06.09.2026

Politikahaber

6 Eylül 1955 akşamı İstanbul’un sokaklarında yalnız vitrinler kırılmadı. Evler, dükkânlar, kiliseler, mezarlıklar yağmalandı; insanlar dövüldü, aşağılandı, korkutuldu. Başta Rumlar olmak üzere Ermeniler ve Yahudiler hedef alındı. Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi saldırıların bahanesi yapıldı. Sonrası uzun yıllar “galeyana gelen kalabalıkların taşkınlığı” diye anlatıldı. Oysa arşivler, tanıklıklar ve araştırmalar böylesine yaygın ve seçici bir saldırının kendiliğinden gelişmediğini gösterdi.

Biz bu hikâyeyi yalnız 6–7 Eylül’den bilmiyoruz.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de öldürülmesinde de karşımıza çıktı. 24 Nisan 1915’i ve ardından yaşananları hafızamızdan silemediler. Dersim 1937–38 tertelesini unutmadık. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta gördük. Faili meçhul cinayetlerde, zorla kaybedilen insanların ardından yıllardır çocuklarını arayan Cumartesi Annelerinin anlatılarında dinledik. Hrant Dink’in İstanbul’un ortasında vurulmasıyla bir kez daha yüzleştik.

Bunların hiçbiri diğerinin aynısı değildir; dönemleri, failleri ve koşulları farklıdır. Ama geride benzer sorular kaldı: İnsanları kim hedef haline getirdi? Kim örgütledi, kim göz yumdu? Devlet neden yurttaşını korumadı? Gerçek neden ortaya çıkarılmadı?

Bu soruları sormaktan vazgeçmiyoruz. Çünkü devletin sorumluluğu, devlet içindeki örgütlenmeler, siyasal iktidarların tercihleri ve yurttaşını korumayan devlet pratiği tarih boyunca karşımıza çıkıyor. Üstelik gerçeğe ulaşmak için dahi mücadele etmek zorunda kalıyoruz.

Pogrom bir gecede başlamaz. Önce dil hazırlanır. Komşunuz artık komşunuz değil, yalnızca “Rum” olarak görülür. Yurttaş “azınlık” olur, sadakati sorgulanır. Dün birlikte yaşadığınız insan yabancı, hatta düşman gösterilir. Devlet, siyaset ve medya bu dili ürettiğinde taşın atılacağı zemin hazırlanmıştır.

Üstelik saldırılan yalnız kimlik değildir. Ev yağmalanır, dükkân yok edilir, mülk el değiştirir. İnsanlar ülkeden uzaklaştırılırken geride evler, dükkânlar, meslekler ve ekonomik alanlar kalır. Bu nedenle 6–7 Eylül’ü yalnız milliyetçi nefretin değil, mülkiyetin ve ekonomik tasfiyenin tarihi olarak da okumak gerekir.

Sonra şehir eksilir.

İstanbul’dan Rumlar gider. Onlarla birlikte bir dil, bir mutfak, bir zanaat, bir müzik, bir hafıza ve komşuluk kültürü de gider. Geride kalan şehir hâlâ kalabalıktır ama artık daha yoksuldur.

Aradan 71 yıl geçti. Buna rağmen 6–7 Eylül’ün bütün yönleriyle araştırılması için 2023 yılında TBMM’ye verilen Meclis araştırması önergesi bugün hâlâ “gündemde” görünüyor.[1] 6 Eylül’ün anma ve yas günü olması için verilen kanun teklifi ise komisyonda bekliyor.[2] Demek ki tarih geçmiş, fakat yüzleşme tamamlanmamış.

Geçmişle yüzleşmek, yıldönümlerinde üzülmek değildir. Geçmişin intikamını almak, yeni cezalar ve düşmanlıklar üretmek istemiyoruz. Hakikatin ortaya çıkarılmasını, yaşananlarla yüzleşilmesini, mağdurların ve toplumun uğradığı zararın tanınmasını ve mümkün olduğunca giderilmesini istiyoruz. Onarıcı adalet; hakikati bilmek, yaraları onarmak ve aynı acıların yeniden yaşanmayacağı demokratik düzeni kurmak içindir.

Bu nedenle 6–7 Eylül’den çıkardığımız sonuç yalnız “bir daha olmasın” değildir.

Demokratik Cumhuriyet istiyoruz.

Devletin kimin makbul, kimin sakıncalı olduğuna karar vermediği; Türk’ün, Kürt’ün, Ermeni’nin, Rum’un, Yahudi’nin, Alevi’nin, Sünni’nin, inananın ve inanmayanın eşit yurttaş olduğu bir Cumhuriyet. Devletin toplumun üzerinde değil, toplumun demokratik iradesine bağlı olduğu; suçlarının saklanamadığı, yönetenlerin hesap verdiği, hiçbir yurttaşın kimliği nedeniyle devlet karşısında yalnız bırakılmadığı bir ülke.

6–7 Eylül’ü bunun için hatırlıyoruz. Geçmişte yaşamak için değil, geçmişin devlet aklını geleceğe taşımamak için.

İnsanların çocuklarına başka ülkelerde gelecek aramak zorunda kalmadığı; gidenlerin dönebildiği, gitmek zorunda bırakılanların çocuklarının yeniden yaşamak isteyebildiği bir Türkiye kurabiliriz.

Türkiye kaçılan değil, gelinen bir ülke olmalıdır. 6–7 Eylül’den bize kalan yalnız acı bir hafıza değil, böyle bir ülkeyi kurma sorumluluğudur. Bunun yolu Demokratik Cumhuriyet mücadelesinden geçiyor.

DİPNOT:

[1] TBMM, 28. Dönem, 10/322 Esas Sayılı Meclis Araştırması Önergesi, 06.09.2023. Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve 20 milletvekili tarafından, 6–7 Eylül 1955’te yaşanan olayların bütün yönleriyle araştırılması ve doğurduğu sorunlara çözüm üretilmesi amacıyla verilmiştir. TBMM kayıtlarında güncel durumu: “Gündemde.”

[2] TBMM, 28. Dönem, 2/1187 Esas Sayılı 6-7 Eylül 1955’te Yaşanan Olaylarda Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü İlan Edilmesi Hakkında Kanun Teklifi. İlk imza sahibi Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’dur. Teklif, 6 Eylül gününün anma ve yas günü ilan edilmesini ve bu günü içine alan hafta boyunca nefret temelli linç konusunda duyarlılığı artırmaya yönelik etkinlikler düzenlenmesini öngörmektedir. 19.06.2023 tarihinde İçişleri Komisyonuna havale edilmiş olup TBMM kayıtlarında güncel durumu: “Komisyonda.”

Yorumlar