25 Ağustos 2025

ÖFG TV’den herkese merhaba. Her hafta Salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konuklarıyla size sunduğumuz programımıza bu akşam da başlıyoruz.

Değerli izleyenler, bu akşam yine çok önemli bir meseleyi, çok acılar oluşturan bir konuyu gündem edeceğiz. Hapishanedeki anneler, çocuklar, bebekler!

Evet, yıllardır cezaevlerindeki önemli sıkıntılarla, dramlarla uğraşıyorum. Bunların arasında bizi en üzen hadiseler anneleriyle beraber kalan bebekler, çocuklar, annelerinden uzakta, yakınlarının yanında kalmakta olan çocuklar, bebekler ve bu arada yaşanan sıkıntılar.

Bizi çok üzen hadiseler, anneler, çocuklar, bebekler arası ilişkiler, çocukların cezaevinde yaşadıkları, bebeklerin yaşadıkları, hamile anneler, lohusa anneler, doğuma cezaevinden gidip hastanede doğum yapıp cezaevine dönen anneler, çocuklarını cezaevinde büyütmek zorunda olan anneler, bir de bunun üstüne bir değil iki çocuğuyla cezaevinde kalan anneler, bir de bunun üstüne yetmezmiş gibi eşi de tutuklu olan, yani karı koca hapiste olup iki çocuğu da yine annenin yanında olan durumlar. En sıkıntılı durumlar gerçekten. İnsani açıdan olaya bakmak gerekiyor.

Bir ailenin tamamen zindanda olduğu durumlar son derece vahimdir. Yani anne de zindanda, baba da zindanda, çocuklar da orada. Zindan diyorum çünkü gerçekten şartlar oldukça ağır, zor. Çocuğa, bebeğe göre olmayan yerler, yetişkinlere göre yapılmış. Ve o yüzden çocuklar orada çok büyük sıkıntılar çekiyor. Bir de aile boyu buralarda kaldığınızı düşünürseniz çok büyük sıkıntılar yaşanıyor. İşte Türkiye’de son 9 yıldır bu konuda büyük sıkıntılar yaşandı ve biz de binlerce kişinin sesi olmaya çalıştık. Gerçekten çok acı olaylar yaşandı. Hala yaşanıyor. Hala zindanlarda bebekler var. Ve maalesef acımasızca orada tutulmaya devam ediliyor. Bugün bir baba anlattı. Sosyal medyasında anlatıyordu. Annesiyle beraber cezaevinde kalan, Edirne cezaevinde kalan 9 aylık yavrusunu ziyaret etmiş kapalı görüşte çocuk Kapalı görüş camını yumruklamış, ağlamış babasına ulaşmak için. Ulaşamamış, çok ağlamış ve babanın, annenin yüreği yanmış, gözyaşları içinde kalmışlar. Çocuğun çırpınışları, camı geçememesi, camı yumruklaması, baba baba diye bağırması gerçekten çok hüzünlü tablolar oluşturuyor. Bunun gibi binlerce hadise yaşandı ama o dört duvarlar demir parmaklıklar arasında yaşandığı için çok kişi tarafından görülmedi. Yani bakın ve çok kişi de bunu anlatmadı. Şimdi peki görünmüyor ve anlatılmıyorsa biz bunları bilmeyecek miyiz? Hiç kimse bunları anlatmayacak mı? Ne olacak yani? Bu acımasızca olaylar tarihin sayfalarında unutulup gidecek mi? Tarihin tozlu sayfalarına karıştırarak gidecek mi? Yoksa insanlığın canlı hafızasına kazanacak mı? İşte biz bunların silinip gitmesine razı değiliz. Neler yaşandığını az çok biliyoruz ve bu yüzden bütün bunları ifşa etmek, teşhir etmek istiyoruz. Bu vesileyle annelerle konuşuyoruz. Seslerini duyuramayan annelerle konuşmak istiyoruz. O cezaevine giren, sonra elinde bir siyah poşetle çıkan annelerle konuşmak istiyoruz. Yanlarında çocukları o cezaevinden çok büyük üzüntülerle çıkan annelerle konuşmak istiyoruz. Onlardan birisi bu akşam konuğumuz Hasret Çiftçi. cezaevinde bir müddet kaldı. Eşi de cezaevindeydi. İki çocuğu da cezaevindeydi. Belki birisini aralıklı verdi. Onu tam bilemiyoruz. Kendisi anlatacak. Fakat büyük sıkıntılar yaşadı. Şimdi cezaevindeyken bana mektupla ulaşmıştı Hasret Hanım. Annesi bana ulaşmıştı. Çok üzüntülüydü. Ve biz de çok gayret sarf ettik. Soru önergileri verdik. Ve en sonunda Hasret Hanım cezaevinden çıktı, tahliye oldu. Neler yaşadı öğrenmek istiyoruz. Aylarca o cezaevinde kaldı. Neler yaşadı? Yani şimdi yaşadıklarını bir tek kendisi biliyor. Ama kamuoyu’nun da bilmesi gerekiyor. Bu toplumda yaşanan bu eziyetler, bu sıkıntılar kamuoyu tarafından da bilinmeli. Ya bana ne, çektik bitti gitti tamam anlatmaya gerek yok denemez. Bu acımasızca hadiseler yaşatılmışsa bunların kamuoyuna da aktarılması gerekiyor ki başkaları yaşamasın. Bakın bu çok önemli. Hiçbir anne başka bir annenin bunu yaşamasına razı olamaz. Hiçbir anne başkasının bebeğinin bunları yaşamasına razı olamaz. Ben anne yüreğini az çok tanırım ve anneler bu konuda çok hassastır. Kendi çektikleri bittikten sonra bir başkasının bunu yaşamasına kesinlikle razı olamazlar. İşte bu annelerden birisi, Hasret Çiftçi bu akşam bizim konuğumuz olacak. Kendisini dinleyeceğiz.

Hasret Çiftçi: Sizin de söylediğiniz gibi bu kadar çok yaşamın acı, o kadar kuvvetli, derin, şiddetli yaşanılan acı tarihin tozlu sayfalarına kaldırılmayı hak etmiyor bence de. Ben o yüzden bugün katılmak ve aracı olmak istedim sayenizde.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Hasret Hanım öncelikle bir kendinizi tanıtır mısınız? Hasret Çiftçi kimdir? Buyurun kendinizi bir tanıtın.

Hasret Çiftçi: Ben Kars’ın Arpaçay ilçesinin 10 yataklı bir devlet hastanesinde daha henüz 10 aylık bir hemşireydim. Daha asaletim tasdik olmamış, yeni atanmış. Bir hemşire olarak görev yaparken 15 Temmuz’dan sonra 7 Ağustos sabahında gözaltına alındım ve tutuklandık. Eşimle birlikte gözaltına alınmıştık zaten. Birkaç gün arayla da ikimiz de tutuklandık. Tabi o zamanlar süreç çok yeni ve aklımızın hayalimizin almadığı bir muamele ve ortam olduğu için böyle bir şey asla beklemiyorduk. O yüzden gidip ohal döneminde tutuklu olmak zaten ekstra ekstra zordu. Ohal dönemindeki şartlarla biz 19 ay eşimle birlikte tutuklu kaldık. O zamanlar yeni evliydik ve çocuklarımız yoktu daha. Sonra tekrar çıktık, her şeye tekrar başladık. Sıfırdan her şeyi yeniden inşa ettik, kendimize bir hayat kurduk. Sonra çocuklarımızı bize eşlik ettiler. 2024 yılının Ocak ayına tekrar tutuklandık. Eşimle birlikte, kucağımızla, çocuklarımızla, Çıkıp aynı mahkemede ikimiz de aynı anda tutuklandık. Benim çocuklarla olan sürecim böyle başladı. Tabi o zaman çocuklarımızı yanımıza almak zorundaydık. Çünkü ikimizin de anneleri yalnız başında yaşayan İnsanlar, babalarımızla annelerimiz ayrı ve hem anneanne, babaanne, dede desteği olmadığı için, tek başına da iki çocuğa bakamayacakları için biz çocukları yanımıza aldık. Bir de ben daha önce de çalışmadığım için çocuklar aşırı derecede düşkündüler bana, babalarına. Aile ortamında hiç ayrılmadılar çünkü. Biz çocukları böylelikle yalnız almak zorunda olduğumuz için yanımıza aldık ama sürekli çok zorlu işledi. Tahmin ettiğimizden çok daha fazla zorlandık. Çok daha fazla üzüldük. Ta ki Yargıtay benim dosyamı bozana kadar. Ben bir Kasım ayında, 2014’ün Kasım ayında Yargıtay’ın dosyamı bozduğunu öğrendim. Aralık ayına da mahkeme verildi. Halihazırda olan en toplamda 3 senelik tutukluluğum, eşimin de aynı şekilde birlikte tutuklu olmamız, iki tane çocuğumuzun olması, gibi hususlar gözetilerek ben her mahkemeye tahliye olma ümidiyle çıktım ama bir türlü tahliye olamadım. Bu da ailecek ve özellikle çocukları bir kat daha fazla yıprattı. Çünkü bu kadar çok tutukluluk süremin uzatılmamasına dair bir sürü kalem varken bu sürenin iki çocukluğu uzatılması bizi çok üzmüş ve yormuştu. Sonuç olarak ben hükümlü değilim, tutukluyum. Ve tutukluluk bir tedbir. Ve bu tedbirin bizim için çok ağır olmasını gerektiren bir sürü şartları vardı. Tutukluluğumun çok uzun olması, eşimin de tutuklu olması, iki tane çocuğumuzun olması, Benim de sürecim bundan sonra başladı. Ben artık dayanamayacağım bir noktaya geldiğini hissettiğimde annemden yardım istedim. Bunun duyulması gerektiğini düşündüm. Çünkü ben her mahkemeye adil bir şekilde yargılanacağım ve lehim olan hususlar gözetildiğinde tahliye olmam için hiçbir neden olmamasına rağmen tahliye olamadığımdan bu beni çok germiş ve çok yormuştu artık. Ve çocuklarıma da artık bunu izah edemiyordum. Düşünün her mahkeme öncesi toparlanıyorsunuz hafiften, çamaşırlarınızı yıkıyorsunuz, Bırakılacakları ayırıyorsunuz, teslim edilecekleri ayırıyorsunuz. Sonra ertesi gün mahkemeniz var, ben annemi arıyorum. Saat kaç oldu ben neden mahkemeye bağlanmadım anne diye. Annem diyor ki mahkemen oldu bitti, seni mahkemeye çıkarmamışlar, bağlantı sorunu olmuş ve ertelenmiş. Yani bunları çocuklarla yaşamak, her gece o hayalleri kurup ertesi gün hüsrana uğramak ve bunu telefondan öğrenmek bizi çok yıpratmıştı. Benim de hikayem yani sizlere yansıyan kısma böyle başlamış oldu Ömer Bey.

Ömer Faruk Gergerlioğlu:Şimdi ilk girişinizi anladım. İlk girişte hangi cezaevindeydiniz? İkinci girişte hangi cezaevindeydiniz ve kaç ay kaldınız?

Hasret Çiftçi: İlk girişimde Kars T Tipi Kapalı Ceza Infaz Kurumu’ndaydım ve 19 ay kaldım. İkinci girişimde Edirne L Tipi Kapalı Cezaevi’ndeydim. Orada da çocuklarla birlikte 17 aylık bir sürecimiz oldu.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: 17 ay oldukça uzun bir süreç. Çok sıkıntılar yaşanmıştır mutlaka. Edirne L Cezaevi’ne 2-3 kez gittim. Orada birçok kadın var. Koğuşlar çok kalabalık. Yani adil olmayan yargılamalar sonrası ağır cezalar alan kadınlar Yurt dışına çıkma isteğiyle bir hamle yaptığı anda yakalanınca cezaevine çoğunlukla atılıyor ve bu cezaevi oldukça kalabalık, önemli bir sirkülasyon var. Hamile kadınlar, çocuklu kadınlar var. Şahit olduğunuz birçok üzücü manzara olmuştur. Sizin yaşadıklarınız olmuştur. Uzun bir süre, aylarca orada kaldınız. Peki bize bu cezaevinde çocuklarınızla kalma nedeniyle yaşadıklarınızı anlatın. Sanırım anlatacak çok şeyiniz var. Ama bir şekilde siz bir yerinden başlayın. Belki en önemli husustan başlayayım. Yani birçok şey evet çok zordu ama benim en zorlandığım, en katlanamadığım husus şuydu diye belirlediğiniz bir husus varsa oradan başlayarak anlatın ve daha sonra diğerlerine geçin. Sizin yaşadıklarınız, çocuklarınızın yaşadıkları, eşiniz de cezaevindeydi, onun yaşadıkları ve benzeri birçok şeyler yaşadınız.

Hasret Çiftçi: Sizin de dediğiniz gibi orada yaşanılan her olay, her vaka, her durum yeterince ağır. Ama tabii çocuklarla olmasının ekstra kötü olan, daha doğrusu ekstra vahim olan tarafı şu, çocukların mantık duyguları çok yerine oturmamış olduğu için onlara asla bir açıklama yapamamak. Beni cezaevinde en çok bu vurmuştu. Çünkü onlar yaşları gereği çok sorgulayan bir çağdalar. Oranın cezaevi olduğunun farkındalar. Ama bizim neden orada olduğumuzun farkına varamıyorlar. Orası cezaevi ise neden buradayız? sorusunu ben çok duydum çocuklarımdan ve buna mantıklı bir cevap veremiyor olmak beni çok üzüyordu her defasında. Yaklaşık 17 ay boyunca kaldık. Bu 17 ay, yaklaşık 13-14 ayı çocuklarım hep çilek sayıkladılar benim. Hep çilek istediler. Aslında temini kolay bir şey. Normalde manav aracılığıyla biz buna erişebiliriz. Kars’ta kaldığım süreçte çileğe erişmemizde hiçbir sıkıntı yoktu. Ama Edirne’nin maalesef böyle bir uygulaması yok. Kantin ve manav seçenekleri ve olanakları çok çok kısıtlı bir cezaevi. Paranız olmasına rağmen, durumunuz olmasına rağmen çocuğa istediği bir şey alamamak ve çocuk onu televizyonda, gazetede, dergide bir yerde gördüğü zaman bunu buradan kesip Yanımda uyusam olur mu durumuna şahitlik etmek bir anne için çok zor bence. Katlanması çok zor. Benim çocuklarım özlediği ve yiyemediği yiyecekleri dergilerden, gazetelerden kesip yanlarına alıp uyuyorlardı çünkü. İlk Karpuz geldiğinde bir akşam yemeğinde yemeğin yanına Karpuz gelmişti ve benim kızım Karpuz’u gördüğü anda çığlık çığlığa o kadar da dans etmişti ki ben bir süre gidip odada ağlayıp onun bu sevincini gördükten sonra bir karpuz için bir ve akşam yemeklerinde gelen meyve çok kısıtlıdır yani hani bir insana bir dilim karpuz düşme hani tüm bir dilim karpuz düşmez belki minik bir üçgen parça kadar düşecek bir karpuz için o kadar çığlık çığlığa hoplayıp zıplayıp dans etmişti ki ben ilk karpuz geldiğinde gidip odada biraz kendimi sakinleştirdikten sonra tekrar yanlarına çıkabilmiştim. Galiba beni en çok zorlayan şeyler bunlar olmuştu.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çocuklar kaç yaşındaydı?

Hasret Çiftçi: Kızım iki buçuk yaşındaydı girdiğimizde, dört yaşındaydı çıktığımızda. Oğlum da dört buçuk yaşında girdik, altı yaşında çıktık.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: İkisi de altı yaşın altı. Oldukça zorlandığınızı tahmin ediyorum. Çocuklar tabii mantıkla bir şeyler anlatılamayan varlıklar yani onlara bizim anladığımız şeyleri anlatmak oldukça zordur. O özgürlüğün kısıtlandığı yerde siz de zorlanmışsınız. Tabii bir anne olarak da onların tutkulu isteklerinin karşılanması noktasında da oldukça zorlanmışsınız, bu belli. Peki, başka neler yaşadınız? Yeme, içme, sağlık, koğuştaki kalabalık durumu, çocuğun yaşamının cezaevine uygun olup olmaması, bununla ilgili sıkıntılar, infaz koruma memurlarıyla yaşadıkları, yemeklerin ona uygun olup olmaması, gibi pek çok sorun mutlaka yaşanmıştır. Çocukların babalarını görememeleri gibi sorunlar. Buyurun, bu açılardan neler yaşadınız?

Hasret Çiftçi: En baştan başlayacak olursam bazen gazetelerde veyahut haber sitelerinde denk geliyorum. Tabii muhtemelen o insanlar için de katlanması ve yaşaması çok zordur anlıyorum ama bunu bir de kendi yanımda bir çocukla yaşamış olduğunu düşününce kendi adıma çok daha fazla üzülüyorum. Biz, eşim ve ben çocuklarımızla mesela çıplak aramaya maruz kaldık. Tek teselli noktamız Allah’tan oğlum eşimin yanında ve kızım da benim yanımdaydı arama sırasında. Tek bununla teselli ediyoruz kendimizi. Onların gözü önünde bu aramaya maruz kalmak, onların o korku dolu çığlıkları, ağlamaları asla sakinleştiremememiz. Bizim adımıza, çocuklarımızın ruh dünyası adına çok çok acı verici şeyler Anlatmak üzerinden yaklaşık iki sene geçmiş olmasına rağmen anlatmakta dahi zorlanıyorum. O gün yaşaması çok daha ağırdı bunu. Ve çocukların bu korkularına her gün bir yenisi ekleniyor maalesef. İlk girdiğimiz zamanlarda mesela aramalar olur cezaevlerinde. Yaklaşık haftada bir olur bu aramalar. Bir anda sayımdan sonra siz gidip yatağınıza yatmışsınızdır. Bir anda demir kapı o devasa gürsesiyle Açılır ve patır patır belki 10-15 tane memur bağırarak içeri girer. Çabuk odalarınızdan çıkın, pencerelerinizi açın, çöplerinizi çıkartın, arama var bayanlar hadi hadi diye sesleriyle. Benim çocuklarım mesela bu aramalara alışana kadar her arama olduğunda korkuyla uyanıp bacaklarıma sarılıp bizi dövecekler mi diye soruyorlardım. o ani ve fevri girişlere karşı tedirginliklerinden dolayı. Ben her defasında sakinleştirmeye çalışsam da bunlara alışmaları ve bunu normalleştirmeleri de ne kadar mutlu olunacak bir durum bilmiyorum. Bayağı zorlanmıştık bu konuda. Özellikle bizi dövecekler mi diye bacaklarıma sarılmaları beni çok üzüyordu. Tabii biz apar topar çıkıyoruz, bekliyoruz, odalarımız aranıyor. Daha sonra odalarımıza geri dönüyoruz ki işte her yeri dağılmış, eşyalarımız dökülmüş, karıştırılmış. Sonra onlar üzülüyorlardı, işte biz sana yardım ederiz, hep birlikte toplarız. Çok dağılmış burası, hallederiz diye kendilerince geri beni teselli etmeye çalışıyorlardı. Haftada bir bu mahremimize böyle paldır küldür girilip, darma duman edilip, ondan sonra arkalarından o odayı çocuklarımla birlikte toplamak anlatabileceğimi bizi çok derinden etkileyen önemli hususlardan bir tanesiydim. Bunun kesinlikle daha insani, daha insan onuruna yaraşır bir şekilde olmalı bence. Hele o koğuşta bir çocuk varsa mutlaka olmalı. Ya da anneler çocuklarıyla tutuklanabiliyorsa, bu çok genel geçer bir kanun olmuşsa, bu hususlara dikkat edilmeli diye düşünüyorum. Aynı şekilde mesela üst aramalarında da yine koğuştan her çıktığınızda ve girdiğinizde üst aramasına maruz kalıyorsunuz. Koğuş kapısının önünde. Yine bu üst araması tabii çocuklara da yapılıyor. Benim gibi algısı açılmış ve sorgulamaya bir yaşa ulaşmış çocuklar için mahrumiyet uygularını çok zedeleyebilen bir uygulama bence. Biz de buna sık sık maruz kalıyorduk. Buna çok dikkat eden, çok özenle yaklaşan infaz koruma memurlarımız da var kesinlikle. Onların haklarını yiyemem. Ama daha fevrice yapılan üst aramaları da Olduğu vakit mahremiyet duygularına son derece zarar veren uygulamalar oluyordu. Çocuklar da gelince bana mutlaka sordukları oldu. Sen bize demiştin, sizin vücudunuza sizden izin almadan kimse dokunamaz diye öğretmiştin ama burada bizim vücudumuza bizden izin almadan dokunuyorlar. Biz o zaman bağırmalı mıyız? Öncesinde verdiğim bir mahremiyet eğitimi var çocuğumla. Diyorum ki senden izinsiz, senin vücuduna biri dokunursa, avazı çıktığı kadar bağırıp, çığlık atıp, kesinlikle etrafındakileri bildirmelisin veyahut hemen bana bildirmelisin diye. Ama sonra öyle uygulamalara maruz kalıyoruz ki, girerken birileri arıyor, çıkarken birileri arıyor, girerken biri dokunuyor, çıkarken öbürü dokunuyor. Ve sağlıklı bir çocuk yetiştirme yolunda attığınız tüm adımlar tarumar olmuş oluyor. Ve bunun çocuğa yine mantıklı bir açıklamasını yapıyorsun. İşte evet sana dışarıdaki hayat için bunları öğretmiştim ama şimdiki için susmalıyız. Bize izinsiz dokunsalardı biz burada bir şey diyemeyiz diyemiyorum maalesef çocuğuma ve yine cevapsız kalan sorularına bir yenisi daha eklenmiş oluyor maalesef. Tabii bunların bir de oyunu dönüştürülme şekli var. Bunu eşim de size mektubunda yazmıştı. Çocuklarımızın içerideyken tek oyunu cezaevi oyunları. Çünkü başka bir dünyaları yok onların. Sadece parmaklıklardan oluşan bir dünyaları var içerideyken. Ve bütün oyunları da bunu yansıtıyor maalesef. Odalardan girip çıkarken birbirlerine üst araması yapan, ıslak mendillerini aç kapa plastik yerlerine dolaba yapıştırıp oradan ilaç alıp verip, yemek alıp verip orayı mazgal gibi kullanan, birbirlerine açık görüşe götüren oyunlar bunlar maalesef. Bir çocuk olarak çok farklı ufukları olması gerekirken, çok farklı dünyaları, çok farklı hayalleri olması gerekirken bu girdabın içine itilmeleri çocuklar için çok büyük bir travma. Onları izleyen, bunlara şahitlik eden ebeveynler için de çok çok acı bir yaşanmışlık olarak kalıyor maalesef. Çocukların zihninden bunları nasıl sileceğimi hala aylar oldu, bilmiyorum. Mesela aylar geçti, biz tahliye olana evimize gelirdik ama bizim hala tek konumuz var, kovuş. Yemek yerken, parkta oynarken, etkinlik yaparken bizde her muhabbetin sonu koğuşa çıkıyor. Ve bu da onların maruz kaldığı, bu etkinin ne kadar şiddetli olduğunu gösteriyor bence. Umarım bir gün onlar da bu literatürden çıkıp kendi arkadaşları gibi normal oyunlar oynayıp normal hayatlarına dönebilirler diye düşünüyorum.Bir de cezaevindeki aslında yetersizliklerden bahsetmek isterim. Bu psikolojik olarak yaşanılan zor durumların üstüne bir de maddi olarak yetersizlikler hapishanede olduğu için maalesef çocuklar için ne kadar dezavantajlı bir durum olduğunu hiç halde kalmadık. birinci dereceden şahitlik edilmediği sürece bence havada kalıyor. Şöyle düşünün ki siz de biliyorsunuz Edirne’nin su problemini. Gün içerisinde biz o kadar çok susuz kalıyorduk ki içme sularımızı çok affedersiniz lavaboda, çamaşır yıkamada kullandığımız zamanlarımızda oluyordu. 25-30 kişilik bulaşıkların sabaha kadar koğuş noktasında bekleyip ve Edirne aşırı derecede sinekli ve sivri sinekli bir şehir olduğu gözünün alınırsa. O şekilde bulaşıkların sabaha kadar orada durmuş olduğu dolayı odalarımızı temizleyemediğimiz, banyolarımızı yapamadığımız, çamaşırlarımızı yıkayamadığımız, hijyenin yani sıfırlandığı diyebileceğim noktaları çok yaşadık maalesef.  Çocuğumuz için kurumda bir ateş ölçer yok. revirinde bir ateş ölçer yok. Şöyle söyleyeyim, ben cezaevine girdikten yaklaşık 8 ay sonra ateş ölçer ulaşabilmiştik. Kurum büyüyesinde de ateş ölçer yok. Ya da revirinde de ateş ölçer yok. Biz bu çocukların ateşini nasıl ölçeceğiz dediğimizde ambulans çağırılıyordu. Biz çocukların ateşini ölçtürmek için saatlerce ambulans bekliyorduk. Ambulans gelecek, biz ambulansa gideceğiz ve çocuğun ateşi ölçülecek. Çünkü ilaç verilip verilmeyeceğini o an anlayamıyoruz. Müdahale edip edemeyeceğimizin sınırda mıyız değil miyiz bilmiyoruz. Yersiz bir uygulama yapmak istemiyoruz. Çocuk ateşli duş aldırmak istiyoruz ama su yok. Yani zaten ekstra bir malzeme olmadığı için sirkeymiş ya da başka bir şeymiş müdahale edecek herhangi bir ilaçtan başka malzememiz olmadığı için mecburen ateşinin kaç olduğunu bilmemiz gerekiyor. Ama 8 ay sonraydı şahsıma parayla, dilekçe yaza yaza, revire çıka çıka durumumu izah ede ede 8 ay sonra bir ateş ölçüye ulaşmaya başarmıştık. Yine aynı şekilde bir diş fırçasıyla macun serüvenim vardı benim ilk girdiğim zamanlarda. Çocuklarımda ciddi demir eksikliği var. Demir takviyesi şurubu kullanıyorum ve dişlerini boğuyor bu takviye şurubu maalesef. Ben sadece bir adet çocuk diş macunu ile çocuk diş fırçası istiyorum. Çünkü kantinde olan diş fırçası hem büyüklere göre hem tek düze ve çok sert. Çocuk onu kullanmak istemiyor. Zaten etkili de olmuyor, çok büyük olduğu için. Yine diş macunu çocuklara uygun değil. Aşırı derecede mentalli ve çocuk acı diyor. Onu kullanmak istemiyor. Kendi evdeki diş macununa alışkın olduğu için onu alıyor. Ben diş hekimi de dahil olmak üzere defalarca kaç kişiyle görüştüm bilmiyorum. Bana her defa diş lekelenmesi önemli bir şey değil. Dişleri dökülünce geçer. savunmasıydı. Ama dişleri dökülene kadar mesela benim şu an iki çocuğumun ikisinde dişleri renk bozulması var ciddi derecede siyaha yakın dişleri ve bunun yüzünden çok zor balığa uğruyorlar maalesef. Sırf o zamanda bizim diş fırçası ve macununu elde edemeyişimizden, bir türlü ona ihtiyacımız olduğuna kimseyi inandıramayışından kaynaklandı bu durum. Ama bizi hala etkileyen, hala üzen, çocukların hala akran zorbalığına, uğramalarına neden olan herkes için çok basit, çok gereksiz ama bizim için hala çok öne marz eden bir ihtiyaçtı maalesef. Bazen ihtiyaçların büyüklüğü ya da küçüklüğü değil, onun bıraktığı etkiler çok daha acımasız olabiliyor maalesef. Bunlar aklımda kalan en önemlileriydi diyebilirim. Tabii çeşitlendirebiliriz ama buna galiba bu yayının süresi, günler, aylar yetmeyecektir diye düşünüyorum.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Peki bir de tabi babalarından ayrılar. Böyle bir sorun var. Siz aile boyu cezaevindesiniz. Eşiniz de cezaevinde. Çocuklar, tüm aile cezaevinde. Bu ekstrem bir durum. Her zaman rastlanan bir durum değil. Bazen karı koca cezaevinde oluyor, çocukları olmuyor. Ama karı koca cezaevindesiniz artı iki çocuğunuz da cezaevinde. Baba çocuklarını seyrek görüyor. Siz belki zaman zaman çocuk yaramazlık yapıyor, daralıyorsunuz. Diğer anneleri rahatsız edebiliyor. Çocuklar ağlar, gece ateşlenir. Bu tür durumlar yaşanıyor. Mesela ben bazı cezaevlerinde çocuklu annelerin diğer kadınlar tarafından biraz zorbalığa uğradığını da gördüm. dışlandığını gördüm. Hatta bir anne bana, ben cezaevindeyim ama çocuklarım olduğu için biraz dışlanıyorum ve ikinci kez cezaevindeyim gibi hissediyorum demişti. Siz bu açıdan bir sıkıntı yaşadınız mı?

Hasret Çiftçi: Tabii ki. Hem de çok büyük sıkıntılar yaşadık maalesef o konuyla ilgili. Toplu bir alanda yaşıyorsanız Ömer Bey burada kurallar olmak zorundadır. Toplu alanda yaşama sürdürülebilirliğini sağlamak için bu mecburidir. Bu konuda hepimiz hemfikiriz. Ama biz yetişkinler olarak buna uyum sağlamakta çok kolaylık çekiyoruz. Ama maalesef çocuklarımız bu kurallara uyum sağlamakta bizim kadar kolaylık çekemiyorlar, kolay alışamıyorlar, kolay adapte olamıyorlar. Koğuşlarda belli bir sessizlik saati olur ve o sessizlik saati hepimiz elimizden geldiğince riayet ederiz. Ama şöyle düşünün, sabah sessizlik saat 10’da bitiyorsa, bir çocuğa ona kadar kahvaltı yapamayacağını, ona kadar sessiz konuşması gerektiğini, saat 10’a kadar aşırı fevri hareketlerden uzak durması gerektiğini anlatmak çok zor. Ben de bu konuda çok zorlandım, başaramadım da çünkü çocuklar evet birkaç kez anlattığında tamam diyor belki ona beş dakika uyum sağlayabiliyor. Beş dakikadan sonra ağlayabiliyor yahut gülmek istediği zaman yüksek tonlu bir gülüş sergileyebiliyor. Yine öyle hijyen kurallarına bizim kadar riayet edemiyor. Başkasının tabağındaki bir yemeği o an kendisini zannetip yiyebiliyor. Tabi orası aşırı derecede stresli ve herkesin artık toleransının sıfırlandığı bir ortam. Belli bir süre sonra insanların tolere gücü azaldıkça çocuk da olsa müsamhakar davranmaktan kaçınabiliyorlar. Ben çocuklarım sessizlik saatinden sonra oyun oynarken gürültü çıkarlar diye uyarı aldığım tepki gördüğüm zamanlarda olmuştur. Çocuklarım olmasına rağmen bir çamaşır makinesi var. Çamaşır makinesinden herkesin kullanım hakkı belli o odaların. İşte haftanın bir günü iki saat bir oda kullanabiliyor. Ama ben iki çocukluyum mesela. Herkesin çıkan çamaşır sayısından üç kat fazla çıkıyor. Ama sen de o şartlara uyum sağlamak zorundasın. Çünkü şöyle bir algı var maalesef. Çocukla burada durmak senin seçimin. Bu senin seçimin sonuçlarına da sen katlanmalısın. Bu bizi etkilememeli mantığı var. Aslında bizim seçimimiz değil maalesef. Keşke seçme dahil olsa. Kimse orada çocuklarıyla birlikte olmak istemez, birlikte devam etmek istemez. Bu şekilde bizim benim de çok tepki gördüğüm yahut ötekileştirildiğim, koğuş değiştirmek zorunda kaldığım, Zamanlarımda oldu. Çok yardım eden, elimden tutan, merak etme ben arkandayım, ben yanındayım diyen çok arkadaşlarımla oldu sağ olsunlar. Bu açıdan bakınca çocuklu anneler için idare etmesi çok çok daha zor bir ortam. Normalde ben dediğim gibi Kars’ta da 19 aylık bir sürecim vardı. İnsan herkesi sevmek, herkesin karakterini tasvip etmek, onaylamak, onunla iyi ilişkiler içerisinde olmak zorunda değil. Ben bu iyi ilişkiler içerisinde olamayacağımı, hissettiğim insanlarla mesafeli bir şekilde ilişkimi yürütebilme şansım varken karşısında Edirne’de bunu yapamıyordum. Çünkü aynı zamanda iki tane çocuğum da var benim. O çocukların mesafeden anlamaz, sevilmemekten ya da onaylanmamaktan anlamaz, herkese eşit mesafe, eşit sevecenlikte yaklaştıkları için bu Hiç yürütemedim Edirne’de. Bunu yürütemeyince de yıpranmışlık birkaç kat daha öpmüş oldu maalesef.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çocuklu anneler bu sıkıntıları çok yaşıyor. Ben Bakırköy Kadın Cezaevi’nde bir anneyi ziyaret etmiştim. İki çocuğu vardı sizin gibi. Ama sizden daha kötüsü bir çocuğu otizmliydi. Dört yaşındaki çocuğu. engelliydi ve çocuk konuşamıyordu ve hala altı bezleniyordu. Anne tek başına bu iki çocuğa bakmak zorundaydı ve o da çok şikayetçiydi. Diğer kadınların duyarsızlığından, çektiği sıkıntılardan ve Ben ondan sonra gelen kadın mahpuslara şunu dediğimi hatırlıyorum. Evet cezaevinde çok zorluklar yaşıyorsunuz ama iki çocuk annesi o kadının yanında tabiri caizse adeta cennettesiniz. Evet çok zor bir yerdesiniz ama bir şeyi vurgulamak için söylüyorum. O kadının yaşadıklarının yanında siz çok çok iyi bir durumdasınız. Bunu sizin yüzünüze de söyleyeyim. Çok zor şeyler yaşayan insanlar var burada demiştim. Şimdi bir de babalarıyla olan ilişkilerini bir anlatsanız. Siz bir şekilde sanırım babalarıyla cezaevinde görüşebiliyordunuz. Mahpus görüş hakkı gibi. O sırada tabii siz durumu anlıyorsunuz ama çocuklar anlamıyor. Neler yaşandı, ne oldu, ne bitti.

Hasret Çiftçi: İlk başta babalarıyla birlikte gelmiş olduğumuz için aslında babalarının da orada olduklarını idrak edebiliyorlardı ama bir süre sonra bundan vazgeçtiler ve babalarının dışarıda olduğunu düşünmek istediler diye düşünüyorum. Babalarının hep dışarıda olduğunu ve bizi neden oradan kurtaramadığını sorguluyorlardı. Babam neden bizi evimize götüremiyor? Çünkü babalarıyla çok güzel bir ilişkileri vardı ve çok bağlı bir baba çocuk ilişkileri vardı. O yüzden babalarının yoklukları da onları çok etkiledi. Açık görüş yapamadığımız için Edirne L Tipi Cezaevi’nde iki tutuklu maalesef birbiriyle açık görüş yapamıyor ve sadece kapalı görüş yapabiliyor ve biz açık görüş haftalarında bazen iki hafta üst üste açık görüş haftası olduğu durumlarda 21 gün birbirimizi hiç göremediğimiz, duyamadığımız sadece mektupla ki mektubu da ben alıp ben okuyup ben cevap verebildiğim için çocuklarla iletişim olmamış oluyordu maalesef. Sadece benim babasıyla mektupla iletişim kurabildiğim 21 günlük süreçler oldu. Özellikle bu süreçler çok zordu çünkü sesini duyamıyor. Eşi dışarıda olanlar açık görüş ve kapalı görüş yapma imkanlarına sahip. Bunların hiçbirini yapamıyorlarsa en azından telefon görüşüyle iletişim halinde olabiliyorlar, birbirlerinin seslerini duyabiliyorlar ama biz telefon görüşümüz de olmadığı için 21 gün boyunca babalarından hiç haber alamadıkları zamanlar onları çok zorluyordu ve onlara unutulmuş kimlik hissi veriyordu. Sanki babalarının onların yanına gelmek istememiş, bunu babalara tercih etmiş gibi. Ben her ne kadar anlatmaya çalışsam da, ama onun babası geliyor diye başka arkadaşlarına örnek vererek konuşuyorlardı ve bunu anlatmak çok zor oluyordu. Ve hiç unutmayacağımız anlardan bir tanesi de bizim eşimle birlikte revire koğuş koğuş çıkılıyor. Her iki haftada bir. Koğuşların kendine özgü gün ve saatleri var. O gün ve saatte çıkabiliyorsunuz sadece revire. Bizim de babasının revire çıkma saatimiz çakıştığında koridorda babasıyla denk geldik ve babasının arkasını döndürdüler cezaevlerinde, koridorda, isterseniz eşinizle karşılaşın ve ikiniz de tutuklu ya da hükümlü olun hiç fark edilmeksizin karşılaştığımız anda aranızda bir set geriliyor ve birbirinize bakmadan arkanızı dönerek yürümeniz söyleniyor. Bizde de o zaman babasının arkasına döndürülmüştü ve bizim geçişimiz öyle sağlanmıştı. Tabii bunu çocuğa anlatamıyorsun. Bu böyle bir kural babanızla bizimle konuşmak istemediği, görüşmek istemediği için arkasını dönmediği, kurallara uymak zorunda olduğu için böyle yaptığı açıklaması onlara kâfi gelmiyor. Onlar babaların hep sırtını döndüklerini hatırlıyorlar, hep onu sayıklıyorlar. Babam bizi görmek istemedi, arkasını döndü, konuşmak istemedi. Ben sarılmak isteyecektim babama, neden izin vermediler ya da babam neden biz arkasını döndü diye. Hayal etmesi zor böyle filmlerde, dizilerde denk geldikçe insanı ağlatan türde yaşanmışlıkların bizim hayatımızın tam ortasında olması çok acı verici. Ben Uçurtmayı Vurmasınlar diye bir film vardı. İzlemiş miydiniz bilmiyorum. Hiç bu olaylar olmadan üniversite döneminde izlediğimde çok ağlamıştım o filmi. Ve şimdi o film benim yaşamım, hayatım oldu. Hem de bir çocuk değil, iki çocukla. O zaman izlemeye dayanamadığım bir filmi şu an nasıl yaşadım hiç bilmiyorum. Ama umarım bizde en az hasar bırakarak yaşanmıştır ve bitmiştir diye umut etmeyi tercih ediyorum.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok ağır şeyler yaşamışsınız. Yani çocukların cezaevinde olmayı anlayamadıkları, anlatamadığınız durumlar. Çocukların koğuş aramalarında sert kapı çarpmaları, bağırış, çağrışlar ortamında anne bizi dövecekler mi demeleri, çocukların üstünün başının aranması, ve bu travmaları, yaşamaları, yine babalarıyla haftalarca karşılaşamamaları ve bir şekilde revir ortamında karşılaştıkları anda da babalarına koşup sarılmak isterken onların askerler tarafından ayrılması son derece vahim görüntüler. Bunların çocuk ruhunda oluşturduğu çok fırtınalı travmalar var. bunları atlatabilmek çok önemli. Yani bahsettiğiniz gibi o demir içeren kan değerlerine arttırıcı şurubun dişlerde oluşturduğu rengi gidermek için diş fırçasına, macununa ulaşamamanızın da ötesinde üstünde psikolojik sıkıntıların yaşanması, böyle kalıcı travmalar oluşturması son derece vahim. Bunlar Türkiye İnsan Hakları tarihi sayfalarına girmeli. O yüzden zaten anlatın diyoruz. Bunlar kimsenin aklına gelmez Hasret Hanım. Adalet Bakanlığı yetkilileri veya cezaevi yetkilileri diyor ki ortam çok iyi Ömer Bey, ben gidiyorum cezaevlerine. Annelerle görüştükten sonra ceza müdürlerle görüşüyorum. Adalet Bakanlığı yetkilileriyle görüşüyorum. Her şey dört dörtlük. Çocuklara biz oyuncaklar alıyoruz. Çocuklar yanlarına bir yatak daha veriyoruz. Çocuklara çok şefkatli davranıyoruz. Çocuklar kreşlere gidiyor. İstedikleri zaman dışarı veriliyor. Çocuklara çok iyi bakıyoruz. Onlar bize emanettir, şudur budur. Allah Allah diyorum yani insanın çocukken içeri giresi geliyor. Müdür Bey, Sayın Bakanım yani bunlar böyle mi hakikaten ya? Şimdi bir de sizi dinliyoruz. İnanılmaz travmalar. Yani aklı hayale gelmeyen. Bakın Uçurtmayı Vurmasınlar filmini yapanların aklına gelmeyen travmaları yaşamışsınız. çocuklar yaşamış. Kimsenin aklına gelmez bunlar. Ne olacak? Efendim işte yemeklerini veriyoruz. Efendim sularını veriyoruz. Sıcak su var, şu var. Beş yıldızlı oteldeler Ömer Bey. Yani sen de bu işi büyütüyorsun canım. Diyen ceza tevkifevleri yetkilileri, bakanlar oldu. Beş yıldızlı otel gibi canım ya biz her hizmeti sunuyoruz. Ya dışarıdaki insan ölmüyor mu kardeşim cezaevinde ölenlerden bahsediyorsun. Ömer Bey sen de yani şimdi nice Serdarlar böyle anlattılar böyle. Ondan sonra tabii bir de sizi dinliyoruz.

Hasret Çiftçi: Ömer Bey, size böyle açıklamalar yapan yetkililere içeride yönetici kadrosundan olsun, psikososyal servisinden olsun asla çocuk fizyolojisini ve psikolojisini anlamayan insanlar var. Şöyle, çocuklarımız için 1,5 senedir balık yiyemeyen çocuklarımız için balık yağı istiyoruz. Bize diyorlar ki balık yağı alamayız, yasak. Ama diyoruz çocuklar için balık yağının ne gibi bir zararı olur? Sizi istediğiniz markayı alın, parasını bizden kessin, bunun olabilitesi neyse ona göre davranın. Ama bu çocuklar gelişim çağındalar ve omega vitaminlerine ihtiyaçları var. Bize diyorlar ki siz cezaevinde olduğunuzun farkında mısınız? Burası cezaevi, burası market değil, istediğiniz her şeyi alamayız biz size. Sonra başka bir gün gittiğimde bana diyorlar ki çocuk deyince burada akan sular duruyor. Yani daha bir omega vitaminini aldıramadığımız bir yerde suları durdurmayı nasıl başarıyorlar ben bilmiyorum. Bir omega vitaminine ulaşamıyorum, bir ateş ölçere ulaşamıyorum, bir diş fırçasına, bir diş macununa ulaşamıyorum. Ama akan suların durduğundan bana da bahsediyorlar ve buna inanıp itaat etmemi bekliyorlar. Islak mendil, en basitinden içeride hala altı bezlenen bebekler var. Aileye ıslak mendil talep ediyor ve taleplerinde parfümsüz olmasını talep ettiklerini dile getiriyorlar. Ve gelen ilgili memur diyor ki yetti sizin bu parfümsüz ıslak mendil takıntınız. Bu bir takıntı değil. Bu bir ihtiyaç. O parfüm çocuğun hem fizyolojisi için zararlı hem birçok çocuğu pişik ediyor. Pişik kremine ulaşmak sıkıntı. İstediğin pişik kremini alamıyorsun. Sadece devletin karşıladığı ve pantolon vesaire birkaç tane marka var. Onlardan alabiliyorsun ve her pişik kreme her çocuğa iyi gelmiyor. Bunu ifade ettiğinizde de burası cezaevi. Buranın cezaevi olduğunu umarım farkındasınızdır. Cevabı alıyoruz. Ama onlar hep bize toz pembe bir resim çiziyorlar. Şimdi ben bunları yaşarken sürekli cezaevi olduğunun hatırlatılmasıyla yüz yüze gelirken birilerini gidip orada çocuklarını çok rahat ediyorlar durumunun anlatılması hiç inandırıcı değil.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Duyarsız cezaevi yetkilileri veyahut da Adalet Bakanlığı yetkilileri veya Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğü yetkililerini biliyoruz. O kadar mekanik cevaplar alıyoruz ki, o kadar üstü örtülen cevaplar alıyoruz ki, soru önergelerimizde zaten çoğuna gecikmiş cevaplar vererek işte ihlallere cevap vermemeyi başarıyoruz diyorlar. Mesela Hasret Çiftçi iki çocuğuyla neler yaşadı diye soruyoruz. O kadar geç cevap veriyorlar ki işte 17 ay sonra cevap veriyor. Hasret Çiftçi cezaevinden çıkmış oluyor. Efendim bize cevap gönderiyor. Efendim ya Hasret Çiftçi cezaevinden çıkmış efendim. Bakın size cevabı verdik Ömer Bey. Ne kadar iyi cevap veriyoruz ya. Süper cevaplar veriyoruz. Hatta adam açlık grevine girmiş. Bekliyorlar açlık grevi bitsin, ondan sonra cevap verelim. Bir sürü sıkıntı, zorbalık yaşanmış. Efendim bitirmiş, hatta tahliye de olmuş diye cevap veriyorlar. Yani böyle bir anlayışla karşı karşıyayız. Böyle bir anlayış annelerin çektiğini hissetmez tabii ki. Böyle bir anlayış tutuklu bir şekilde anneyi cezaevinde tutar. Yani yargıtayda kararınız bozuluyor. Kardeşim çıkar.Ev hapsi ver çıkar şu kadını iki çocuğuyla. Hayır efendim çıkarmam. Şimdi bakın Edirne L tipi cezaevinde geçtiğimiz günlerde ilginç olaylar yaşandı. Mesela haftalarca o cezaevinde kalan bir hamile kadın. O kadar yoğun baskıya rağmen tahliye edilmedi ki Yani hükmü bile onanmamıştı. Belki yargıtay kararını bozacak, sizde olduğu gibi. O kadar boş dosyalar. Ben onu 38 haftalıkken ziyaret ettim. Karnı burnunda bir kadındı, çok zorluklar yaşıyordu ve Edirne cezaevinde 18 saat su gelmiyordu. Susuzluk ciddi bir problemdi ve en sonunda kadın cezaevinde doğum sancıları yaşadı ve hastaneye yetiştirildi. Evet, sağlıklı bir bebeği oldu ve fakat o bebeğiyle cezaevine döndü. Olacak işler değil. Cezaevinde 3 gün o bebeğiyle yaşadı. En sonunda yoğun kamuoyu baskısı nedeniyle tahliye edilmek zorunda kaldı. Şu anda bu cezaevinde özlem düzenli var. 9 aylık bebeğiyle yaşıyor. Ben onu ziyaret ettiğimde her tarafı sivrisinekli ısırıklarıyla dolu. Bütün kolları, bacakları alerjik döküntülerle dolu bir bebek gördüm. 17 aylık Deniz Gündoğdu’nun kızı vardı. Süeyda Asude sanırım ismi. O da çok sıkıntılar yaşıyordu. Vücudunda döküntüler vardı. Sanırım sizin çocuklarınız da bu sivrisineklerin gazabına uğramıştır. Son olarak programımızı bitiriyoruz. Bunların sizi hatırlattıklarını da anlatarak son cümlelerinizi söyleyin. Buyurun Hasret Hanım.

Hasret Çiftçi:Benim çocuklarımda maalesef sivrisineklerden aşırı muzdaripti. Mesela size şöyle bir olayı anlatayım. Çocuklarımı aşırı derecede sivrisinek yiyor ve sivrisineklere karşı galiba birazcık da alerjik tepki verdiklerinden dolayı sivrisinin ısırdıkları uzuvlar en az kafası kadar büyümüş oluyor. Gözünden ısırıyorsa gözü kapanıyor, kulağından ısırıyorsa kulağı kafası kadar büyüyor. Aşırı alerjik tepkiler veriyor ve ben de kantinde satılan pencere sinekliğini ucuca dikerek kapıya geçirmiştim. Çünkü Edirne’de havalar da çok sıcak. Kapıyı açık uyusak, sıcaktan dolayı açık uyumak istiyoruz, içeriye sivrisinek giriyor. Her ne kadar penceremizde bir tülümüz takılı olsa da bu sefer de kapıdan giriyor. Kapıyı kapalı tutup uyumaya çalışsak sıcaktan uyuyamıyoruz. Kurumun  kantininde satılan  sivrisinek tülünü ucucu dikerek kapıyı açtım. Ki geceleri kapımız açıkta uyuyabilelim. Hem sıcak bizi çok etkilemesin hem de sivrisinekle içeri girmesin. Ve ilk aramada  benim  sivrisinek tülünü dönüştürdüğüm gerekçesiyle tülüme el koydular ve bir daha yaparsam cezai işlem uygulanacağını söylediler. Sebebin İçinden alınan şeyi amacını uygun kullanmalıymışım. Dönüştürmek cezaevlerinde yasakmış. Oturup düşündüm, dönüştürdüğüm tek şey pencere yerine kapıya takmaktı o sinekliği. Başka bir dönüşüm yoktu herhangi bir sineklik üzerinde. Çocuklarıma öne sürmeme rağmen çocuklarımın sivrisineklerden çok etkilendiğini anlatmama rağmen asla bir geri dönüşü olmadı. Ve bana sivrisinek tülümü tekrar vermediler. Çocuklarımı o sivrisinek istilasına maruz bıraktılar. Ama sizin de dediğiniz gibi sorunca alınan cevaplardan çocuklu ailelerin hiçbir sıkıntısı yok. Hiçbir olumsuz durum yok gibi lanse edilse de çok küçük şeyler aşırı derecede büyütülüp çok çok küçük imkanlar yani bir insan için kapı sinek tülü olarak kullanılan bir şeye ulaşım ne kadar zor olabilir? Yani bu en fakirinden en imkanları yetersiz olanından düşündüğümüz vakit bile ulaşması ne kadar kolay bir şeyken hapishanede maalesef bunun elinizden alınıyor. Bir de üstüne cezai bir işlem yapılacağına dair tehdit edilebiliyorsunuz. Maalesef her şey anlatıldığı gibi olmuyor. Yani bence yaşamak ya da gözlemlemek lazım birinci dereceden anlayabilmek için. diye düşünüyorum. Hem psikolojik hem fizyolojik çocuklar için çok çok zor ortamlar. Evet her gün çocuklara yumurta verildiğini kahvaltılık ekstra şeyler verildiğinden bahsediliyordur muhtemelen. Verilen yumurtalar bir gün önceden haşlanmış, kaynatılmış ve mor olmuş. Çocukların artık yemek ve görmek istemediği tek düzey bir kahvaltılık yani biz orada 17 ay kaldık. 17 ay boyunca çocuklara yumurtanın haşlanmış halinden farklı bir kahvaltılık çeşidi asla gelmedi. Ve bir çocuk 17 ay her gün haşlanmış yumurta nasıl yiyebilir? Kantindeki imkanlar çok sınırlı, yapabileceğiniz şeyler çok sınırlı ve zaten dönüştürmek de yasak olduğu için herhangi verilen bir malzeye farklı bir formada eviremiyorsunuz maalesef. Çünkü görüldüğü ve tespit edildiği zaman bu da size sıkıntıları yol açıyor. Daha önce çocuklarım çok istedi diye yaptığım bir limonlu ve tuzlu mor lahana turşusunu dönüştürmeye girdiği için çocuklarım bas bas bağıra bağıra ellerinden alıp bunu yiyemezsiniz deyip götürmüşlükleri var çünkü. O yüzden bir şeyi farklı bir forma getirmeye de çekiniyorsunuz ve cesaret edemiyorsunuz. O yüzden maalesef oranın idareci, yönetici, yetkili konumundan bakılması asla sağlıklı değil. Asla iyileştirici değil, onarıcı değil. Bizim çocuklarımız da bu ülkenin çocukları. Bir gün başkalarının arkadaşları olacaklar, kardeşleri olacaklar, dostları olacaklar, arkadaşı olacaklar, komşusu olacaklar. Bizim çocuklarımız da normal şartları hak ediyorlar diye düşünüyorum ben. Bu hepimiz için çok önemli. Sırf bizim için değil, bizim çocuklarımızın sağlığı, ruhsal ve fiziksel sağlığı bu ülkedeki herkes için çok önemli. O yüzden daha duyarlı olması kanaatindeyim.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok çarpıcı şeyler anlattınız gerçekten. Dışarıdakilerin aklına, hayaline gelmeyen şeyler bunlar. Yani uçurtmayı vurmasınlar filminde yaşananlar. Ne kadar akıl, mantık, duygu dışıysa maalesef sizin yaşadıklarınız da öyle. Çok daha vahimlerini yaşamışsınız çok daha çarpıcılarını yaşamışsınız. Dediğim gibi o filmi çevirenlerin, oluşturanların aklına gelmeyenleri yaşamışsınız. Son derece travmatik. Bir de tabii belki çıktığında babayı da dinlemek gerekiyor, o neler yaşamış. Onun da bize gönderdiği mektuplar vardı ve anlattığı çok çarpıcı hadiseler vardı. Gerçekten çok ezici bir şekilde yaşanan fizyolojik ve psikolojik travmalar var burada. İnsanlara yaşatılan, kimi zaman utanç dolu anlar yaşadığı çıplak aramalar, kimi zaman gözyaşlarına boğulduğu çok ağır psikolojik travmalar gerçekten çok etkileyici. Çok teşekkür ederiz. Bize Türkiye cezaevlerindeki ağır insan hakları ihlallerinden bir kesit anlattınız. Biliyorum ki çok daha ağırlarını anlatabileceksiniz fakat zamanımız yetmiyor. Bunu anlatmaya devam edin, bunu unutmayın. Çünkü bunlar Türkiye cezaevlerinde yaşandı. Yani tamam ben yaşadım, bu olayı kapatıp gideyim kimse dememeli. Çünkü bunları kimse yaşamamalı. Cezaevlerinde bebekler, çocuklar var. Ve son 9 yıl boyunca yüzlerce çocuk bu cezaevlerinde kaldı. Hatta binlercesi kaldı. Anlık olarak 700-800 çocuk, bebek kaldı bu cezaevlerinde. Ve aslında çok kişi anlatmadı bunları. Siz anlattınız ve az bir kişi anlattı. Aslında binlerce Anne, binlerce çocuk, bebek bunları anlatsa neler neler çıkacak ortaya. Çok vahim hadiseler çıkacak. Hasret Çiftçi, eşi de cezaevindeyken kaldığı koğuşunda iki çocuğu ile yaşadıklarını anlattı. Çok önemliydi. ve bir insan hakları programı olan ÖFG TV’de bunlar anlatıldı. Tarihe bunu not düşelim. Neden bunları dinledik? Çünkü bunlar bir daha yaşanmasın diye dinledik. Hasret Hanım da bunları anlattı ve bütün bunlar anne ve çocuklar için ağır travmalar olduğu ve çok ağır haksızlıklar olduğu için anlatıldı ve bir daha da umarım ki anlatılmaz. Hamileyken cezaevine giren, orada doğum yapan anneler hatırına, o bebekleriyle halen cezaevinde kalan anneler hatırına bu programları yapmaya devam edeceğiz ve bu adaletsizlikleri  ifşa etmeye, teşhir etmeye devam edeceğiz.


Değerli izleyenler haftaya Salı günü saat 21.00’da inşallah yine birlikte olacağız. Hepinize hayırlı akşamlar diliyorum. Hoşçakalın.


Yorumlar