15 Temmuz 2024
ÖFG TV’den herkese merhaba. Her hafta salı günü saat 21.’00 da haftanın önemli insan hakkı konuları ve konukları ile size sunduğumuz programımıza başlıyoruz.
Değerli izleyenler bu hafta iki önemli konumuz var. İlki biliyorsunuz bir buçuk yıldır konuşuyoruz. Bir siyasi cinayet, Sinan Ateş cinayeti. Karartılmaya çalışılan, örtbas edilmeye çalışılan bir cinayet ancak Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş devreye girdi ve müdahil oldu siyasi parti liderlerini duruşmalara davet etti gazeteleri davet etti ve karartılmaya üstü örtülmeye çalışılan bu cinayet Türkiye gündemine oturdu. Bir buçuk yıl geçti aradan ve halen bu dava karartılmaya çalışılıyor. Aslında son derece önemli gerçekler var ve biz de mecliste konuyu sık sık gündem ediyoruz 1.5 yıldır mecliste en çok gündem eden milletvekillerinden birisiyim. Çünkü bu cinayet adeta bir derin devlet cinayeti, ikinci Susurluk gibi bir cinayet. Kazıkça işin altından çok şeyler çıkacak en önemlisi bir kişinin ölümü tüm insanların ölümü gibidir ve bu kişinin kim olursa olsun haksız yere zalimce, kasten ve üstü örtülmeye çalışılarak öldürülmesi kabul edilecek bir hadise değil. Bu konuyu değerli gazeteci arkadaşımız Serbestiyet’ten Hilal Köyü ile konuşacağız.
İkinci bölümde ise öğretmenlik meslek yasası ile ilgili çok önemli bir gündem var. Geçtiğimiz hafta da bu konuyu hararetli bir şekilde 600 vekil tartıştı komisyonlarda, genel kurulda ve halen tartışılmaya devam ediyor. Bu haftada daha tartışması bitmemiş bu yasanın ikinci bölümü mecliste tartışılacak çok önemli konular var. Kabul edilecek bir yasa değil ancak AK Parti, MHP, Cumhur Zulüm İttifakı sayısal çokluğuyla bu yasayı da kabul ettirmeye çalışıyor. Aynı zamanda Eğitim Sen üyesi hocamız Aydan Hanım, Kocaeli eğitim sorunlarını da gündeme getirecek ve hem Kocaeli hem Türkiye’nin eğitim sorunlarını beraber tartışacağız. Şimdi bir gazeteci olarak çok dikkatli bir şekilde sürekli ve yoğun bir halde Sinan Ateş cinayeti duruşmalarını takip ettiniz. Kamuoyunu bilgilendirdiniz. Tabii bizim sizin bilgilerinize ihtiyacımız var ve konu gündem edilmesi gerekiyor. 19 Temmuz’da duruşmaların ikinci ayağı devam edecek. Sayın Ayşe Ateş Hanımefendi de konuyu yoğun bir şekilde gündemde tutmaya çalışıyor. Sosyal medyada adeta bir çarpışma var. Ona yönelik saldırılar, kendisinin savunmaları, duruşmadaki tavrı ve yüksek bir şekilde de korunuyor ve çok önemli çarpıcı ifadeleri oldu. Ayşe Ateş: “Eşimden sonra beni de öldürecekler.” dedi çok yoğun tehditler aldığını söyledi. Ve koruma verildi kendisine. Konunun önemi daha da artmış durumda. Ve işin ucu çok önemli yerlere gidiyor. Fakat önemli bir karartma olduğunu biliyoruz. Bunu en yakından siz takip ettiniz. Gazetecilerin yoğun bir şekilde gündem ettiği bir konu. Biz de Meclis’te takip ediyoruz geçtiğimiz hafta bu konu ile ilgili bir konuşma yaptım. MHP’li vekillerin bu konuşmama herhangi bir itiraz getiremediklerini gördüm. Anladığım kadarıyla konuyu sessizliğe gömmek istiyorlar. Susarak, susturarak konuyu geçiştirmeye çalışıyorlar ve hızlı bir mahkeme süreci, bir duruşma süreci yaşanarak kısa sürede bir karar alınacak ve birilerinin baş ağrısı böylece giderilecek gibi. Cumhur İttifakı’nı ilgilendiren çok önemli bir dava ve süreci siz yakından takipte edeceksiniz.
Hilal Köylü: 19 Temmuz’da savcı mütalaasını verecek dedi. Mahkeme başkanı ilk duruşmanın 5 günlük duruşmayı kapatırken “Ben 19 Temmuz cuma günü savcıdan mütalaasını alacağım.” dedi. Ama o gün yeni bir duruşma mı olacak hani tekrar birileri konuşacak mı konuşmayacak mı bilmiyoruz. Prosedür nasıl işleyecek bilmiyoruz. Ben tabii çok derin bir yargı muhabiri, uzman yargı muhabiri değilim ama biliyorsunuz hep Ankara haberleri, Türkiye haberleri söz konusu olduğunda bütün dünyaya da her zaman ayrıntılarıyla geçtim. Bu cinayetle ilgili yargı sürecini de çok yakından izlemek istedim. Çünkü Türkiye’deki çarpık ilişkileri, antidemokratik ilişkileri, siyaset ve mafya ilişkisini çok açık, seçik, net ortaya koyan duruşmalar, davalar oluyor. Bunlardan biri siz de hatırlattığınız Susurluk davasıydı. Susurluk süreciydi. Susurluk kazasıyla birlikte ortaya çıkmıştı siyaset, mafya üçgeni. Yargı da vardı bunun içinde tabii ki. Emniyet zaten içindeydi. Biz Radikal Gazetesi’nde böyle her gün çarşaf çarşaf yazmıştık. Çorap söküğü gibi arkası gelmişti. Bu da acaba yeni bir Susurluk olacak mı? Onun sinyalleri çok açık bariz var. Hani olacak mı derken artık oldu da. Ama o yüzden mahkemenin ilk duruşma sürecini beş günlük 1 Temmuz’da başladı. 5 Temmuz’da 22 tutuklu sanıktan 10’u serbest bırakıldı. Gerisinin tutuklu yargılanmasına devam edilecek. Ben de her gün duruşmaya gittim. Duruşma salonunu gözlemlemek istedim. Mahkeme Başkanı’nın tavırlarına bakmak istedim. Avukatlar neler söylüyor ona bakmak istedim. Sanıklar neler söylüyor ona bakmak istedim. O yüzden benim kendi kişisel çabamla da çok objektif değerlendirmek istedim bir kere onu da söyleyeyim. Tabii ki derin ya da işte daha böyle ayrıntılı analiz bakan gazeteci arkadaşlarımızın çok daha farklı gözlemleri oldu. Bir kere Mahkeme Başkanı Mehmet Güven ismi gerçekten çok değişik tavırlarıyla dikkat çekmişti duruşmada. “Sen otur, kalk, konuşma.” böyle bir hakimiyetini kurmaya çalıştı. “Allah Allah” dedik biz ilk gün. Çok daha dengeli. Mahkeme Başkanı bu anlatılanlara da çok da güvenmiyor, inanmıyor. Bunun arkası gelecek dedik. Ama sonrasında onun da geri adım attığına tanıklık ettik. Nasıl tanıklık ettik? Bir şekilde işte soru sormak istiyor Sinan Ateş’in ailesinin avukatları ama “Bunun ne alakası var?” diyor. Sordurtmuyor mesela. Bir taraftan sanıkların avukatları, örneğin Azmettirici Doğukan’ın avukatı, Doğukan Çep’in avukatı, Tolgahan Demirbaş’ın avukatı sürekli medyayı suçluyor. “Medyada şöyle haberler çıktı, bir sosyal medya haberiyle bizim müvekkilimiz linç edildi.” diyor. Her gelen bir kere özellikle sanık ve avukatlar cephesinde medyaya yüklendiler. Bu medyaya karşı kin ve linç duygusunun bitmemiş olmaması Türkiye’de gerçekten çok büyük sorun yaratıyor bence çünkü “Medya hiç konuşmasın, yazmasın, soru sormasın” istiyorlar. Çok konuşuldu. Doğukan Çep; “Ben baş aktörüm, azmettiriciyim.” dedi. Birden bire bütün suçu üstüne aldı. O da mahkemeye girip çıkarken böyle gazetecilere parmak salladı, öpücük gönderdi, kafa salladı böyle hani “Sizin hakkınızdan geleceğim.” dercesine tehdit etti bir kere bir grup gazeteci olarak. İzledik sonuçta başından sonuna kadar. Mahkeme Başkanı biraz böyle sert yapınca Sinan Ateş ailesinin tarafındaki avukatlar ve izleyiciler “Çıkartırım sizi, atarım sizi dışarı.” dedi ve zaten bir kere gerçekten attırdı insanları dışarı. Hatta anında görevini yerine getirmeyen, onun talimatlarını yerine getirmeyen polisler hakkında da tutanak tutturdu. “Siz devletin gücünü gösteremiyor musunuz?” dedi. Tuhaftı böyle bir an evvel bu işi bitirme arzusu vardı. O gerçekten dikkat çekti. Ama mesela sanıkların iddianamedeki ifadeleriyle, yer alan emniyet ifadeleriyle oradaki ifadelerin birdenbire değişmiş olması zaten ilk sinyaldi. “Ne oluyor?” dedik. Bir kurgu mu var? Yeni bir senaryo, yeni bir plan mı yazılmış? Onun üzerinden mi oynuyoruz? Evet öyle olduğu ortaya çıktı. Doğukan Çep azmettirici olarak dedi ki: “Ben baş aktörüm, baş azmettiriciyim. İşte bu cinayet benim yüzümden oldu. Diğer sanıkların başını da ben yaktım.” dedi mahkeme başkanına. Onun mahkeme başkanıyla diyalogları ilginç tabii ki. Diğer bir azmettirici Tolgahan Demirbaş. “O da ben gayet akıllı, uslu birisiyim. Eski ülke ocakları yöneticisiyim. İşte ben yüksek lisansı yaptım. Çocuğumu Fransızca öğretiyorum, Almanca öğretiyorum, kurslara gönderiyorum. Ben böyle çok düzgün, üst düzey kalite bir yaşantısı olan insanım benim bu cinayetlerle ne ilişkim ne alakam olabilir.” dedi. O da böyle kendisinin cinayetle örtüştürülmesinin hatta azmettirici olarak gösterilmesinin de kendisini bir hakaret olarak kabul ettiğini de açıkça söyledi. Ama hani ortaya öyle deliller çıkıyor ki herkesin birbiriyle bağı var. Bu 22 tutuklu sanıktan. Tamam birileri gerçekten hiçbirisinin öleceğini, Sinan Ateş’in öleceğini, öldürüleceğini veya ayağından vurulacağını bilmiyor ama sonuçta diyorlar ki; “Doğukan Çep’in talimatı bizim için emirdir. Ben onun her dediğini yaparım.” diyen insanlar çıkıyor. Doğukan Çep kim? Genç bir insan. 30 yıl cezası var. 30 yıllık bir dava dosyası var. Mahkeme başkanına geçmişini anlatırken şu mesajı verdi. “Evet ben çok rahat insan öldürdüm. Yeri geldi. Niye öldürdüm? Devletim için öldürdüm.” Devleti öyle bir yere koymuş ki “Ben istediğim an çat diye gözünün yaşına bakmadan insanları öldürüyorum. Beni ona göre değerlendirin. Solcu öldürdüm. İşte aktivist öldürdüm. Kendince tırnak içinde “terörist” öldürdüm. PKK’lı öldürdüm. Bu cinayeti de hani ona göre değerlendirin.” mesajı da verdi. Ama bir taraftan da şeyi anlattı. “Ben Sinan Ateş’i evet ayağından vursunlar diye adam yolladım. Tetikçi yolladım. Tetikçi ayağından vurdu. O göğsünden bir kurşun yedi. O göğsünden yediği kurşun da kendi Sinan Ateş’in yakınlarındaki adamlardan.” Şimdi Sinan Ateş de ülke ocaklarının içinden geliyor. Zaten eski ülkü ocakları başkanı. 30 Aralık 2022’de vuruldu. Kart içinde kart gibi açtıkça yeni dosyalar çıkıyor. Sinan Ateş’in de gazeteci dövdürdüğünü, adam öldürttüğünü bir bölümünü eşi Ayşe Ateş de söyledi bunu niye yapıyorsun diye. Ülkücü camiada insanlar çok kolay gidiyorlar. Hadi birisi emir veriyor, talimat veriyor. “Ayağından sık, kolundan sık, kızını kaçır, oğlunu öldür, karısını vur, onu öldür.” gibi emirler böyle bir hukuki düzen var mesela. Bu neyin nesi? Kimden cesaret alıyorsunuz? Kiminle bağlantınız var? İstediğiniz an silah buluyorsunuz. İstediğiniz an cezaevinden çıkıyorsunuz. İstediğiniz an tetikçi tutuyorsunuz. Zaten Doğukan diyor ki: “İstediğim an tatil yapıyordum ben.” diyor mesela. Halbuki cezalı. Böyle hakikaten film gibiydi. O duruşma, beş günlük duruşma bence çok şey söylüyordu. Hem ülkücü camiada tuhaf şeyler yaşanıyor. Tuhaf derken antidemokratik demokrasiyle hukuk ilkeleriyle asla bağdaşmayan insan hayatının hiçe sayıldığı, hukuk kurallarının hiçe sayıldığı bir düzenden bahsediyoruz. Bir taraftan da bu düzeni besleyen bir siyasi yapı var. Bu siyasi yapı işte “Vay efendim siz MHP ile niye ilişkilendiriyorsunuz?” Ama ülkü ocakları kiminle iş tutuyor? MHP ile iş tutuyor. Sinan Ateş’i kim arıyor? Annesi de söyledi. Saniye Ateş, Ayşe Ateş, Sinan Ateş’in eşi de söyledi. Bahçeli telefon açıyor Sinan Ateş’e ve onu istifa ettiriyor mesela. Halbuki Sinan Ateş’in ülke ocaklarını alan da Bahçeli. “Öldürecektiniz niye aldınız benim oğlumu? Nedir derdiniz?” diyor. Sinan Ateş de ne olduysa Bahçeli ile aralarında onu da Bahçeli söylesin diyor. Ülkü ocaklarından istifa ediyor. “Beni bir gün öldürecekler.” diyor hem annesine söylüyor hem eşine söylüyor. Çelik yeleklerle geziyor. Belinde silahlarla geziyor. İşte il il geziyor. Ondan sonra beni bugün öldürebilirler, yarın öldürülebilirler diyor. Bu ölüm endişesiyle, kaygısıyla bir taraftan da ülkü ocaklarının içinde faaliyet yürütüyor. Hem de bırakıyor başkanlığı. Neden geri çekilmiyorsun? Geri çekilirsem bu bir ülkücüye yakışmaz gibi bir motto var. Orada demek ki adam öldürmek, taktığınız benimsediğiniz hedef uğruna bütün hayatınızı harcamak çok doğal ve normal bir şey karşılanıyor. O yüzden her karakterin ayrı ayrı incelenmesi gerekiyordu ama tabii ki asıl şey MHP davaya müdahil olmak istedi. Mahkeme başkanı kabul etmedi. Hayır hani sonuçta işin ucunda size dönük suçlamalar var demeye getirdiği için böyle söyledi mahkeme başkanı. Sonrasında da Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş annesi bunu ilk kez söylüyoruz dediler. Cinayetten tamamen İzzet Ulvi Yönter ile Semih Yalçın sorumludur diye iki MHP Genel Başkan Yardımcısı ismini verdiler. Hakkında suç duyurusunda bulunacağız dediler. Ayşe Ateş neyi anlattı? Sinan bana kendi kiralık tutulacağını bunu da Semih Yalçın ile İzzel Ulvi Yönter’in yaptıracağını söyledi diyor. Yani zaten Sinan Ateş’in avukatları diyor ki bu ölüm göz göre geldi.Bu ölümü kim engellesin? Zaten siyaset de bunun içinde. O yönetenler artık o onun arabasına binmiş, o onun plakasını takmış, tam böyle dizi film çevrilmiş. Olaylar iç içe geçtikçe sosyal medyada tartışmalar geçtikçe; “Vay efendim Sinan aslında kötü biri. Efendim Sinan Ateş’in annesi Ayşe Hanım işte bazı şeyleri abartıyorlar.” gibi birtakım söylemlerle savunmaya kalkışıyorlar. Tamam bunlar da olabilir ama buradaki asıl odak noktası şu. Ankara’nın göbeğinde Çukurambar semtinde. Çukurambar’ın biraz ilerisi AK Parti, biraz ilerisi CHP, biraz ilerisi Dışişleri Bakanlığı, biraz ilerisi bütün bakanlıklar, İçişleri Bakanlığı Ankara’nın göbeğinde bir Ülkü Ocakları Başkanı Cuma namazı çıkışında bir çatışma ortasında kalıyor, öldürülüyor ve bu cinayetin sorumlusu bulunamıyor. Gündüz oluyor bu cinayet ayrıca. Bu konuşulmuyor. Yani orada herhangi birisi de ölebilirdi. Yoldan geçen bir vatandaş da ölebilirdi. Bir taksici ölebilirdi, bir işletme sahibi ölebilirdi. Oradaki insan hayatı kenara atılıyor. Aslında Sinan Ateş de bu işlerin içinde. Karısı da onun içinde. Annesi de onun içinde. Onlar sonraki meseleler. Ama bu insan niye öldürülmüş ve kimler tarafından öldürülmüş? Nasıl böyle göze almışsınız? “Zaten öldürmek için gitmedik. Ayaklarından vurmaya gittik.” Ama o zaman niye bunu bu kadar cesaretle çok rahatlıkla anlatabiliyorsunuz? Mahkemede azmettirici de çok rahat anlatıyor. “Bana Doğukan talimat verdi. Ben de gittim ayaklarından vurmaya gittim. Şöyle yaptım, böyle yaptım.” diye anlatıyorsunuz. O kadar tuhaftı ki ben şunu hissettim. Gözümüzün önünde insanlar takır takır adam öldürüyor. Yani sinek öldürür gibi adam öldürüyorlar. Gözümüzün önünde oluyor bu olaylar. Ve yıl olmuş 2024. Türkiye’de bir cumhur ittifakı var. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi var. İşte hukukun evrenselliği hep tartışma konusu. Evrensel ilkelerin uygulanmadığı daha doğrusu. Hukukun üstünlüğünü korunmadığı söyleniyor. Bu eleştiriler içeriden ve dışarıdan gelen hiçbir eleştiri dikkate alınmıyor ve bu ülkede çok rahat cinayet işlenebiliyor. Hani bunun ötesinde biz düşünün bir de Ömer Bey biliyorsunuz yok kadın cinayetleri diyoruz, yok çocuk cinayetleri, istismarları diyoruz, gazeteci cinayetleri diyoruz, işte polis, emniyet cinayetleri, onlar o kadar tali şeyler demek ki adam öldürmek çok kolay o duruşma boyunca ben onu gördüm. Ve sonrasında da işte tabii ki Ayşe Ateş tüm mücadelesini veriyor. Bence evet birkaç gün geldi hem CHP Genel Başkanı Özgür Özel, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu. İlk günde Musavat Dervişoğlu, İYİ Parti. Tamam o da ilk gün geldi bu eski ülkü ocakları yöneticileriyle beraber diyeyim o da ülkü ocaklarından geliyormuş kendisi zaten. Ama bir gün geldiniz gittiniz. Ben hani muhalefetin yerinde olsaydım ben 5 gün tam mesai yaptım orada sabahtan akşama kadar. Çünkü bu ülkedeki belli yerlere dokunulabilmesi için bir tuğlanın duvardan çekilebilmesi için biz çekilemeyiz. Kimse o tuğlayı çekemeyecek demişti hatırlayın Mehmet Ağar. Artık o tuğlayı dayanmamız ve çekmemiz gerekiyor diye bence muhalefet orada bir beş gün nöbet tutsaydı daha o işi büyütebilirdi. Muhalefetin de böyle bir kapasitesi vardı. Ama işte ülkü ocakları bu orada ne döndüğünü bilmiyoruz, etmiyoruz gibi bilip bilmememiz bence hiçbir şey değiştirmiyor. Herhangi bir insan da öldürülebilirdi. Eski ülkü ocakları başkanı olmayıp eski bir sendika başkanı olabilirdi. Bu göz ardı edilmeyebilirdi. Yani çok daha bence ses getirecek muhalefet bu cinayete asılabilirdi. Tamam muhalefet Ayşe Ateş’i hep kabul ettiler, konuştular. Bu cinayetin aydınlanmasını istediler ama onlar daha çok bence biraz siyasi reklam gibiydi bence. Çok da üstüne gitmedi herkes. Hani iktidar gücünü böyle otoritesini yargıda, emniyette, her yerde gösteriyor diyoruz ama muhalefet de güçsüzlüğünü gösteriyor ne yazık ki. Her şey göze alabilmeliydi. Şimdi orada medyaya parmak sallandı diye biz haber yazmaktan ve konuşmaktan vazgeçmedik. Ben burada yine anlatıyorum. Gördüğümü, duyduğumu yazmakla, anlatmakla yükümlüyüm. Öyle bir sorumluluğum var. Hani görmüyorum. Bana ne dokunmayayım demiyorum sonuçta. Muhalefetten daha böyle sert ve sağlam adımlar beklerdim onu söyleyeyim. Savcı cuma günü mütalaasını verecek ben de gideceğim. Ama sonrasında ne olacak bilmiyorum. Ben zaten artık oradan adalet çıkacağını sanmıyorum. Bu işin üstü kapanır diyorum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Peki bu kadar dallı budaklı bir dava çok kişi var. Çok olaylar var. Ne oluyor böyle yani? Neredeyse bir ayda bitirilmeye çalışılacak. Yani Türkiye’de davalar uzun yıllar sürer. Fakat bir telaş var. Bu telaşı en başta neye bağlıyorsunuz?
Hilal Köylü:Ben bu telaşı şuna bağlıyorum. Sonuçta zaten duruşma öncesi 1 Temmuz’da başladı duruşma. Onun öncesi hafta kendi meclis grubunda rahatsızlandı Bahçeli. O rahatsızlanmasına rağmen Erdoğan da yurt dışına gidecekti. Bir araya geldiler. O kadar şey var ki deliller ipuçları çıkıyor ki mutlaka biri bir MHP’li yöneticiye dokunuyor, uzanıyor. Bir araya geldiler anlaştılar diye düşünüyorum. Bunu uzattıkça Cumhur İttifakı yıpranacak diye düşündü bence Cumhurbaşkanı Erdoğan. “Gelin anlaşalım” gibi. Hani şu böyle bir ifade, ayrı ayrı hücrelerde kalıyorlarmış mesela orada anlattılar sanıklar. Ama sanki hepsi bir araya gelmiş gibi. Benim orada olayla ilgim yok, alakam yok demeye başladılar. Aynı ifadeler döndü. Konuşulmuş, çalışılmış, tıkır tıkır. Herkes bir aynı hikayeyi anlatmaya çalıştı ama o aynı hikayede bile bir farklılıklar oluştu. İyi ezberleyememişler. Birileri vermiş ellerine “Tamam hadi siz bu işi yaptınız ettiniz. Bu işi şöyle temizleyelim. Kapatalım siyasette çok da bir bağlantısı olmasın.” gibi. Yargıda da şöyle iddialar var. Artık iddialar üzerinden okuyoruz Türkiye’yi. Yargıda MHP’nin kontrolünde deniyor. Demek ki biz o mahkemeyi de yargıcı da bağlarız diyen bir siyaset oldu. Ne karar çıkarsa çıksın Türkiye’de yargının tarafsız olmadığına dair müthiş bir güvensizlik, şaibe var. Türk yargısı için bence çok üzücü bir insanın adı çıkınca 9’a inmez 8’e vardır ya böyle kurumlar içinde öyledir bir kurumun böyle yıpratılması son derece acı bir ülke için çünkü hukuk herkes için sevdiğimiz sevmediğimiz, düşmanımız dostumuz herkes için eşit çalışmalı ve iyi çalışmalı. Ama ne yazık ki Türkiye’de öyle işlemiyor. Onu gördük.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Peki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayşe Ateş’i kabulü çok büyük yankı uyandırdı. Ayşe Ateş’te önemli bir adalet beklentisi yükselmesi oldu. Ve fakat sonuca baktığımızda belli ki iktidarın da onayıyla bu yargısal sürecin üstü kapatılmaya çalışılıyor. Buna yorumunuz nedir?
Hilal Köylü: Bu cinayette bir siyasi bağlantı var meselesini gördü muhalefet ve sabah akşam Ayşe Ateş ile irtibat kurdular. Ayşe Ateş sosyal medayada çok faaldi Özgür Özel Cumhur İttifakı’nı sarsacağı fark ettiği için sabah akşam gündeme getirdi bir anlamda. Ve sonrasında da bunu Özgür Özel’in gördüğünü Cumhurbaşkanı Erdoğan da gördü. “Eğer bu dava süreci büyürse bana uzanacak bir sonuçta benim ortağıma uzanacak.” diye çağırdı bence. Onu da zaten hemen gördük. Ayşe Ateş’i çağırdı ve “Tamam ben bu cinayetin aydınlatılması için elimden geleni yapacağım.” dedi. Arkasından Bahçeli itirazlar yükseltti ve Bahçeli ile Erdoğan’ın bir araya gelmesi de Ayşe Ateş ile Erdoğan’ın görüşmesinden sonra oldu. İşte orada birtakım pazarlıklar dönüyor işte. “Sizin bakanınız var, benim bakanım var.” deniyor. Yani şimdi Cumhur İttifakı dediğimiz yapı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra kuruldu. Bu iki ortak MHP ile AK Parti birbirine düşmandılar. Demedik lafları bırakmadılar karşılıklı birbirlerini yıkmak için her türlü çabayı gösterdiler ama o darbe girişiminden sonra müthiş bir kutsal ittifak oluşturuldu Cumhur İttifakı oluşturuldu ve o ittifak onlar için hayat memat meselesi kimse bir şekilde geri adım atamıyor. Demek ki birbirlerine çok ihtiyaçları var. Birbirlerinin elinde çok dosyaları var. Birbirlerini çok kolaylıkla tehdit edebiliyorlar. Birbirleriyle kolaylıkla anlaşabilmelerinin gerekçesi de bu olsa gerek diye düşünüyorum ben. O yüzden buradan nasıl adalet çıkar sorusunu hep soruyorum. Duruşma izlerken de sordum. Ne yazık ki sadece o orada bir yazı olarak kaldı. Adalet mülkün temelidir diye. Mahkeme salonunda kaldı o söz. Kemal Atatürk’ün.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Belli ki Sinan Ateş cinayeti davası Hrant Dink davası gibi uzun yılları alacak bir sürece dönecek. Görüntü öyle. Sanırım bunu gördünüz. Çünkü alel acele kapatılmaya çalışıyormuş gibi.
Hilal Köylü: 30 Aralık 2022’de öldürülmüş Sinan Ateş. İşte iddianame çıktı. 2024’deyiz. 2 yıl bir süreç. Hani ama demek ki istedikleri zaman yargıyı tıkır tıkır çalıştırabiliyorlar. İstemedikleri zaman da bekle. Zaman yok diyebiliyorlar. Göreceğiz. Bakalım ne olacak devamına beraber.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: 19 Temmuz’da sanırım yine önemli gelişmeler yaşanacak. Çünkü Ayşe Ateş de sürekli bir saldırı altında onu görüyoruz.
Hilal Köylü: Ayşe Ateş inanılmaz bir saldırı altında. Özellikle sosyal medyada çok çirkin saldırılarda bulunuyorlar. Ayşe Ateş’in bir eş olarak farklı hedefleri, amaçları olduğu söyleniyor. Bu cinayeti aydınlatmaktan öte birtakım istekleri olduğu, pazarlıklar yaptığı söyleniyor. “Milletvekili olmak istiyor.” Gibi laflar dolaşıyor. Halbuki Ayşe Ateş’in milletvekili olma teklifi çok öncesinden gitmiş. O da kabul etmemiş. İşte üç evi var, dört evi var, şunu var, bunu var gibi tuhaf saldırıyorlar. Ayşe Ateş aynı zamanda o aile tehdit aldığını söylüyor. Sürekli tehdit aldığını söylüyor. Saniye Hanım hem kendi kızlarının yani Sinan Ateş’in kız kardeşlerinin ve Ayşe Ateş’in çok rahatlıkla yaşayamadığını normal bir hayat süremediğini söylüyor. Çok zor bir süreç.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Davayı takip edeceksiniz. Önemli gelişmeler olacak gibi. Çok teşekkür ederiz. Elinize, emeğinize sağlık. Çok önemli bilgiler verdiniz. Yorumlar yaptınız. Çok sağ olun.
Hilal Köylü:Siz de bir hak savunucusu, insan hakları savunucusu olarak her konuyu gündeme getirip tartışıyorsunuz. Desteğinizi esirgemiyorsunuz. Kolaylıklar diliyorum. Sağ olun.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok teşekkürler. İyi akşamlar. İyi akşamlar. Değerli izleyenler Hilal Köylü’ye çok teşekkür ederiz. Yoğun bir şekilde süreci izlemeye devam edecek. Biz de kendisiyle birlikte olacağız ilerleyen başka zamanki programlarımızda.
Türkiye’nin şu an başka bir gündemi var. Geçtiğimiz hafta mecliste en yoğun bir şekilde konuşulan konu eğitim konusuydu. AK Parti iktidarının en kötü olduğu konu eğitim konusu tamamen çuvalladı. Berbat bir durumda eğitim ve bu konuda öğretmenler her kesimden feryatlar yükseltiyor. Lüzumsuz yere, boş yere ve haksız ithamlarla ihraç edilen öğretmenler, atanamayan öğretmenler ve gelecekte iyi bir görüntü göremeyen öğretmenler ve gittikçe iktidarın baskısı altında kalan öğretmenler, zorbalığa uğrayan öğretmenler ve daha nicesi eğitim camiası çok önemli bir sıkıntı içinde. Kocaeli’nde de, Vekili olduğum ilde de çok önemli eğitim sıkıntıları var. İşte bütün bunları Kocaeli’den bir Eğitim Sen üyesinden dinleyeceğiz. Aydan Işık Sevim Hocam’dan dinleyeceğiz. Kocaeli’nin sorunları ardından son yasa ile ilgili görüşleriniz bizim için çok önemli.
Ayda Işık Sevim: Öğretmenim halen çalışıyorum 25 yıllık öğretmenim, ilkokul öğretmeniyim. Şu anda Kocaeli Eğitim Sen Şube Başkanıyım, Kocaeli1 No’lu Şube Başkanı. İlimize gelince evet bir öğretmen olarak ilk önce söyleyeyim. Bizim aslında Kocaeli’de en çok yaşadığımız sorunlardan bir tanesi okulların tamiriyle başlayan süreçler. Biliyorsunuz 99 depremi yaşadık ve bunun sonucunda da ilimizde birçok okul yıkıldı. Hatta daha geçen yıl bile yıkılan okullarımız var. Bunların bazılarının tamir edildiği söylendi, onarıldığı söylendi. Ama gelin görün ki şu anki tasarruf tedbirleriyle beraber aslında bu tasarruf tedbirleri bence eğitimde çok daha önceden de başlamıştı. Çünkü bu okullarımız halen daha yapılmadı. Birçok okulumuz şu anda sabahçı öğlenci şeklinde devam ediyor. Bu da tabii ki eğitimin niteliğini haliyle düşürüyor. Biz bundan dolayı aslında Milli Eğitim Müdürü’yle de çok fazla görüştük. Hani bu okullar ne zaman yapılacak? Neler gerekiyor diye bizim de bir şeyimiz var mıdır diye ve bize en çok söylenen şey şuydu; “Yatırımcı bekliyoruz.” Yani bir iyilik sever, bir hayırsever. İşte şu okulu yapsın veya şu okul onarılsın şeklindeydi. Oysa bir ülkenin geleceği gerçekten de eğitimden geçiyor ve AKP’nin de gerçekten en kötü başardığı şey eğitim ve şu an eğitim gerçekten içler acısı özellikle bizim burada da. Aynı zamanda okullarımızda şöyle bir şey de yaşanıyor. Yani bunun dışında buradaki tasarruf tedbirleriyle beraber gelen okulların yapılmamasını bırakıp bunun yanında okullarımızda işte mülteci çocuklarımız var. Farklı ana dilleri olan çocuklarımız var. Biz aynı zamanda tabii ki okullarımızı ziyaret ediyoruz. Öğretmenlerimizle konuşuyoruz. Onlardaki sorunları çözmeye çalışıyoruz. Örneğin bir sınıfta düşünün 10 tane mülteci öğrencimiz var, geri kalan 20 kişi ile bu çocuklar anlaşamıyorlar ve anlaşamadıkları için daha agresif ve kavgacı oluyorlar. Ve bunun birçok sorunu olarak da öğretmeni görüyorlar. Çünkü sınıfta karşılaştığı insan o. Daha öncesinde bir proje yapıldı bu çocuklarla ilgili, ana dili farklı olan çocuklarla ilgili. Fakat üçüncü sınıftan aldılar ve sadece 1 yıl eğitim gördü bu çocuklar. Sonrasında yine kaynaştırma şeklinde bizim sınıflarımıza aktarıldılar. Fakat eğitim yani bu çocuklar için bu şekilde olmamalı diye düşünüyorum. Daha farklı kendi ana dillerinde eğitim yapmalılar diye düşünüyorum. Aynı zamanda Kocaeli’de biliyorsunuz Mesem ve Çedes ile ilgili de biz çok fazla sorunlar yaşadık. Özellikle anaokulundan başlayarak çocukların camiye götürülmesi veya özellikle kız çocuklarının nasıl davranması, nasıl giyinmesi gerektiğine dair böyle okullara gelen kişiler oldu. Biz buna da müdahale etmeye çalıştık. Bununla da görüşmelerimiz oldu. Şu an evet İzmit’te sınıflara işte vaizler, imamlar, müezzinler falan girilmeyecek denildi ama Türkiye’nin birçok yerinde bu ÇEDES uygulaması ile beraber sınıflara maalesef kendi öğretmenleri dışında başkaları da derslere giriyor. Milli Eğitim’in hani sivil toplum kuruluşları diyorlar ya cemaat ve tarikatlarla yaptıkları protokollerle beraber her gün yeni bir şey ekleniyor. Yani en basitinden en yakın tarih olarak şunu söyleyeyim. Derince’de bir okulda Hayrat Vakfı’ndan gelenler çok rahatlıkla öğretmenlerimizin yerine derse girdiler. Normalde aslında öğretmenlerimizin de tabii ki buna karşı çıkması lazım ama gelin görün ki güvencesizlik, korku her tarafta malum biliyorsunuz. Aynı şey eğitim camiası içerisinde de var. O yüzden de bu milli eğitimden geldiği için yapılması gerekiyor şeklinde de algılanabiliyor. Biz duyduğumuzu hemen hani karşı duruşumuzu sergiliyoruz. Sınıfta sadece öğretmen vardır. O sınıftan öğretmen sorumludur. Öğretmen dışında öğretmen istemediği takdirde hiç kimse giremez dedik. Şu an Kocaeli’de dediğim gibi bunlar yok ama yine de ÇEDES’le ilgili kulüp çalışmaları, değerler eğitimi üzerinden bazı çalışmalar olduğunu da biliyoruz. Bunu da öğrendiğimiz takdirde hemen gidip müdahalemizi yapıyoruz. Tabii ki bu müdahaleyi ederken yani tek başımıza bu olmuyor. Siz vekillerimizin de meclise taşımalarıyla beraber daha gündeme geliyor ve daha çok ses getiriyor. Bu konuda ben size teşekkür ediyorum. Bir diğer konuda yine elimizde bizim en çok sorun olarak karşılaştığımız Mesem’ler. Biliyorsunuz Mesem’lerde zaten büyük reklamlarla beraber öğrencilere meslek edindirme şeklinde algılandı. Göz boyamak için işte çocuğunuz şu kadar gidecek 9-10-11. sınıflara asgari ücretin %30’u geri kalan 12. sınıflara asgari ücretin %50’si verilecek şekilde lanse edildi. Evet bu çocuklar baktığımız zaman yoksul ailelerin çocukları. Ama gelin görün ki burada benim söylemek istediğim Mesem’lerle beraber yapılan yolsuzluklar. Bu yolsuzluklar haddi hesabı yok. Yani bir tarafta kamu tasarrufu yapıyorlar ama diğer tarafta da bu yolsuzluklar bir yere kadar geliyor. Bir yerden sonrası bazı insanların üzerinden bu suçludur diyerek üst tarafta gördükleri alınıyor ama asıl geride olan insanlara hiçbir şekilde dokunulmuyor. Örneğin bizim İzmit’te olan okulda 22.500 öğrenci çıraklık eğitimine kaydolmuş. Yani 22.500 öğrenciyi hiç kimse göremiyor mu? En son bir şikayet üzerine Milli Eğitim Müdürlüğü’ne şikayet ediliyor ve bakılıyor ki işte fazladan öğrenci, fazladan ek ders yazılmış, fazladan bu öğrencilerin ücretleri tanıdıkları firmalara aktarılmış. Yani yaklaşık işte 600 milyon deniliyor. Veya işte bir ay öncesinde yaşanan Gebze’de yine buna benzer bir olay söz konusu. Orada da yine aynı şekilde sahte diplomalar düzenlenmiş, sahte öğrenciler kaydedilmiş. Oradaki vurgunu şu an biz bilmiyoruz. Çünkü soruşturmaya da gizlilik kararı getirildi. O yüzden de biz tabii ki bu Mesemlere de karşı çıkıyoruz. Bununla ilgili biz bir konferans yaptık. Aynı zamanda sokaklarda broşür dağıttık. Haliyle Tabii ki burada ailelerle konuşma imkanımız oldu ve çoğu aile yoksul diyor ki yani ben zaten asgari ücret alıyorum çocuğum en azından meseme gidiyor orada işte 5100 yanlış hatırlamıyorsam bu kadar bir miktar alıyor en azından diyor mutfak masrafımız çıkıyor yani mesenler daha çok yoksul aile çocuklarının gerçekten sermayelere ucuz iş gücü olarak sunulan bir yer haline geldi. Ve şu anda mesenlerde olan öğrenci sayısı 2 milyonu geçti. Ve milliyetin bununla da durmadı. Ve şu anda mesenleri ortaokul düzeyine indirmeye çalışıyor diyor ki 7 ve 8. sınıftaki öğrenciler de işte günde 6 saatlik iş atölyeleriyle iş öğrenecekler aslında bu buradaki işçiliği daha küçük yaşlara çekmek sermaye değerlere kendi paydaşlarına ucuz iş gücü olarak sunmaktan başka bir şey değil gerçekten. Baktığımız zaman evet eğitim nereden tutsanız gerçekten de öyle elimizde kalıyor. İsterseniz ÖMK’dan da şimdi bahsedeyim. Geçen haftalarda zaten biz Ankara’daydık ve Ankara’da polis şiddetini yakından tanık olduk. Çünkü or’daydık ve Ankara’da polis şiddetini yakından tanık olduk. Çünkü oradaydık, arkadaşlarımızla beraberdik. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Karşımdakiler de öğretmen, ataması yapılmayan öğretmenler ama polis olmuşlar. Ama bizim hakkımız olan, diyoruz ki ÖMK diye bir kanun hazırlıyorsunuz. Öğretmenlik meslek kanunu. Öğretmenlik denildiği zaman o zaman içinde öğretmen de olmalı. Ama bu kanunu 10 yıl öncesinden başladılar hazırlamaya. Sonra birkaç itirazla beraber değişiklikler yapıldı. Son olarak yine Yusuf Tekin’le beraber tekrar gündemimize geldi. Ve bu 10 yıllık içerisinde kesinlikle bize herhangi bir şey sorulmadı. Hiçbir şekilde içinde ne sendikalar veya diğer eğitim kurumları yer almadı. Öğretmenler hiç yer almadı. Arkasından öğretmenleri zaten bununla beraber ayrıştırdılar. Baş öğretmen, uzman öğretmen ve öğretmen olarak. öğretmen uzman öğretmen ve öğretmen olarak haliyle bu da ekonomik koşullar içerisinde düşündüğümüzde öğretmenler bu sınavlara da girildi bazıları baş öğretmen oldu bazıları uzman öğretmen bazıları öğretmen olarak kaldılar. Şimdi ÖMK ile beraber bu sistem iyice perçinleşmiş olacak yani baş öğretmen iyi öğretmen yani daha doğrusu şöyle söyleyeyim nitelikli öğretmen niteliksiz öğretmen şeklinde bir olay ortaya çıkıyor. Oysa öğretmen zaten uzmanlık mesleğidir yani ben bunu eğitimini 4 yıl üniversitelerde okuyorum ve eğitim pedagojisi alıyorum ve bunun sonucunda da ben atanıyorum. Hatta atandığında da şöyle bir şey zaten KPSS sınavına giriyorsunuz. Bu KPSS sınavından sonra mülakatlar var. Arkasından atanıyorsunuz. Zaten bin bir zorlukla atanıyorsunuz. Öğretmenlik meslek kanunuyla beraber asıl istedikleri öğretmen akademilerini hayata geçirmek. Yani kendi istedikleri kendi kurguladıkları eğitime göre öğretmenleri yetiştirebilmek, öğretmenleri şekillendirebilmek. Burada öğretmen akademilerine baktığımız zaman biz kesinlikle bunu reddediyoruz eğitimsel olarak. Yani o zaman eğitim fakültelerinin bir işlevi kalmıyor. Kişi 4 yıllık eğitim fakültesini bitiriyor, onun arkasından 540 saatlik bir öğretmen akademisine başlıyor. Öğretmen akademisinde aldığı kurslardan sonra derslerden sonra sınava giriyor. Sınavda başarısız olursa geri hizmete çekilecekti. Fakat bu 34. maddede yer alıyor. Örneğin biz parkta eylemimiz devam ederken bazı vekillerimiz geldi. 34. maddede bir geri çekme olayı olabilir denildi. Ama daha henüz 34. maddeye de gelinmedi. En son bizim aldığımız duyumlarla beraber 9. madde görüşülüyordu. 34. maddede de tekrardan bu kabul edilir mi edilmez mi onu bilemiyorum. Öğretmen bu sefer bu 540 saatlik eğitimden sonra öğretmen ne yapıyor? Geri hizmete alınıyor. Sen öğretmenlik yapamazsın. E peki bu insan zaten 4 yıllık eğitim fakültesini bitirmiş. Eğitim pedagojisi dersi almış. Neye göre? Veya öğretmen akademisindeki ders veren öğretmenler hocalar kimlerdir? Eğitim fakültesindeki insanlar. Peki orada ders verirken olmuyor da öğretmen akademisinde ders verirken ne olacak bu iş? Bu tarz handikapları çok fazla o yüzden de bizler eylemlerimize halen daha devam ediyoruz halen daha Ankara şubemiz ve genel merkez nezdinde parkta nöbet eylemimiz devam ediyor. Salı günü yeniden görüşmeye başlanacak ÖMK süreci. Hani yine tekrardan tabii ki Ankara’ya gelip yine meclisin önünde olmak isteriz. Çünkü gerçekten bu öğretmenlik meslek kanunu bizi ilgilendiriyor ve bizim bunda sözümüz olmalı diyoruz. Aynı zamanda orada yaşananlara da birkaç bir şey demek isterim. Gerçekten arkadaşlarımız yerlerde süründü, tokatlandı hatta biber gazı sıktıkları için haliyle öksürüyorsunuz. Yani o kadar kaba bir şekilde “Ne öksürüyorsun? Öksürmezsen geçer.” yani kolumuzdan tutup çektiler ittiler gerçekten de eğitimden bahsetmek çok zor olacak diyorum. Gelecek nesillerin daha parlak daha aydın olabilmeleri için biz bu eylemi yapıyoruz çünkü bizden sonra var olacak gelecek öğretmenlerimiz bu süreçlerden geçmemeli diyoruz. Bugün atamalar yapılıyor 100 bin açık var düşünün 20 bin öğretmen alındı 12 bin öğretmen din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni peki 20 bin öğretmen sınıf öğretmenliğinde açık var. Peki geri kalan 8 bin sadece sınıf öğretmeni mi? Değil. Bunun işte Türkçesi, matematiği, İngilizce öğretmeni var. Baktığınız zaman gerçekten de hiçbir şekilde öğretmenler atanamıyor. Bunun yerine ne yapılıyor? Ücretli öğretmenimiz var, sözleşmeli öğretmenimiz var. Bunlar da sadece ek dersle çalışan insanlarımız. Bizim örneğin kendi okulunda da var bu şekilde ücretli öğretmen ve ücretli öğretmen ilk ay düşünün 5100 lira aldı çok acı verici bir şey 30 gün derse giriyor bu öğretmenimiz her gün 6 saat ders veriyor ve eline geçen 5100 böyle bakınca öğretmenler arasındaki eşitsizlik has safhada Biz diyoruz ki eşit işe eşit ücret olsun öğretmen kariyer basamakları olmasın istiyoruz. Bunun yanında özel sektör öğretmenlerine baktığımız zaman özel sektör öğretmenleri de aynı şekilde yani bir arkadaşımız iş başvurusuna gitti ve kendisine 13 bin lira maaş teklif edildi. Sabah 7.30’da gelecek, akşam 19.00’a kadar okulunda çalışacak ve bu insan eğer veliler istiyorsa istedikleri zaman diliminde aranıyor ve 13 bin lira alıyor. Peki hepimiz öğretmensek neden bu ayrım yapılıyor? İşte biz bunları istemediğimiz için ÖMK’yı da istemiyoruz. Böyle bir kanunu kabul etmiyoruz. Diyoruz ki öğretmenlerin içinde yer alacağı bir kanun düzenlensin ve biz de burada sözümüzü söyleyelim diyorum şu an için.
<: Teşekkürler hocam. Görüldüğü kadarıyla böyle tepeden inme, öğretmeni değersizleştiren ve “Bana kul köle olmazsan seni ezerim ve istediğim gibi hareket etmeme müdahale etmemelisin.” diyen bir sistem bir yasa tabi bu baş öğretmen ve uzman öğretmen denilerek de bir kategorileşme yapmak istiyorlar. Bu da önemli huzursuzluklara neden olacak. Tabi burada iktidar kendi eğitimcilerini öne çıkaracak büyük ihtimal.s Böyle bir şey olursa bu da belli. Zaten idareciler falan hep kendi eliyle yerleştirdiği kişiler. Böyle bir durumda da tamamen eğitimin içeriğine de bir müdahale olacak görünen o. Büyük bir ısrarla da dayatmaya çalışıyorlar. Biz mecliste baya bir direniyoruz biliyorsunuz. Yoğun bir şekilde sabahlara kadar süren toplantılar ve onların da meclise gelmelerini gerektiren bir şekilde sürekli yoklama istiyoruz. Sürekli yoğun bir şekilde maddeler üzerinde konuşuyoruz. Şu anda 22 madde kabul edildi ama bu haftada çetin bir mücadele olacak gibi görünüyor. Biz tüm eğitimci arkadaşlarımızın yanındayız. Bu ülkede 35 bine yakın insan ihraç edildi ve işte şu an söylüyorsunuz 100 bin ihtiyaç var. Atanan 20 bin. Sözleşmeli öğretmenler, ücretli öğretmenler meselesi çok büyük bir sıkıntı. Aynı işi yapan ama sefalet şartlarında çalıştırılan birçok öğretmen var. Eğitimin kalitesi çok düşmüş durumda. Öğrenciler zaten biliyorsunuz hiç iyi bir yerde değil. Sınıflar kalabalık. Çok teşekkür ederim hocam. Bu haftayı da yoğun bir şekilde takip edeceğiz. Elimizden geleni yapacağız. Ülkenin en önemli konusu eğitim gerçekten. Ülkenin ilerlemeyeceği eğitim sunarsınız ama ne kadar eğitim alabiliyor? Buradan yola çıkarak bu çocuk, bu genç kendisini ne kadar geliştirip ülkeye faydalı bilimsel çalışmalar yapıyor? Bütün bunları sorgulamak lazım. Bu konularda maalesef uluslararası eğitimle ilgili yarışmalarda da iyi bir durumda değiliz. Üniversite sınavları çok kötü gidiyor. Böyle bir ortamda bir de eğitimcileri kendi kulun kölen yapayım diyen bir iktidar. Allah hepimizin yardımcısı olsun diyelim. Sonuçta hiç iyi tablo değil, karanlık, karamsar bir tablo var. Sayın Hocam, Eğitim Sen 1 nolu şube adına konuştunuz. Aslında tüm eğitimciler, öğretmenler, öğrenciler adına konuştunuz. Kocaeli’nin önemli eğitim sorunlarını gündeme getirdiniz. MESEM ile ilgili büyük bir skandal Kocaeli’nde devam ediyor. O konu takipçisi olacağız.
Ayda Işık Sevim: Başiskele’de ek derslerle ilgili de bir yolsuzluk olayı var. Yani hiç öğretmenlerin bilgisi olmadan üzerlerine ek dersler yazıldı. Gittiğimizde öğretmenler geriye dönük baktığında 2019’dan beri ek ders yazılıyor. Öğretmenler geriye dönük baktığında 2019’dan beri ek ders yazılıyor öğretmene. Öğretmenin diyelim ki sadece 5000 liralık bir ek dersi var ama kendisine 15.000 yazılıyor. 5000’i görebiliyor. Diğer 15.000 mal müdürlüğüne gönderiliyor. Biz diyoruz ki tamam ek ders yazıldı. Bu ek ders milli eğitimde incelenmiyor mu? Mal müdürlüğüne gittiği zaman incelenmiyor mu? Hani her yerden tedbir bekleniyorsa o zaman başlangıçta bu yolsuzlukların üzerine gidilecek. Ondan sonrasında tasarruf tedbirlerini açıklayabilirler. Ve burada da yani trilyonları bulan vurgunlar var. Aslında bizim Eylül ayında en büyük sorun yaşayacağımız şey şu an müfredat. Müfredatı da değiştirdiler biliyorsunuz. 27 tane din kültürü ve ahlak bilgisiyle ilgili dersler konuldu. Şimdi buraya baktığımızda tek bir inanç üzerinden yapılan bir şey görüyoruz. Yani diyor ki bu inanç üzerinden bunları öğreteceksiniz bunları bilecekler başka hiçbir şekilde yok. O yüzden de öğretmenlik meslek kanunuyla da öğretmen akademilerinde işte bu müfredata göre öğretmen yetiştirmeye çalışıyorlar. Aslında onlar da biliyorlar. Yani öğretmen yetiştirmeye çalışıyorlar Aslında onlar da biliyorlar yani öğretmen sınıfına girdiğinde özgürdür müfredatla ilgili ama öğretmenin bir dünya görüşüne göre de sınıfında öğrencilerini yönlendirebilir. O yüzden diyor ki; “Ben buraya alacağım onları bir kıskacın içine sokacağım ve benim dediğim sadece olacak o da gidip bu müfredatı bu okulda uygulayacak.” aslında yapılmak istenen bu o yüzden de çok güçlü bir muhalefete ihtiyacımız var. Biz parkta beklerken birçok vekilimiz geldi işte DEM Parti’den olsun veya CHP’den olsun hepsi ziyaretimize geldiler sağ olsunlar ama çok daha büyük bir ses çıkarmamız lazım. Hani tek başına bir Eğitim Sen değil, diğer sendikaların da tabii ki bu konuda biraz daha aktif olması gerekiyor yoksa bizi evet gerçekten de eğitim alanda zor günler bekliyor.
<: Kocaeli Eğitim Sen 1 nolu şube başkanı bizimle birlikteydi devam eden bir tartışmayla ilgili bilgi ve yorumlarını bize iletti sayın hocam çok teşekkür ederiz programımıza topladığınız için.
Değerli izleyenler bugün de programımızı burada bitiriyoruz. İki önemli konuyu gündem ettik. İki önemli konuğumuz konu hakkında konuştu ve çok önemli bilgiler verdiler. Bu haftada bu bilgiler çerçevesinde konuşmaya, tartışmaya devam edeceğiz. Programımızı burada bitiriyoruz.
Haftaya Salı günü gibi saat 21.00’da tekrar birlikte olacağız inşallah. Hepinize hayırlı akşamlar diliyorum. Hoşça kalın.


























Yorumlar