12 Eylül 2026

TR724

KHK’lı akademisyen Bayram Erzurumluoğlu’nun koordinatörlüğünde hazırlanan “7., 8. ve 9. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri ve KHK’lıların Çözüm Beklentileri” raporunun beşincisi yayımlandı.

Sadece son araştırma kapsamında 4 bin 339 kişiyle yapılan görüşmelerden elde edilen verilerin değerlendirildiği raporda, OHAL ve KHK sürecinde 214 ayrı hak ihlali yöntemi ve uygulaması tespit edildi.

2016’dan bu yana yapılan beş ayrı araştırma dalgasında ise 33 binden fazla kişinin verisi toplandı.

Rapor, söz konusu 214 uygulamanın birbirinden bağımsız idari hatalar olarak değerlendirilemeyeceğini, dokuz yıl boyunca devam eden uygulamaların kapsamı, çeşitliliği ve sürekliliğinin “yaygın veya sistematik saldırı” değerlendirmesi açısından önem taşıdığını belirtiyor.

Raporun hazırlanmasında büyük emeği bulunan Bayram Erzurumluoğlu, 2017’den bugüne KHK’lılar açısından temel tablonun değişmediğini, ihlallerin sistematik ve sürekli biçimde devam ettiğini söyledi.

Erzurumluoğlu, ilk raporlardaki bulgular ile son araştırmadaki verilerin karşılaştırılmasının bu sürekliliği açık biçimde ortaya koyduğunu belirtti.

“2017’de ne varsa 2026’da da var” diyen Erzurumluoğlu, “Bu, 2017’de yapılan tespitlerin yerinde ve doğru olduğunu gösterdiği gibi, yaşanan zulmün sürekli ve sistematik olduğunu da ortaya koyuyor. Bu kadar uzun süre devam eden uygulamaların yöneticilerin bilgisi dışında gerçekleşmiş olması mümkün değil” ifadelerini kullandı.

RAPOR: KHK MAĞDURİYETİ BİREYSEL BİR TRAJEDİNİN ÖTESİNE GEÇTİ

Raporun sonuç bölümünde KHK sürecinin artık yalnızca bireysel mağduriyetler üzerinden değerlendirilemeyeceği vurgulandı.

Araştırmada, en az 500 bin kişinin doğrudan, 2,5 milyon kişinin ise dolaylı olarak süreçten etkilendiği belirtilirken, yaşananların “toplumsal bir yaraya ve kurumsal bir krize” dönüştüğü değerlendirmesi yapıldı.

Rapora göre yargısal, ekonomik, sosyal, psikolojik, eğitsel ve ailevi alanlara yayılan ihlaller, mağduriyetin hayatın hemen her alanını kapsadığını gösteriyor.

Raporda, 214 farklı hak ihlali yönteminin yalnızca bir “ihlal envanteri” olmadığı belirtilerek, bu yöntemlerin dokuz yıl boyunca devam etmesinin uygulamaların tesadüfi veya münferit olmadığı yönündeki değerlendirmeyi güçlendirdiği ifade edildi.

Rapor bu tabloyu tanımlamak için hukuki bir kavram olmadığını özellikle belirttiği “sosyal-kırım” ifadesini kullanıyor. Kavram, raporda “bir nüfusun fiziksel olarak ortadan kaldırılmadan toplumsal varlığının sistematik biçimde aşındırılması” şeklinde açıklanıyor.

ÖLÜM, İNTİHAR VE BOŞANMA ORANLARINA DİKKAT ÇEKİLDİ

Araştırmanın en dikkat çekici bölümlerinden biri de sürecin bedensel ve toplumsal maliyetlerine ilişkin veriler oldu.

Rapora göre KHK mağdurlarında kümülatif ölüm oranı yüzde 9,21, mağdur yakınlarında ise yüzde 14,62 olarak ölçüldü.

İntihar oranı yüzde 2,12, intihar düşüncesi ve girişimi oranı ise yüzde 9,39 olarak kaydedildi.

Kümülatif boşanma oranının yaklaşık yüzde 15’e ulaştığı ve bunun Türkiye ortalamasının yaklaşık 15 katına karşılık geldiği ileri sürüldü.

Raporda ayrıca cezaevlerinde annelerinin yanında kalan 0-6 yaş arasındaki çocukların sayısının 2016 öncesine kıyasla yaklaşık 16 kat artarak 891’e ulaştığı belirtildi.

Araştırmacılar bu rakamların “soyut istatistikler değil, kaybedilen hayatların, dağılan ailelerin ve çalınan çocuklukların ifadesi” olduğunu kaydetti.

“SOYKIRIM DEĞİL DEMİYORUZ, İSPAT KOLAYLIĞI AÇISINDAN ZULÜM DİYORUZ”

Raporda yaşananların hukuki niteliği de uluslararası ceza hukuku açısından değerlendirildi.

Bayram Erzurumluoğlu, kendi değerlendirmesine göre KHK’lılara yönelik uygulamaların “soykırım” niteliğinde olduğunu, ancak raporun bilinçli olarak soykırım iddiası üzerinden kurulmadığını söyledi.

Erzurumluoğlu, “Biz ‘soykırım değil’ demiyoruz. Benim şahsi görüşüm bunun soykırım olduğu yönünde. Ancak uluslararası mecralarda ispat kolaylığı açısından buna zulüm diyoruz” dedi.

Raporda da bu tercihin gerekçesi ayrıntılı olarak açıklandı.

Soykırım Sözleşmesi’nin ulusal, etnik, ırksal ve dini grupları koruduğu; siyasi grupların ise kapsam dışında bırakıldığı hatırlatılan raporda, hukuki değerlendirmenin bu nedenle Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 7(1)(h) maddesinde düzenlenen “zulüm” suçu üzerinden yapıldığı belirtildi.

Rapora göre belgelenen 214 uygulama bir bütün olarak değerlendirildiğinde, “insanlığa karşı suç olarak zulüm” tanımının unsurlarını karşılıyor.

Raporda; hedef alınan grubun sivil olması, uygulamaların yaygın ve sistematik nitelik taşıması, devlet politikası kapsamında yürütüldüğünün ileri sürülmesi, temel haklardan ağır biçimde yoksun bırakma, siyasi temelde hedefleme ve saldırının bilinmesi gibi unsurlar tek tek değerlendiriliyor.

“Zulüm de bir insanlığa karşı suçtur; zaman aşımına tabi değildir ve aynı yargısal sonuçları doğurmaktadır” denilen raporda, bu hukuki tercihle delillerin daha güçlü ve savunulabilir bir zeminde değerlendirilmesinin amaçlandığı ifade edildi.

“214 NİHAİ RAKAM DEĞİL”

Erzurumluoğlu, raporda ortaya konulan 214 hak ihlali yönteminin nihai bir sayı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini de söyledi.

İlk kapsamlı çalışmalarda 111 tespit yaptıklarını belirten Erzurumluoğlu, bunun o tarihte yalnızca 111 ihlal bulunduğu anlamına gelmediğini vurguladı.

“Biz 2020’de 111 vardı, bugün 214 oldu demiyoruz. O dönemde de bunlar vardı ancak elimizdeki veriler bunları açığa çıkaracak düzeyde değildi. Bugün çok daha geniş bir veri üzerinden değerlendirme yapabiliyoruz” dedi.

Erzurumluoğlu, “214’te bitti demiyoruz. 215 veya 216 da olabilir. Bizim yaptığımız bir keşif. Elimizdeki verilerle ulaşabildiğimiz rakam şu anda 214” ifadelerini kullandı.

Raporda da katılımcıların bir bölümünün araştırmaya yanıt verirken tedirginlik yaşadığı ve bazı sorulara gerçek düşüncelerini yansıtamadıklarını söylediği aktarıldı.

Bu nedenle araştırmacılar, raporda yer alan oranların yaşananların “üst sınırını değil, alt sınırını” gösterdiğini savunuyor.

MAĞDURLARIN YÜZDE 97,1’İ: İNTİKAM DEĞİL ADALET İSTİYORUZ

Raporun en dikkat çekici sonuçlarından biri ise mağdurların çözüm beklentilerine ilişkin veriler oldu.

“İntikam değil, adalet istiyorum” ifadesine katılım oranı yüzde 97,1 olarak ölçüldü.

“Türkiye’nin güvenli geleceği için toplumsal barış ve karşılıklı affetme süreçleri başlatılmalıdır” görüşüne katılım yüzde 94,7 olurken, “Gerçek adalet tüm tarafların onurunu koruyarak sağlanır” görüşüne destek yüzde 99,7’ye ulaştı.

“Mağdurlara adalet sağlanmasının devleti güçlendireceği” görüşüne katılım da yüzde 99,7, devletin adil ve kapsamlı yeni bir inceleme başlatması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 98,5 olarak kaydedildi.

Rapora göre mağduriyet sonrasında farklı etnik ve dini kesimlere empatisinin arttığını söyleyenlerin oranı yüzde 75,1 oldu.

Araştırmacılar bu sonuçların mağdurların çözümü “şiddette değil hukukta, intikamda değil adalette” aradığını gösterdiği görüşünde.

KHK’LILARIN BEŞ TEMEL TALEBİ

Araştırmaya katılanların “olmazsa olmaz” olarak nitelendirdiği talepler beş başlıkta toplandı.

Kamu görevlerine veya işlerine iade talebi yüzde 88,5, ceza yargılamalarının evrensel hukuk ilkelerine göre yeniden yapılması talebi yüzde 87,6, maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi talebi ise yüzde 86,7 destek aldı.

OHAL uygulamaları nedeniyle cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlülerin tahliye edilmesini isteyenlerin oranı yüzde 80,5, sicil affı isteyenlerin oranı ise yüzde 66,1 oldu.

Raporda bu taleplerin “aşırı değil, evrensel insan hakları standartlarının doğal ve ölçülü karşılığı” olduğu savunuldu.

YASAMA, YARGI VE YÜRÜTMEYE ÇAĞRI

Raporun sonuç bölümünde çözüm için yasama, yargı ve yürütme organlarına da bir dizi öneri sunuldu.

Tüm KHK işlemlerinin bağımsız ve tarafsız bir yapı tarafından bireysel hak ihlali temelinde yeniden incelenmesi, haksız ihraç edilenlerin göreve dönmesini sağlayacak düzenleme yapılması, sicillerin düzeltilmesi ve maddi-manevi kayıplar için bağımsız bir tazminat fonu kurulması istendi.

Yargıya yönelik öneriler arasında ise AİHM’in Yalçınkaya/Türkiye kararı başta olmak üzere ihlal kararlarının uygulanması; ByLock, Bank Asya hesabı, sendika veya dernek üyeliği gibi yasal faaliyetlerin tek başına mahkûmiyet delili kabul edilmesine son verilmesi ve yeniden yargılama yollarının etkin biçimde işletilmesi yer aldı.

Raporda ayrıca pasaport kısıtlamalarının kaldırılması, sosyal güvenlik ve sağlık hakkına ilişkin sınırlamaların sona erdirilmesi, cezaevlerinde annelerinin yanında kalan çocukların durumunun “çocuğun yüksek yararı” ilkesi doğrultusunda çözülmesi ve kamu ile özel sektörde KHK’lılara yönelik ayrımcılığa son verilmesi istendi.

“GEÇEN ZAMAN ÇÖZÜMÜN MALİYETİNİ ARTIRIYOR”

Raporun sonunda siyasi iktidar ve karar vericilere yönelik açık bir çağrı da yer aldı.

Araştırmacılar, OHAL’in ilanından bu yana geçen yaklaşık 10 yılda mağduriyetlerin sona ermediğini, buna karşılık giderilmesinin giderek daha zor ve maliyetli hale geldiğini belirtti.

Raporda her geçen yıl tazminat yükünün, kaybedilen kıdem ve emeklilik haklarının, uluslararası mahkemelerde biriken dosyaların ve ülkeden ayrılan nitelikli insan sayısının arttığı ifade edildi.

Bugün bir grup için oluşturulan hukuksuz uygulamaların gelecekte başka gruplar için de kullanılabileceği uyarısında bulunulan raporda, hukuk devletinin yalnızca mağdurlar için değil, bugün karar verici konumunda bulunanlar açısından da güvence olduğu vurgulandı.

Çocuklara yönelik uygulamalara ise ayrı bir bölüm ayrıldı.

Cezaevlerinde anneleriyle büyüyen çocuklar, doğum sırasında kelepçelenen kadınlar, ebeveynlerinin gözaltına alınmasına tanık olan çocuklar, bursu kesilen, staja kabul edilmeyen veya eğitim hakkı engellenen gençler hatırlatılarak, bu uygulamaların güvenlik gerekçesiyle açıklanamayacağı belirtildi.

“HUKUK YOKSA YARIN DA YOKTUR”

Rapor, çözüm için yeni ve karmaşık bir sistem kurulmasına ihtiyaç olmadığını savunuyor.

Ağır hasta, engelli ve ileri yaştaki tutukluların durumlarının yeniden değerlendirilmesi; cezaevindeki çocukların durumunun çözülmesi; sağlık güvencelerinin yeniden sağlanması; pasaport kısıtlamalarının kaldırılması; beraat edenlerin göreve iadesi; AYM ve AİHM kararlarının uygulanması kısa vadede atılabilecek adımlar arasında sıralandı.

Orta vadede ise bütün KHK işlemlerinin bağımsız bir merci tarafından bireysel olarak yeniden incelenmesi, sicil affı ve kapsamlı bir tazminat mekanizması kurulması önerildi.

Raporun sonunda, dokuz yıl boyunca 33 binden fazla kişinin araştırmalara katılarak taleplerini dile getirdiği hatırlatıldı:

“Adilce yargılanmayı, aklanmayı, işlerine dönmeyi, çocuklarının damgasız büyümesini ve onurlarının iade edilmesini istediler.”

Raporda çözümün ertelenmesinin yalnızca mağdurların değil Türkiye’nin demokratik ve hukuki geleceğinin de maliyetini artırdığı belirtilerek şu ifadeye yer verildi: “Hukuk yoksa yarın da yoktur.”

Yorumlar