3 Şubat 2026
ÖFG TV’den herkese merhaba. Her hafta salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konuklarıyla size sunduğumuz programımıza bugün de başlıyoruz.
Sevgili izleyenler, dünya Epstein belgelerini konuşuyor. İnanılmaz korkunç şeyler bunlar. Bir pedofili var ortada ve Donald Trump’ın ismi en ön planda. Bu belgelerde 38 bin kez adının geçtiği, 5 binden fazla atıf aldığı yönünde ciddi iddialar var ve küçücük yaştaki kızların bir adaya toplandığı ve orada dünyanın ileri gelen meşhur ve zengin insanlarına pazarlandığı yönünde korkunç iddialar var ve hatta bu çocukların öldürüp yendiğine dair de daha korkunç olağanüstü iddialar. Bunlar korkunç ve iğrenç iddialar gerçekten. Çocukların böylesine bir cinsel istismara alet edilmesi, parası olanların Türkiye dahil bazı ülkelerden çocukları getirip orada fuhuşa alet etmesi kabul edilir bir şey değil.
Korkunç bir para, belki birileri için reddedilemeyecek bir para ve sonuçta iğrenç, korkunç bir manzara ortaya çıkıyor. Burada Trump’ın adının çıkması son derece ilginç, önemli çünkü Trump dünyayı adeta delice yönetiyor. Çılgın bir güç sahibi olduğunu düşünerek yönetiyor. Bir patron olduğunu düşünerek, sağa sola tekme atarak yönetiyor ve bu kabul edilemez. Trump aklına geleni hayatı boyunca yapmış bir insan. Fütursuz, pervasız bir insan, kendini beğenmiş bir insan, kendini çok şey zanneden ve para eksenli, güç eksenli düşünen bir insan. Böyle bir insanda vicdanın olmadığını düşünmek son derece olağan, son derece vicdansız da bir insan aynı zamanda Trump ve dünyadaki insanlık dışı olaylara da güç ve para endeksli bakan bir insan Trump.
Trump, Filistin’deki soykırma da son derece olağan bir olaymış gibi baktı Trump. Netanyahu’yla ortaklık yaptı ve bu korkunç soykırımın ortaklarından oldu. Daha sonra Netanyahu Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanıp tutuklanma kararı çıktığı halde dünyanın patronu Trump bunu görmezden geldi ve aklınca bir barış anlaşması imzaladı ve “Bunu ben imzalıyorum.” Birleşmiş Milletleri aradan çıkardı. “Ben imzalıyorum. Kendime göre bir barış kurulu oluşturuyorum.”s dedi. Aklına geleni yapan bir anlayışla yürüdü ve şu anda Türkiye’de bu senaryonun aktörlerinden birisi. “Barış kurulunun üyesi olarak seni taltif edeceğim.” diyor.
Orta Doğu’da ABD, İsrail, Türkiye, Azerbaycan, Suriye’nin ortaklaştığı bir durum var ve bu durumda herkes çıkarlarına göre hareket ediyor. Son aldığımız haberlere göre Türkiye, İsrail uçuşları tekrar başlamış. Tel Aviv’e uçaklar uçmaya başlamış. Demek ki Türkiye-İsrail ilişkileri düzeliyor. Peki, Filistin’deki soykırım düzeliyor mu? Hayır.
Filistin’de yine korkunç, ölümler var. 1 günde 28 kişinin öldüğü saldırılar yapılıyor, yetmiyor, 40-50 kişiye çıkıyor ve İsrail acımasızca bombalıyor ve şu anda güya bir barış ilan edildi ve şu anda Filistin’de bir şey yokmuş havası estiriliyor ancak Filistin’de soykırım devam ediyor ve Türkiye İsrail ticareti de devam ediyor.
Geçtiğimiz hafta basin toplantımda da açıkladım. Türkiye-İsrail ticaretinin devam ettiğine dair uydu görüntüleri var. Gemiler Ceyhan Limanı’ndan petrolü alıp çıkıyorlar. Hayfa Ashdod Limanları’na gidiyorlar fakat bu esnada sinyalleri kesiyorlar ve gidip geldikten sonra İtalya açıklarına doğru giderek sinyallerini açıyorlar. Bu kabul edilecek bir şey değil. Biz bu oyuna razı değiliz, göz yummuyoruz.
Orta Doğu’da Filistinlileri soykırıma uğratan bir vahşet devam ediyor. İsrail soykırımı devam ediyor. Siyonist soykırım devam ediyor. Epstein belgeleri sabıkalı Donald Trump bunlara göz yumuyor ve korkunç bir insanlık trajedisi yaşanıyor.
Trump, Epstein belgeleri konusunda işin içinden nasıl çıkacak bilmiyoruz acaba İsrail bu belgeleri Trump’a şantaj için mi ortaya çıkarıyor, onu da bilmiyoruz. Böyle iddialar da dolaşıyor ortalıkta fakat A’dan Z’ye hepsinin insanlık dışı bir gayya çukuruna battığını rahat bir şekilde görebiliriz. İnsanlıktan çıktıkça çıkarsanız vicdansızlığın en derin kuyularına düşersiniz ve yaptığınız her şeyi mübah görmeye başlarsınız. Maalesef durumları bu.
Şu anda Türkiye’de de en yoğun konuşulan konulardan birisi Kobani’nin Rojava’nın durumuydu ve bölgede bir barış anlaşması sonunda 30 Ocak anlaşmasıyla imzalandı. SDG ve Şam arasında bir anlaşma imzalandı. Bunu olumlu karşılıyoruz çünkü Orta Doğu zaten fakir değil, fasfakir, perişan durumda ve bunun üstünde elinde ekmeği, cebinde parası olmayan insanlar milyon dolarları silahlara yatırıyor, bombalara yatırıyor ve birbirlerini öldürüyorlar. Bundan kim karlı çıkıyor? Hiç kimse karlı çıkmıyor. Bölgeye giden gazeteciler de bunları görüyor. Delik deşik edilen binalar, camiler, yollar, kanalizasyonların açık olduğu şehirler. Büyük bir fakirlik, sefalet ve siz buraları ele geçirmeye çalışıyorsunuz. Ele geçirip ne olacak? Başınız göğe mi erecek! Bu fakirlikle baş edemediğiniz, insanlık değerlerini yükseltemediğiniz müddetçe istediğiniz kadar sağı sola ele geçirilip istediğiniz kadar büyük silahlarınız olsun, karşı tarafı imha gücünüz olsun hiçbir şeye yaramaz.
Orta Doğu’nun bir an evvel kendine gelmesi lazım. Kürtler, Türkler, Arapların barış içinde yaşaması lazım. Suriye’deki yeni yönetim, El Şara yönetimi Rojava’ya doğru bir baskı yaptı ve sonunda çatışmalar yaşandı ve Deyri Zor, Rakka Şam Hükümeti’nin eline geçti ve Kobani tehdit edilmeye başlandı. Bu çerçevede bir barış anlaşması 30 Ocak’ta imzalandı. Bu barış anlaşmasını olumlu buluyoruz çünkü itiş kakışla birbirini öldürmekle bir taraftan 3 kişi öbür taraftan 5 kişi öldürmekle bir zafere ulaşılamıyor.
Türkler, Kürtler, Araplar bir arada huzur içinde yaşamalı, haklarına riayet ederek yaşamalı. Kendi kendilerini yönetebilmeli. Bunun ortamı hazırlanmalı. Biz son durumun az çok bölgedeki barışa hizmet edebildiğini görüyoruz. Karşılıklı adımlar, karşılıklı tavizler verildi ve bir yere gelindi. Bu önemli, bunu destekliyoruz ve önemli buluyoruz.
Umarız ki iki yapı arasında Kobani ve Şam arasında ilişkiler barışçıl bir şekilde devam eder ve bu çatışmalar biter, umudumuz bu sevgili arkadaşlar. Bölgeden gelen fotoğraflar, video kayıtları şu an için bir sulhun sağlandığını gösteriyor ve bunları önemli buluyoruz. Bunları değerli buluyoruz. Umarım sıkıntı tekrar alevlenmez.
Dönelim Türkiye’ye. Dünya’ya gittik, Orta Doğu’ya gittik, Filistin’e baktık, Rojava’ya baktık, Kobane’ye baktık ve bölgenin gerçekleriyle yüzleştik. Üstü örtülmeye çalışılan durumların kapağını kaldırdık ve altındaki vahşeti gördük. Gazze’de devam eden soykırımı, Kobani’de ulaşılan son barış ortamını gördük ve yorumlar yaptık. Ardından Türkiye’ye gelelim.
Türkiye’de de önemli tartışmalar var. CHP’nin Kürt meselesi konusunda adım atması önemli. CHP Özgür Özel bir konferans düzenlediler geçtiğimiz gün İstanbul’da. Basına kapalıydı ama Kürt meselesi konusunda CHP’nin birtakım cesur adımlar attığına dair cümleler duyduk. Bunlar önemli. CHP tabanı genelde ulusalcı bir taban ama Özgür Özel de iktidarın Kürt meselesindeki açılımları karşısında değil, yanında duran bir anlayışla ve hakiki anlamda Kürtler için hak isteyen bir yaklaşımla konuya girdi, biraz daha cesur adımlar attı. Bu cesur adımları destekliyoruz, önemli buluyoruz ve devam etmesi gerektiğini söylüyoruz.
Türkiye’de CHP yıllarca Kürt sorununu ortaya çıkaran, Kürt sorununun üstünü örten ve sorunu görmezden gelen “terör edebiyatı” yapan bir yerdeydi. Bununla bir yere de varılmıyor. Bir çözüm gerekiyor. Çözümün yeri siyaset, meclis. Mecliste yer alan partilerin birtakım çözümler bulması gerekiyor. Bu konuda adım atan CHP’yi daha da samimi adımlar atmaya, seçmenini ikna etmeye davet ediyorum.
Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili tablolara baktığımızda en başta Türkiye cezaevlerindeki durumu görüyoruz. Türkiye cezaevlerinde üzücü hadiseler yaşanıyor, son derece büyük dramlar yaşanıyor. Bunu haftalardır, aylardır gündeme getiriyorum. Bir önemli kişi nezdinde bir kadın bir anne iki çocuğu olan bir anne Ferah Oktan.
Ferah Oktan’ın durumu son derece dramatikti çünkü eşi bir müddet cezaevine girmiş daha sonra mağduriyetler yaşamış ardından kendisi hakkında ağır bir ceza verilmiş ve en sonunda bütün bu adaletsizliklerden, hukuksuzluklardan legal fiilleri illegal gösteren yargı kararlarından sonra yurt dışına çıkmaya çalışırken tutulmuş ve Edirne Cezaevi’ne konulmuş ve bu arada büyük üzüntüler sıkıntılar yaşayınca da evladından ayrı bebeğinden ayrı bir anne olarak bebeğine hasret ve şiirler yazan yüreği parçalanan bir anne olarak büyük üzüntüler yaşarken de maalesef meme kanseri oluyor.
Ferah Oktan meme kanseri olduktan sonra teşhis, hapishane koşulları nedeniyle son derece geç yapılıyor. Tedavi aşamasına geçmede gecikmeler ve ameliyat şansını kaçırma olayı oluyor ve kanser ilerliyor. İlk evrede yakalanan kanser maalesef zamanında müdahale yapılmadığı için ilerliyor. İkinci, üçüncü ve dördüncü evre ve ağır kemoterapiler alınıyor ve en sonunda bir ameliyat tekrar görünüyor.
Oldukça sıkıntılı bir kadın, zor durumda bir anne Ferah Oktan ve bütün bunlardan sonra zaten uyduruk nedenlerle yargılanan bir anne bu. “Bank Asya’da hesabın varmış. Falanca yurdunun müdiresiymişsin.” bunların neresi suç? Neresi suçtu zamanında? Herkes bu fiilleri işledi. Bir bankaya para yatırmak, bir yurtta müdürlük yapmanın neresi suçtu? Zamanında suç olmayan şeyler şimdi neden suç olup aile dramları oluşturuyor? Bunu sormak lazım.
Şu anda Türkiye’de sadece Ferah Oktan değil, yüz binlerce insan aynı dramları yaşıyor. Çocuğunu bir okula göndermek, bir bankaya para yatırmak, bir gazeteyi almak, bir yurt müdürü, müdiresi olmak, bir sohbete gitmek, bütün bunlar zamanında legal fiiller iken, sonrasında illegal, korkunç “terörist eylemler” olarak nitelendirildi ve aileler mağdur edildi ve ardından acımasızca işler yapıldı.
Bylock denilen bir iletişim programı “teröristlik” olarak nitelendirildi kullananlar açısından ve “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” diyen AİHM’in kararı da Yüksel Yalçınkaya kararının tekrar Türkiye’de bir ceza yemesiyle sonuçlandı.
AİHM’i umursamayan takmayan bir yargı var Türkiye’de ve bu şekilde yoluna devam ediyor. Böyle bir yargı varsa Türkiye’de cezaevleri dolmaz mı! Böyle bir yargı varsa Türkiye’de şu anda yüz binden fazla kişi cezaevlerinde yerlerde yatıyor, fazlalık var. İşte onlardan birisi de Ferah Oktan’dı ve böyle büyük bir dram yaşanmıştı ve en sonunda bütün bu yargı kararlarının bomboş olduğu konusunda Yargıtay bir karar verdi, kararı bozdu. Ardından ikinci bir gelişme daha yaşandı.
Adli Tıp Kurumu, ileri ever meme kanseri olan bu hastanın infaz erteleme alması gerektiğini, tahliye edilmesi gerektiğine karar verdi. İki karar ortadayken iki hafta geçti ve Ferah Oktan tahliye edilmedi. Biz gündeme getirdik, kamuoyu duyarlığı ayağa kalktı ve en sonunda Ferah Oktan bu iki karar çerçevesinde Yargıtay’ın da sonuçta tahliye etmesiyle sonunda özgürlüğüne kavuşabildi. Bu çok güzel bir gelişmeydi.
Ferah Oktan kucağında iki yaşındaki bebeği ile, ufacık bebeği ile görüntüleniyordu fotoğraflarda ve çok yürek parçalayıcı bir görüntü oluyordu bu çünkü annesine sımsıkı yapışmış bir bebek ondan ayrılmak istemeyen bir bebek, hasta bir anne ve büyük bir aile dramı. İnşallah bitti ve bu güzel haberi bu şekilde dün kamuoyuna verdik. Bugün de biraz yorumlamış olayım.
Ben cezaevinde Ferah Oktan’ı ziyaret ettiğimde onu çok üzgün yıpranmış gördüm, Yüksekovalı bir Kürt kadın bir anne ve çocukluğunda askerlerden gördüğü kötü muameleler nedeniyle travmalar yaşamış. Bunu unutamamış. Bunları yazılara dökmüş bir anne, bir şair aynı zamanda yakın zamanda şiir kitabı çıkacak cezaevinde de yaşadığı üzücü haller nedeniyle şiirler yazmış. Yavrusu Asude’ye “Ah Asude” isimli çok dokunaklı bir şiir yazmıştı. Onu da seslendirmiştik kanalımızda. Bütün onlara bakılıp Ferah Oktan’ın neler yaşadığı anlaşılabilir sevgili arkadaşlar. Bu annenin yavrusu için yazdığı bu güzel şiiri de burada anmış olalım. Bu önemli şiiri de de burada anmış olalım ve bu acılar yaşanmasın artık diyoruz sevgili arkadaşlar. Bu acılar; Ferah Oktan ve diğer binlerce, on binlerce kadın Ohal döneminde büyük acılar yaşadılar, büyük sıkıntılar yaşadılar ve bu annelerin yaşadıkları tarihe maalesef kazındı yani. Çünkü bunları görmezden gelemezsiniz. Annesine yapışmış, onu bırakmak istemeyen bir bebeği annesinden ayıranlar, anneyi o bebeğinden ayıranlar bu dünyada ve öte dünyada nasıl bir hesap vereceklerini hiç unutmasınlar. Bunu buradan söyleyelim. Bu denli vicdansızlığın hakim olduğu bir çağda bu denli vicdanları ayağa kaldıran hadiseler yaşanıyor. Bunu unutmayın. Bebekler, anneler birbirinden ayrılıyor. Dramlardan dolayı hasta ve kanser insanlar hapishanelerde kalıyor ve kimsenin umurunda olmuyor bunlar. İnşallah biter. İnşallah bunlar bir daha yaşanmaz ve hükümlü olanın bu haldeyken cezaevinde kalmadığı ama tutuklu olduğu için hükümlünün yararlandığı, hükümlerden yararlanamadığı bu durum biter. Böyle saçma sapan şeyler yaşıyoruz. Hükümlü infaz ertelemeden faydalanıyor. Bakıyorsunuz tutuklu yararlanamıyor. O yüzden boş yere cezaevlerinde kalıyor. Bebekler annelerinden ayrılıyor. Anne babalar birbirlerinden ayrılıyor ve bu dramlar yaşanıyor.
Bir başka hususa geçelim. Emre Turan isimli hasta mahpusun durumunu da günlerdir gündeme getiriyorum. Eşi Buket Turan da bunu günlerdir gündeme getirdi. Uzun süredir tanıyorum. Ağır hastalığı olan bir mahpus. Ülseratif kolit isimli bir hastalık. Bir bağırsak hastalığı ve kanserleşebiliyor. Düşünün barsağınızın yüzeyi son derece yıpranmış ve kanamalarla dolu. Sindirim sisteminiz berbat bir halde. Tuvalete gidiyorsunuz belki saatlerce çıkamıyorsunuz tuvaletten ve çıktıktan beş dakika sonra tekrar o tuvalete girmek zorunda kalıyorsunuz, sıkışıyorsunuz ama kanamalar yaşıyorsunuz. Son derece insan konforunu bozan bir hastalık biliyoruz ve kanserleşebiliyor. Bu hastalığı yaşayan, Emre Turan yeterli tedaviyi yıllardır alamadı, sıkıntılar yaşadı ve ardından son zamanlarda ileri derecede zayıfladı ve oldukça sıkıntılı günler yaşamaya başladı.
Emre Turan doktora gitti Afyon Devlet Hastanesi’ne. Afyon Devlet Hastanesi ona röntgen tetkikleri MR’lar istedi ama 5-6 ay sonra verildi. Adam hasta, kanamalı bir hasta ve bu halde bir insana 5-6 ay sonra nasıl randevu veriyorsunuz? “İşte bugün git, yarın gel.” denildi. Normal bir hasta değilsiniz. Hakkınızın peşinde koşasınız ve dezavantajlı olduğu için hasta mahpuslar Emre Turan da bunu yaşadı ve cezaevinde kıvranmaya başladı. O sesini duyuramayınca eşi, hanımefendi, iki çocuk babası bu kişinin durumunu duyurmaya başladı. Emre Turan’la ilgili bir duyarlılık oluştu ve en sonunda biz de gayret ettik ve Emre Turan hastaneye götürüldü ama hastaneden geri tekrar gönderildi. Şu anda tekrar hastaneye gitmesi lazım ve Emre Turan’ın tedavi olması lazım. Bunun peşindeyiz. Umarım bir an evvel Emre Turan hastaneye gider ve gereken tedavisini alır çünkü tedavide aksamalar var demek ki aktif başlayan kanamalar yaşıyor. Bu da sıkıntılı bir durumu gösteriyor sevgili izleyenler.
Türkiye cezevlerinde sağlıkla ilgili sorunlar çok yaşanıyor çünkü kalabalık ve onları hastaneye götüren asker. O askerler Adalet Bakanlığı’na da bağlı değil, İçişleri Bakanlığı’na bağlı. Biz bununla ilgili ayrı bir soru önergesi vereceğiz. Tüm cezaevlerindeki çok aksayan bu sağlık hizmetleri konusunda bakanlığa soralım. Çünkü biz cezaevleri deyince aklımıza Adalet Bakanlığı geliyor ama Adalet Bakanlığı’na sorduğumuzda “Efendim o bizim işimiz değil ki İçişleri Bakanlığı.” Diyor ve iş ortada kalıyor. Cezaevlerine gidiyoruz. Müdürlere bu durumu soruyoruz. Mahpuslar çok şikayetçi bu durumdan diyoruz. Bu sefer onlar da diyor ki: “Ya vekilim askerler bize bağlı değil, sözümüzü dinlemiyor, kafalarına göre iş yapıyor.” Onlara soruyorsun; “Mahpus sayısı çok, biz de yetişemiyoruz.” diyorlar. Biz de burada muhatap bulamıyoruz. O halde İçişleri Bakanlığına bu vahim durumu yazmalı. İçişleri Bakanları’nın kendilerinin bile haberleri yok. Cezaevlerinde kendi iradelerinde çok büyük aksaklık oluşturan kanser teşhislerini geciktiren, tedavileri geciktiren, insanları hayatlarıyla oynayan bir askerlerin, jandarmanın hakim olduğu bir sevk sistemi var. Ali Kıran başkesen oluyorlar, “gidemeyiz efendim, yapamayız, gönderemeyiz, arabamız yok, askerimiz yok, giden de hemen çıksın hastaneden.” diyen bir sistem var. Kardeşim, siz vatandaşa hizmet etmek zorundasınız. Nedir bu yani? Vatandaş hastaysa o böcek mi yani? Nedir onu üçüncü sınıf vatandaş gibi görmek? Hakkını, hukukunu varsaymamak, umursamamak, böyle şey olur mu? Hasta mahpuslardan birisini anlatıyoruz Emre Turan’I ama onun gibi binlerce mahpus var ve sağlık hakkı ihlalleri yaşıyorlar.
Cezaevlerine gidiyorum. Son 2.5 yılda 119 cezaevi ziyaret ettim. İki bine yakın mahpusla görüştüm ve dehşet veren hadiseler dinledim ve oralara neden daha çok gitmek gerektiğini daha yakinen anladım sevgili arkadaşlar. Devam etmemiz, görmemiz lazım. Evet, hasta mahpusların hali böyle ancak hasta olursanız maalesef hasta olursanız bazen pahalı ilaçlar kullanmanız gereken durumlar oluyor ve bu sefer de devlet ödememiyor ilaçları. İşte onlardan birisi genç bir kız, 23 yaşında, fakir bir aile. Oldukça fakir bir aile. Ceplerinde beş kuruşları yok ama genç kadın ağır bir hastalığa tutulmuş.
Nörofibromatozis, ilerleyici ve kanser tümörlerine yol açan bir hastalık. Vücutta kahverengi benler ve tümörleşme ile ilerleyen, vücudun sinir sistemini tutan bir hastalık. Son derece dramatik ve zalim bir hastalık. Bu oldukça nadir bir hastalık ve ilaçları da nadir ve oldukça pahalı. Tuğba Tanık hastaneye gidiyor. Uzun tetkikler sonrası hastalığı teşhis ediliyor, tedaviye ulaşmak istiyor ancak ulaşamıyor. Bir ilacı var, oldukça pahalı ama ne yapalım pahalıysa? Milyon kişi bu hastalığa yakalanmıyor ki, bir kişi yakalanıyor. Sosyal bir hukuk devletiysen o kişinin ilacını da bul kardeşim. Bu genç kız ölmesin. KOSELUGO isimli ilaç için Sağlık Bakanlığı onay veriyor. Sağlık Bakanlığı’nın onay verdiği bu ilaç için Tuğba Tanık SGK’ya gidiyor. SGK diyor ki: “Hayır ödeme yapmam.” mahkemeye gidiyorlar. Mahkeme bir an evvel bir tedbir kararı çıkartıyor ve ilaç alınıp kullanılıyor fakat SGK istinafa gidiyor ve istinafta kullanamaz kararı çıkıyor. Hasta perişan tekrar bir doz kullanacak. Tekrar dozunu kullanamıyor. Hastaneye yatması gereken bir hasta mahkemelerde dolaşıyor. Mahkemelerden mahkemelere koşturuyor ve ilacını alamıyor, kullanamıyor. Son derece önemli bir hastalık ve onu durduran tek bir ilaç var. Düşünün, böylesi bir anda tüm insanların, devletin seferber olması lazım ama devlet seferber olmuş Tuğba Tanık’a ilacını vermemek için. ilacını alamayınca konu Anayasa Mahkemesi’ne taşınıyor. Tuğba Tanık ve arkadaşlarını Anayasa Mahkemesi’nin önünde, bakın arkada Anayasa Mahkemesi var, önünde görüyorsunuz Tuğba Tanık Anayasa Mahkemesi’nden bir an evvel bir sonuç çıkması için açıklama yapıyor. Biz de Tuğba Tanık’ın yanındayız. Bu açıklamada yanında fiili olarak olamadık ama ruhen bu açıklama sonrası onu gündeme getirerek onun yanında oluyorum. Bir an evvel bu genç insanın ilaçları temin edilsin ve Nörofibromatozis hastalığından kurtulsun. Oldukça bir iyileşme sağlayacağı düşünülüyor ama bu ilacı kullanamıyor kişi. Olacak bir iş değil. Sağlık Bakanlığı’nı, SGK yetkililerini, Adalet Bakanlığı’nı bu konuda göreve davet ediyorum. Tuğba Tanık’ın bu dramı bitsin. hasta haliyle hastanelerde olması gereken bu genç kadın mahkemelerde koşturuyor. Anayasa Mahkemesi’nin önünde yağmurun altında açıklama yapmak zorunda kalıyor. Bu kötülüğü bu genç insana yapma Sayın Kemal Memişoğlu, Sayın Yılmaz Tunç, Sayın SGK Genel Müdürü. Bunu yapmayın ve bu ödemeyi yapın. Biz halk olarak buna razıyız. Bu para ödensin. Siz bir sosyal hukuk devletiyseniz bu mağdurun ilacını ödemek durumundasınız. Olması gereken bu.
Sevgili izleyenler, bugün de programımızın sonuna geldik ve bu hak ihlallerini söyledik, anlattık. Anlatmaya devam edeceğiz. Dünyayı, Türkiye’yi, Orta Doğu’yu yorumlamaya devam edeceğiz.
Çatışma değil, barış, zulüm değil, hak, adalet, insan hakları istemeye devam edeceğiz. Sorunlar olabilir ama bu sorunların çatışma yoluyla insanları yaralayarak veyahut da öldürerek çözümlenmesi taraftarı değiliz. Barış güzeldir. İşimize gelmese de güzeldir ve barışı desteklemek gerekiyor. Çatışmayı övmek, barıştan uzaklaşmak da doğru değil. Bir yerde uzlaşmak her zaman için iyi bir şeydir. Haklar bir şekilde talep edilmeye devam edilir ama en azından kanlar dökülmesin. Bunu temenni ediyoruz.
Bugün de programımız burada bitiriyor. Haftaya Salı günü saat 21.00’da buluşmak üzere. Herkese hayırlı akşamlar diliyorum. Hoşça kalın efendim.


























Yorumlar