2 Eylül 2025
ÖFG TV’den herkese merhaba, her hafta Salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konukları ile size sunduğumuz programımıza bu akşam da başlıyoruz.
Değerli izleyenler bugün barışı konuşacağız. Dün 1 Eylül Barış Günüydü. Çeşitli illerde yurtdışında farklı ülkelerde insanlar barışı konuştular. Barışın değerini bilmeye anlamaya çalıştılar gerçekten çok önemli çünkü savaşlardan çok çekti bu yaşlı dünya, daha çok çekmeyelim insanlar ölmesin, acılar çekmesin istiyoruz. İnsan hakları aktivistleri bu konuda çok uğraş veriyor fakat çok gaddarca işler yapılan bir dünyadayız ve çok kolay savaşlar çıkıyor barışa ulaşmak çok zor oluyor. Bu yüzden bugün gerek ülkemizde yürüyen Kürt meselesindeki barış sürecini konuşacağız, gerekse de dünyanın yoğun bir şekilde gündeminde Gazze meselesi var onu da konuşacağız. Barış ile ilgili farklı bakış açıları ve barışı güçlendirme çok önemli. Ülkemiz bundan çok çekti, bu topraklar çok çekti, insanlarımız Türk’ü ile Kürt’ü ile çok çekti ve önemli bir fırsat yakaladık ve o fırsatı artık değerlendirmeliyiz. Bununla ilgili birçok şey konuşacağız. Bugün konuğumuz Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyelerinden Sayın Doç. Dr. Vahap Coşkun hocamız. Vahap Coşkun ile barışı ve Kürt meselesindeki son gelişmeleri konuşacağız. Ortadoğu’daki vahim bir soykırım konusunda görüşlerini alacağız.
Önemli bir süreç yürüyor ve dün de 1 Eylül Barış Günüydü. Birçok kentte etkinlikler yapıldı. Savaştan çatışmalardan kandan ölümden çok çeken kentler hele ki özellikle bugüne çok önem verdiler. Bir ihtimal de yakaladık bu 1 sene içinde. Türkiye’de gerçek anlamda bir barış oluşturulabilmesi açısından bir fırsatta yakalandı. Çok önemli çarpıcı adımlar atıldı. Öncesinde söylense kimsenin inanmayacağı sözler söylendi gerçekten çok çarpıcı şeyler söylendi ve bugünlere geldik. 1 Eylül Barış Günüydü dün fakat biz barışı 1 Eylül’de bırakmıyoruz. 2 Eylül ve sonrasında da devam ettiriyoruz, ettirmemiz gerekiyor.
Vahap Coşkun: Barışı sadece belirli bir gün ve belirli bir zamanda değil her zaman ve her yerde savunmak gerekir çünkü çatışmaların olduğu yerlerde, çatışmaların devam etmesini savunmak veya mevcut statükoyu savunmak son derece kolaydır ama bunun yanında o statükonun bozulmasını talep etmek, barışın inşa edilmesi gerektiğini söylemek ve halkı buna ikna etmek için sürekli bir çaba içerisinde olmak gerekiyor. Sizin eğer bir süreci inşa etmek istiyorsanız bu bisiklet kullanmaya benzer bisikletten düşmemek için sürekli pedal çevirmeniz gerekiyor o nedenle barışın her yerde her zaman her imkan zorlanarak savunulması temel davranış kodlarımızdan biri olmalıdır. Çözüm sürecine gelince; 1 Ekim’den bugüne kadar geçen yaklaşık 1 yıllık bir süre var 11 aylık süre. Bu 11 aylık süreç içerisinde son derece önemli adımların atıldığını öncelikle belirtmek gerekiyor. Her şeyden önce PKK kendisini feshetti, silahları gömeceğini belirtti ve buna ilişkin olarakta sembolik bir eylem gerçekleştirildi ve Süleymaniye’de daha da önemlisi artık silahın bu sorununun çözümünde herhangi bir rolünün olmadığını ancak ve ancak demokratik siyaset ile bu sorunun çözülebileceği yönünde hemen her kesimden çok güçlü bir ses yükseldi ve bu ses artık kabul halini aldı. Parlamentoda bir komisyon kuruldu bu komisyonun oldukça önemli olduğu kanaatini taşıyorum çünkü bu komisyon hem bir taraftan geçmişe yönelik bir hafıza işlemi görüyor, komisyon çalışmalarına baktığımızda bunu görebiliyoruz. Bu sorundan herhangi bir şekilde mağdur olmuş olan toplumsal kesimler komisyona gelip kendi yaşadıklarını anlattılar ve taleplerini söylediler bu anlamda bir hafızanın oluşması son derece önemli. Komisyon geleceğe de bir perspektif tutuyor, projektör tutuyor. Gelecekte ne yapılması gerektiğini bize söylüyor. Bence bu son derece değerli çünkü barış çalışmalarının ilerleyebilmesi için bir taraftan geçmişte yaşanmış olanları bilmek değerlendirmek o acıyı çeken toplumsal kesimler ile hemhal olmak gerekiyor ama diğer taraftan da geçmişe takılıp kalmamayı da ifade ediyor. Geleceğe de bakmamız gerektiğini söylüyor. Gelecekte ne yapmalıyız hangi adımları atmalıyız. Bir daha bunların yaşanmaması için hangi tedbirleri almalıyız şeklinde bir bakışı da içeriyor bu düzlem. O nedenle bu önemli. Ciddi bir fırsatın yakalandığını düşünüyorum. Birkaç açıdan ciddi fırsat var. ciddi bir siyasi mutabakat var. meclisteki komisyonda İYİ Parti dışında tüm partiler süreci ilkesel olarak destek verdiklerini belirtiyorlar bu kıymetli bir siyasal mutabakat. Toplumun %90’ından fazlasını temsil eden siyasi partiler bu işin içinde olduğunu söylüyorlar ve bu işin ne kadar ehemmiyet arz ettiğini kabul etmiş oluyorlar bu önemli. Toplumsal mutabakatta var. Yapılan araştırmalar toplumun %70’inin bu sürece destek verdiğini gösteriyor. Bürokratik bir mutabakatta var. Meclis’teki ilk toplantılarda İçişleri Bakanı Savunma Bakanı MİT Başkanı’nın sunum yapması bu bürokratik bir mutabakatın da olduğunu gösteriyor. O nedenle önemli bir fırsat ele geçirilmiş durumda. Bu fırsatı heba etmemek gerekiyor gerçekten. Türkiye’nin özellikle son 40 yıldır içine girmiş olduğu çatışma cenderesinden çıkartılması için bu fırsatın doğru bir şekilde kullanılması, başta siyasiler olmak üzere tüm toplumsal ve sivil aktörlerin üzerine düşeni yapması gerekiyor çünkü bu sadece bugünümüz için değil aynı zamanda geleceğimiz için de çok önemli bir adım olacak. Geleceğimizin nasıl şekilleneceğini de bize gösterecek.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Şu anda belki önemli derecede bir aksilik yok, neredeyse 1. Yılını dolduracak bir süreç çünkü Sayın Devlet Bahçeli’nin geçen sene 1 Ekim 2024’te DEM Parti sıralarına doğru el uzatması ile başlayan bir süreçti aslında bunu hepimiz biliyoruz ve ardından 11 ay geçti, belli yerlere geldik. Olmayacak denilen şeyler oldu. Olağanüstü şeyler söylendi ve oldu. Bunu teslim etmek lazım ama insanlar acele ediyor ve bir an evvel birtakım şeylerin halledilmesi gerektiğini düşünüyor. Kürtler ve Türkler’in kaygıları var. herkesin kendi açısından kaygıları var. Kürtler aldatıldıklarını bu sürecin yeniden bozulabileceğini güvenmemek gerektiğini söylüyor. Türkler diyor ki: “ Ülkemiz bölünür. Şöyle olur.” Gibi herkesin kendisine göre kaygısı var. Bunu hem Kürtler hem Türkler açısından bir şekilde yorumlar mısınız? Çünkü buna çok ihtiyacımız var. Siz de Diyarbakır’dasınız, Kürtsünüz, Kürt toplumunun içindesiniz ama sadece orada değilsiniz. Türkiye toplumunu da izliyorsunuz ve çeşitli ruh hallerini az çok görüyorsunuz, bunlar ile ilgili bu kaygılar ile ilgili yaklaşımlarınızı istiyorum.
Vahap Coşkun: Bu kaygılarının olması son derece normal. Bir gün içerisinde bir gül bahçesine girmeyeceğiz dolayısıyla insanların bir gün içerisindeki bütün kanaatleri değişmeyecek. Kürt meselesi açısından bakarsanız 100 yıllık çatışma dinamiği açısından bakarsanız 40 yıllık bir hikaye var ortada ve bu insanların düşüncelerini, tavırlarını, alışkanlıklarını bir şekilde belirliyor. İnsanları siyaseten durdukları noktaları tayin ediyor. O nedenle bir süreç başladı diye hemen bu tavırlar değişmez. Ayrıca yakın dönemde yaşanan süreçlerin de bir negatif hafızası var. Özellikle 2013-2015 döneminde de insanları bu sürece çok büyük bir umut bağlamışlardı ama süreç yıkılınca çok daha kötü bir tablo ortaya çıktı. Dolayısıyla insanların kuşkularının olması normal. Çözümü, barışı savunanların öncelikle bu kuşkuları ve kaygıları anlaması, bunları küçümsememesi, bunların insanların zihniyet dünyalarında önemli yerlere tekabül ettiğini bilmesi gerekir ve bu kayıtları gidermesi, gidermek için çaba sarf etmeleri gerekir. Kürtlerin önemli bir kesiminde sürece destek var ama bu sürecin sonunda barışın inşa edilebileceğine yönelik birtakım endişeler var. “Tekrar kandırılıyoruz, aldatılıyoruz, Kürtlerin hak ve hukukları tanınmayacak, devlet sadece kendi işini gördükten sonra Kürtleri yine yüzüstü bıracak.” Biçiminde toplumun farkı kesimlerinde dile getirilen görüşler var ama zaten bu barış sürecinin tüm her kesimin taleplerinin bir şekilde yerine gelen süreçler değil. Taleplerin uzlaşmasının mümkün olduğu süreçler olduğunu belirtmek lazım. Dolayısıyla bunun yolunun da siyasetten geçtiğini, ancak siyaset içerisinde insanların kendi istemlerini yerine getirebilme imkanlarının olacağını söylememiz lazım. Daha da önemlisi tek başına, devlet herhangi bir adım atmasa bile sadece silahların ortadan kalkmasının Kürtlerin önünde çok önemli bir şekilde fırsatlar yarattığını vurgulamak gerekiyor. Bugün ciddi bir siyasal güç var, önemli bir sivil toplum dinamiği var ve bunlar hak ve hukukun tesis edilmesi konusunda oldukça yoğun bir çaba içerisindeler ama silahın varlığı tüm bu çabaları bir şekilde bloke eden, bir şekilde kriminalize eden, onların kamusal alanda daha büyük bir meşruiyet ile kuşatılmasını engelleyen bir unsur. O nedenle çatışmalar bittiğinde Kürtlerin siyasal alanının çok daha genişleyeceğini, kendi taleplerini daha geniş alanlara yayabileceklerini belirtmek lazım. Türkler açısından baktığınızda beka kaygısı aslında Cumhuriyetin kuruluş kodlarından bir tanesini oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti bir imparatorluk bakiyesi üzerine oturmuş bir toplum. Dolayısıyla bölünme, parçalanma kaygısı devletin temel kuruluş kodlarından bir tanesi ve bütün kuşakları da bununla büyüttüler. Beka kaygısı ile büyütüldüler. Diğer taraftan son dönemde bölgemizde yaşananlar da bu kaygıları bir şekilde besliyor. Suriye’de, Irak’ta olanlar, İran’da İsrail’de Filistin’de vs. olanlar da bu kaygıları besliyor ama bu kaygılar ile başa çıkmanın en önemli yolunun Türkiye’de toplumsal barışı sağlamak olduğunu, bizim herkese anlatmamız lazım. Türkiye eğer bölünme parçalanma gibi endişelerinden ve korkularından kurtulmak istiyorsa bunun yolu Kürt meselesinde çatışmanın devam etmesi değildir. Tam aksine bunun yolu bu çatışmanın sona erdirilmesidir. Bir toplumsal uzlaşma ortamının yaratılmasıdır. Nitekim sürecin başlangıç anından itibaren sürekli kullanılan bir ifade var; iç cephenin tahkim edilmesi deniliyor. Peki bu iç cephe nasıl tahkim edilecek? Çatışmalar olduğu müddetçe gencecik evlatlarımızı kaybettiğimiz müddetçe bu iç cephenin tahkim edilmesi, toplumsal dokunun sağlanmasının ihmal ve ihtimali var mı? Hayır yok. Son 40 yıl içinde bunu gördük. Bu bizim toplumsal dokumuzu son derece zedeleyen bir unsur. O nedenle bu kaygılardan kurtulmanın yolu da bu siyasete şans vermektir. Bu çözüm sürecini desteklemek ve burada bir toplumsal uzlaşmanın yaratılmasını sağlamaktır. Her iki kesimin hem kaygılarını anlamak ama bu kaygıların üstesinden ancak barış yolu ile geleceğimizi siyaset yolu ile geleceğimizi sürekli yenilemek gerekiyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Bir beklenti yüksekliği var. Bu işler kolay değil. Hızlı yürümesini istiyor hele ki Kürtler, görüyorum milletvekiliyim sahada “Neden bu olmadı?” diyor. Bir taraftan da devlette “Neden şu olmadı?” diyor sanırım. Bize çok sorulan bir soru, sizin açınızdan değerlendirme isterim. Meclis komisyonunda Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri Kürtçe konuşmak istedi ve konuşturulmadı. Bu Kürt kamuoyunda çok büyük bir tepki ile karşılandı onu görüyorum. Bunu Türkler veya Türkiye iktidarı anlamadı, anlayamıyor. Bu kadar büyük bir tepki olacağını da hesap etmediler ama benim gördüğüm adeta bir sinir ucuna basılmış gibi büyük bir tepki oluştu. Gittiğimiz yerlerde STK’larda bize vatandaşın ilk sorusu bu oluyor. “Madem böyle bir barış süreci var, anadilimiz konuşturulmadı böyle bir masada bile konuşturulmadı bu nasıl bir samimi süreç olur?” diye çıkışıyorlar açıkçası. Siz de Diyarbakır’da bunu çok duyuyorsunuzdur.
Vahap Coşkun: Bu eleştiriler haklı eleştiriler. Bu itirazlar haklı itirazlar. Meclis ve özellikle Sayın Numan Kurtulmuş’un çok önemli bir fırsatı kaçırdığını düşünüyorum. Orada barış annelerinin Kürtçe konuşacakları üç aşağı beş yukarı herkes tarafından tahmin edilebilir. Bunun için Meclis öncelikli olarak bir hazırlık yapabilirdi. Orada yeminli Kürtçe tercümanlarını bulundurabilirdi ve bu tercümanlar annelerimizin Kürtçe konuşmalarından sonra bunları Türkçe’ye çevirebilirdi ve bunlar tutanaklara Türkçe olarak geçebilirdi. Dolayısıyla hem Kürtçe konuşulmuş olurdu hem de tutanaklar Türkçe yazılmış olurdu. Bunun yolu vardı. Bu fırsatı maalesef kaçırdı Meclis. Diğer taraftan tabi insanların itiraz etmesinin haklı bir yeri var. İki açıdan değerlendirmek lazım. Birincisi Kürtçe zaten kamusal bir dil Ömer Bey. Bugün devlet okullarında Kürtçe, orta öğretimde Kürtçe seçmeli dersler veriliyor. Yine devlet üniversitelerinde Kürtçe lisans programları var. Devlet üniversitelerinde Kürtçe Yüksek Lisans ve Doktora programları var. Öğrencilerimiz tezlerini Kürtçe ve Türkçe yazıyorlar. Yani Kürtçe bu anlamda kullanılıyor. Devletin 24 saatte yayın yapan, Kürtçe yayın yapan radyosu ve televizyonu var. Bütün bu Kürtçe her yerde kullanılırken bunun Meclis’te kullanılmaması son derece absürt bir şey.Bir bu açıdan değerlendirmek lazım. İkincisi Sayın Kurtulmuş birkaç defa “Anadil insanların ana sütü gibi helaldir.” Ifadelerini kullanmıştı bunun gereğini yerine getirmek gerekiyor. Bunun Meclis’te de kullanılır hale getirmek gerekiyor. Bu bir kere temel insan hakkı açısından hiçbir üzerinde tartışması olmayan bir an önce yapılması gereken bir iş. Bir de çözüm süreci bağlamında değerlendirdiğimizde bu meseleyi şöyle bir durum var. Bu süreçlerin yürümesinde güven artırıcı adımlar son derece önemlidir. Yani insanlar sürece baktıklarında hayatlarında bir şeylerin değiştiğini, bir şeylerin değişme ihtimalinin olduğunu görebilecekler. Eğer mecliste O gün Kürtçe konuşulabilseydi ve annelerimiz kendi meramlarını daha iyi bir şekilde ifade edilmiş olsalardı insanlar bundan ciddi derecede hoşnutluk duyacaklardı. Kaldıki O komisyonda herhangi bir şekilde Kürtçe konuşulmasına itiraz edecek biri de yoktu. Yani Meclis Başkanı inisiyatif alarak o sürecin işlemesini sağlayabilirdi. Sayın Kurtulmuş şunu söylüyor; tutanaklardan okuduğum kadarıyla, bir şeyleri yaparken bir şeyleri yıkmamak lazım diyor. Ben tam aksini düşünüyorum. Aslında yıkılan bir şeyi yapma imkanı vardı orada. Yani devrilen bir şeyi tersine çevrilmiş bir şeyi düzeltmek, doğrultmak imkanı vardı. Umarım bundan sonraki süreçte bu telafi edilir, bu eksiklik telafi edilir. Beklentileri çok yüksek tutmak sürece bazen zarar verebilir. Çünkü biz bu süreçlerin uzun erimli süreçler olduğunu biliyoruz. Şu anda devletin de ve bence PKK’nin de odaklandığı asıl hususlardan bir tanesi silahsızlandırılma süreci ve bu sürecin kendisi de aslında çok da kolay bir süreç değil. Biz bir silahsızlandırmadan bahsederken öncelikli olarak işte silahların bırakılması, eve dönüşler ve toplumsal entegrasyondan bahsediyoruz. Bu oldukça önemli bir süreç. Dolayısıyla belirli bir vakitte alabilir. Öncelikli olarak bunun kazasız belasız bir şekilde yerine getirilmesini sağlamak lazım. Bunun hukukunu oluşturmak lazım ve hukuki güvenceye bağlamak lazım. Akabinde diğer konular elbette ki siyasi zemininde konuşulabilir. Bu komisyonun Kürt meselesinin tamamını çözeceği şeklindeki bir algıya kapılmamak gerekiyor. Çünkü Kürt meselesinin çözülmesi Ömer Bey siz de gayet iyi biliyorsunuz anayasa değişikliğini gerektiren bir husus. Bazı anayasal hükümlerin yeniden düzenlenmesini gerektiren bir husus. Oysa bu komisyonun çalışma koşullarından bir tanesi de herhangi bir anayasa değişikliğini masaya getirmemek. Daha ziyade bu silah bırakma süreciyle ilintili olarak çalıştırılacağına dair bir uzlaşma var. O nedenle bence komisyon eğer silahların bırakılması, eve dönüşlerin gerçekleşmesi ve toplumsal entegrasyonun sağlanmasını içeren bir yasa, böyle dört başı mağmur bir yasa, bir yasa taslağı, bir yasa önerisi üretebilirse kendi üzerine düşen vazifeyi yerine getirmiş olur. Ondan sonrası Kürt meselesinin çözümü, ondan sonrası zaten meclisin genel kurulunun işi. Siyasetin işi, orada yürütülecek olan müzakerelerin ve mücadelenin işi.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Bu arada tabii bir bilgi olarak da aklıma geliyor, onu da yorumlamanızı isterim. Meclis tarihinde benim hatırladığım iki Türkçe olmayan konuşma var. Birisi Sayın Barack Obama’nın Meclis Genel Kurulu’nda İngilizce konuşması. İkincisi de Sayın Mahmud Abbas’ın Numan Kurtulmuş döneminde Arapça konuşması. Bunlar da var yani.
Vahap Coşkun: Elbette Meclis Komisyonu bizim komisyonumuz bütün uzmanlardan istifade edebilir. Şimdi diyelim ki Meclis Komisyonu uluslararası deneyimleri öğrenmek istedi. Örneğin bir IRA deneyimini, örneğin bir FARC deneyiminiü örneğin bir ETA deneyimini. IRA deneyimini konuşmak için eski İrlanda Başbakanı Bertie Ahern’i davet etti. FARC deneyimini konuşmak için diyelim ki Juan Manuel Santos’u davet etti veya ETA deneyimini öğrenmek için ETA liderlerinden şu anda parlamentoda olan birini davet etti. Bu insanlar geldiklerinde hangi dilde konuşacaklar? İspanyolca konuşacaklar, İngilizce konuşacaklar vs. Peki onlar İspanyolca ve İngilizce konuştuklarında bir tercüme yapılmayacak mı? Onların bu sözleri o şekilde kaydedilmeyecek mi? Edilecek. Onlara sağlamış olduğumuz bir hizmeti kendi vatandaşlarımızdan esirgememizin herhangi bir şekilde ahlaki olarak sığdırılabilecek bir çerçevesi var mıdır? Veya mantıki olarak sığdırılabilecek bir çerçevesi var mıdır? Yoktur. Yani Kürtçenin halen meclis çalışmalarında 3 nokta olarak işaretlenmesi ya da x olarak işaretlenmesi gerçekten insanı yaralayan bir durum. Siz söylediniz, çok haklısınız o konuda. Bunun Kürtlerin duygu dünyasında, zihniyet dünyasında nasıl bir tahribata yol açtığını muhtemelen bilmiyorlar, idrak etmiyorlar ve önemsemiyorlar. Dil meselesi bana göre, benim gözlemlerime göre, çevremden gördüklerime göre partilerinden bağımsız olarak AK Partilisi’nde de, DEM Partilisi’nde de, CHP’lisinde de, Hüda Par’lısında da Kürt seçmenlerinin çok büyük bir kısmı tarafından bir haysiyet meselesi olarak görülüyor. Yani kendi dilini kullanmak kendi kimliğinin bir parçası olarak görülüyor ve o dile hürmet edildiğini görmek, o dile saygı gösterildiğini görmek onu son derece mutlu edecek hususlardan bir tanesi. Kaldı ki yine yapılan araştırmalar hani Kürt meselesinde bir adım atılacaksa bu adımın öncelikli olarak dilden atılmasının doğru olduğunu bize gösteriyor. Çünkü toplumun kabulünün önemli bir kısmı burada gerçekleşmiş durumda. Yani yapılan araştırmalar, örneğin eğitimin, Kürtçe’nin eğitim dili olarak kullanılmasında, Kürtçe’nin okullarda kullanılmasında toplumun yarısından fazlasının buna onay verdiğini gösteriyor. Şimdi dolayısıyla böyle bir adım atılacaksa eğer, Bu ilk olarak buradan başlanması da zaten doğru olandır. Siyaseten de doğru olandır. O nedenle orada bence önemli bir fırsat heba edildi ama bunu telafi etmenin yolu var, imkanı var. Bu meclis önümüzdeki dönemdeki çalışmalarda umarım bu tür bir tamir işine girişir.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Net bir soru sorayım. Hem Türkler hem Kürtler için sizce devlet ve PKK iki tarafta gerçekten samimi mi?
Vahap Coşkun: Siyaset samimiyetten ziyade daha çok hesaplar üzerinden yürüyen bir iş. Şimdi ben baktığımda devletin de PKK’nin de şu anda silah bırakmanın, Kürt meselesinin çatışma dinamiğinden çıkartılmasının iki taraf açısından da kazan kazan anlamına geldiğini görüyorum. Devlet açısından özellikle Orta Doğu’da suların bu kadar ısındığı bir dönemde PKK meselesini halletmek, Kürt meselesini çatışmadan çıkartmak ve dolayısıyla toplumda bir uzlaşma yaratmak bulunmaz bir fırsat yaratır. Devletin elini güçlendirir. Hem içeride elini güçlendirir hem bölge denkleminde bölgedeki siyasette rol alırken onun elini güçlendirir. O nedenle zaten bu adımın atılmasındaki en önemli sebeplerden bir tanesi budur. Bunu herkes ifade etti. Erdoğan da, Bahçeli de, Numan Kurtulmuş da bu adımın atılmasındaki temel faktörlerden bir tanesinin bölgede yaşanan kırılmalar olduğunu söyledi. Bir taraftan İsrail’in saldırganlığı, bir taraftan Suriye’de rejimin değişmiş olması bütün dengelerin yeniden kurulmasını gerektiriyor. Türkiye de burada kendisine pozisyon alıyor. O nedenle bu meselenin silahtan arındırılması Türkiye’de devlet açısından son derece önemli bir husus. PKK açısından baktığınızda ise orada silah bırakmanın artık döneminin geldiği kabul ediliyor. Öcalan’ın 27 Şubat bildirisinde biliyorsunuz aslında bunun 1990’lardan itibaren kendisini tekrar eden bir sürece dönüştüğünü ve herhangi bir şekilde sorun çözücü bir işlevinin kalmadığını ifade ediyordu. Diğer taraftan zaten Kürtlerin çok büyük bir kısmının artık bu sorunu siyaseten çözülmesi konusunda bir mutabakatı var. Güçlü bir siyaset var partide, parlamentoda 3. parti olan bir siyasal hareket var. Dolayısıyla silah bütün bu çözümün önünde bir engel olarak kendisini gösteriyor. Dolayısıyla orada da silahın bırakılması artık makul seçenek, doğru bir seçeneğe dönüşmüş bir durumda. Ben işin doğrusu PKK’nin sadece Türkiye’deki fiziki olarak silah bıraktığı kanaatinde değilim. Aynı zamanda zihniyet olarak da bence bırakıldı, bu görüldü ama işte asıl bundan sonrası önemli. Yani bunun hukukunu yaratmak, bunun siyasetini yaratmak önemli. Programın başında da ifade ettim. Önemli bir fırsat elimizde var. Bu fırsatı heba etmemek gerekiyor ama tabii bir garantisi de yok. Bu tür süreçlerin bir garantisi de yok. Her an dengeler değiştiğinde işler sarpa sarabilir. Buna izin vermemek lazım. O nedenle son derece sorumlu hareket etmek lazım.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Peki hocam, bir de şöyle bir itiraz var. Orta Doğu’da bu kadar çatışma, gerginlik, kan gölü, silahların kullanılması mevzubahisken silah bırakılır mı diyenler de var. Buna ne dersiniz?
Vahap Coşkun: Silahın Türkiye’de herhangi bir sorun çözmediğini son yarım asırda tecrübe etmedik mi? Bu çok net bir şekilde tecrübe edildi. Orta Doğu’nun geçmiş döneminde de bugünkü döneminde de silahın bu sorunu çözmeye yönelik en ufak bir katkısının olmadığının aksine işleri daha çetrefilli bir hale geldiğini hepimiz deneyimlemedik mi? Deneyimledik. O nedenle bu itiraz doğru bir itiraz değil. Bence daha da önemlisi, burada çok da önemli bir husus var Faruk Bey, o da değişen Kürt sosyolojisi. Bu değişen sosyoloji, 1970’lerdeki sosyoloji değil, 1990’lardaki sosyoloji de değil. Artık daha şehirleşen, daha orta sınıflaşan, eğitim seviyesi daha artan, Türkiye ile irtibatları çok daha yoğunlaşmış olan bir Kürt gerçekliği var Türkiye’de. Bu gerçeklik de benim görebildiğim kadarıyla yatırımını tamamıyla siyasete yapmış durumda. Eğer herhangi bir şekilde silahtan bir medet umuluyor olsaydı örneğin 2015-2016 Hendek süreçlerinde bu görülürdü ama o zaman da insanlar buna itiraz ettiler net bir şekilde bunun karşısında durdular. Biz siyaseten yol almak istiyoruzu olabilecek en çıplak şekilde gösterdiler bütün o tufana rağmen. O nedenle burada silahta diretmek, sosyoloji ile çarpışmak anlamına gelir ve eğer siz sosyoloji ile çarpıştığınızda kaybetmeniz kaçınılmazdır.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Yine çok önemli bir konu, bize çok sorulan bir soru. Bakalım sizin cevabınız ne olacak? Biz Kürt seçmen ile konuştuğumuz zaman neredeyse ilk sorulan soru, Kürt siyasetinin önemli aktörü Edirne Cezaevi’ndeki Sayın Selahattin Demirtaş. “Madem böyle bir süreç var, barış diyorlar, işte kaç kez AİHM’de ihlal kararı çıktı, Sayın Demirtaş niye serbest bırakılmaz? Bırakmayacaklar mı? Ne oluyor? Ne bitiyor? Bunların niyeti barış değil.” vekilim deyip duran bir anlayış var. Ne dersiniz?
Vahap Coşkun: Demirtaş’ın bırakılması iki açıdan doğru. Birincisi hukuki açıdan doğru. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ortada. Demirtaş’ın orada tutulmasının veya Demirtaş’ın mahkum edilmesinin herhangi bir şekilde hukuki gereklerden kaynaklanmadığı tamamıyla siyasal birtakım hesapların ürünü olduğunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi defaaten kararlarında hükme bağladı. Dolayısıyla eğer Türkiye’de anayasa yürürlükte ise Anayasanın 90. maddesi yürürlükte ise o zaman Demirtaş’ın mutlak manada bırakılması lazım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu anlamda zaten Avrupa’nın bir mahkemesi değil. Aynı zamanda Türkiye’nin de bir mahkemesi. Türkiye’nin de bağlı olduğu bir mahkeme. Birisi bu hukuken kesinlikle bırakılması lazım. İkincisi siyaseten de bırakılması lazım çünkü Demirtaş toplumda karşılığı olan bir aktör ve Demirtaş başından itibaren bu süreci destekleyen bir aktör. Demirtaş’ın serbest bırakılması bazı kesimlerde biraz önce bahsettiğiniz kaygıları ve kuşkuların giderilmesinde son derece önemli bir rol oynayacaktır. Yani bu anlamda sürecin ilerlemesi, sürecin toplumsallaşması, sürecin toplumsal kabulünün daha da derinleşmesi açısından Demirtaş’ın çok önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Onun bu anlamda serbest bırakılması lazım ama muhtemelen iktidar bu süreci nasıl seyredeceğini görüp ondan sonra bir pozisyon alıyor. Demirtaş da burada kendisinin bırakılmasının veya bırakılmamasının temel mesele olmadığını, önemli olan meselenin toplumda bu çözümü inşa etmek, barışı inşa etmek olduğunu ifade ediyor. O nedenle ben Demirtaş’ın haksız tutukluluğunu gerekçe göstererek onun üzerinden süreç karşıtlığı yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bizzatihi Demirtaş zaten bunun doğru olmadığını ifade ediyor. Evet Demirtaş’ın serbest bırakılmasını talep ederim çünkü bu hukukun gereği, bu siyasetin gereği bunu söyleyelim ama Demirtaş içeride buradan bir süreç çıkmaz söylemine de satmayalım. Bu yanlış olur. Onu bir şekilde ifade etmek lazım. Aslında Ömer Bey bu sürecin daha da derinleşmesi için insanların daha fazla bu sürece bel bağlaması, güvenilir olması için atabileceği çok adımlar var. Mesela herhangi bir yasal değişikliğe gerek kalmadan bugün bile elindeki mevzuata göre iktidar birçok adımlar atabilir. Örneğin kayyım uygulamasını kaldırmak başlı başına bir güven verici adım olacaktır. O zaman artık eski dönemin kapandığını bir şekilde sembolize edecektir bu veya hasta tutukluların serbest bırakılmasını hızlandırmak, Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını yerine getirmek gibi tüm bunları yaptığında zaten bugün işte o kaygı duyan kesimlerin kaygıları önemli ölçüde giderilmiş o kaygının yerini destek almış olacaktır. Dolayısıyla bir taraftan bu silah bırakmanın yasal sürecini hazırlamakla yükümlü bir meclis var. Öte taraftan bu adımları atarak meclisin ve komisyonun elini kolaylaştırmakla mükellef olan bir iktidar var. İktidardan o nedenle bu adımları atmasını sürekli istemek, onu buna zorlamak lazım.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Hem Kürtler hem Türkler açısından bence değerlendirelim çünkü ister istemez Türkiye’de iki kesim oluştu. Birbirlerinin kaygılarını da pek anlamayan iki kesim oldu. Diyelim ki barış süreci bozuldu. Ne olur? Kürtler ve Türkler açısından, Türkiye Devleti açısından ne olur? Belki Türkiye Devleti diyecek ki: “Eski tas eski hamam, ne yapalım yola devam ederiz.” Kürtler de: “Biz direndik diyecek. Olmazsa olmasın.” fakat bu süreç sonunda iki tarafın da kazanacağı bir şey var mı? Veyahut da kaybedeceği şeyler neler?
Vahap Coşkun: Öncelikle şunu söyleyeyim, gerek Türkiye’nin kendi tarihsel tecrübesi gerekse dünya deneyimleri bize gösteriyor ki bu tür çözüm süreçlerini başladığınızda bitirmeniz gerekir. Başarıyla neticelendirmeniz gerekir. Eğer başarıyla neticelendirmezseniz ondan sonraki dönem, onu takip eden dönem maalesef çok ağır koşulları beraberinde getirir. Taraflar birbirlerini suçlarlar, siyaset alanı daralır, hak ihlalleri artar, özgürlükler kısıtlanır vs. Mesela 1993’te ilk olarak Türkiye bu adımı attı, o adım çöktükten sonra Türkiye kanlı bir döneme girdi veya 2013-2015’de iki yıl boyunca insanlar bu sürecin bir nevi baharını yaşadılar ama 2015’ten sonra çözüm süreci bittikten sonra karakış başladı. İnsanlar hem hukuki olarak hem siyasi olarak hem ekonomik olarak çok ağır bedeller ödediler. Dolayısıyla bu tür süreçlerde süreçler başarısız biterse ondan sonra bizi maalesef çok daha sert bir dönem bekler ve bu sert dönemden herkes bir şekilde mağdur olur. Dozu değişebilir ve bazıları daha fazla mağduriyeti daha yorulabilir ama herkes bir şekilde mağdur olur. 2015 çözüm süreci bittikten sonra yaşananlara bakın. Kayyımlar öncelikle sanki işte salt Kürt belediye başkanlarının bir sorunuydu. Daha sonra işte CHP’ye de yansıdı vesaire. Dolayısıyla buradan herkes kaybeder. Yani bunun bir kazananı olmaz. Bizim geleceğe odaklanmamız lazım. Gelecekte bir barış halinde nasıl bir toplumda yaşayacağımızın hızlı tasavvur etmemiz gerekiyor. Yani bunun hukuku ne olacaktır, bunun ekonomisi ne olacaktır, bunun siyaseti ne olacaktır, bunu tasavvur etmemiz gerekiyor ve bunu düşündüğümüzde bunun son 40 yıldakinden daha iyi bir Türkiye’yi kabul edeceği ve bu daha iyi Türkiye’nin de hem Kürtler hem Türkler açısından tercih edilebilir olduğunu net bir şekilde ortaya koyacağız. Her şeyden önce insanların, çocuklarının hayatlarından endişe duymadıkları bir ortamın yaratılması herkes için bir kazanç. Her şeyden önce bu çatışmalara aktarılmış olan kaynakların insanların eğitimine, sağlığına, alt yapısına harcanacak olması herkese kazanılacak olan bir husus. Dolayısıyla bu süreci başarıya götürmenin alternatifini düşünmememiz lazım. Bu süreci başarıya götürmemiz lazım. Aksi takdirde herkesin kaybedeceği yeni bir dönem başlıyor. Bazıları sürece işte muhalefet giderken söylüyorlar yani başarılı değil, taraflar samimi değil vs. o nedenle bu süreci katkıda bulmanın bir anlamı yok, sürecin içerisinde dahil olmanın bir anlamı yok.” tam aksine ben bu sürecin Türkiye’de demokratikleşmeyi savunanların sarılabileceği bir manivere olduğum kanaatindeyim. Yani aksini düşünelim, süreç olmasa ne olacak? Allah göstermesin yarın çatışmalar başladığında Türkiye birden daha demokratik bir zemine mi kayacak? Türkiye’nin ekonomisi daha mı düzelecek? Siyasetteki kutuplaşma mı azalacak? Ne olacak? Evet bugün sorunlar var. Bu sorunların içerisinde bu çözüm sürecini arıyoruz. Peki sürecin kendisi ortadan kalktığında bu sorunlar hafifleyecek mi yoksa daha mı ağırlaşacak? Yani bunu bence düşünmemiz gerekiyor. Elbette bir süreci yürütürken herkes laboratuvar ortamlarında bunu yürütmek ister. Son derece demokratik, son derece hümanist insanların olduğu, herkesin centilmence hareket ettiği, birbirinin elini sıktığı, birbirinin işini kolaylaştırdığı bir ortamın olmasını ister ama gerçek hayat böyle değil. Zaten asıl maharette bunun içerisinde çözümü bulabilmek, bunun içerisinde birtakım adımlar atabilmek, bunun içerisinde bir inşayı gerçekleştirebilmek. O nedenle bunun kıymetini bilmek lazım. Bir yıl içerisinde Kürt meselesinin tekrar konuşulmaya başlanması, Kürtlerin taleplerinin tekrar kamusal gündemi dönmeye başlaması, işte ana dil mevzuundan tutun yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmaya başlanması vs. hepsi bu sürecin bir çıktısı. Yani daha önce bunları bir şekilde dile getirdiğinizde çok ciddi bir şekilde itham edilmeniz, suçlanmanız kaçınılmaz bir tabu oluşturabilirdi. O nedenle evet sürecin içerisinde eksiklikler olabilir, evet aktörlerin davranışları bizi yeterince tatmin etmiyor da olabilir ama bu “hayır süreç olmasın.” sürecin karşısında konumlanmanın bir gerekçesi yapılamaz.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Dün 1 Eylül Barış Günü’ydü. Çok konuşuldu Gazze korkunç bir soykırımın sürdüğü. Her an, her dakika insanların bırakın silahla değil açlıktan öldüğü ki şu anda 400’e yaklaşıyor açlıktan ölen sayısı. Hele ki son bir hafta 10 günde açlıktan ölümler zirve yapmış durumda. 400’e yakın ölümden 150’ye yakını çocuk açlıktan ölüyor bu insanlar. 70 bine yakın insan katledilmiş durumda. En az 20 bini çocuk, bebek. Korkunç sayılar yerle bir olmuş bir Gazze ve tehcir düşünüyor. İlhak düşünüyor korkunç bir şekilde Netanyahu ve bölgeyi bir sahil beldesi, bir Riviera sahili yapacağını söylüyor. Yani soykırım yapılan bir yerde tatil beldesi yapma planı gibi korkunç insanlık dışı düşüncelerin uçuştuğu bir yerde, zamanda, mekandayız. Ne diyorsunuz hocam?
Vahap Coşkun: 7 Ekim’den bugüne kadar Ömer Bey İsrail bir, savaş suçu işliyor. Çok açık ve çok net. İki, insanlığa karşı suç işliyor ve üç, soykırım suçu işliyor. Tarihin garip bir ironisi, 20. yüzyılda soykırıma maruz kalmış bir topluluk, bir halk ve onun yönetimi şimdi bir başka halkı soykırıma uğratıyor. Yani İsrail soykırım üzerine kurulmuş bir devletti ve maalesef bu İsrail şu anda kendisi bir soykırım uyguluyor. Bunun tabii çok ciddi bir tahribatı oluyor herkes açısından. Bir kere buna tanık olan bütün insanlar açısından ciddi bir utanç. Yani orada insanların açlıkla öldürülmesi, açlığın bir ölüm siyaseti olarak kullanılması ve kimsenin bunu engelleyememesi buna tanık olan bütün insanlar için çok ciddi bir utanç. Kıtlık ilan etti biliyorsunuz Birleşmiş Milletler. Bu kıtlık herhangi bir affetten, kuraklıktan veya selden kaynaklanan bir kıtlık değil. Tamamıyla insan eliyle oluşturulmuş bir kıtlık. Ölümün ve açlığın matematiğini yapıyor İsrail ve bir kişinin ne kadar kaloriye sahip olacağını hesaplayıp bunun üzerinden bir siyaset yürütüyor. Bu korkunç bir şey ve ne yazık ki buna şu an itibariyle uluslararası sistem dur demiyor diyemiyor demeyeceğim çünkü demiyor. Aslında diyebilir ama bunu demiyor. Yani bakıyorsunuz aktörlere ve aktörlerin tavırlarına bakıyorsunuz. Maalesef bu soykırımın durdurulabileceğine dair içinizde bir umut oluşmuyor. Örneğin bir İslam dünyasından bahsediliyor. Aslında bir İslam dünyası yok. Yani herhangi bir şekilde bu İsrail’e karşı soykırımını durdurabilecek, ona karşı tavır alabilecek bir İslam dünyası yok. Avrupa Birliği’nden bahsediliyor. Avrupa Birliği maalesef bu tür çok kritik konularda dinlenebilen, sözüne başvurulabilen bir aktör olmaktan çıktı. Eski İtalya Başbakanı geçen gün Avrupa Birliği’ni eleştiren çok önemli bir yazı kaleme almıştı. Sadece ekonomik güç olarak siz dünyada bir düzen kuramazsınız. Aynı zamanda ahlaki ve siyasi bir güç olmanız lazım ve eğer sizin değerleriniz ihlal ediyorsa buna bir müdahalede bulunamıyorsanız o zaman bir güç olmanız yok. Avrupa’nın da buna bir müdahale etme durumu söz konusu değil. Amerika ise maalesef bunun destekleyicisi. Yani şu anda herhalde Netanyahu’yu durdurabilecek olan tek güç Trump ama Trump ise bunu destekliyor. Bahsettiğiniz Riviera fikrini ilk olarak dile getiren Trump’tı. Bu tablo içerisinde Batı’yı Batı yapan ve Batı’nın bugüne kadar bütün dünyaya seslenirken kullandığı bütün değerler yerle bir ediliyor. Yaşam hakkından tutun, konut hakkına onurlu yaşamdan tutun, diğer bütün değerlere. Hepsi yerle bir ediliyor ve bu yerle bir ederken Batı bu katillerin, bu faillerin yanında yer almayı tercih ediyor. Ne olabilir? Bunu ne durdurabilir? Vallahi ancak uluslararası kamuoyunun kendi hükümetlerini etkileyecek kadar baskın bir hareketlik içerisine girmesiyle durdurabilir bu. Avrupa’da bunun çeşitli işaretleri atılmaya başlandı. Avrupa ülkeleri tek tek Filistin’i tanıyacaklarını ifade ediyorlar. Belçika’da bugün tanıyacağını ve artık soykırıma imza atan iki tane İsrailli Bakan’ın Belçika’ya girmesine izin vermeyeceğini ifade etti. Diğer ülkeler de bunu tanıyorlar. Ancak bu durdurabilir. Yoksa meclis siyaset içerisinde İsrail’i durdurabilecek herhangi bir güç yok, onu durdurabilecek güç ise maalesef onun yanında yer alıyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Evrensel yargı ilkesi var. Siz hukuk hocasısınız. Bu ülkeye göre yapılan suç duyuruları Türkiye’de hep takipsizlikle sonuçlandı. Adalet Bakanlığı izin vermedi savcılara ve İsrailli soykırımcı faillerin Türkiye’ye girişiyle ilgili bir işlem yapılamadı. En azından sembolik de olsa onların Türkiye’ye girişlerinde bir yargılama krizi, bir diplomatik kriz olabilirdi. Bahsettiğiniz gibi sanırım Belçika’ya Bakanların girmesi engellendi. Türkiye bunu bile yapamadı gördüğümüz kadarıyla.
Vahap Coşkun: Türkiye Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tarafı değil. Dolayısıyla onun hükümlerini kendi ülkesinde, kendi sınırlarının içerisinde, kendi yargı yetkisinde işletmiyor. Eğer olsaydı bu imkan doğmuş olacaktı. Ama şimdi hem Uluslararası Adalet Divanı’nda hem Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde İsrail’e karşı yürütülen dosyalar var. Ve bu İsrailli yetkililer herhangi bir şekilde bir Bu mahkemenin yargı yetkisini tanıyan, mahkemeye taraf olan ülkelerden birisine gittiklerinde, örneğin İspanya’ya gittiklerinde bir İspanyol savcı bunlar hakkında hukuki işlemleri başlatabilir. Bu bugün gerçekleşir mi bilmiyorum ama ben şundan eminim. Yani eninde sonunda İsrail devlet olarak, Netanyahu şahıs olarak soykırımdan suçlu bulunacak. Yani Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde Netanyahu bir soykırım suçlusu olarak tescil edilecek. Şundan dolayı eminim öünkü geçmiş soykırımlardan farklı olarak bu soykırımı herhangi bir şekilde gizleme gereği duymuyorlar. Aksine bunun propagandasını yapıyorlar. Aksine kitleleri gözünün içine bunu sokuyorlar. Hiçbir şekilde bunu gizleme gereği duymuyorlar. O nedenle kanıtlar ortada zaten. Söylemlerini alın, Filistinlileri insan olarak görmediklerini ifade eden Cumhurbaşkanı’ndan Savunma Bakanı’na kadar birçok etkilinin ifadesi var. Bunlar insansı hayvanlar gibi tabirler kullanıyor. Söylemlerini alın ve hepsinden öte yaptıklarını alın. Roma statüsünün 6-7-8. maddesi var. Bunlar savaş suçlarını, insanlığa karşı suçları ve soykırımk suçlarını tanımlar. İsrail 7 Ekim’den bugüne kadar binlerce kez bu hükümlerin hepsini ihlal etmiştir. Dolayısıyla burada onların suçlu bulunmasının kesin olduğunu söyleyebiliriz.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Siz de bir nazi hatırlatması yaptınız. Çok önemli aslında insanların bunu anlaması lazım. Batı’da da bu daha çok yaygın. Bu mesele hakkında bir şey söylediğiniz zaman hemen antisemitizm suçlamasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Oysa mesela ben kurmuş olduğum vakıfta kitap okumaları yapıyoruz ve çoğunlukla Nazilerin toplama kamplarında Yahudilere neler yaptığıyla ilgili kitaplar okuyoruz ama bu sırada da Yahudilerin oluşturduğu İsrail Devleti’nin yetkilileri Filistinlere yönelik bir soykırım yapıyor. Burada bir duruş sergilemek gerekiyor sanırım. Yeri geliyor soykırıma uğrayan Yahudi’nin yanında duruyorsunuz. Yeri geliyor soykırım yapan Yahudi’nin karşısında duruyorsunuz. Bu konuda neler demek istiyorsunuz?
Vahap Coşkun:: Antisemitizm ifadesi artık hani ifade özgürlüğünü engelleyen hususlardan bir tanesine dönüştü. Siz İsrail Devleti’nin yapıp ettiklerini söylediğinizde herhangi bir şekilde bir Yahudi karşılıklı sevgilemiyorsunuz. Bu devlet yetkililerinin yapıp ettiklerinin bir soykırım suçu, bir insanlığa karşı suç, bir savaş suçu olduğunu söylüyorsunuz ve bunu söyleyen sadece siz değilsiniz. Yahudilerin çok önemli bir kısmı da bunu söylüyor. Hem İsrail içerisinde hem de İsrail dışındaki Yahudiler bunu söylüyor. Protesto gösterileri yapılıyor. Öte taraftan mesela geçenlerde ünlü bir Yahudi yazar, “Ben soykırım suçunu İsrail’in yapıp ettikleri için kullanmamakta çok ısrar ettim ama bugün Filistin’de yaşananlar karşısında soykırımdan başka kullanılacak bir söz bulamıyorum.” diyor. Yahudilerin kendisi bile bunu ifade ediyorlar, dile getiriyorlar. Önemli bir kısmı bunu söylüyor. Tabi bunu yaptıklarında işte bu söylemleri dile getiren Yahudileri Netanyahu hükümeti kendisinden nefret eden Yahudi olarak tanımlıyor. Oysa bu da onların sözlerini itibarsızlaştırmak, onların kamusal değerini düşürmek için kullanılan argümanlardan bir tanesi. Antisemitizm söylemi veya antisemitizm suçlaması bugün Netanyahu’nun, Netanyahu kabinesinin yapmış olduğu soykırımı örtemez. İnsanların her türlü eleştirilerini antisemit olmakla suçlayarak bu gerçeği karartamazsınız. Bunun imkan ve ihtimali yok. O nedenle zaten bu uluslararası kamuoyunda, insanlığın vicdanında bir yer bulmuyor. Şu anda bütün ülkelerde yapılan araştırmaların hepsinde %70’lere varan oranda burada yapılanın bir soykırım olduğu ifade ediliyor, kabul ediliyor. O nedenle bu suçlamalara, bu antisemitik suçlamalarına prim vermemek bu eleştirileri dile getirilmesinin önüne bir bariyer olarak konulmasına karşı çıkmak lazım. Kimsenin burada Yahudilerin inançlarıyla, Yahudilerin varlıklarıyla, Yahudilerin kendi hayatlarını idame ettirmeleriyle ilgili bir eleştirisi yok. Burada tamamıyla İsrail devletinin yaptığı bir soykırıma yönelik bir eleştiri var ve bunu savunanlar dinlerinden bağımsız olarak onu savunuyorlar. Müslüman oldukları için bunu söylemiyorlar. Olan olgu bu olduğu için bunu söylüyorlar veya Yahudi oldukları için bunu söylemiyorlar. Olgu bu olduğu için bunu söylüyorlar. Bu nedenle bu anti-semitizmin Netanyahu’nun yapıp ettiklerini gölgeleyen, üzerini örten bir şah olmasına izin vermemek lazım.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Kurmuş olduğum Vicdan Vakfı da Filistin konusunu çok yakından takip ediyor. 2024 yılında her hafta örnek vicdan davranışı seçti. Bunların arasından yaptığı seçimde de yılın örnek vicdan davranışını Filistin’de Gazzeliler için mücadele ederken, onlara yardım götürürken katledilen bir vatandaşımıza Ayşenur Ezgi Eygi’ye verdi. 2024 yılının en örnek vicdanlı davranışı ödülü ve onun ölümünün 1. yıl dönümü 6 Eylül’de Vakıf Genel Merkezimizde bir etkinlik yapacağız. Ankara’daki tüm vatandaşlarımızı davet ederiz. Aynı akşam saat 21.00’de X Platform’unda Mor oda da konuşacağız. Ayşenur Ezgi Eygi çok fedakar bir insan hakları aktivistiydi. Onu rahmetle minnetle anıyoruz.
Hem bu topraklardaki Kürt meselesinin zorlu çözümü hem de yine bir kronik yara Filistin meselesi, Gazze yarası hakkında konuştuk ve çok önemli şeyler söylediniz.
Bugün de programımızın sonuna geldik değerli izleyenler. Çok önemli bir konuyu işledik, barışı işledik. Sevgili Vahap Coşkun hocamız. Diyarbakır’dan bize bağlandı, bizi kırmadı ve çok önemli bilgiler verdik.
Haftaya salı günü tekrar birlikte olacağız inşallah. Yeni bir ÖFG TV’de buluşmak üzere. Hepinize hayırlı akşamlar, hoşça kalın.


























Yorumlar