10 Şubat 2025

ÖFG TV’den herkese merhaba, her hafta Salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konukları ile size sunduğumuz programımıza başlıyoruz.

Değerli izleyenler bu hafta iki konumuz ve iki konuğumuz olacak. İlki binlerce işçinin mağduriyeti ile ilgili, birkaç haftadır sürüyor. KFC ve Pizza Hut işçileri son derece rahatsız, işlerinden olmak üzereler çünkü bağlı bulundukları firmanın bir franchise hizmeti var ve ona franchise yetkisi veren şirket bu yetkiyi iptal etmek üzere. Binlerce işçi bu konudan dolayı mağdur olabilir. İki firma arasındaki anlaşmazlıktan dolayı binlerce işçinin mağduriyeti mevzu bahis. Biz bununla ilgili DİSK Gıda İş Genel Başkanı Olcay Ozak ile görüşeceğiz ve konu hakkında ayrıntılı bilgi verecek.

İkinci konumuz ise bir hasta mahpus ile ilgili. Kendisi bana mektup gönderdi Tarsus Cezaevi’nde Gülten Nene isimli genç bir kadın ve maalesef kanser hastası üstelik. 10 aydan fazladır hasta bu kadın ve maalesef tedavi edilmiyor. Bırakın tedavilerini tetkikleri bile bitmiş değil. İnanılmaz bir vaka. İnanılmaz diyoruz ama cezaevlerinde buna benzer birçok vaka ile karşılaştık. Türkiye için maalesef ki olağan bir vaka çünkü bunun gibi birçok üzücü olay ile karşılaştık. Meme kanseri bir kadın Gülten Nene, iki çocuk annesi ve 10 aydır daha tetkikleri bitmemiş durumda. İnanılmaz bir vurdumduymazlık ile ihmalkarlık ile bir annenin, bir hasta mahpusun hayatı ile oynanıyor. Biz bunun için Adalet Bakanlığı düzeyinde harekete geçtik ancak bunun üstüne hastanın eşi Murat Nene ile de konuşacağız bugün. Bu vahim durumu bize anlatacak. Hasta mahpus halen cezaevinde, hala tedavisi başlamış değil, hala infaz erteleme almış değil. İşte bu vahim durum için görüşeceğiz.

İlk olarak DİSK Gıda İş Genel Başkanımız Olcay Ozak ile görüşeceğiz. Binlerce işçi ile ilgili çok önemli bir mağduriyet ile uğraşıyor kendileri ve sendikası. Oldukça önemli bir sorun yaşanıyor ve biz bu meselenin çözülmesi için Sayın Başkanımız ile bu konu hakkında da yasa merci olan TBMM’de işlem yapacağım. Bakanlığa bu konu hakkında soru önergesi ile hatırlatacağım ve işçilerimizin mağdur olmaması için gerekenleri yapıyor mu diye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na durumu soracağız.

Olcay Ozak: KFC ve Pizza Hut’ta neler olduğunu anlatayım. Uluslararası fast food tekellerinden olan Yum Brands’ın restoran zincirleri var. KFC ve Pizza Hut zincirlerinden ikisi. Ülkemizde olduğu gibi birçok ülkede franchise işletmecilik veriyorlar. Ülkemizde de Pizza Hut ve KFC’nin işletmeciliğini alan İş Holding’e bağlı İş Gıda alıyor bu işletmeciliği ve ta ki konkordato ilan ettiği güne kadar 283 KFC restoranı 254 Pizza Hut restoranı açıyor. 6500-7000 civarındaki işçiler bu restoranlarda çalışıyordu. Hepimiz biliriz ülkenin her kentinin sokaklarında, AVM’lerinde, caddelerinde görmemiz mümkün bu restoranları. Bu şirket İş Gıda Holding Sahibi İlkem Şahin sadece restoran zincirleri değil birçok alanda faaliyet yürütüyor. Çok sağlam ilişkileri var. Ülkedeki sayılı çevrelerin hemen hepsi ile de iş bağlantıları var ya da ilişkileri var. Düşünün ki Obama’nın seçim sürecinde o kampanyanın içerisinde yer almış, orada faaliyet yürütmüş bir kişi İlkem Şahin İş Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı. 7000 işçi çalıştıkları esnada zaten sendika yok, örgütlenme yok, iş güvencesi yok, işçi sağlığı ve iş güvenliği hak getire. Bu zorlu koşulları içerisinde uzun çalışma saatleri ile bu arkadaşlarımız İş Holding’e iş üretirken İş Gıda’nın kasalarına para da akıtırken, bugün şirket 7.7 milyar TL borçla Konkordato istemiş. Şimdi bu işçiler üretirken 2024 yılında, 2023 yılında yılın girişimcisi sayılıyor, ödüller alıyor kendisi de işçilere yayınladığı mesajlarda işçilerle kurduğu gruplarda karlarını anlatarak daha fazla çalışıp bu karı “Biz bir aileyiz bu karı hep beraber üretiyoruz.” gibi mesajlar çekerken işler nasıl olduysa ters gidiyor ve Ocak ayının sonlarında Konkordato istiyor Ticaret Bakanlığı’ndan. Şirketler batabilir, şirketler çıkabilir, şirketler büyüyebilir, şirketler yeni şirketler, bünyesine katabilir ya da kapatabilirler. Sektör değiştirebilirler. Ancak burada mevzu bahis olan 7000 işçinin, bunlar 5 yıllık, 10 yıllık, 15 yıllık, 20 yıllık çalışan işçiler var. Bunların büyük çoğunluğu 5 ile 15 yıl arasında çalışanlar. Peki bu Konkordato ilanında süre istiyor şirket. Bu esnada işçi arkadaşlarımızın içerideki alacakları ne olacak? Bunlar nasıl ödenecek? İşçilerin bize izah ettiği “173 günlük yıllık izin var.” diyor. 173 gün çalışma süresi boyunca işçi kaç yıl boyunca izin kullanmadan ya da ne kadar izin almış! Bunun hesabını dinleyen izleyicilere bırakıyorum ben. Kıdem tazminatları, ihbar tazminatları, Ocak ayı dahil maaşları, fazla mesaileri, yıllık izin paralarını hesapladığımızda belki bir şirket için küçük bir para meblağı olabilir ama bir işçinin yaşamını toptan değiştirecek bir şeyden bahsediyoruz biz, bu iş arkadaşlarımız işsiz kaldı mı bilmiyoruz çünkü henüz şirketle ilişkilerinde kesilmiş değil. Çalışıyor gözüküyorlar ama şirket yok ortada. İşyeri yok, restoran yok ortada. Şimdi işçiler bir başka işe de girip çalışamıyor çünkü eğer buradan çıkışlarını verip bir başka iş yerine müracaat ettiklerinde iş başvurusu yaptıklarında buradaki haklarını kaybetmiş olacaklar. Buradaki ödemeler 31 Ocak’ta hükümet komiseri atanıyor sanırım. Ocak’tan sonraki üç aylık ödemeye Şubat, Mart, Nisan ödemelerine dair bir vaatte bulunuyor. Bunların da ne zaman ödeneceği çok belli değil. Herhalde 5 ayın sonunda ödenecek. Çalışmış işçiler üretmiş ama oradaki ürettiğinden payını alamamış, hakkını emeğin hakkını alamamış. Bir sorunlar yumağı ile karşı karşıyayız. Konkordato ilan edilen iş yerlerinde süreç işçilerin her zaman aleyhine olmuştur. 7 bin işçinin çalıştığı bir iş yerinde gerekli takibat yapılmadan konkordato ilan edildiğinde işin hem vahamet hem de gürültüsü de fazla olacaktır elbette ki. Burada alacaklar sırasına girdiğind birkaç gündür arkadaşlar sokakta onlarla birlikte seslerini duyurmaya, kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Biz de onlarla beraber mücadeleyi sürdürüyoruz. İstanbul Barosu’ndan avukat arkadaşlar da katıldı toplantılarımızdan birine. En iyimser tahminle bile sürecin işçilerin ödemelerine gelmesi için bile uzun bir zaman lazım. İki yıla yakın bir zaman lazım. Kasada da para kalırsa çünkü alacaklar sırasında öncelikli olan finans kuruluşları, bankalar, oraya kredi verenler. İşçilerin alacağı en altlarda bir yerde. Eğer oraya da dediğim gibi kasada para kalırsa. İş Holding’e bağlı İş Gıda işvereni aslında sadece restoran işletmiyor hala faaliyette olan yine gıda sektöründe olan işletmeleri var, jant üretiminden medyaya kadar yurt içi ve yurt dışında birçok fabrikası var, satın almış ve hala hazırda devam eden yerleri var. Mesela bu yerlerden bir tanesi ülkemizdeki Peyman Kuruyemiş. Yine aynı firmaya ait. Krispy Kreme, aynı firmaya ait. Yine Franchise işletmeciliğini almış. İşveren aslında iflas etmemiş bir şirketin iflasını söylüyor ama iflasa giden yolda süre istiyor Konkordato ilan ederek ancak İş Gıda’nın patronu sermayesinden çok da önemli bir kısmını kaybetmiş değil. İşçi arkadaşlarımız doğal olarak burada kendi alacaklarının biraz kamuoyu baskısı oluşturularak kamuoyu baskısı yaratarak alacaklarını önceliklendirmek istiyorlar. Haklılar biz de bu taleplerinin yanındayız. Bu mücadeleyi birlikte sürdüreceğiz ve sonuçlarını hep beraber izleyeceğiz. Hukuk mücadelesi verilir. Buradan da İstanbul Barosu’ndan, avukat arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Konuya dahil oldular. Bir hukuk komisyonu oluşturup Türkiye’nin dört bir yanında bu restoran zincirleri var ve her birine ulaşmak oldukça zor, bir örgütlü yapı yok. İş Gıda kendi örgütlü yapısını kurmuş, saadet zincirini oluşturmuş, işçiler harıl harıl çalışıp İş Holding’in kasasına her akşam restoranın gelirlerini aktarırken kendilerini güvencesiz ve örgütsüz bırakmışlar. Biz uzun bir dönem buralarla çalışma yürüttük. Broşür bastırdık bu fast food zincirindeki işçi arkadaşlarımızın çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve örgütlü çalışmaya geçilmesi üzerine yoğun bir çalışma içerisine girdik. İşçi arkadaşlarımız da bize cevap verdiler ve sendikamıza üyelikler başladı. İş kolunu değiştirdi işveren bunu fark edince iş kolunu değiştirdi. Gıdadan restorana ve büro iş kolunu dahil etti. Restoran vardı zaten turizm iş kolu ancak büro iş kolunu da dahil etti. Örgütlülüğü parçalamak üzerine. Ancak yine de üyeliklerimiz var. Üyelerimiz ile birlikte bu çalışmayı sürdürüyoruz kaldı ki hiçbir üyemiz dahi olmasa ülkede işçi sınıfı içerisinde bulunduğu benzer durumlar bu durumlar ile ilk defa tanık olmuyoruz belki bu kadar kalabalık kitleyle 7000 işçinin bir anda sokağa bırakılmış olması ya da işsiz kalmış olması belirsizliğe sürüklenmiş olması belki ilk defa olabilir ama biz ülkemizdeki fabrikalarda, işletmelerde, atölyelerde benzer durumların yaşandığına hemen her gün tanık oluyoruz sadece bu KFC ve Pizza Hut’ta çalışan işçiler değil bugün bu sektör için bile konuşacak olsak fast food zincirleri başka markalar var ve bunların yerli işletmecileri franchise işletmecileri var. Bunlar da benzer şeylerle karşı karşıya yarın kalmayacaklarını kimse iddia edemez. Buralara yönelik de biz TAB Gıda diye kamuoyunda kampanyalar yürütmüştük. Hani oralarda da benzer örgütsüzlük devam ediyor. Binlerce işçi çalışıyor çoğunluğu genç işçi. Hiçbir hak hukuk kural yok. Biz bu alana yönelik çalışmamızı başlattığımızda içeride bizim o görünen cilalı yüzün arkasında arı kovanı gibi çalışan işçiler, iş güvenliği, işçi sağlığı ve iş güvenliğinden yoksun bir şekilde, orada sürekli kızartılan o patateslerden, o yağın sürekli solunması, o yağın filtrelemesinin ne kadar olacağı belli değil çünkü denetleme yok. Sürekli ayakta olmaktan kaynaklı çeşitli fiziksel rahatsızlıklar, aşırı mobbingden kaynaklı birçok arkadaşta anksiyete bozuklukları, psikolojik sıkıntılar ve uzun çalışma saatlerinin yarattığı bütün tahribat bu arkadaşlarımızın birçoğunda da görmek mümkündür. Öyle diyebilirim ki; çok genç olmalarına rağmen bu arkadaşlarımızın büyük bir çoğunluğunda tükenmişlik sendromuyla, umutsuzlukla karşılaşıyorduk çünkü mevcut durumun kendileri açısından ne kadar olumsuz olduğunu, bunu değiştirmek için en ufak bir örgütlenmeye kalktıklarında birçok fabrikada benzer şeyler vardır. İşsizlik ile tehdit edildiklerini arkadaşlarımız bize o dönem paylaşmışlardı ve biz de onlarla beraber bu umutsuzluğu kırmanın, bu koşulları değiştirmenin, bu ağır çalışma koşullarını değiştirerek daha insanca çalışma ve insanca bir ücrete erişmenin en önemli araçlarından birinin sendika olduğunu ve örgütlenerek sendikalarda bu mekanizmayı çalıştırabileceğimizi izah etmiştik. Bugün gelinen süreçte işçiler “kafasını nereye vuracağını” bilmiyor. Sürekli her taraftan bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Biz süreci onlarla beraber sürdüreceğiz. İşçilerin eylemlerde öne çıkardıkları sloganlar vardı. Kendi patronlarına dair çünkü onlar bu kazançların nereye gittiğini peyderpey görüyorlardı. Kendilerine yansımıyordu. Çalışma ücretlerine yansımıyordu. İşyerinin koşullarını iyileştirilmesine yansımıyordu. Ancak patronun yeni şirketler almasına tanık oluyorlardı kamuoyunda duyuyorlardı bunu. Orada öne çıkan bir slogan vardı “İlkem Şahin villayı sat maaşımı öde” bu paraların patronun bütün sermayedarlar genelde öyle yapar bilirsiniz patronun kendi ve ailesinin yaşamını iyileştirmek için kullandığını çok iyi biliyorlardı ve kendileri ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar kendi yaşamlarında en ufak bir değişiklik meydana gelmiyordu bunu başaramıyorlardı ve bugün gelinen sonuçta da aslında Türkiye’de işçilerin iş güvenliğinin hangi boyutta olduğu, örgütsüzlüğün, sendikasızlığın, işçi sınıfını, işçi arkadaşlarımızı, sınıf kardeşlerimizi nasıl bir zarara uğrattı, nasıl zor durumda bıraktığını hep beraber izlemiş olduk, görmüş olduk. Öncelikle bu durumun oluşmaması için burada hem Adalet Bakanlığı’nın burada yasadışı bir şey var yani işveren tüm işletmeleriyle iflas etmediği zarara uğramadığı halde kendi kar ve büyüme hırsının faturasını yeni işletmeler açarak zarar eden şirketler alarak birkaç gündür kamuoyunda da sürekli bu yazılıyor çünkü biz de oradan görebiliyoruz. Bilmiyoruz ki geliri nedir? Nereye gitti bu para? 7.7 milyar dolar nereden zarar edildi? Bu şirketler, bu restoranlar para basıyordu. Sattığı ürünler ucuz ürün değil, oldukça pahalı. Ederinden çok daha fazlasına satan, hele de ülkedeki şu son alt üst oluşta bu enflasyon rakamlarının bir anda bizim zihnimizi de zorlayan rakamlarla birlikte oralar hepten bambaşka bir şeye dönüştü. Para basan bir yerin zarar etmeyeceğini hepimiz biliyoruz çünkü bu işçiler her gün sabahın köründen akşama kadar buralarda üretmeye devam etmişler. Bu paraların başka yerlere harcandığı çok açık. Adalet Bakanlığı’nın, Ticaret Bakanlığı’nın ve de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın özellikle işçilerin haklarını korumak üzere ülkenin kaynaklarının ülkeden alınan, buradaki bu kaynakların nereye harcandığı, krediler çekilmiş, başka şeyler yapılmış, bunların takip edilerek şeffaf bir şekilde hem halka hem işçilere açıklanıp ihmali olan ihlali olan yalan beyanda bulunan başka bir şeyler gösterenlerin de cezalandırılması gerekmektedir. İşçi arkadaşlarımızın alacakları önceliklendirilmelidir çünkü takdir edersiniz ki burada 5 yıllık, 10 yıllık tazminat hakkı, 20 yıllık tazminatı, ocak maaşı, içeride kalan haklarını almayan bir işçinin kaybı ile bir finans şirketinin kaybı eşit değerde tahribat yaratmaz. İşçi arkadaşlarımız alanda da dile getirdiler. Birçoğu zaten çok genç arkadaş bunların çoğu 19-25-30 yaş aralığında bunların birçoğu yeni evli veya bebek, çocuk bekliyor. Ya yeni baba olmayı bekleyenler, yeni anne olmayı bekleyen çok fazla insan var. Birçoğu ev kredisine başvurulmuş. Birçoğu evlenme kredisi çekmiş. Buralardan bu paraları almazlarsa bunların hayatında yaratılacak tahribat derin ve sarsıcı olacaktır. Böyle olmasını istemeyiz elbette ama görünen köyde kılavuz istemez. Olay ortada. Burada bizim açımızdan sendika olarak bir yandan bu arkadaşlarımızın haklarını alması için onlarla hemen yanı başlarında hemen omuz başlarında mücadelemizi sürdüreceğiz ancak şuradan talebi de dile getirmekte fayda var. Bu işçi arkadaşlarımızın alacakları önceliklendirilebilir veyahut sigorta fonundan devlet ödenmesi gereken mekanizmalardan bu arkadaşlarımızın ödemeleri kendilerine yapılır içerideki alacakları daha sonrasında geçtiğimiz yıllarda yılın işverini yılın girişimcisi ilan ettikleri şirket ve sorumlularına da rücu ettirilebilir ancak belki burada bir kısım zarar böyle önlenebilir öteki türlü hakikaten işçi arkadaşımızı da bizi de bekleyen çok zorlu bir süreç var, birlikte yol yürüyoruz onlar devam ettiği sürece biz de onlarla beraber bu mücadeleyi sakınmadan kendimizi esirgemeden sürdüreceğiz.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Biz de konuyu takip edeceğiz. Bakanlık düzeyinde soru önergemizi vereceğiz. Anlaşılan patronlar keyif ediyor faturayı da zarar ettiklerinde işçilere kesiyorlar. Maalesef durum bu.

Olcay Ozak: Pazar günü işçiler İstanbul’daki olumsuz havaya rağmen işçi arkadaşlarımız İstanbul’un dört bir yanından çıkıp Cevahir’deki eyleme katıldılar. Orada da Emek Partisi İstanbul Milletvekili, İskender Bayhan da işçilerle beraber destek dayanışmada bulundu ve oradan bir söz verdi. Meclis’te bu meseleye dair birçok milletvekili arkadaşımız da bununla ilgili bir komisyon oluşturup bir güç oluşturarak bu arkadaşlarımızın sesini hem orada duyurmak hem de yeniden bir kamuoyu ve meclis baskısı oluşturmak açısından da buna ihtiyaç da var, biz de bunu görüyoruz. Bahsettiğim gibi bu uzun sürecek bir şey. Hemen bugün yarın halledeceğimiz bir şey değil. İşçiler arada kaldılar. İşten çıkıp başka bir işe gidemiyorlar ama kiraların ödenmesi lazım, çocuğa bez alınması lazım. Kredinin günü gelmiş onun ödenmesi lazım. Haklarını da kaybetmek istemiyorlar. Bu darboğazdan onları çıkaracak olan şey bir yandan meclis bir yandan hukuk mücadelesi ama bir yandan da alandaki meşru mücadele ile arkadaşlarımızın hem bir yandan kamuoyu oluşturup seslerini duyurmak bir yandan da bir kazanımlarını bu patronların ellerinden, ceplerinden almak istiyoruz çünkü bu arkadaşlarımız emeklerini koydular oraya. Madem emek en yüce değer ise bu emeği üretene vermek bugün dünden daha önemli gibi düşünüyorum.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Konuyu takip edeceğiz. Mecliste takip edeceğim. Basın toplantılarımda gündem edeceğim. Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na da başvuracağız, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda bu konuyu takip edeceğiz. Binlerce kişi büyük bir mağduriyet ve dediğiniz gibi kolay bir hadise de değil. O yüzden bu konuda bakanlığın devreye girmesi lazım çünkü özel sektörün umurunda değil bakanlık burada devreye girmeli.

İkinci konuğumuz da bir hasta mahpusun eşi olacak. Hasta mahpus Gülten Nene Tarsus Cezaevi’nde çok mağdur durumda. Maalesef meme kanseri. Bana mektup yazdı Gülten Nene. Buradan haberim oldu. Uzun aylardır mağduriyet yaşıyormuş ama sonunda mağduriyetleri giderilmeyince bana mektup yazdı. Biz de bu mağduriyeti bir şekilde gündem ederek gidermeye çalışıyoruz. Bir hekimim. Çok üzüldüm bu duruma çünkü kanserde erken teşhis son derece önemlidir. Erken teşhisle hastaya ayları yılları kazandırırsınız. Teşhis edilebilecekken savsaklanan, geciktirilen, bir yılı neredeyse bulan bir süreci üzüntüyle, acılarla, ağrılarla yaşayan bir hasta mahpus Gülten Nene ve halen de ne tetkikler bitmiş ne de tedavi başlamış durumda. Çok vahim bir durum bu. Biz sık sık hasta mahpusların halini burada gündeme diyoruz işte onlardan birisi de Gülten Nene. Eşi Murat Nene bugün ekranlarımıza gelecek ve eşi Gülten Nene’nin durumunu bize anlatacak. Önemli bir mağduriyet yaşıyorsunuz. Gülten Hanım bana mektup yazdı. Biz de kamuoyuna bu şekilde duyurduk ve bir hekim olarak da çok üzüldüm. Çünkü çok önemli bir gecikmeyle karşı karşıya. Biz hep söyleriz hasta mahpuslar, dezavantajlı hastalardır. Onlara öncelik tanınması gerekirken maalesef daha da işleri aksatılır ve büyük mağduriyetleri artarak yaşamaya devam ederler. Eşiniz de böyle bir durumu yaşamış, yaşıyor. Son derece üzücü bir hal yaşıyor. Biz sizin sesinizi, Gülten Hanım’ın sesini bize yazdığı mektuplardan sonra onun verilmeyen haklarını, hukukunu, sağlık hakkını gündeme getirmek için sözü sizlere paylaşalım.

Murat Nene: Az önce aradı. Telefon görüşmemiz oldu kendisiyle. Cezaevi müdürü ile görüşmüş. Yine aynı şekilde sevk yine iptal edilmiş. Ne için iptal edildiğini sorduğunda jandarmanın yetersiz olduğunu, askerinin yetersiz olduğunu, ondan iptal ettiğini söylüyorlar. Gecikmeler bu yüzden oluyor genelde. Cezaevi savcısıyla da görüştüğünde yardımcı olabileceğini söylüyor ama jandarmanın yetersiz olduğunu, jandarmanın hastane sevklerini iptal ettiğini dile getiriyorlar. Bu şekilde genelde hastaneye gidemiyor, tetiklerini yaptıramıyor. Pet film çekilmesi lazım şu an. Kaçıncı evrede onu bilmemiz lazım, onu bilemiyoruz. Tedaviye başlamamız lazım. Haklarından da faydalandıramadılar infazın ertelenmesi dilekçesi verildi ama herhangi bir sonuç elde demedik şu an. En son onkoloji doktoruna gitmişti kurula girdi en son onkoloji doktoru dışarıda tedavi olması yönünde karar bildirmiş. Tabii ki raporu bekliyoruz şu an ama raporun çıkması da bir ay sürecek. Burada bir günün dahi bir önemi var ama bir ay daha beklemek zorunda inşallah kalmayız.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Peki konu aslında Adalet Bakanlığı’nın da bilgisi dahilindedir sanırım ama hala cezaevi, “Efendim jandarma yok, aracımız yok.” diyor. Çok üzücü. Bu olacak bir şey değil. Sayın Bakan Yılmaz Tunç bunları biliyor mu diye buradan sesleniyorum! Sayın Bakan bu ne haldir? Bakın 10 ay tetkik ve tedavileri gecikmiş bir hasta mahpustan bahsediyoruz. İki çocuk annesi bir anne. Konu vahim bir şekilde gündemde. Hala Tarsus cezaevi. “Efendim aracımız yok. Bu sevkte iptal oldu, bekleyin.” Allah aşkına nasıl bir durum! Anlamak mümkün değil gerçekten. Bu olacak bir şey değil! Sayın Bakan Yılmaz Tunç’a ben buradan soruyorum; Adalet Bakanlığı nasıl olur da böyle vahim bir skandalı kabullenir? Haberi yok mu? Evet insanlar adil veya olmayan yargılamalarla cezaevlerine atılıyor ama bundan sonrasında her türlü hakkı Adalet Bakanlığı’nın üstünde.  Sağlık hakkı çiğnenen kanser hastası olduğu halde 10 ayı aşkın bir şekilde tetkik ve tedavilere ulaşamayan bir hasta mahpus, iki çocuk annesi, Gülten Nene’den haberiniz var mı Sayın Yılmaz Tunç diye burada soruyorum. Son durumu aktardınız. Fakat izleyenlerimiz kimdir bu Gülten Nene? Ne oldu? Ne bitti? Öğrenmek ister. Ne zaman cezaevine girdi? Şikayetleri ne zaman başladı? 10 ay önce neler yaşandı? Kaç yıl ceza aldı? Geriye giderek bir olayı anlatın.

Murat Nene: Kendisi zabıt katibidir. 2017′ de dava açıldı. Her zaman gibi gerekçeler. Daha önce benim eşim dershanede çalışıyordu. 7 yıl üst üste sınavlara girdi. 7. yılda zabıt katipliğini kazandı. Hiçbir şekilde torpil olmadan kazandı ama davada orada çalışmış olmasını emsal gösteriyorlar. Tabii ki o zaman çalışırken de dershaneye, Bank Asya’ya haliyle maaşı yatıyordu. Neymiş efendim? Orada birden çok hesabı varmış. Para yatırılmış, para çekilmiş, maaşı yatırılmış. Onu delil gösterdiler. Bir tane tanık çıktı “Sohbetlere katılıyordu.” dedi onu kanıt gösterdiler. Bundan dolayı 7 yıl 6 ay ceza aldı. Yargıtay’a kadar gitti Yargıtay tarafından 19 Nisan 2024’te kesinleşti cezası teslim ettik. 1 haftalık süreçte ceza kesinleşmesine yakın çok yıprandı tedirginleşti “Ne yapacağım!” diye sıkıntı yaşadı koskocaman kadın küçük bir hale büründü sıkıntıdan. O anda zaten biz farkına vardık. O hastalık hemen bir kitle oluştu. Tabii ki o süreçte hemen gidemedik. Tam o Yargıtay onadığı anda o hastalık başladı aslında. Hemen gider gitmez hapishaneye tabii ki o kitle gün geçtikçe büyümeye başladı. Gözle görünür bir şekilde büyümeye başladı. Hatta oradakiler de farkındaydı. Böyle arama falan yaparken hastaneye götürürken kitle ellerine dahi gelebiliyordu. Şu an yumurta büyüklüğüne geldi. Defalarca söylenmesine rağmen  9. ayda hastaneye götürdüler biyopsisi yapıldı, kurula girdi ama şu an en önemlisi pet filminin dışarıdan da takip ediliyoruz hastaneye gittiğinde E Devletten tahlillerini onkolog doktorlara gösteriyoruz dışarıdan. Derhal PET filminin çekilmesi gerektiğini söylüyorlar. Kaçıncı evrede olduğunu bilmemiz lazım. Ona göre tedaviye başlanması lazım diyorlar. Hatta ben burada dışarıda doktor bile ayarladım. Serbest bırakmalarını bekliyorum şu an. Her türlü hazırlıklıyım, tedavisini yaptıracağız ama bir türlü bırakamıyorlar.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Pet filmi için bir tarih veriliyor mu?

Murat Nene:  Pet çekimi için tarih verilmedi. Hatta Şubat ayında film çekilmesi lazımdı o sevk bile iptal edilmiş. Kendisi bugün aradı. Aradığında sevki iptal etmişler. Dediğim gibi müdüre de sormuşlar cezaevi müdürüne. “Bizim yapacağımız bir şey yok. Jandarma iptal ediyor.” diye bir karşılık vermişler.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Ben Gülten Nene’nin mektubunu yayınladım. Bunu benim sosyal medya kanallarımda görebilirsiniz. Eşi de dinlemiştir, izlemiştir. Gülten Nene ayrıntısıyla anlatıyor ve bir hekim olarak bu mektubu okuduğum zaman çok üzüldüm ve çok önemsedim. Hemen konuyu daha yoğun bir şekilde gündeme getirme ihtiyacı hissettim. Hemen mektubu okuttuk, yayınladık. Binlerce kişiye ulaştı ama demek ki Adalet Bakanı Yılmaz Tunç bundan haberi olmamış veyahut da umurunda değil. Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün demek ki umurunda değil. Biz buna benzer vakaları çok gördük. Mesela yine bir kanser hastası Ahmet Dizlek, mide kanseri tam 2 yıl böyle hastaneye getir götür ve hiçbir tetkik doğru düzgün tedavi yapılmadan 2 yıl geçirdi. Biz kendilerine bunu sorduğumuz zaman bize Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nden üst düzey yetkilileri “Ya dosyayı açtık baktık 83kez götürmüşüz Ömer Bey sen de laf ediyorsun.” dediler bana. Kardeşim 83 kez götürmüşsün getirmişsin hiçbir işe yaramamış. Utanmadan bana bunu nasıl söylersin? Demek ki boş yere gitmiş gelmiş görülmüş. Hastanın sağlığıyla ilgili hiçbir işlem yapılmamış. Hasta sürekli baştan savılmış. “Götürdük Doktor yoktu, sıra yoktu.” diye geri getirmiş. Şimdi Gülten Nene’de de aynısını yaşıyoruz. “Efendim araç yok, jandarma yok, sevk iptal edildi.” ya kardeşim şu anda bakın zaman kaybeden bir hasta mahpus var. Her geçen dakika onun aleyhine işliyor. Hala bir duyarlılık yok. “Yok efendim yine aracımız yok. Yine sevkimiz iptal oldu.” anlamak mümkün değil. Buradan acil bir şekilde Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’u, Sayın Ceza Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Bey’i göreve davet ediyorum. Bakın sizin ihmaliniz yüzünden bir anne yaşam hakkı zafiyeti yaşıyor. Olacak iş mi bu ya? Eşi anlatıyor. Bakın olay tüm ayrıntısıyla anlatılıyor. Hapishaneye ilk girdiği anda yumurta büyüklüğünde olan apaçık kanser emareleri gösteren bir kitle halen ne doğru düzgün teşhis edilmiş, tedavisi noktasında ne ameliyat, ne kemoterapi, ne radyoterapi böyle bir skandal ancak Türkiye’de oldu. Bakın Türkiye yetkilileri bizi duymuyorsa Sayın Nacho Sanchez Amor duysun. Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raportörü, hani Sayın Yılmaz Tunç diyor ya: “Adalet alanında acayip işler yaptık. Süper işler yaptık.” Sayın Nacho Sanchez Amor da sürekli diyor ki: “Ya kardeşim bana acayip işler yaptık, insan hakları eylem planları düzenledik deme. Sen bana hasta mağdurlar ve diğer mağdurlar ile ilgili somut olarak ne yaptın? Adil olmayan yargılamaları düzelttin mi? Cezaevi lehindeki sıkıntıları giderdin mi? İhlalleri bitirdin mi? Sen ondan haber ver.” diyor Sayın Bakan’a bunu söylüyor Avrupa Parlamentosu, Türkiye Raportörü bakıyor. “Bana hikaye anlatma kardeşim. Sayın Yılmaz Tunç.”  diyor Sayın Nacho Sanchez Amor. Biz günlerdir bunu gündem ediyoruz. Hala Tarsus  Cezaevi gayet rahat. “ Ya efendim tekrar sevk bulamadık.” dünyada sanki araba kalmamış. Sevk aracı kalmamış. Bu ne rezalettir ya? Ben buradan size soruyorum. Murat Bey her şeyden önce siz eşinizi teslim ettiniz hapishaneye sağlık durumu açısından son durumu nedir? İlk gün onu teslim ederken cezaevine o haliyle şimdiki hali arasında ne gibi durum değişiklikleri var? Kilo, genel durum, sağlık şikayetleri, ağrılar bunları da bir anlatır mısınız?

Murat Nene: Şu an kilo kaybına uğramış. Göz ile görülür şekilde ağrıları çok şiddetli bir şekilde çünkü gitgide büyüyor kitle. Artık yatamıyor. Eğildiği zaman zaman kitle ağrı sıkıştırma yapıyor tenine. O da haliyle ağrısını arttırıyor. Sabahlara kadar uyumadığı günler olduğunu söylüyor. Görüşe gittiğim zaman gözleri şiş bir şekilde. Hiç uyumamış bir şekilde görüyorum. Ne oldu diyorum? “Ya ağrıdan uyuyamadım.” diyor Defalarca söylüyorum anlatıyorum ama duyan dinleyen yok. Oradaki çalışanlar tamam iyi insanlar yardımcı olmaya çalışıyorlar ama hastane noktasında kimse yardımcı olmuyor. Götürüp getirme noktasında tedavisinin yapılması noktasında bir sonuç aramıyoruz maalesef. Çok kusuyor. Yemek yiyemez hale geldi. Kusması arttı. Şikayetleri gitgide artmaya başladı. Ben daha önce iki defa CİMER’den Adalet Bakanlığı’na da dilekçe yazdım. Sonuç olarak cezaevi savcılığına

bildirildi diyorlar başka bir şey yok. Bir gelişme yok. Hanım da devamlı cezaevi savcısıyla da görüştü. Kendisi zabit katip olduğu için hakkını hukukunu bilen birisi yani nasıl davranacağını eğitimli birisi olduğu için hatta kapalı zarflar içerisinde mektup yazıp memurlar görmeden bir üst müdürüne dahi gitmiş birisi. Hatta orada şöyle demişler müdür açtığında bu kadını niçin götürmediniz hastaneye diye sordum oradaki görevlilere. Hastanedeki aletin, cihazın bozuk olduğunu söylemişler. Nereden biliyorsunuz diye sormuş. Bana yazılı kağıt getirin.” Demiş.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: İşini yapmamak için gayret eden kamu görevlileri bir hastalığın aciliyetini ciddiyetini anlamayan kamu görevlileri işte böyle mahpusların hayat hakkını çiğniyor. Skandal üstüne skandal. Biz bunu medyada da geniş bir şekilde işleyeceğiz. Bu nasıl bir rahatlık Sayın Adalet Bakanlığı yetkilileri? Ben size soruyorum ve anlayamıyorum gerçekten. Herkes suçu bir başkasına atıyor ve bu arada kaybeden bir hasta mahpus anne oluyor. Olacak bir iş değil. Bir an evvel bu konunun düzeltilmesi gerektiğini söylüyoruz. Hasta mahpus yakını olarak siz ve çocuklarınızın annesi babasının yaşadıkları vardır. Biraz da o konuyu anlatırsanız seviniriz.

Murat Nene: Çok üzülüyoruz. Psikolojim bozuk durumda şu an. Bizim kimsemiz de yok. Ben bakıyorum çocuklara. Hem işe gidiyorum hem çocuklara bakıyorum. Kızım LGS’ye hazırlanıyor. Başarısı düştü mesela. Annem ne zaman gelecek diye soruyor. Oğlumun da başarısı düştü. Çok çalışkanlardı ikisi de. “Annemiz ne zaman gelecek?” diye söylüyorlar. Hastalıktan da haberleri yok. Sınavlara hazırlandığı için kızım söylemek istemedik şu an. Oğlum da 9 yaşına girdi. O da çok etkilenmiş durumda. Annesini bekliyor. Daha önceki etapta yine bir hapishanede üç ay kalmıştı. İlk yargılandığında sonra serbest bırakılmıştı. “Kaç ay kaldı baba?” diye bana soruyor. “Üç ay kaldı oğlum” “O zaman Şubat’ta gelecek değil mi? Baba” deyip duruyor bana mesela.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Murat Bey çok geçmiş olsun. Allah şifa versin diyoruz. Konuyu takip edeceğimizi söylüyoruz.

Değerli izleyenler bugün de iki önemli konuyu gündem ettik. Zor durumda bırakılan işçiler ve kanser hastası olduğu halde 10 aydır tetkiklerini bitiremeyen, tedaviye ulaşamayan bir hasta mahpus Gülten Nene’nin eşi Murat Nene ile görüştük. Son derece önemli konular ve bu konuların çözümü için biz gayret etmeye devam edeceğiz. Programımızı bu hafta burada bitiriyoruz.

Haftaya salı günü saat 21.00’da tekrar sizlerle birlikte olacağız inşallah. Hepinize hayırlı akşamlar, hoşça kalın efendim.

Yorumlar