalım sanıyorsunuz? Böyle şey olur mu ya? Bakın ulusalda bu işin üstünü örtebilirsiniz ama uluslararası camia böyle şeyleri affetmez. Siz Avrupa Birliği kapılarında dolaşıp duruyorsunuz. Sayın Hakan Fidan geçtiğimiz günler Avrupa Birliği kapılarında dolaştı. Telaşlı dedi ki; “Ya işte bizi alın bu Avrupa Birliği’ne.” Bununla mı gireceksiniz? Cezaevinde mahpus kolu kırarak mı? 35 yaşındaki bir genç kadının bir kolunu kırarak, onu aylarca tedavi ettirmeyerek, kolunu sakat bırakarak mı Avrupa Birliği’ne gireceksiniz Sayın Yılmaz Tunç? Bana bir cevabını verir misiniz?

Şakran Kadın Cezaevi’nin müdürleri de bizimle görüşmeye çıkmadı, güya toplantıları varmış. Bu klasikleri biliyoruz. Birinci müdür ve ikinci müdür bizimle görüşmedi. “Mahpusu dinleyelim ve sizi dinleyelim.” çağrımıza kulak tıkadılar. İşte güya toplantıları varmış. Ne toplantısı kardeşim? Oraya bir milletvekili gelmiş. Ben 85 milyonun temsilcisi bir insanım. Daha ne toplantısı? Ne toplantısı olabilir ya? Allah aşkına bir milletvekili gelmiş orada milletin bir ferdi ile konuşuyor. Onun çok ağır iddiaları var. “Benim toplantım var.” diye odana saklanıp kaçarak nereye varacaksın? Bu ne rezalettir ya Sayın Yılmaz Tunç? Sizden önceki bakan Bekir Bozdağ ne diyordu? “Milletvekilinin telefonuna çıkmayan müdürü görevden alırım.” ya milletvekilinin telefonda müdürü istemesini bırak, Milletvekili cezaevine gitmiş, müdür ve müdür yardımcısı, 1. müdür ve 2. müdür odalarına kaçıyorlar, saklanıyorlar. Milletvekili’ne söyleyecek bir sözleri olmadığı için, kırılan kolla ilgili bir şey söyleyemeyecekleri için saklanıyorlar. “Toplantımız var.” diyorlar. Bu ne rezalettir ya? Bu konuda bir açıklama yapacak birisi yok mu? Biz illa Nacho Sanchez Amor’a mı bunları götürelim. Bütün bunları götürüyoruz zaten. Bunu da bilin. Hiçbir şeyi örtbas edemeyeceksiniz. Biz bunları da götüreceğiz. Ben skandal bir durum gördüm ya.

Ortaçağ zindanlarında mı yaşıyoruz Allah aşkına? Kadının kolunu kırmışlar. Kolu sakat kalmış. Bir müzisyen kolunu kullanamayacak bundan sonra. Tekrar tekrar ameliyatlar geçirecek. Şu hale bakın ya. Bu nasıl bir işkence hali? 6 aydır Bahar Kızılaltun işkence yaşıyor. Ortopediye geç götürüyorsun. Ortopediye götürdüğün doktorlar hipokrat yeminini unutup kadına her türlü acıyı yaşatıyorlar. Daha sonra ameliyat kararı geç atılıyor. Ameliyattan sonra kontroller 2 ay aksatılıyor. Yapılabilecek tüm kötülükler yapılıyor.

Adalet Bakanlığı yetkilileri, Sağlık Bakanlığı yetkilileri, tüm yetkililer eliyle Bahar Kızılaltun’a zulmediyorsunuz. Yok mu aranızda bir tane soracak yani şu cezaevine “Ya ne oldu kardeşim gergerlioğlu gelmiş bak böyle büyük bir skandal gördüğünü söyledi. Bize bir açıklama yapın.”” diyecek birisi yok mu aranızda ya? Allah aşkına size soruyorum hiç mi insaf merhamet vicdan sahibi yok? 85 milyonun ağladığı hadiselerde herkes ağlamasını bilir. Fakat kalkıp böyle birilerini rahatsız edecek bir olayda insanlar o timsah gözyaşlarını bırakırlar bu sefer. Timsah gözyaşı dökmek kolay yani, “ah vah” diyorsunuz ama gelin bakalım bu işin hesabını verin. Narin’e ağlamak zor bir şey değil, herkes ağlar ona. Tüm vicdanlar sızlıyor. Ama bunu da ben biraz bir günah çıkarma olarak görüyorum. Çok kolay bir şekilde. Herkes kendisinden daha suçlu birisini bulunca vur abalıya oluyor. Kendisi o kadar kötü değil diye düşünüyor. “Benden kötü birileri de çıktı.” diye ona her türlü hakareti yapmaya başlıyor.

Şakran Cezaevi’nde başka birçok mahpusla da görüştüm ama dikkatimi çeken bir başka mahpus da Ayşe Çakır’dı. Ayşe Çakır ile çok üzücü bir görüşme yaptık. Çünkü iki göze iki çeşme ağlayan bir kadındı Ayşe Çakır. Gerçekten hayatımın en zor görüşmelerinden birisini yaptım. Beni görünce yaşadığı tüm acılarla, tüm o kabus dolu günlerin sızısıyla gözyaşlarına hakim olamadı, çok duygulandı. Herkesin kendisini unuttuğu yıllar boyunca bir milletvekilinin gelip kendisini görmesi karşısında inanılmaz derecede duygulandı ve bize dualar etti. Gerçekten 8 yıl boyunca çok ağır travmalar yaşayan, iki çocuğuna hasret, bir anne gördüm karşımda ve halen bu kişiye denetimli serbestliği verilmiyor. Halen bu kişi sevk edilmiyor. En azından Kandıra’ya sevk edilebilir. Çocukları, kendisi cezaevine girerken, oğlan 10 yaşındaymış, şimdi 17 yaşlarında. Kızı daha küçücükmüş şu anda 12 yaşlarında. Çocuklarıyla ilgili, ergenlikleriyle ilgili çok önemli sorunlar yaşıyor. Zaten eşi yıllarca hapishanede kalmış. Kendisi büyük, sorunlar maddi manevi yaşamış. Şimdi de çocuklarıyla ilgili sorunlar yaşıyor. Anne ve babanın hapishanelere girdiği, son 8 yıllarının kahır dolu yıllar olduğu bir aileydi, Çakır ailesi. Anne Ayşe Çakır gerçekten çok acı şeyler anlattı. Bunu basın toplantımda da ayrıca anlatacağım. Ama kendisi çok yalnız bırakılmış, çok zulümlere uğramış bir kadın olarak gerçekten artık bitmiş, tükenmiş bir durumdaydı.

Başka mahpusları da ziyaret ettik ve Şakran Kadın Cezaevi’nde denetimli serbestliği verilmiyordu. Sevklerin yapılmadığını ve şartların son derece ağır bir şekilde işletildiğini gördük. Adli mahpuslar 1 saat görüntülü görüşme yaparken siyasi mahpuslar en fazla 10 dakika o da görüntüsüz bir şekilde telefonla ancak yakınlarıyla görüşebiliyor. Çok büyük bir uçurum oluşturulmuş. İktidarın hasmâne ruh hâli buralara yansımış ve mahpuslardan intikam alan bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz işin doğrusu çok üzücü şeyler yaşanıyor cezaevlerinde. Diğer mahpusları da ziyaret ettik. Ve ardından Karayolu’yla Bursa’ya, ardından Kocaeli’ne geldik.

Kocaeli’de de yoğun temaslarımız var. Dilovası’nda geçtiğimiz gün birçok temasta bulunduk. Dilovası’nda  ABU İnşaat’ın yağma ve talan ettiği Diliskelesi sahili ve Muallimköy sınırları alanındaki deniz sahilinde bir incelemede bulunduk arkadaşlarımızla ve bu bölgede halkın denize gireceği alanın işgal edildiğini, yağma talan edilip mezbelelik içinde bırakıldığını gördük. Buna çok üzüldük. Güya AK Parti iktidarı seçim öncesi muazzam bir sahil oluşturacağım diye bir vaatte bulunmuş. Şu anda gidin bakın mezbelelik içinde bir sahil işte Beldeport’un işgal ettiği, liman yaptığı bir sahil. Abu İnşaat Şirketi’nin işgal ettiği, talan ettiği bir sahil ile Diliskelesi sahilinin Dilovası halkına kapatıldığını ve denize giremediklerini gördük.

Dilovası Hayvan Pazarı alanına gittik. Bir de ne görelim? Ortalık tamamen ihmal edilmiş ve perişan bir halde. Efendim orada kurulmuş olan lavabolarda sular sonuna kadar akıyor. Güya Yuvacık Barajı’nda sular % 40’lara düşmüş. Burada sular şırıl şırıl akıyor boş yere ve ardından buraya bir de cüruf dökmüşler. Yani pislik içinde, her taraf pislik içinde. Hayvan pislikleri karışmış, cüruf dökmüşler. Mezbelelik bir halde. Dilovası Belediyesi burayı da görmüyor ve ibreti alem bir halde. Yaparsa AK Parti yapar, işte böyle rezalet işler yapar. Bunu da gördük.

Ardından tır parkı yapılmadığı için tırcıların tüm yol boyunca arabaların nasıl park ettiklerini ve hem kendilerini hem de halkı nasıl mağdur ettiklerini gördük.

Kocaeli’de bölgede esnafın açılışlarına katıldık. Çiğ köfteci arkadaşımızın iş yerine gittik ve hayırlı işler diledik ve ardından Dilovası kent meydanında bir açıklama yaptık.

Dilovası kent meydanındaki açıklamamızda Dilovası meclis toplantısında görüntü alınması ve canlı yayın yapılmasının engellenmesine ilişkin bir açıklama yaptık ve bunun kabul edilemez olduğunu söyledik. Medyanın sesinin kısılması, halkın sesinin kısılması anlamına geldiğini söyledik. Olmayan belediye binası gördük! Öncesinde bir belediye binası olan bir yer var. Şu anda taş toprak molozlar içinde. Bu yerin önünde, olmayan belediye binasının önünde belediye başkanlarına seslendik ve böyle halkın sesinin kesilmesinin kabul edilemez olduğunu onlara söyledik. İfade özgürlüğü ve medya özgürlüğünün, demokrasinin ayrılmaz standartlarından olduğunu söyledik.

Geçtiğimiz günlerde biliyorsunuz Cumhurbaşkanı Erdoğan. Kocaeli’ne geldi ve güya önemli açılışlar yaptı. Biz bu açılışların iç yüzünü biliyoruz. Güya geldi, Gölcük Devlet Hastanesi’ni açtı. 8 yıldır yapımı süren yılan hikayesine dönmüş bir hastaneyi açtı. Hiç yüzleri kızarmadan AK Partili yetkililer ona bu açılışı yaptırdı.

Amatem Binası, 7-8 yıldır süren yılan hikayesine dönen bir yerdi ve en sonunda da, bittikten sonra da Bina Umuttepe Kampüsü’nde olmasına rağmen tıp fakültesine değil, Derince Eğitim Araştırma Hastanesi’ne devredildi. “Para getirmeyen binayı al git, Derince Araştırma senin olsun, biz ne yapalım böyle bir binayı. Defolsun gitsin bu bina buradan.” der gibi Derince’ye verdiler. Güya bunun da açılışınıı yaptılar. Bakın skandalların iç yüzünü biz defalarca açıklıyoruz.

Teleferik açılışı yapıldı. Fakat teleferiğe doğru düzgün binen yok çünkü oldukça pahalı. Ve millet bahçeleri açtılar. Millet bahçeleri açık değil ki. Neresini açıyorsunuz? Millet bahçesi Dilovası’na gittik. Dilovası’nın millet bahçesi 20 yıldır yapılıyormuş. Kulaklarınıza inanamayacaksınız ama ama 20 yıldır yapılıyor. 2004’ten beri yapılıyor. Ve hala bitilmemiş. Bitmeyen yeri Cumhurbaşkanı Erdoğan açmış. Oraya biz gittik. Kapının önündeki yerlerden atlayarak içeri girdik. Çünkü giriş yasak ve içeride baktık köpekler var, insanlar yok. İşte köpekler oralarda dolaşıyor, parkta. Bekleşiyorlar. İnsanlar daha girememiş oraya. Buna rağmen oranın da bir açılışı yapılıvermiş.

Dip çamuru temizliğinin de açılışını yaptı. Biliyorsunuz Körfez’e pislik akıp duruyor. Arıtma tesisi için çalışıyor. Körfez’de bir bölgede temizlik güya yapılıyor. Bu ne kadar anlamlı? Bir taraftan harıl harıl oraya pislik boşaltın, öbür taraftan minik minik temizleyin. Bununla nereye varabileceksiniz? Birilerine para kazandırmaktan başka bir şeye yaramayacak.

Dilovası’nın Millet Bahçesi civarındaki geri dönüşüm atık merkezinin de oldukça sıkıntılı bir alanda olduğunu ve millet bahçesini ileride rahatsız edecek bir koku taşıma potansiyeli olduğunu da görerek bölgede bir açıklama yaptık.

Dilovası’ndaki faaliyetlerimiz böyleydi. Dün de Kocaeli’de sık sık elektrik kesintilerine neden olan SEDAŞ, Sakarya Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi önünde bir açıklama yaptık. Altyapı çalışmalarına önem vermeyen SEDAŞ, Kocaeli halkını mahvediyor. Biz de Kocaeli Milletvekili olarak bu yapılanı kabul etmiyoruz. SEDAŞ’ı da SEPAŞ’ı da kabul etmiyoruz.

Buradan tekrar Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na sesleniyoruz. Bu ne pervasızlıktır? Bu ne futursuz bir durumdur? Bu ne cürettir diyoruz. SEDAŞ’ın çok rahat bir şekilde bu kötü hizmeti sürdürdüğünü ve bunun hesabının neden sorulmadığını da buradan soruyoruz değerli arkadaşlar.

Dün Kocaeli İzmit Ulu Gazi İlköletim Okulu’nun önündeydik. Çünkü okullar başladı, çocuklarımız milyonlarca çocuğumuz okula başladı. Anneler, babalar oradaydı. Çocuklar birinci sınıfta, ikinci sınıfta, sınıftan kaçmasın ve kendini emin hissetsin diye anneler babalar orada bekleşiyorlardı. Biz de gittik onların heyecanına eşlik ettik. Kendileriyle konuştuk ve servis fiyatlarının fazlalığı, taşımalı eğitimin aksiyon yönü, öğrenci kıyafetlerinin pahalılığı, defter çanta fiyatlarına yapılan %70, %100 lük zamları eleştirdik ve yaşanamaz bir hale geldi.

Üniversitedeki durumu da tetkik etmek istedik. Umuttepe kampüsüne gittik. Orada özel yurtların müdürleriyle görüştük. Halkımızla görüştük. Esnafla görüştük. Simitçiyle görüştük. Memurlarla görüştük. Kaldırılan memur servisinin durumuyla görüştük. Efendim Umuttepe’de 420 günde güya yapımı bitecek olan Cami inşaatını yerinde tespit ettik. İki yıl önce ihalesi falan yapılmış ama hala bir şey yok, bir çukur kazılmış. Müteahhit kaçmış, gitmiş. İzmit Kent Meydanı’nı yapan müteahhitmiş aynı zamanda. Orayı da terk edip kaçıp gitmiş. Ve böylece bütün bunlar ortada kalmış.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi gerek İzmit Kent Meydanı, gerekse de Umuttepe Kampüsü Cami yapım inşaatındaki rezaletler ve skandallar üzerine hiçbir açıklama yapmıyor. Burası kamunun yağmalanan malları, arazileri, parası, malı, mülkü. Ama Tahir Büyükakın’ın umurunda değil. Buralar yağma talan ediliyor. Kimsenin umurunda değil.

Kocaeli’de ne Derince Liman Yolu projesi yapılır, neredeyse yirmi yıldır burada bir çalışma, yapılma isteği vardır ama bu öyle bir şey yapılamaz! beceriksizlik yaparsa AK Parti yapar! Yani yaparsa AK Parti yapara karşı bunu söylüyoruz! Beceriksizlik yaparsa AK Parti yapar! Bütün bunları yapmış. Biz de yakından konuyu takip edip eleştirilerimizi yapıyoruz. Hiçbir eleştirimizde haksızlık yok.

Gerek Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Büyükakın gerekse Dilovası Belediye Başkanı Sayın Ramazan Ömeroğlu bilsin ki bizim eleştirilerimizde haksızlık payı yok. Çok doğru, haklı eleştiriler yapıyoruz. Kendinizi düzeltin. Böyle şey olmaz. Biz halkın adına konuşuyoruz. Ben milletvekiliyim. Milletin çiğnenen haklarının sözcüsüyüm ve bunların iade edilmesini, yağma ve talan edilmemesi gerektiğini de söylüyoruz.

Değerli izleyenler bugün de programımızı burada bitiriyoruz. Haftaya salı günü saat 21.00’da tekrar sizlerle birlikte olacağız. Hepinize hayırlı akşamlar, hoşçakalın.

Yorumlar