25 Kasım 2024

ÖFG TV’den herkese merhaba. Her hafta Salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konukları ile size sunduğumuz programımıza bu akşam da başlıyoruz.

Değerli izleyenler bu hafta, 2 önemsediğim olay ile ilgili 2 çok değerli konuğumuz olacak, çok dikkatli dinleyin lütfen. Çok dikkatli açıklamaları olacak.

İlki; 12 yılda bir yayınlanan çok önemli bir rapor Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Hakları Sözleşmesi’nden neşet eden İnsan Hakları Komitesi’nin 2. Periyodik gözlem raporu 7 Kasım’da yayınlandı ve Türkiye’ye yönelik ağır eleştiriler var. Meclis’te de defalarca gündeme getirdim, basın toplantılarımda, genel kurulda 2 kez dile getirdim ve iktidarın söyleyeceği kelimesi yok. Yoğun hak ihlallerinden sonra önemli bir rapordu. Tarihe not düştü ama sadece tarihe not düşmesi değil, bunun sonucunda neşet edecek diğer olaylar, siyasi gelişmeler de son derece önemli hukuki gelişmeler ve bunu İnsan Hakları Ortak Platformu Koordinatörü Sayın Feray Salman ile konuşacağız.

Anayasa Mahkemesi geçtiğimiz günlerde çok önemli bir karar verdi. OHAL Dönemi’nin büyük bir zulmüydü! İnsanlar ihraç edildikten sonra veyahut da Kürt meselesi, Alevi Meselesi veya her fikriyattan insanın devlet gadrine uğraması sonucunda pasaport madde 22 bahane edilerek idari tahdit kararları uygulanıyordu pasaportlara ve insanlar büyük acılar yaşıyordu. Hastası vardı, eşi dışarıda olan vardı vb. neler biliyoruz. Binlerce soru önergesi verdik bu konuda, işi yakinen bilen biziz ve binlerce mağdurun bundan dolayı büyük acılar çektiğini biliyoruz ve bu konuda büyük bir gayret sarf eden Av. Celil Çetin sonunda birçok davayı kazandıktan sonra Anayasa Mahkemesi’nden de bu kararın çıkması ile çok büyük bir başarı olduğunu bize iletti. Biz de gündem ettik. Çok önemli bir karardı. Anayasa Mahkemesi, bölge idare mahkemesinin kendisine gönderdiği bir karar sonrasında Pasaport Madde 22’nin Anayasaya aykırı olduğunu söyledi ve iptal etti. Bundan sonra keyfi kararların alınamaması gerekiyor. Son derece önemli bir kararı da Av. Celil Çetin ile konuşacağız.

İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) ‘tan Feray Salman ile konuşacağız. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin 2. Periyodik gözlem raporu yayınlandı, heyecan ile bekliyorduk, pek çok sivil toplum kuruluşu raporlar sunmuştu, tüm bunları inceledi ve gözlem raporunu yayınladı Sayın Salman. Ne diyorsunuz? Genel bir bilgi verin. Bu konu belki Türkiye’de insan hakları savunucuları dışındaki kişilerin merceği altında değil. Nedir bu karar? Neden önemli?

Feray Salman: Herkesin bildiği şey; Türkiye hem Birleşmiş Milletler nezdinde hem Avrupa Konseyi nezdinde Milletler Arası Örgütlerin insan hakları hukuku çerçevesi içerisinde sözleşmelere taraf olarak yer alıyorlar. Bu sözleşmelerde Birleşmiş Milletler üzerinden baktığımızda medeni ve siyasal haklar sözleşmesi ve ekonomik sosyal ve kültürel haklar sözleşmesi aslında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden hukuki formudur. İnsan onuruna yakışır bir hayatın, barışçıl, toplumsal barışın var olduğu, özgürlüklerin serbestçe kullanıldığı ve insan onuruna yakışır bir hayatın herkes bakımından gerçekleştiği bir dünya tasavvurunda hukuki çerçevesini oluşturuyor aslında. Yakın zamanda ekonomik, sosyal, kültürel hakları da konuşacağız ama çünkü Türkiye’nin orada bir gecikmesi var raporlama konusunda. Medeni ve siyasal haklara döndüğümüzde Türkiye bu sözleşmeyi 2000 yılından sonra, demokratikleşme, AB motivasyonu ile aslında her iki sözleşmeyi de onaylamıştı, çok uzun süredir bu sözleşmelerin Birleşmiş Milletler çerçevesi içerisinde Genel Kurul tarafından kabulü. Türkiye uzak kalmıştı 2000’li yılların başına kadar. 2002 yılında imzaladı ve sözleşme 2003 yılında yürürlüğe girdi. Anayasanın 90. Maddesi der ki; “ Eğer insan hakları ve özgürlükleri konusunda iç hukukta bir çelişki yaşanıyorsa usulüne göre onaylanmış insan hakları sözleşmelerindeki hükümler üstündür. Dolayısıyla aslında dolaylı bir biçimde Anayasanın 90. Maddesi Türkiye’nin onayladığı bütün insan hakları sözleşmelerini iç hukukunun parçası haline gelmiştir. Bu ; hukuk sistemimiz yasal mevzuat sistemimiz içerisinde bakılması gereken ve belki başlangıç noktası alınması gereken şeyler bu uluslararası sözleşmelerde yer alan standartlardır. İnsan hak ve özgürlüklerinin temini, tesisi ve geliştirilmesi konusunda. Medeni ve siyasal haklar sözleşmesi önemli bir sözleşme. Bu sözleşmenin işkence yasağı, kölelik yasağı, ayrımcılık yasağı gibi insan onurunu inciten, insan onurunu ortadan kaldırmaya yönelik ona karşıt olan birtakım fiilleri kesin olarak yasaklar ve onun yanı sıra ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi temel özgürlükleri; din ve inanç özgürlüğünü, barışçıl toplanma hakkını, seçme ve seçilme hakkı da dahil olmak üzere kamu işlerine katılım haklarını düzenler ve yolsuzlukla mücadele de bu sözleşmenin içerisinde kendi yerini bulur ki o hukukun üstünlüğüne uygun bir biçimde işleyişler demokratik bir ortamın yaratılması, hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi, hukukun üstünlüğüne saygı göstermesini güçlendiren standartlardır bunlar. Her sözleşmeyi onaylayınca devletler, bazı maddelerine zaman zaman çekince koyarlar ama çekince koyamadıkları yerlerden bir tanesi de bu sözleşmenin içinde yer alan ve sözleşmeyi onaylayan devletlerin sözleşmeyi onayladıktan sonra sözleşmenin içinde yer alan standartları, normları kendi iç hukuku içerisinde nasıl ele aldığı ve hayata geçirdiği ile ilgili bir raporlama aracı vasıtasıyla ilerlemesini gösteren bir komiteye ve değerlendirmesine sunması beklenir. Bu sözleşmelerin içinde yer alır. Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi bakımından da bu komitenin adı İnsan Hakları Komitesidir, BM Medeni Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin uygulanmasını izleyen komitenin adı İnsan Hakları Komitesi dolayısıyla denetleyici, aslında BM dili denetleyiciden ziyade BM dili devletlere yardımcı olabilecek bir değerlendirmeyi yapan, yol gösteren, dolayısıyla diyalog esasına dayalı ve pozitif olarak teşvik edicidir. Eleştirileri, neyin yapılmadığı gerektiğine dair, neyin eksik olduğuna dair gözlemleri devlete karşı bir durumdan ziyade o devletin neyi öne alabileceği ve nasıl ele alması gerektiği üzerinden ona yol gösterici bir sistem sunuyor. Denetim sistemi dediğimiz sistem böyle bir sistem. Devletlerin orada sözleşmede ön görülen belirli periyotlarda rapor sunması beklenir. Türkiye bakımından Türkiye’nin performansı tüm onayladığı sözleşmeler bakımından BM nezdinde bir tanesini onaylamadı 9 sözleşme var temel olarak. Zorla kaybedilmeye karşı kişilerin korunması sözleşmesini imzalamadı ve onaylamadı. 8 sözleşme bakımından raporlama pratiği problematik. Türkiye’nin performansı sıkıntılı. Medeni ve siyasal haklar sözleşmesi bakımından sıkıntı oldu. Türkiye’nin ilk raporunu onayladıktan 5 sene sonra vermesi bekleniyordu. 2003 yılında yürürlüğe giren sözleşmenin 5 sene sonraki verilmesi gereken zamanı 2008 yılıdır. 2008 yılında vermedi ama 2011 yılında verdi. 2011 yılında 2 rapor gibi sundu bu raporunu. Birleştirilmiş bir rapor verdi. 2011 yılında değerlendirilen bir komite değerlendirme yaptı o vakte kadar onaylama ile raporun gitme vaktine kadar, geldiği vakte kadar Türkiye’nin sözleşmenin içinde yer alan neredeyse 17-18 maddeden bahsediyoruz sözleşme içerisinde. Bunlara ilişkin olarak Türkiye’nin nasıl sözleşmede yer alan özgürlükleri yasakları; işkence, kölelik gibi nasıl ele aldığı, bunların gerçekleşmesi için ne tür tedbirler aldığı, alacağı, almaya devam edeceği. Neler ile karşılaştığına dair ya da alamadıysa alamama nedenlerini içeren bir raporu sunmuştu ama şimdi 2011 yılında verilen tavsiyeler Türkiye’ye 2011 yılına kadar yapılan ilerlemeler. Türkiye’deki gösterilen performansa dair. O dönemde Türkiye İnsan Hakları Kurumu kuruluyor, dernekler yasası değiştiriliyor. Değişiyor dediğimiz dönemler ama 2011’den sonra 2016 raporunu vermedi Türkiye. 2011 ile 2016 arası normal olarak verseydi 2018 yılında ya da 2017 yılında Türkiye değerlendirilecekti. O vakit verilecek tavsiyeler ise 2011 ile 2016 arasındaki değişimi ele alacaktı. Bizim geriye dönüş olarak demokratikleşme meselesindeki kırılma noktalarına denk düşüyor. 2010 yılı kırılma noktalarından bir tanesi, yargı ile ilgili olan değişiklikler, HSK’daki değişiklikler. Bir biçimde giderek başlayan reform sürecinin duraklama zamanları bunlar. Arkasından 2013-2014 Gezi Olayları meselesi var. 2015’te Güneydoğu’da yaşanan olaylar var ve oralarda pek çok hem sivil toplum örgütlerinin hem uluslararası camianın çok tedirgin olduğu endişe duyduğu tespit ettiği pek çok ihlaller var. Yasa değişiklikleri var. 2016’ya girdiğimiz zaman belki OHAL ilan edilmiş olabilirdi, olmamış olabilirdi. Dolayısıyla böyle bir dönemi kapsayacaktı ama Türkiye göndermedi bu raporu. 2016’da göndermeyince komite özel bir usulleri daha var. Raporu beklemektense devlete daha basitleştirilmiş bir usul ile rapor yazdırma yöntemi var. “Biz size soru soralım, siz de bu sorulara yanıt verin ne olup ne bittiğine dair.” Diye. 2011’de o raporu da soruları sorduğunda sivil toplum örgütleri bu soruların yanıtlarını kendisi bakımından değerlendirdiği raporları ile gönderdi. O raporların hepsi geldikten sonra devlette kendi raporunu gönderdi ama bu süreç içerisinde kamu otoriteleri, o raporun da koordinasyonunu Dışişleri Bakanlığı yürütüyor. Geri dönüp sivil toplum örgütlerinin nelerden sıkıntı duyduğunu ne olduğunu sormadı, herhangi bir diyalogda bulunmadı, diyalog ortamı da ortadan kalkmıştı. 2011’deki ilk nihai gözlem raporunu okuduğunuzda; katılımcılık meselesi de devreye girmiş, kısmi olarak sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınıyor, deneyimler yaşanıyor ama nihayetinde bu durumda diyalog ortamı olmadı. Verdikleri cevaplar üzerinden nihayetinde 2016’da verilmesi gereken şey verilmeyip, biz 2024 yılına kadar Türkiye’de olan süreçte hem sivil toplum örgütleri hem de devlet o sorular ışığı altında raporlarını yazdılar gönderdiler ve komite de neyi değerlendirmek zorunda kaldı? Çünkü bizim hazırladığımız ya da sivil toplumun hazırladığı şeyler halen devam etmekte olan sorunları da içerdi. 1. Rapor ile 2016’da verilmesi gereken dönem arasındaki bir zeminden 2024’e kadar geldi. 12 yıllık bir süreci komite gözden geçirmek zorunda kaldı çünkü bugün yaşadığımız pek çok sorun hem 2010 sonrasında ’13’14’15’16 ve OHAL sonrasında inşa edilmiş yasalarla, mevzuat ile devam eden bir süreç içerisinde kökü de aslında ağırlıklı olarak geçmiş yıllara dayanan problemler oraya taşındı. Çok doğal bir şeydi ve komite açıkçası 12 yılı 14 sayfalık, Türkiye’nin temel problemlerini özetlemek ve anlamak ve bu temel problemler üzerinden Türkiye’ye tavsiye verme konusunda başarılı bir performans sergilemiş gibi görünüyor. Biz hukukun üstünlüğü meselesi, Türkiye bakımından problem. Raporda da yer alıyor. Yargının bağımsızlığı bugünün çok can yakan bir meselesi ama yargının bağımsızlığının ortadan kaldırılması süreci 2010’dan başlayarak 2014’te, 2017’deki anayasa değişiklikleri ile yargının bağımsızlığı konusunda problemler giderek artmaya başlamıştı. 2016’da yaşadığımız problemler değil, çevre konusunda da dönüp baktığımızda çevrenin korunması, yaşam yerlerinin orada yaşayanlar bakımından nasıl yaşayacaklarına karar vermelerine olanak sağlayacak zeminlerin olmaması bakımından da hukukun üstünlüğü bizim bakımımızdan önemli hale geldi. Raporlar bugünü, geçmiş, OHAL’i, OHAL sonrasını her şeyi kapsadı. Bu raporun içerisinde 19 madde başlığı altında komitenin değerlendirmesi, endişeleri var. bu endişelerini de hem kendisinin sadece sivil toplum örgütlerinin raporlarına dayandırmıyor ama aynı zamanda o vakte kadar diyelim ki diğer sözleşmeler bakımından Türkiye’nin taraf olduğu diğer 8 sözleşmeden değerlendirme komiteleri, tavsiyeler vermişse bu tavsiyelere de bakıyor ve dönem içerisinde yapılmış olan bireysel şikayetlere bakarak ve sadece bunlara bakarakta değil aynı zamanda Avrupa Konseyi içerisinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ilişkili sözleşmeler bakımından da da Türkiye’nin performansını ölçmeye çalışıyor. Böyle bir zemin içerisinde çevirdiğiniz zaman 14 sayfaya geliyor ama 19 madde başlığı altında tavsiyeleri var.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Devletin isteksizliği olmuş gördüğümüz kadarıyla ve sonrasında şu anda çıkan önemli bir rapor var. Raporun önemli noktalarından başlamak üzere özetler misiniz?

Feray Salman: Raporun tüm başlıklarına baktığımızda Türkiye’deki pek çok sorununa tekabül ediyor. Bunlardan baktığımızda özellikle anayasal ve yasal çerçeve adalete erişim, yargının bağımsızlığı meselesi, adil yargılanma meselesi bir problem olarak tanımlanmış vaziyette ve bununla ilgili olarakta yargının bağımsızlığının tesisi bakımından adalete erişimin bütün OHAL’i değerlendirerek, OHAL dönemi içerisindeki hukuk dışı uygulamaları da içerecek biçimde yapılan bir analiz sonucunda bu konuda tavsiyeleri var. Hatta yargının bağımsızlığı konusunda da alınacak tedbirler konusunda HSK üzerinden, HSK’nın yapılanması, atama süreçleri, HSK’nın seçim süreçleri dahil olmak üzere 3 yıl içerisinde Türkiye’den bu konuda bir iyileşme beklediğini söylüyor ve Türkiye’nin 3 yıl sonra ara rapor vermesini ve bu ara raporda da bu konuda neyi yapması gerektiğini söylüyor. Komite üyelerini zorlamış olmalı ama başarılı şekilde altından kalkmışlar. Tüm farklı durumları değerlendirerek bakmışlar. İnsan hakları eylem planına bakmışlar, biz de baktık ama bunu dikkate almamışlar. İnsan hakları eylem planının somut sonuç ve etki yaratmadığını, özellikle yargı ile ilgili olan bu meseleler konusunda adalete erişim, hukukun üstünlüğü meseleleri konusunda insan hakları eylem planı içerisinde bir yer bulmadığını bu konuların ve bunun üzerinden çok bir şey yapılmadığını dolayısıyla insan hakları eylem planının etkisiz kaldığı tespitine varıyor ve hazırlanmakta olan devlet diyor ki; “Ben bunu bitirdim 2.’sini hazırlıyorum.” Hiçbirimizin davet edilmediği, bilmediğimiz nasıl bir insan hakları eylem planı yapıyor? Kim katılıyor? Kim yazıyor? Hangi sorunlar üzerine bilmediğimiz 2. İnsan hakları eylem planı hazırlanma süreci var gibi görünüyor Adalet Bakanlığı’nın koordinasyonunda bilgiye erişmemiz de mümkün değil. İnsan hakları kurumların bu tür denetleyici kurumların, devlet organlarının eylemlerini ele alabilecek, onlara yol gösterecek biçimde denetleyecek mekanizmaların da bağımsız olmadığı konusunda özellikle Türkiye insan hakları eve eşitlik kurumu bakımından bağımsız olmadığını dolayısıyla bu anlamda da dar bir çerçeve içerisinde eylemleri sürdüğüne dair tavsiyesi var. Türkiye iddia ediyor, bunu sadece medeni ve siyasal haklar sözleşmesi insan hakları komitesine söylemedi. Türkiye bu sözleşmenin denetiminden önce işkenceye karşı sözleşmenin komitesi tarafından denetlenmişti temmuz ayında haziran ayında göçmen işçiler ve ailelerin korunması ile ilgili Türkiye’nin onayladığı bir diğer sözleşmenin de denetimi oldu. Bu yıl 3 sözleşme bakımından Türkiye denetlendi ve oralarda ortak olarak çıkan noktalarda bir tanesi bu. İnsan ticaretinin ödevinin verildiği TİHEK, işkenceye karşı sözleşme bakımından ulusal önleme mekanizması olarak TİHEK, insan haklarının genel olarak korunması bakımından rolü olan TİHEK aslında bağımsız bir yapı olmadığı için etkin bir yapı olarak görünmüyor. Türkiye diyor ki; “ Biz B derecesi aldık.” uluslararası insan hakları kurumlarının verdiği bir akreditasyon notu bu ama B aslında Paris prensiplerine uygun bir kurum A derecesi alması lazım ama Türkiye B aldı. B aslında bu kurum var ama Paris prensipleri ile tam uyumlu değil demek. Bu nedenle de GANHRI Türkiye’ye “Ben sana B veriyorum, kurulmuşsun birtakım organların var, arkanda yasa var bu bakımdan yarı yarıya varsın ama Paris prensipleri açısından eksiklerin var, yasanın içerisinde düzeltmen gereken pek çok madde var.” diye ve atması gereken adımlar bakımından tavsiyeler yerine gelmiş değil. Türkiye’nin herhangi bir eylem planında tavsiyeler yer bulmuş değil. Dolayısıyla bu tür durumlar var. Din ve inanç özgürlüğü bakımından özellikle gayrimüslimler, Protestanlar, Yehova Şahitleri tarafından onların din özgürlüğü, Aleviler bakımından din dersleri bakımından yorumu var ve bunların özgür bir biçimde herhangi bir müdahaleye maruz kalmaksızın inançlarını teneffüs edebilmeleri, egzersiz edebilmelerinin olanaklarını güçlendirin der. Yolsuzlukla mücadele tedbirleri bakımından özellikle Avrupa Konseyi’nin Greco Yolsuzlukla Mücadele mekanizması bu. Türkiye’ye dair verilen raporda Türkiye’nin aslında pek çok bakımdan yolsuzlukla mücadelede çok etkin ve yetkin olmadığına ve eksikliklerinin olduğuna dair raporlar var. raporlara referans vererek yolsuzluk ile ilgili meselede adım atmasını talep ediyor. 2016 ve 2018 arasındaki OHAL dönemindeki herhangi bir biçimde adalete götürülemeyen, adalet mekanizmalarına götürülemeyen fiiller ile ilgili başında zorla kaybetmeler, kaçırmalar, işkence yasaklarına bir daha olmasın diye belli güvencelerin alınmasını OHAL durumlarında bu kadar keyfi ve o fiilleri işleyenlere yönelik dokunulmazlıkları üzerinden tavsiyeler var. Kaldırılmasına, güvencelerin kişilere sağlanması konusunda tavsiyeleri var. Kamu işlerine katılımda dokunulmazlıklar meselesinin altını çiziyor. Meclise seçilen milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının meclisteyken ifade özgürlüğünü kullanmış olanlara yönelik bunların dokunulmazlıkların kaldırılması için gerekçe olarak kullanılıyor olmasını eleştiriyor, kaygı duyduğunu söylüyor. Endişe duyması basit cümle gibi ama komitelerde endişe duymak burası problem alanı demek. Bu önemli bir problem demek dolayısıyla bu dokunulmazlıklar ile ilgili olan durumun kaldırılmasının ve serbest seçime katılma hakkının güvence altına alınmasını, parlamenterlerin ifade özgürlüğünün güvence altına alınmasını bu nedenle de bu tür müdahalelerin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak tavsiyelerde bulunuyor. Özellikle ifade özgürlüğü, insan hakları savunucularının korunması, mülteciler azınlıklar bakımından ya da dezavantajlı gruplar bakımından maruz kalınan karşı karşıya kaldıkları nefret suçları ile ilgili endişelerini dile getiriyor. Buna ilişkin olarak tavsiyelerde bulunuyor. Barışçıl toplanma özgürlüğü meselesi; dün Kadına Karşı Şiddet ile Mücadele Günü ve kadınların Taksim’e çıkması engellendi. Bu tür müdahalelerin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak tavsiyeleri var. 3 tavsiye var; Türkiye bu 3 tavsiyeyi önümüzdeki 3 yıl içerisinde yerine getirmek üzere adım atmaya davet ediliyor, etkili tedbirler almayı. Bunlardan bir tanesi; Terörle Mücadele meselesini de hem mevzuatı bakımından hem mevzuatın keyfi olarak yorumlanması bakımından Terörle Mücadele Yasası raporun içerisinde değerlendiriliyor. Dolayısyla komite Türkiye’den 8 Kasım 2027 tarihine kadar 42. Paragrafta yer alan yargının bağımsızlığı konusunda, yargının bağımsızlığını güvence altına alacak HSK’nın yapısı içerisindeki değişiklikler de dahil olmak üzere yargının bağımsızlığı konusunda terörle mücadele usullerinde adil yargılanma hakkının güvence altına alınması için alınması gereken yasal tedbirler ve uygulama tedbirleri de olmak üzere 44. Paragrafta yer alan tavsiyesini ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasına yönelikte 62. Paragrafta yer alan tavsiyelerine ilişkin raporunu beklediğini söylüyor. Bir sonraki değerlendirme, 3 yıl geldiğinde tekrar değerlendirecek. Bu dönem sivil toplum örgütlerine de açık 3 yıllık dönem dolayısıyla bize düşen görev 3 yılda 3 tavsiye bakımından aldığı tedbirleri iyi kayıt altına almak gibi bir ödevimiz var bizim sivil toplum örgütleri olarak, devletin ödevi de buradaki tavsiyeleri hayata geçirecek olması gereken yasal ve idari ve pratik tüm tedbirleri alabilecek bir zemin oluşturması, alması, almaya başlaması ilerleme kaydetmesi ve etkili bir biçimde bunu yapıyor olması bekleniyor. Türkiye 2032 yılında komite yılında bütüncül olarak değerlendirilecek. 3 yıldan sonra komite tekrar başka bir 3 maddeyi de isteyebilir, ikinci 3 yıl diye. 8 yıla çıkmış bir süre var, bu süre içerisinde komite istediği zaman Türkiye’den rapor talebinde bulunabilecek dolayısıyla sivil toplum örgütlerinin kendilerini buna göre hazırlıyor olması beklenir.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok teşekkür ederiz, 3 husus hakkında siyaset ve sivil toplum takibi yapmalı dediniz. Rapor yayınlandı ama Türkiye’yi eleştirileri, soruları, beklentileri var ve bu konuda 2027’ye kadar verdiği bir süre var. Çok önemli takibi sürdürmeliyiz, ağır eleştiriler olduğunu söylediniz raporda. Daha ayrıntılı bir şekilde okumak isteyenler rapora ulaşabilirler. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi sayfasından ulaşıp ayrıntılı okuyabilirler. Herkese tavsiye ederiz; hukukçulara siyasetçilere.

Feray Salman: Aynı zamanda şeffaflık ilkesi ve hesap verebilirlik ilkesi insan hakları meselesinin taahhüdünün yerine getirilmesindeki önemli unsurlar. Bu nedenle Birleşmiş Milletler bu değerlendirme oturumlarını UN TV’de yayınlıyor. Türkçe de dinleyebiliyorsunuz, resmi tercüman götürülüyor ve o tercüman komitenin sorduğu soruları Türkiye’nin verdiği cevapları da izleyebilmemizi sağlayacak bir zemin oluşturuyor. Bunu hep beraber gözden geçirmek, dinlemek, Türkiye’nin nasıl yanıtlar verdiğini görmek bakımından önemli. Herkesin bunu bilmeye hakkı var. Link; https://webtv.un.org/en/asset/k1g/k1g2lpxad6

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok teşekkür ederiz Feray Hanım. Genel, bütüncül bir değerlendirme yaptınız teşekkür ederiz emeğinize sağlık.

Bir başka önemli konu; Anayasa Mahkemesi’nin çok önemli bir kararı hakkında Avukat Celil Çetin ile konuşacağız. Pasaport Madde 22; mağdurların yıllarca kabusuydu. İnanılmaz zalimce ihlaller yaptı İçişleri Bakanlığı çok eleştirdik. Ne ilginç bir tesadüftür ki raporun yayınlanması sonrası Meclis’te yaptığım bir konuşmada bir yasa teklifi konuşmasında da orada olan yıllardır bu zulmü Bakan olarak uygulayan ve şu anda Milletvekili olan Süleyman Soylu’nun bulunduğu bir ortamda bu Anayasa Mahkemesi kararını hatırlatarak yıllardır zulmettiklerini, Anayasayı çiğnediklerini yüzlerine haykırdık. Anayasa Mahkemesi ne karar verdi?

Celil Çetin:  15 Temmuz’dan sonra insanlar meşru faaliyetlerden dolayı silahlı terör örgütü üyesi gibi ya da bununla irtibatlı iltisaklı gibi değerlendirilerek ciddi bir soykırıma uğratıldı, ciddi mağduriyetlere uğratıldı, işlerinden güçlerinden edildi. KHK özelinde bu konuyu konuşuyoruz çünkü ağırlık bundan. Diğer ülkemizde Barış Akademisyenleri gibi başka mağduriyetler gibi adli suçlularda, terör suçlularından da benzer mağduriyetler oluyordu. Mağduriyet; 1988 yılında Pasaport Kanunu’nun 22. Maddesine “Memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahsur bulundukları İçişleri Bakanlığı’nca tespit edilenlerden seyahat hürriyetlerine kısıtlama getiriliyordu 1988’te. Zaman zaman uygulandı. Çok fazla olmadı ama uygulandı, çok rahatsızlıkta yaratılmadı. Sonrasında 2010 yılı Anayasa değişikliği ile Anayasa’nın 23. Maddesi dedi ki; “Bir insanın seyahat hürriyeti ancak suç soruşturması ve kovuşturması ile ilgili olarak hakim ve mahkeme kararı ile kısıtlanabilir.” Dedi. Bu 2010 değişikliği yapıldıktan sonra 1988 yılındaki Pasaport kanunu 22. Maddesinin ilgili maddesi hükümsüz hale geldi. Bir kanun maddesi anayasaya aykırı olamaz. 15 Temmuz’dan sonra takipsizlik alan, beraat alan, hakkında işlem yapılmamış olan ya da cezasını çekmiş olan insanlar adeta sistematik bir soykırıma tabi tutularak bu insanlar hukuksuz bir şekilde Pasaport Kanunu’nun ilgili maddesi gerekçe gösterilerek on binlerce insan Anayasa’nın 23. Maddesine aykırı olmasına rağmen on binlerce insanın seyahat hürriyeti engellendi, pasaportlarına idari tahdit konuldu. Biz bu konu ile ilgili bu mağdur insanları idare mahkemesine taşıdık, idare mahkemelerinde ihlal kararları çıktı çünkü idari işleme dayanak teşkil eden kanun maddesi anayasaya aykırı olduğu belliydi. Göz önünde bulundurularak ihlal kararı verdiler. Başka bir programınızda konuyu gündeme aldık. Ondan sonra İçişleri Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulundunuz, bu yılın başlarında 5-6 bin kişinin mağduriyetini gidermiştiniz. Programda; Anayasa norm denetimlerinde itiraz yolu iptal davaları açılırsa zaman alır ama Anayasa Mahkemesi’nde iptal olur demiştik. Bir meslektaş dava açtı ve bu Anayasa Mahkemesi’nin önüne geldi 17 üyeden 14’ünün oyları ile 22. Maddedeki ilgili bent iptal edildi. 100 bine yakın mağdur vardı ve bu Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı sonrası 100 bin mağdurun pasaportlarındaki idari tahditleri kaldıracak karar alındı ve mağduriyetleri giderildi. Bundan sonra İçişleri Bakanlığı ne yapması lazım? Yarından itibaren Anayasa aykırı bir şekilde kanuna dayandırılarak yapmış oldukları pasaport tahditlerini ivedi kaldırmaları lazım. Nitekim şu anda bu idari işlemin de yasal dayanağı iptal kararından sonra otomatik olarak ortadan kalkmış oldu. İçişleri Bakanlığı hızlı yapar mı şüphelerimiz var çünkü anayasanın açık hükmüne rağmen bu mağduriyetleri yapan zihniyet ipe un serebilir. Bu konuda da mağdurların mağduriyetlerinin fazla artmaması için; bir dilekçe ile pasaportumdaki idari tahdide neden olan pasaportun ilgili maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiğinden hakkımda uygulanan idari işlemin yasal dayanağı kalmamıştır. Bu kapsamda pasaportumdaki idari tahdidin ortadan kaldırılıp tarafıma bildirilmesi diye Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderilmek üzere il ve ilçe nüfus ve vatandaşlık müdürlüklerine müracaat etmeleri gerekmektedir. Benim beklentim 1 hafta 10 gün içinde tüm tahditlerin ortadan kaldırılarak mağdurların mağduriyetinin son verilmesidir. İçişleri Bakanlığı anayasanın ilgili maddesine rağmen hukuksuzluğa devam etti. Yetkisini kötüye kullandı ve yetkisiz kaldı. Yetkisini kötüye kullanan tüm kamu kurum ve kuruluşlarına sesleniyoruz; lütfen yetkinizi kötüye kullanmayın mutlaka bir gün yetkisiz kalırsınız.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok önemli bir mağduriyet giderildi Anayasa Mahkemesi buna vurgu yapmıştı ama direnç vardı yürütme tarafından. Yürütme direnç gösteriyordu, zaten yıllardır bu direnci izliyoruz Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına arka taraftan dolanarak çeşitli formüller bulmaya çalışan bir iktidar var karşımızda. Şimdi bu noktada öncesinde sizin aldığınız kararlar vardı. Anayasa Mahkemesi öncesi aldığınız mahkeme kararları vardı zaten hakimler de bu maddenin anayasaya aykırı olduğunu görüyorlardı ama son noktayı Anayasa Mahkemesi koydu. Herkes ne olur diye bekliyor. Burada bakanlık bir direnç gösterirse ne olacak? Ne yapmalı? Hukuken, siyaseten, sivil toplum açısından ne olmalı? Çünkü binlerce mağdur oldu, çok büyük acılar yaşandı. Kimi zaman bir hasta yurt dışındaki tedavisine gidemedi, eşini dostunu görmeye gidemedi. Ayrılıklar insanların zaman zaman ölümü ile sonuçlandı ve büyük mağduriyetler yaşandı, üzüntüler yaşandı. Gelinen noktada bakanlık bir direnç sergilerse ne yapılmalı?

Celil Çetin: Bu idari işlemlere karşı mağdur olan kişiler idareye müracaat ediyorlar. İdarenin buna cevap verme süresi 30 gündür. Ben Anayasanın iptal kararından sonra samimi olarak 1 hafta 10 gün içinde bu sorunun çözüleceğine inanıyorum çünkü yapılan idari işlemlerin bir yasal dayanağı yok ama buna rağmen olağanüstü hukuktan uzaklaşıldığı bir durumda ipe un serebilirler. Bu kişiler dilekçe verdikten itibaren 30 gün içinde cevap alamazlarsa bu mağdurlar yürütmenin durdurulması talepli idari mahkemeye gidecekler. İdari mahkemeler de daha önceki açtığımız davalarda yürütmenin durdurulması konusunda orta kararlar verebiliyorlardı ama bazı idari mahkemeleri abartıyorlardı. Geçtiğimiz günlerde öğretmenin çocuğu kanser hastası tedavi görmek istiyordu, yürütmenin durdurmasını reddetmişlerdi ama yasal dayanak olmadığı için idari mahkemeler direkt yürütme durdurma kararı alacaklardır ve tahditler kalkacaktır. Bu hafta ya da önümüzdeki hafta İçişleri Bakanlığı’nın refleks göstererek tahditleri kaldıracağını düşünüyorum. Daha fazla direnemezler çünkü direkt Anayasaya aykırılık hükmü Şerafettin Can Atalay’da da Anayasa Mahkemesi kararına uyulmadı ama uç örnek. Hukuk devletinden sapmalar var ama abartabileceklerine ihtimal görmüyorum. Mağdurlara kararın 15 Temmuz’dan sonra mağdurlar lehine verilmiş en önemli karar olduğunu düşünüyorum ve demokratik yasal haklarımızı kullandığımız zaman olayları geç de olsa nasıl kazanımlar elde ettiğimizi görmeleri gerektiğini umutları kaybetmeme gerektiğini ve demokratik barışçıl haklarımızı sonuna kadar zorlamamız gerektiğini mağdurlara iletmek istiyorum. Evde oturduğumuz yerde bu olayların düzelmesini beklemememiz lazım. Dilekçe hakkımızı kullanacağız, barışçıl gösteri haklarımızı kullanacağız. Günümüzdeki Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı önümüzdeki günlerde mağdurlar için atılacak adımların çok önemli bir göstergesidir. Anayasa Mahkemesi’nde 17 üye var ve bu üyelerin tamamına yakını, zulme maruz kaldığımız zihniyetin başındaki yürütmenin başındaki atamasına rağmen 14’e 3 olumlu bir karar çıktı. Bu da bizi umutlandırdı. Biz hukuka inancımızı sonuna kadar korumamız lazım. Bu konudaki gayretimizi sonuna kadar desteklememiz lazım. Bu konuda bu karar neticesinde bu insanların özetle işlerine güçlerine dönmesi başta olmak üzere çoğu konularda umutlarının artmasını ben kendilerinden istirham ediyorum.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok teşekkür ederiz Av. Celil Çetin. Önemli bir mücadele vermiştiniz bu mücadele ile önemli mahkeme kararları almıştınız ve en sonunda da direnen idare ve bazı yargı kurumlarına karşı Anayasa Mahkemesi’nin çok önemli bir kararı geldi. Hep birlikte takip edeceğiz, siyasetçiler, sivil toplum, hukukçular bu konuda dikkatli bir takip ile eğer ki idarenin bir ayak diremesi olursa güçlü bir şekilde Anayasa Mahkemesi’nin kararını hatırlatmalı.

Değerli izleyenler iki önemli konuğumuz vardı bu akşam. İnsan Hakları Ortak Platformu Koordinatörü Sayın Feray Salman ve Av. Celil Çetin iki önemli konuda; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi 2. Periyodik gözlem raporu ve Anayasa Mahkemesi’nin ağır ihlaller oluşturan Pasaport Kanunu Madde 22’yi iptal etmesi ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu. Dikkatle takip edin, tetkik edin. Ayrıntısını okuyun. Birleşmiş Milletler raporu son derece önemli özet bir rapor ve Anayasa Mahkemesi’nin kararını da pasaport konusundaki ayrıntılı bir şekilde herkesin özellikle hukukçuların okuması gerekiyor çünkü ayak direme olursa güçlü bir karşılık vermek için bu bilinç gerekli.

Değerli izleyenler haftaya Salı günü saat 21.00’da tekrar birlikte olacağız hepinize hayırlı akşamlar. Hoşça kalın.

Yorumlar