17 Şubat 2026

ÖFG TV’den herkese merhaba. Her hafta salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konuklarıyla size sunduğumuz programımıza bu akşam da başlıyoruz.

Değerli izleyenler Türkiye’nin ve dünyanın gündemi oldukça yoğun. Maalesef ki Türkiye ve dünya iyiye gitmiyor. Adaletsizlikler, skandallar ve toplumları sıkboğaz eden adaletsiz uygulamalar maalesef her yerde devam ediyor.

Bazı yerler belki daha demokratik usullere göre yönetilebiliyor ama bazı ülkeler oldukça sıkıntılı. Orta Doğu ve halkında Müslüman olan ülkelerin çoğu son derece sıkıntılı zamanlar yaşıyor ve büyük bir baskı yaşıyorlar hem kendi yöneticileri hem de dünya devlerinin yaptığı uygulamalar yüzünden.

Dünya Epstein belgelerini konuşuyor. Korkunç gözlerimize inanamıyoruz. İnanılmaz şeyler görüyoruz. İnsanoğlunun azgın ve şımarık olduktan sonraki korkunç fiillerini görüyoruz. Ne kendisine hayrı oluyor ne de toplumuna bazı insanların. Ellerinde çok paralar, mallar, mülkler var ama kendi ihtişamlarını, keyiflerini  tatmin etmek ve  nefislerini büyütmek için bunu kullanıyorlar.  Acımasızca işler yapıyorlar ve dünyadaki o büyük sandıklarımızın skandalları her gün ortaya çıkıyor büyük bir facia adeta bunlar. Türkiye’de de  böyle  biliyorsunuz  daha otoriter bir yönetim arzulayan bir  iktidar var. Yetmiyor. “Daha da otoriter, daha da otoriter  bakanlıklar oluşsun.  İyice  insanların boğazına çökelim ve  onları  bir şekilde büyük bir mağduriyete uğratalım istiyorlar. Sosyal adaletsizlikler, hukuksuzluklar, antidemokratik uygulamalar hem siyasi ve hem de adli mahpuslukları çok arttırıyor. Bahis oyunları, intihar eden insanlar, cezaevine giren insanlar,  çaresizlik içinde kıvranan gençler, kadınlar  ve onları istismar eden zalimler. 

Maalesef ki Türkiye  iyiye gitmiyor. İşte bu iyiye gitmemesinin faturası cezaevleri ile çıkıyor. Cezaevleri maalesef ki siyasi açıdan çoğunlukla mahpuslarla dolduruluyor ve bir taraftan da sosyal adaletsizlikler alıp başını gidince de yüz binlerce kişi bağımlılığa kapılmış ve bu yüzden suçlara bulaşmış. Ekonomik çaresizlikten çılgına dönmüş, çeşitli suçlara bulaşmış insanlarla doluveriyor.

Boşaltıyorlar cezaevlerini tekrar doluyor ve bütün bunların arasında da bütün bu kalabalık cezaevleri arasında da bir cezaevi tipi dikkat çekiyor. Kuyu tipi cezaevleri. Şimdi biz bunu yıllardır işliyoruz. Kaç yıldır bu konu bizim gündemimizde ve gözlerimizle de görüyoruz. Benim için hayali bir şey değil o kuyu tipi cezaevleri. Gözlerimle de gördüğüm yerler ve gerçekten inanılmaz, dayanılmaz, katlanılmaz, tahammül edilmez yerler gerçekten ve oralarda açlık grevleri oluyor. Biz bunları çok işliyoruz. Bu açlık grevlerindeki mahpusların günleri, dehşet verici sayılara ulaşabiliyor. Bir deri bir kemik kalıyor. Kimisi hayatını kaybediyor. Kimisi  son anda açlık grevine ara veriyor ve  böyle halen devam eden açlık grevleri var.  işte bunu biz  Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı yetkilileri geldiği zaman da söylüyoruz.  Artık kendileri de biliyor  kuyu tipi cezaevi denilince ne kastettiğimizi hapishane yetkilileri de çok iyi biliyor. Gerçekten kuyu çünkü orası. Onlar da oraya gidip baktıkları zaman “Ya burası hakikaten sizin bahsettiğiniz gibi kuyu gibi bir yer.” diyeceklerdir mutlaka. İşte böylesi bir cezaevinde kalmış bir eski mahpusla bugün konuşacağız. Ben bu tür mahpusları çok gündem ettim burada. Basın toplantılarımda, genel kurulda biliyorsunuz ancak bu mahpuslar cezaevindeydi. Açlık grevleri sırasında cezaevindeydiler ve uzun bir süre orada kalan mahpuslar oldu veyahut da hayatlarını kaybetti. Bugün biz bu tür cezaevlerinde kalmış, açlık grevine girmiş ve daha sonra açlık grevini bırakmış, tahliye edilmiş bir mahpusla konuşacağız. Kendisi bize bu cezaevlerini, açlık grevini, neden böyle bir şeye tevessül ettiğini anlatacak. Ümit Çobanoğlu, eski bir kuyu tipi cezaevinde kalmış mahpus. Kuyu tipi cezaevlerinde kaldınız ve halen oralarda sorunlar devam ediyor ve açlık grevlerine girdiniz. Uzun süreler aç kaldınız ve ileri derecede sağlık sorunları yaşadınız çünkü böylesine zor bir şeyi  çünkü insanoğlu yemeden içmeden duramaz. Hepimizin ihtiyacı insanız ve ama bazen de böyle bir şeye girişen mahpuslar, insanlar oluyor. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir tarafında bir önemli seçim, bir önemli tavır oluyor burada. Bütün bunları biz dışarıdan görüyoruz ama siz yaşayarak bunları gördünüz, hissettiniz. Ümit Çobanoğlu kimdir? Neden cezaevine girdiniz? Bu kuyu tipi cezaevleri nedir ? Buralara girmeyen milyonlar var siz girdiniz belki zannediyorsunuz ki herkes biliyor hayır milyonlarca kişinin bu buralardan haberi yok. Buralar nedir?

Ümit Çobanoğlu. Gerçekten çok ciddi bir sorun. Benim adım Ümit Çobanoğlu. Üniversite döneminde siyasi bir davadan tutsak düştüm. Uzun yıllar hapishanede kaldım. Bu hapishanelerde birden çok hapishanede gezdim aslında. Sadece Antalya kuyu tipinde kalmadım. Bir dönem İzmir Kırıklar F Tipi’nde kaldım. Daha sonra oradan isteğim dışında Edirne F Tipi’ne gönderdim. Çünkü o dönem 15 Temmuz Darbe girişimi olmuştu ve hapishanelerin mevcudu çok doldu. Oradaki siyaset tutsaklarının büyük bir çoğunluğunu sürgün gönderdiler. Ailemden uzak bir yere Edirne F Tipi’ne sürgün gönderdim. 2023 yılında da Edirne F Tipi’nden gene isteğim dışında Antalya F Tipi’ne  gönderildim. Aslında bu kaldığımız F Tipleri de  sadece kuyu tipleri sorun değildi. Kaldığımız F Tipleri de çok ciddi sorundu. Çünkü F Tipleri ülkemizde açılmış ilk tecrit hapishaneleri. Buralarda da çok yoğun bir tecrit uygulanıyor. Çok yoğun hak gaspları oluyor, işkenceler yaşanıyor. Bunların hepsini yıllar içerisinde maruz kaldım. Bunlara karşı yine çeşitli eylemler gerçekleştirdim. Açlık grevi de gerçekleştirdim ve tabii ki de bu süre içerisinde hapishanede sadece direnerek ve işkence görerek eylem yaparak geçirmedik. Aynı zamanda kendimizi de geliştirdik, üretim de yaptık. Aynı zamanda ben bir karikatüristim. Bu karikatürlerimi de daha önce sizinle de paylaştım. Siz de kamuoyuna duyurdunuz. Karikatürlerim de hapishane idareleri tarafından sıkça sansürlendi, engellendi. Özellikle Antalya Kuyu Tipi Hapishanes idaresi bir buçuk yıl boyunca hiçbir karikatürümü neredeyse dışarıya çıkartmadı. Çünkü bunun sebebi de biz gene çizimlerimizle de, mektuplarımızla da hapishanelerde yaşanan hak ihlallerini anlatıyorduk. Bu hak ihlallerinin duyulmasını istemedikleri için ciddi bir baskıya sansüre maruz kaldık. Zaten dışarıdan tamamen yalıtılıyoruz, izole ediliyoruz, tecrit ediliyoruz. Dışarıdan bir bilgi almamız engelleniyor ve bizim de dışarıya bir bilgi çıkarmamız, sesimizi çıkarmamız engelleniyor. Adeta şöyle oluyor, Hazreti Yusuf’un kuyuya atılması gibi, oradaki siyasi tutsaklar da bir kuyuya atıyorlar. Bu ister F Tipi’nde olsun, ister yeni açılan kuyu tiplerinde. Buraya atıyorlar ve de sesleri dışarıya çıkmasın.  Orada yok olup gitsin istiyorlar ama işte Hz. Yusuf Peygamber’in hikayesinde de gösterdiği gibi hiç kimse o kuyunun içerisinde boğulup gitmiyor. O kuyunun içerisinden çıkıyor ve dünya onların hikayesini, yaşadıklarını o insanları, o kuyuya atanları da biliyor. O insanların orada yaşadığı mağduriyeti de görüyor, öğreniyorlar. Ben nitekim kuyu tipinden tahliye oldum iki ay önce 6 Aralık 2025’te tahliye oldum. Kuyu tiplerine karşı açık grevine başlamıştım arkadaşlarımla birlikte. Ben 200. günümde dışarıda artık tahliye olduğumda sevk talebinin de bir karşılığı kalmadı. Tahliye olduktan sonra 200. günde ara verdim.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Ümit Bey, cezaevleri şu anda çok sorunlu. 400 binden fazla mahpus kalıyor. T tipi, L tipi cezaevleri üst üste insanlar, kapı önlerinde yerlerde yatan insanlar son derece sıkıntılı. Sosyal adaletsizlik ve siyasi meseleler, hak gaspları bitirilmediği için de ülkede sulh olmadığı için, demokrasi olmadığı için cezaevleri ağzına kadar dolup dolup taşıyor. Ara sıra adli mahpusları bırakıyorlar fakat yerine yine hızla mahpus doluyor. Peki, bütün bunların sonrasında cezaevlerinde genel olarak neler yaşanıyor? Siz çeşitli cezaevlerinde kaldınız. T’si, L’si, F’si, kuyu tipleri, S’si, Y’si.

Ümit Çobanoğlu: Hapishanelerin dolması konusunda çok önemli bir noktaya değiniyorsunuz. Ülkemizde bir sosyal adaletsizlik olduğunda, adaletsizliğin olduğu, yoksulluğun, açlığın ve sömürünün olduğu bir ülkede yozlaşma da artar, suç oranları da artar. İnsanlar kendini kurtarmak kolay yoldan kurtuluş yolları arayan insanlar elbette ki olur ve bu adaletsizlik bu tarz insanların çoğalmasına neden olur. Yozlaşmayla birlikte bunların çoğalmasına neden olur. Hapishanelerde evet adli tutsaklar  gerçekten çok fazla dolup taşıyor.  Öyle hapishaneler var ki insanlar üst üste yatıyor. Özellikle sadece adlilerin olduğu yerlerde tuvaletlerin önünde  yere  yataklar serip, şilteler serip yatıyorlar. Biz kendilerinden dinliyorduk. Ben bizzat gidip hapishaneleri görmedim. Ben hep yüksek güvenlikli hapishanede kaldım ama oradan gelen adli tusaklar  oranın koşullarını anlatıyorlardı. Gerçekten tuvaletlerde yatıyorlar. Tuvaletlerin önünde yatıyorlar. Nöbetleşe yatıyorlar. O kadar dolmuş taşmış hapishaneler. Şimdi bir taraftan  dediğiniz gibi  hapishaneler doldukça bu sorunu çözemiyorlar ve çeşitli yasal düzenlemelerle bu insanları dışarıya gönderiyorlar ama tekrar geliyor çünkü adaletsizlik bitmiyor. Diğer taraftan bu adaletsizliğe karşı mücadele eden insanları da siyasi davalardan, çeşitli nedenlerle tutukluyorlar. “Terörist” ilan ediyorlar ve bir taraftan da bunlarla dolduruyorlar. Bizim ülkemiz dünyadaki siyasi tutuklu sayısının en yüksek olduğu ülke. Her zaman ilk üç içerisindeydi. Şu anda da ülkemizden daha fazla siyasi tutuklu olan, siyasi tutsak olan bir ülke yok. Siyasi tutsakların üzerinde de tecrit portikasıyla yıldırmaya çalışıyorlar. Tecrit portikası nedir? Bu ilk F tipleriyle uygulanmaya başlandı. Aslında geçmişte de denildi. 96 ölüm oruçları da Eskişehir tabutluğunun açılmasıyla, orası da hücre tipi bir hapishaneydi. Eskişehir tabutluğu nedeniyle 96 ölüm orucu gerçekleşti. O dönem yapamadılar. Daha sonrasında 2000’de 19 Aralık katliamı ile F Tipi hapishaneleri açtılar. F-tipi hapishanelerde zaten şöyle bu tecrit politikası; NATO  bünyesinde alınan bir karar sonucu  F Tipi hapishaneli  tecrit sistemi tecrit modeline geçiliyor.  NATO ülkelerinin hepsi tamamı hapishanelerde  tecrit modeline geçmesi isteniyor.  Bizim ülkemizde de aslında bu kararların sonucu  geçiliyor ve de ilk F Tipi açılırken  bunu açan hükümet gene Bülent Ecevit  Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz vardı.2000’deki hükümet ve Bülent Ecevit o zaman  Amerika’ya gidip geldiğinde şunu  söylemişti giderken. “Biz IMF programını uygulamak istiyorsak hapishaneler sorununu çözmeliyiz.”  bu da aslında gösteriyor ki tecrit politikası  hapishaneler sonunu tam da bizim bu bahsettiğimiz  sosyal adaletsizlikle bağlantılı, alakalı bir mesele.  IMF programının bizim ülkemizde açlık, yoksulluk, sefalet getirdiğini biliyoruz. Bugün yaşadığımız pek çok sorunun temeli aslında bu. Bunlarla bağlantılı olarak bu yoksullaşma, IMF programlarının getirdiği bu yoksullaşma tabii ki de suç olanlarını da arttırdı ve hapishaneleri doldurdu. Şimdi buna karşı mücadele eden siyasi insanlar, toplumsal mücadele eden insanlar da F-tipi hücrelerde, F-tipi hapishanelerinde tecrit ile ezilmek istendi. 19 Aralık sonrası F-tiplerin açılmasının sebebi ve bunun Ecevit tarafından IMF programıyla bağdaştırmasının sebebi bu.  Topluma öncülük edebilecek insanlar tecitte ezilmesi gerekiyordu. Toplumdan tecrit edilmesi yaltılması gerekiyordu. Şimdi bu programı F-tiplerini ilk açtılar. F-tipleri 3’er kişilik hücrelerden oluşuyor bu hapishaneler. Ve de belli bir sayıda, az sayıda da tekli hücresi var. Bu hapishanelerin havalandırması kendine ait. Her hücrenin bir havalandırması var. Şimdi siyasi tutsaklar F tiplerinde aslında tam da hükümet istediği gibi  devlet istediği gibi siyasi tutakları orada tecritle ezemedi, sindiremedi. Oradaki insanlar siyasi düşüncelerini ve örgütlü yaşamlarını bir şekilde muhafaza edebildiler. Ben de bunlardan birisiyim. Uzun yıllar yattım F Tipi’nde. Biz siyasi düşüncelerimizi orada muhafaza edebildik. İşkence de yaptılar, saldırdılar da. Pek çok hakkımızı da elimizden aldılar. Mesela F tiplerinde, şu anda tabi “KUYU” tiplerinde de böyle, özellikle siyasi tutsaklara mektup alması ve göndermesi sürekli kısıtlanıyor. Disiplin cezaları ile ziyaret hakları kısıtlanıyor. Adalet Bakanlığı veya Ceza Tevkifeleri Genel Müdürlüğü çeşitli yazılı talimatlar gönderiyor. Aslında yasada da değişiklik yapmadıkları için. Bunlar çok defakto uygulamalar. Aslında kanuna aykırı uygulamalar. Bir yazı gönderiyor. Yönetmelik değiştirmiyor, yasayı değiştirmiyor ama diyor ki: “Bu saatten sonra işte kitaplara sınırlama getirdik. Hücrede bulundurabileceğiniz kitap hapishane idaresinin keyfine bırakılıyor.” kimi hapishane idaresi üç kitap veriyor, kime hapishane idaresi on kitap veriyor.  Siyasi tutsaklar içerisinde kitap çok önemli bir şey.  Ekmek su gibi  bize ekmek vermesinler, su vermesinler kitabımızı versinler. Böyle bir durum kitap, sürekli okuyoruz ediyoruz, araştırma yapıyoruz, çalışmalar yapıyoruz. Her zaman kitaba ihtiyaç duyuyoruz. Bizi kitaptan tecrit etmeye çalıştılar. Daha sonrasında gazetelerden, özellikle muhalif gazetelerden tecrit etmeye çalıştılar. Bunları engellediler. Muhalif yayınları, siyasi yayınları, sosyalist yayınları içeriye vermemeye başladılar. Daha sonrasında hücre içerisinden öyle bir keyfiyete döndü ki hücre içerisindeki bulundurduğumuz eşyaları idareler çeşitli nedenlerle hiçbir şey söylemeden gelip toplayabiliyordu. Bu tarz uygulamalara başladılar. Elinizdeki size bir mağduriyet yokluk hissi hissettirmeye çalışıyorlar. Çek pasanızı alıp gidiyorlar mesela kantinde sattıkları çek pası alıp gidebiliyorlar. Ya kantinde sattıkları bir başka ürünü “Bundan sonra topluyoruz.” deyip gelip alıyorlar. Daksil alıyorsunuz. Daksili  gelip ondan sonra tekrar topluyorlar. Niye? “Yazı yazarken yazınızı düzeltmeyin. Mektubunuzu düzeltmeyin. Bunun yokluğunu çekin. Bundan mağdur olun.” Bunun gibi küçük, büyük çok fazla  hak gaspı yapıyorlar. Bu da tamamen hapishane idaresinin keyfine kalmış. Müdürlerin ağzından çıkan Allah lütfu gibi uygulanır bir hale getiriliyor f tiplerinde. Havalandırmalarımıza kamera taktılar. Günlük yaşamımızı  yirmi dört saat izlemeye  çalışıyorlar. Bu kuyu tipi hapishanelerde de mesela üçlü hücreler yapmışlar  hasta insanlar için yanında refakatçi kalması gerekenler için. Orada da hücrenin içine kamera takmışlar.  Yaşamınızın hiçbir özel hayatınız kalmıyor. Yirmi dört saat izliyorlar.  Avukat görüş kabinlerini böyle camdan hale getirdiler. Avukatınızla görüşürken sizi  sürekli izliyorlar. Onunla herhangi özel bir şey konuşamıyorsunuz. Savunmanın gizliği de ortadan kalkıyor.  Ailenizle görüşüyorsunuz, görüş yerini yine camdan hale getirdiler. Siz annenizle belki aylar sonra görüşüyorsunuz, belki duygusal bir an yaşayacaksınız, sarılacaksınız, elini tutacaksınız, hiç tanımadığınız yabancı bir gardiyan veya belki hatta size işkence yapmış, sizi dövmüş bir gardiyan karşınızda sizi izliyor. Siz bu koşullarda ailenizle, annenizle, babanızla ne kadar samimi bir ilişki kurabilirsiniz? Her an sizi tetikte tutuyorlar. Her an izleniyorsunuz. Bu tutsağın üzerinde bu tecrit politikaları çok yoğun bir baskıya neden oluyor. Psikolojik, manevi bir baskıya neden oluyor veya mesela sizin siyasi olarak diyelim yakın olduğunuz, düşüncelerine yakın olduğunuz insanlar var, arkadaşlarınız var veya samimi olduğunuz, sevdiğiniz, saydığınız arkadaşlarınız, dostlarınız var, yoldaşlarınız var. Bunlarla birlikte aynı hücrede kalmak istiyorsunuz. Üçlü hücreler varlar, sizi aynı hücreye koymuyorlar. Hatta tutuyorlar, yakın hücreye bile koymuyorlar. Yan havalandırmaya ve başka bir havalandırmaya koymuyorlar. Onu alıyorlar, başka bir bloğa götürüyorlar. Onunla iletişiminizi temelde kopartıyorlar. Hiç kimse ile insani bir bağ kurmanıza müsaade etmemeye çalışıyorlar. Kuyu tiplerinde, F tiplerinde hatta şunu bile yaptılar. Fotokopiyi bile yasakladılar pek çok F tipinde. Hatta en son mektup göndermekte bir zarfın içerisine iki tane tutsak aynı kişiye aynı arkadaşına mektup yazsa da yan yana kalan iki tane tutsak birlikte mektubunu koyup gönderemez hale geldi. Bunu yasakladılar. Ne mantığı var? Hiçbir mantığı yok.  Size diyorlar ki: “Aynı kişiye gönderiyorsunuz. İki farklı zarf verin. Posta fiyatları çok yükseldi. 100 liranın üstünde. En son ben geldiğimde 120 liraydı bir posta. Mektubu pullu gönderirseniz kaybediyorlar zaten. Diğer hapishanede bir takip olmadığı için normal pulla giden bir  mektubun ulaşma şansı yok. Taahhütlü gönderiyorsunuz 120 lira. Belki şu an 150 oldu bilmiyorum. Bu sefer  iki kişi tasarruf olsun diye aynı zarfta göndermenize müsaade etmiyorlar. Ne yapacaksınız? Mecburen  paranız yetmediği için  biz hiçbirimiz  Sabancı’nın Koç’un çocukları değiliz. Siyasi tutsaklar ağırlıklı olarak  yoksul ailelerden gelen insanlar. Zaten bu adaletsizlik değişsin diye mücadele eden insanlar bunlar. Yoksul ailelerden gelen insanlar. Ekonomik durumları belli. Bu sefer mektup gönderemiyorsunuz. Ne oluyor?  Mektuplaştığınız insanlar da azalıyor. Biraz daha tecrit oluyorsunuz. En son ben tahliye olmadan bir hafta önce  Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğü bir talimat göndermiş. Hapishane içerisinde iç posta diye bir uygulama vardır. Yıllardır sürer. 26 yıldır süren bir uygulama. Siz PTT’ye göndermeden idareye mektubunuzu veriyorsunuz. Aynı hapishanede kalan başka bir arkadaşınıza o mektup ücretsiz olarak gidiyor. Mektup okuma komisyonu alıyor, okuyor, götürüp veriyor.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: 2-3 koğuş öteye gidiyor. İş de yok ortada.

Ümit Çobanoğlu: Belki on adım ötenize götürüyor. Bunu kaldırdılar. Artık diyorlar ki: “Ona da para verin.”  bu da demek oluyor ki “Paran yoksa gönderme. Paran varsa  tecriti biraz aşabilirsin. Paran yoksa aşamazsın.” onu da kaldırdılar. Adalet Bakanlığı ve Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğü resmen şöyle çalışıyor; “Ne yapsak da  nasıl bir uygulama getirsek de  hapishanelerde tecriti biraz daha yoğunlaştırsak, biraz daha yalıtsak, dışarıdan daha az haber alsalar, dışarıya daha az haber verseler veya dışarıda normal bir insanın günlük yaşamda kullandığı çok basit bir şeyi ulaşmanızı engelleyerek yoksunluğunu nasıl hissettiririz? Sürekli bunun üzerine kafayı oluyorlar. Şimdi Şakran Kadın Hapishanesi’nde bir uygulama başlatmışlar. Oradaki kadın tusaklara kimlik kartı dayatıyorlar. Bunu ben de daha önce çeşitli hapishanelerde gördüm. Kimlik kartı dayatıyorlar, getiriyorlar. Mesela o kimliğin üzerinde benim gördüklerimde şey yazıyordu. Sol terör, bölücü terör, İslamcı terör. Adli suçluysa onun suçu yazıyor.  Biz zaten siyasi susak olduğumuz için, biz bir suç işlediğimize inanmıyoruz. Biz siyasi bir mücadele verdiğimize adaletin gelmesi için mücadele ettiğimize inanıyoruz. Biz bir suçlu veya terörist gibi yaftaları kabul etmiyoruz. Biz hatta şunu diyoruz; “Bu sistem, bu düzen, bu devlet halka baskı uyguluyor, zulüm uyguluyor, faşizm uyguluyor.” biz kendimize bu tarz suçlamaları yakıştırmıyoruz ve kabul etmiyoruz. Biz bu kimlik kartlarını kabul etmiyorduk. Hiçbir yerde kabul etmedik. Taşımadık bu kartları. Daha önceki hapishanelerde bu bir sorun haline getirilmiyordu. Yaşamınızı tıkayan bir sorun haline getirilmiyordu ama şu anda Şakran Kadın Hapishanesi’nde bu kartı taşımayan insanlar hiçbir haktan faydalanamaz hale gelmiş. Oradaki arkadaşlar o kartı taşımadıkları için ziyarete çıkamıyor. Avukat görüşüne çıkartmıyorlar. Telefona çıkartmıyorlar. Hücre dışında yapabileceği faaliyetlerin hiçbirine çıkamıyor ama bir tek mahkemeye çıkartıyorlar. Bir de diyorlar ki: “Güvenlik için bu uygulama” ama mahkemeye götürürken o güvenlik sorunu kalmıyor. Demek ki güvenlik için değilmiş. 26 yıldır sen bu güvenliği sağlıyordun da bir anda o kartı taşımadığı için neden güvenlik sorunu oldu? Ne değişti de böyle bir şey geldi? Diyorlar ki: “Siyasi kimliğinden vazgeç, suçlu olduğunu kabul et, ben suçluyum de, o zaman biz senin annenle babanla seni telefonda görüştürürüz. O da belki  disiplin cezası vermezsek görüşürsün. Avukatınla görüşmene izin veririz.” ki avukat görüşü, normalde yasal olarak hiçbir şekilde engellenemeyecek bir hak. Yeni Adalet Bakanı onu da kısıtlamak gibi bir derdi varmış da onu da açıkladı.  Avukat görüşüne bile çıkartmıyorlar. Çıkartmıyorlar.  Bunun için  Şakran Kadın Hapishanesi’nde Tuğçe Nur Özbay  arkadaşımız açık grevine başladı. Şu an 20. gününde açık grevine başladı. En temel haklarını kullanmak için açık grevi yapmak zorunda kalıyor. Bu hapishanelerdeki koşullar 3 aşağı 5 yukarı her yerde birbirine benzer. Bu uygulamaları bütün hapishanelerde bir şekilde hayata geçiriyorlar ve giderek de ağırlaştırmaya çalışıyorlar. Bu yeterli görülmemiş F tiplerinde veya bu T tiplerinde yaptıkları bu uygulamalar yeterli görülmemiş. Tutsakların çünkü iletişimini, örgütlü yaşamını, kolektif dayanışmasını ve siyasi duruşunu yok edememişler. Bunun için bir de kuyu tipi hapishanesi açtılar. Şunu düşünmüşler; daha ağır bir tecrit nasıl uygulayabiliriz ki biz bu konuda başarılı olalım. Kuyu tipi hapishaneleri açmışlar. Kuyu tipi hapishanelerde de koşullar şöyle; bütün hapishane teknolojiden oluşuyor. Bir tane bloğu hasta insanlar için refakatçisi olmak zorunda olan, tek başına yaşayamayacak tutuklu hükümlüler için üçlü yapmışlar ama çok az sayıda üçlü hücre var. Geriye kalanların tamamı tekli hücre. Bu hapishaneyi üç katlı yapmışlar. Apartman gibi üst üste. En önemlisi zaten insan yüzü görmüyorsun, tek başına kalıyorsun. Kuyu tipi hapishanelerin bir modellemesi yapıldı. Hücreler 6 adıma 7 adım. Şimdi bu 6 adımlık hücrenin içerisine yatak koymuşlar, elbise dolabı, masa, sandalye, banyo, tuvalet, mutfak tezgahı, mutfak dolabı koymuşlar. Tabii bunun yanında siz de televizyon getiriyorsunuz, buzdolabı getiriyorsunuz, bunları koyuyorsunuz, kişisel eşyalarınızı da koymak zorundasınız.  Burası 4-5 adım atabileceğiniz daracık bir koridor kalıyor. Bu hücreleri yaparken ya içine insan koyacaklarını unutmuşlar ya da içine koyacakları kişilerin insan olduğunu unutmuşlar çünkü böyle bir koşulda insan yaşayamaz. Hiçbir şey olmasa ayaklarınız tutulur, hareket edemezsiniz. Hareket edecek yerini yok. Zaten F Tipleri  için bile, Türk Tabipler Birliği veya doktorların hazırladığı çeşitli raporlar, F Tipleri  için bile şunu dedi. F Tiplerinde hareket kısıtlaması sağlık sorunlarına yol açıyor. Kas kayıplarına, eklem rahatsızlıklarına yol açıyor. Fıtık ve benzeri rahatsızlıklara yol açıyor uzun süre bu koşullarda kalmak. Şimdi orada da daraltmışlar, 4-5 adıma indirmişler. Şunu yapacaksınız; “Ya yatakta bütün gün yatacaksınız ya da sandalyede oturacaksınız.” sağlıklı insanlara engelli insan hayatı yaşatıyorlar, dayatıyorlar ve de bu hücrede 22,5 saat bu koşullarda kalmak zorundasınız çünkü orada F Tiplerinde ve diğer hapishanelerde her hücrenin kendine ait bir havalandırması var. O havalandırmaya çıkıp volta atabiliyorsunuz. Orayı sabah gün ışımasından akşam hava kararına kadar kullanabiliyorsunuz. Yasada da bu böyle. Ağırlaştırılmış müebbetler dışında bu konuda yasal bir kısıtlama getirmiyor. Sadece ağırlaştırmış müebbetlere, o da 3 saate kadar kısıtlama getiriyor. Biz zaten şunu diyorduk; “Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri için onların koşullarıyla, diğer tutsaklarla en azından eşitlenmeli. Bu koşullar insani değil. Bir insan 2-3 saat havalandırmaya çıkartılır mı? 22-23 saatini o dar küçücük hücrede geçirilir mi?” diyorduk. Bakanlıktan şunu istiyorduk her eylemimizde, her direnişimizde; ağırlaştırılmış müebbetlerin koşullarını iyileştirin diyorduk. Bakanlık da şunu yaptı; “Ağırlaştırılmış müebbet koşullarını genelleştirdi. Kuyu tiplerini açarak. Şu anda binlerce insan ağırlaştırılmış müebbet koşullarında tutuluyor ve yasa dışı şekilde tutuluyor. Çünkü böyle bir yasal mevzuat yok. Yasa şunu diyor; sadece hücre cezası aldığında, o da zaten cezayı almanın belli şartları var, belirli disiplin suçları işlemesi gerekiyor. O da en fazla 20 gün tutulabilir diyor. bu koşullarda sürekli hücre koşullarında ama şu anda hiçbir yasal düzenleme veya yasal değişiklik olmadan bu koşullarda binlerce insan normal hükümlü olaral ağırlaştırılmış müebbet de olmayan binlerce insan bu koşullarda tutuluyor. Ağırlaştırılmış müebbet koşullarına mahkum ettiler. Birincisi zaten Bu infaz biçiminin ortadan kalkması gerekir. Ağırlaştırılmış müebbetlere de diğer insanlara da kalkması gerekir.  Oranın koşullarını anlatmaya devam edersem, şunu yapıyorlar, geliyorlar sizi bir buçuk saat bir havalandırmaya çıkartıyorlar, havalandırma hakkı tanımışlar bir buçuk saat, alıyorlar bulunduğunuz koridorun sonunda bir tane havalandırma yapmışlar. Orası da aslında betondan bir kuyu gibi hücrenizden çok da matah bir yer değil. Hücrenin sadece birkaç adım daha büyük ve derin. Belki 9-10 metrelik, belki de daha yüksek duvarları olan bir beton kuyu. Çıkıyorsunuz oraya, orayı açılarken normalde mesela diğer hapishanelerde siz havalandırmaya çıkarken elinizde kitabınızı alıp çıkabilirsiniz çünkü havalandırma size ait. Çayınızı alırsınız, çıkarsınız. Bunaldığınızda kendinizi havalandırmaya atarsınız. Güneş görürsünüz, çıkarsınız, güneşlenirsiniz. Kuyu tiplerindeyse şu yok, yanınıza bir kitap alıp götürme şansınız yok, yasak. Çayınızı alıp oraya çıkamazsınız yasak veya çıktınız oraya diyelim. Zaten havalandırma kullanımı da şöyle bir şey değil. Hiçbir insan bir buçuk saat boyunca havalandırma kullanmıyor kesintisiz. Çünkü insanın ayakları ağrıyor o kadar yürüdüğünde, o kadar volta attığında. Bu şeye benziyor. Affedersiniz evdeki beslenen süs köpeğini alıp çıkartıp dışarıya hadi şurada ihtiyacını gör. Biraz ayakların açılsın şöyle bir saat dolaş deyip eve sokmaya benziyor tekrar. İnsanlara bir hayvan muamelesi yapılıyor burada. Biz gidiyorduk oraya bir buçuk saat.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Bazı şeyleri yaşamayan bilmez. İşte bak kardeşim bir buçuk saat vermiş diyorsun ama Hapishanede kalan bilir ki işte orada bir yarım saat volta attın mı yorulursun . Ondan sonra bir oturman lazım, çay içmen lazım değil mi? Ama onlara da izin yok. 

Ümit Çobanoğlu: Siz yarım saat volta atarsınız, girersiniz içeriye, işinize gücünüze bakarsınız. Belki akşam üzeri bir daha çıkarsınız. Öğlen bir daha çıkarsınız. Yemek yersiniz. Yemekten sonra çıkarsınız bir volta atarsınız.  havalandırma böyle kullanılır. Parça parça kullanılır. Şimdi diyorlar ki çık bir buçuk saat. Bu konuda iyileştirme yapılsın kuyu tiplerinde diyenler oluyor. İyileştirme dediğinizde diyorlar ki havalandırma süresi uzatılsın. 1,5 saat zaten normal sağlıklı bir havalandırma kullanımı değil. Orada 4 saate çıkartsan ne olacak? 4 saat orada volta atamazsın. Senin havalandırmanın kendi hücrene ait olması gerekir. Sağlıklı bir havalandırma kullanımı için.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Tamamen insan haklarına aykırı. Siz buna karşı bir açlık grevi eylemine girdiniz. Şimdi bu açlık grevi nedir ? Şimdi siz mesela açlık grevi yapan insanları, toplum çok tanımıyor, neler yaşanıyor. Girdiniz bir gün, iki gün, üç gün bir şey yemiyorsunuz, işte sıvı veyahut da bazı vitaminler. Ne oluyor , ne hissediyorsunuz bir gün, üç gün, beş gün, on gün, yirmi gün? Biraz bu iki yüz günlük hikayeyi bir anlatır mısınız?

Ümit Çobanoğlu: Tabi açık grevi; siyasi tutsaklara baksanız hepsi defalarca açık grevine girmiştir. Tabi bunlar daha kısa sürede oluyor. Ben daha önce en fazla 20 güne kadar açık grevi yapmıştım. İnsan iradesinin aşamayacağı zorluk yok. Bir kere önce en başta bunu koymak lazım. İnsan iradesi gerçekten haklılığına inanırsa aşamayacağı hiçbir engel, hiçbir zorluk yok. Ama şimdi tabii ki de bu da şu anlama gelmiyor. Açık grevi yapmak çok kolay, çok basit, çok sıradan bir şey değil. Gerçekten insanlar bir gün oruç tuttuğunda nasıl strese girdiğini, sinirlendiğini veya zorlandığını düşünün. Pek çok insan zorlanır. Biz 200 gün hiçbir şey yemedik. Bizim iftarımız da yok. İftarımız da yok, sahurumuz da yok. Açlık grevine başladığınızda sadece su, şeker ve bu su şekeri alımını biraz kolaylaştırmak için, tatlandırmak için bitki çayları kullanabiliyorsunuz. O da hepsini değil çünkü kimse zarar veriyor. İşte ıhlamur, kuşburnu, ada çayı gibi. Bunlarla birlikte su, şeker alıyorsunuz. Bir de bunun dışında B1 vitamini alıyorsunuz. Şimdi insanlar tabii şeyi de düşünüyor olabilir. Ya nasıl yemeden bu kadar uzun süre hayatta kalınabiliyor? Bunun bilimsel açıklaması şöyle. Geçmişte aslında açlık grevleri en fazla 84 ölüm orucu veya 96 ölüm orucunda en fazla 60-70 gün sürüyordu. Çünkü insanlar 60. 70. günde yaşamını yitiriyorlardı. 96 ölüm orucu sonrası işte kimi insan hakları kuruluşları ve doktorlar, bu konuyla ilgilenen doktorlar, araştırmalar yaptılar, bu insanlar niye 60-70 günde ölüyor diye. Şunu tespit ediyorlar; insanların vücudu tamamen tükenmiyor ancak beyin ve sinir sistemi çöküyor. Bunun için de B1 vitaminini öneriyorlar.  B1 vitaminini açık grevlerinde kullanırsanız bunun besleyici bir yanı yok. Ancak beyninizi ve sinir sisteminizi koruyabilirseniz vücudunuz tamamen eriyene kadar bütün kaslar, en son organlar artık iflas edene kadar açık grevini sürdürebilirsiniz.” Deniliyor. Orada aslında doktorların amacı insanların ölümünü engellemek, geciktirmek veya sakat kalmasını engellemek.  Korsakoff gibi rahatsızlıkların, beyin hasarından dolayı rahatsızlıkların önüne geçmek. Şimdi bu B1 vitaminini aldıktan sonra gerçekten 300-400 bine kadar gidebilen var. Vücudunuz ne kadar kaldırabiliyorsa, vücudunuz ne kadar sağlıklıysa o kadar gidebiliyorsunuz. Ben 200. güne kadar yaptım. 200. günde ara verdim. Mesela arkadaşım Serkan Onur Yılmaz yine o da Antalya Kuyu Tipi’ndeydi, O 374 gün yaptı. Mesela şu anda devam eden arkadaşlar var. Gürkan Türkoğlu, Tahsin Sağaltıcı. Ben tahliye olduğumda onlar oradaydı. Benden 80 gün sonra başlamışlardı açlık grevine. Onlar şu anda 202. gününde. Hüseyin Özen açlık grevinde şu anda 182. gününde. Yine çoğunluğu Kuyu tipinde Doğan Karataştan var. O 125. gününde. Elazığ Kuyu tipinde Ahmet Yıldız var. O 64. gününde.  Gerçekten kolay bir şey, kolay bir eylem değil. Biz de aslında kendimizi aç bırakmaya çok meraklı değiliz. Normal şartlarda kimseye de tavsiye etmeyiz. Kimseye de kendinizi aç bırakın, sağlığınızdan olun demeyiz ama öyle koşullar altında tutuluyoruz ki bu kuyu tiplerinde “Artık siyasi kimliğimizi yok etmek işin bir tarafı, diğer tarafı can güvenliğimizi de ortadan kaldırıyor bu kuyu tipleri. Bunları sağlayabilmek için orada onurumuzla, siyasi kimliğimizle, düşüncelerimizle yaşayabilmek ve de hayatımızı aynı zamanda sağlığımızı koruyabilmek için biz bu hapishaneleri gündeme getirip bu hapishanelerin kapatılmasını sağlamak amacıyla dikkat çekmek istedik. Kamuoyunun, toplumun, halkın, demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların, odaların, baroların dikkatini çekmek istedik çünkü kimsenin haberi yoktu bu kuyu tipleri açıldığında. Böyle bir hapishane olduğundan haberi yoktu. Bakanlık gizledi bu hapishaneleri açarken. İlk başta F tiplerini açarken davul zurna çaldılar. Resmen 2000 öncesinde. Getirip gazetecileri sokup o hapishanelere tanıttılar. İşte villa dediler burası, iki katlı dediler. Plastik çiçekler koyup gazetecilere getirdiler. Bakın ne kadar güzel yerler dediler buralar ama geçen bu 26 yıl içerisinde ve hapishanelerde yapılan ölüm oruçları esnasında bu hapishanelerde 122 tane insan yaşamını yitirdi. 600’ün üstünde insan sakat kaldı. Bu F tiplerine karşı yapılan ölüm oruçlarında ve de artık toplum şunu farkına vardı; F tipleri ve diğer hapishanelerde tecrit var. Tecrit insanlık dışı bir uygulama. Bunun farkına vardı toplum. Şimdi bundan dolayı da F tiplerinden daha ağır bir tecritin uygulandığı bir hapishaneyi açarken bakanlık hiç duyurmadı, gizledi buraları. Hatta buraları açarken de kimi açıklamaları yaptıkları yerlerde diyorlardı ki; “Buralara sadece darbeciler gelecek.” Fethullahçıları koyacaklarını söylüyorlardı. Gerçektende öyle yaptılar. İlk başta onları koydular. Ama onlarla birlikte kapı açılınca arkasından siyasi tutaklar da götürdüler. Adlileri de götürmeye başladılar. Şimdi, buraları ama gizlerken şöyle yaptılar. Dikkat ederseniz bütün hapishanelerin önünde bir harf var. İşte F tipi, T tipi, M tipi, G tipi vs. alfabede harf bırakmadılar ama bu hapishaneyi açarken bir harf koymadılar. Sadece yüksek güvenlikli hapishane diye geçiyor buralar. Ceza Teklifevleri’ne bu bütçe görüşmelerinde de soruldu. Kuyu tipi hapishaneler soruldu. Ceza Tekifevleri Genel Müdürü; “Ya böyle bir hapishane yok, biz böyle bir hapishane bilmiyoruz.” dedi. Uyanıklık yapıyorlar. Çocuk kandırılır gibi.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: “Bizim yönetmeliğimizde böyle bir hapishane yok. Vekilim hangi hapishaneden bahsediyorsunuz?” dediler bize. Kendileri de biliyor neden bahsettiğimizi. Bilmiyormuş gibi birtakım cümleler sarf ediyorlar.

Ümit Çobanoğlu: Ancak kendilerini kandırdılar.  Onların derdi şuydu; biz buralara sadece yüksek güvenlikli hapishane diyelim. Diğer yüksek güvenlikli hapishaneler arasında kaynasın gitsin. Çünkü hepsi yüksek güvenlikli. Yüksek güvenlikli de hangi yüksek güvenlikli? F tipi mi T tipi mi? İsim koymamışlar. Yüksek güvenlikli hapishane. Arada kaynasın. Böyle 20 küsur hapishane açtılar. Kuyu tip açtılar. Arada kaynamasına açıkçası bizim açlık grevlerimiz engel oldu. Son iki yıl içerisinde 37 kişi açık grevi yaptı.  37 kişi açık greviyle kazandı, talepleri kabul edildi. Şu anda diğer devam eden arkadaşlarımız var. Şimdi bu açık grevleri sayesinde bu hapishaneler duyuldu. Konuşulmaya başlandı. Avrupa’da konuşuldu. Türkiye’de konuşuldu. Barolar  bu hapishanelerin farkına vardı. Özellikle Ankara, İzmir, İstanbul Barosu, Antalya Barosu keza çok değerli bir rapor hazırladı. Kuyu tiplerine ilişkin. Biz orada açık grevindeyken Antalya Barosu’nun hazırladığı bir rapor var. İnsan Hakları Komisyonu’nun. Daha sonra kimi tabip odaları burası ile ilgili çalışmalar yaptılar. Çağdaş Hukukçular Derneği burası ile ilgili çalışmalar yaptı. Duyurdular aslında. Tayad bu sürecin başını çekti. Duyurdular bu hapishaneleri. İnsanlar farkına vardı ve bu hapishanelerin ismini de biz koymuş olduk. Evet Ceza Tevkifevleri Genel Müdürü doğru söylüyor. Yok öyle bir kuyu tipi diye bir hapishane onların literatüründe. Çünkü bu ismi biz koyduk. İlk giden arkadaşımız bize yazarken şunu yazdı. Dedi ki: “Ya burası öyle bir yer ki kuyu gibi dedi . Kuyudan farksız.” dedi. Kuyu tipi demeye başladık. Gazetelere yazarken kuyu tipi diye yazdık. Sizlere yazarken milletvekiline kuyu tipi diye yazdık. Adı öyle kuyu tipi kaldı.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Hakikaten de  oturttunuz ismi. Ümit Bey ekranda sizin bana gönderdiğiniz mektup ve karikatürler geçiyor. Ben sizin mektubunuzu etkileyici bulduğum için seslendirmiştim, mektubunuzu okumuştum ve karikatürleriniz eşliğinde yayınlamıştık bunu ve tabii görselliği de oldukça etkileyici ve bu dizinin adı, siz daha bu ismi çıkarmadan önce ben bu mektupları neşretmeye başlamıştım 65 civarında son sekiz yılda bana gelen mektubu seslendirdim. Çünkü önemli buldum. Bu insanların seslerini, o kuyuların dibinden gelen o sesleri seslendirmeliyim dedim ve bu diziye de kuyuların dibinden gelen sesler adı verdim.  Daha sonra da siz de  gerçekten oraya kuyu dediniz. Gerçekten kuyu. Bu sesleri de  kamuoyuna gizli, kapalı kalmasın diye böyle elimden geldiği kadar etkili bir şekilde kamuoyuna sunmaya, seslendirmeye çalıştım. Tabii sizinle ilgili bölüm de dikkat çekici çünkü siz iyi usta bir karikatüristsiniz. Gayet  iyi çizimler. Maşallah elinize sağlık. Oraları çok güzel canlandırmışsınız. Basit bir şey değildir karikatür çizmek. Gerçekten iyi çizmişsiniz. Beğendim de ben bunu basın toplantımda da göstermiştim ayrıca ve bizim arşivimizde duruyor.  tarihe önemli bir not düşmüşsünüz aslında. Bir şekilde sözel yazılı anlatım olabilir ama mesela siz bunu böyle bir görsel anlatıma da başarılı bir şekilde Dökmüşsünüz. Elinize sağlık diyorum.

Ümit Çobanoğlu: Ömer Bey, aklın yolu birdir. Siz de kuyu demişsiniz. Gerçekten bu hapishaneler üç katlı yapısı nedeniyle de kuyuya benziyor. Özellikle en alt katında kalan insanlar tam böyle kuyunun dibinde gibi hissediyor kendini. Pencerelerine de bir tel örgü takmışlar, kalemin ucu geçmiyor en alt kattakilerin. Üst kattakilere biraz insaflı davranmışlar, parmağınıza sokabiliyorsunuz. En alt kattakilere kalem ucu geçmiyor. İçerisi hava dağılmıyor, ışık da almıyor, güneş de almıyor. Gerçekten tam bir kuyu, her şeyden yoksulsunuz.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: En alt kattakilere kaç saat güneş girebiliyor mesela?

Ümit Çobanoğlu: En alt kata hiç gerçekten güneş vurmuyor çünkü duvarın açısı o kadar derken kuyunun dibine nasıl güneş vurmaz, oraya da güneş vurmuyor. Üst katlara 1-2 saat güneş vurabiliyor. O vuran güneşi de tel örgü engelliyor. Biz hapishanelerde aslında açlık grevine başlamadan önce şunu yaptık, her yolla anlatmaya çalıştık.  mektup yazdık, basına yazdık, sanatçılara yazdık, odalara yazdık, milletvekillerine yazdık, bakanlığa dilekçeler yazdık. Ben oraya 2023 yılında gittim. Neredeyse iki sene boyunca derdimizi anlatmaya çalıştık.  Buraya dikkat çekmenin her türlü yolunu da ezdik. İşte karikatürünü de çizdik. Karikatürünü çizdik, bunu görsellikle de dikkat çekmek istedik.  Burada insanlık dışı bir uygulama var diye. Tabii ki de bu da insanlara ulaştı. Özellikle sizin bu konudaki emeğiniz çok büyük. İnsanlara ulaştı. Belli kesimler duydu. Ama sorun çözülmeyince biz artık buraya dikkat çekmek için dedik ki: “Kalem kağıt yetmiyor. Bedenlerimizi açlığa yatıralım. Bu ülkenin bu dünyanın vicdanlı insanlarının vicdanına seslenelim.” Açlık grevinde de genelde şöyle sorarlar, derler ki; “Ya işte bu insanlar, bu düzen faşist zaten sizi öldürmek istiyorlar. Siz açlık grevine girerek onların vicdanına mı sesleneceksiniz? Vaz mı geçecekler?” Biz onlara yanlış anlıyorsunuz diyoruz. Biz onların vicdanına seslenmiyoruz. Biz faşizmde vicdan olmadığını biliyoruz ki zaten bizim yaptığımız sizin vicdanınıza seslenmek diyoruz. Bu ülkenin, bu dünyanın dürüst, namuslu ve vicdanlı insanları var ve de biz şunu yapıyoruz; artık onlara sesimizi ulaştıramadığınız için onlar da  bu konulardan  burada yaşananlardan habersiz olduğu için dikkat çekmek için bir şok yaratıyoruz. Öyle bir sorun var ki diyoruz. Burada biz aç kalmayı göze aldık, ölümü göze aldık bu kadar ciddi bir sorun var.” diyerek insanların dikkatini buraya çekmeye çalışıyoruz. Açlık grevinin mantığı budur. İnsanların dikkatini çeker, o insanların harekete geçmesiyle bu toplumsal bir hareket oluşmasıyla birlikte bu hapishaneleri yapan zihniyet bu faşistliğe o zaman ancak geri adım atabilir. Toplumdan, halktan korktuğu için geri adım atabilir. Biz halkı, toplumu bu konuda duyarlılığa ve harekete geçmeye çağırmak için zaten açlık grevi yapıyoruz. Demokratik kamuoyuyla harekete geçirmeye çalışıyoruz. Bizim aç kalma nedenimiz, hapishanelerde bu insanların aç kalmasının nedeni dışarıdaki sessizliktir.  Gazeteciler gerçekten kendine demokat diyen pek çok gazete kuyu tiplerini görmezden gelebiliyor. Pek çok gazeteci görmezden gelebiliyor. Pek çok sanatçı görmezden gelebiliyor. Evet anlıyoruz çok büyük bir baskı var. Çok büyük bir dehşet yaratan belediye başkanları, milletvekilleri bile tutuklanıyor ama şöyle de bir gerçek var; bu hapishanelere karşı bugün ses çıkarmazsak bu hapishanelere karşı gelmezsek yarın kendimizi bu hapishanelerde bulacağız. Herkes bu hapishanelere girebiliyor artık. Siz  bir milletvekili olarak siz girdiniz. Gazeteciler gidiyor, belediye başkanları gidiyor.  Artık  eskiden derneklerde mücadele eden insanlar alınır buraya. atılırdı. Devrimciler, solcular, sosyalistler veya hak savunucuları buradan atılırdı. Şu an herkes atılıyor. En ufak muhalefet eden herkes atılıyor. Kendi geleceğimiz için ülkemizin, toplumumuzun, halkımızın geleceği için buralara karşı çıkmalıyız. Artık ben herkesi duyarlılığa çağırıyorum. Bütün gazeteciler, bütün aydınları, bütün demokratik kitle örgütlerini, kendi sorumluluğunu üstlenmeye, sahiplenmeye çağırıyorum. Bu hapishanelere karşı seslerini çıkarsınlar, mücadele etsinler ve bu insanlar içeride ölmek zorunda kalmasın, sakat kalmasın. Şu an açık grevi yapan herkes, 200’lü günleri bulan herkes, vücudunda kalıcı hasarlar oluyor. Benim de var. Ayaklarımda sinir hasarı oluştu. Sinirler, artık erimeye başlamış. Sinirler hasar görmeye başlamış. Şu an ayaklarım 24 saat boyunca falaka atılmış gibi ağrıyor, yanıyor, sürekli sızılıyor. Yürümem çok ciddi sorun. Uzun süre açlık grevi yapan herkes bunu yaşıyor. Bu sağlık sorununu yaşıyor. Biz istiyoruz ki artık Hüseyin Özen bunu yaşamasın. İşte Gürkan Türkoğlu, Tahsin Sağlatıcı, Doğan, Ahmet, Tuğçe yaşamasın bunu. Başka insanlar yaşamasın bunu. Bakanlık insanlar sakat kalana kadar bekliyor. Sakat işte ölüm aşamasına geldikten sonra sorunu çözüyor. Çözemeyecekleri bir sorun yok. Sevk istiyor bu insanlar bu hapishanelerden gitmek istiyorlar.  Ayberk Demirdöğen’in talepleri kabul edildi. O da Kırıkkale F Tipi’ndeydi. Talebi kabul edildi ama talebi kabul edilmeden önce kalp krizi geçirdi. Kalp krizi geçirdikten sonra talebini kabul ediyor. Bakanlık bu aşamaya kadar bekliyor. Lütfen biz artık bir ses çıkartalım. Bakanlığın insafı insafsızlık. İnsanlar kalp krizi geçirene kadar bekliyor. Oraya kadar bu işin sürmesine müsaade etmeyelim. Bu insanlar sakat kalmasın, ölmesinler.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Kuyu tipi cezaevlerini, açlık grevlerini yaşadınız ve bu her yerde anlatılmıyor ve biz de size bu imkanı sunduk çok önemliydi çünkü insan haklarına aykırı insanları tamam bir şekilde cezaevinde tutabilirsiniz, var cezaevleri ama bu denli ağır insan hakları ihlalleri oluşturacak yerlerde tutamazsınız, tutmamalısınız. Ben de o cezaevlerini gözümle o koğuşları gördüm gerçekten dehşet verici ve anlattık. Tabi burada dediğiniz gibi çok insan;”Ya işte oraya ağır suçlular giriyor kardeşim işte birtakım siyasi düşüncedeki marjinal insanlar giriyor.” Diye düşünen çok kişi var maalesef ama dediğiniz gibi ya belediye başkanı da giriyor kardeşim belki çok bir ideolojik mücadelesi olmayan Belediye başkanlığını yaparken pat diye oraya giren insanlar oluyor. O yüzden bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın demeyin. Bunu söyleyelim. Bu yüksek güvenlikli hapishaneler gerçekten insan haklarına aykırı. Ben de gittim, gördüm. Açlık grevine girmeniz gerekmiyor. Buralar hakka hukuk aykırı. O yüzden bu duyarlılığı oluşturmak istedik. Biz halen de devam eden bu açlık grevlerini kamuoyuna bu şekilde sunuyoruz. Ümit Bey de bahsetti.

Çeşitli cezaevlerinde şu anda açlık grevleri var. Bunların olmaması gerekiyor ve mahpusların bir de özgürlükleriyle ilgili bir sıkıntı sonrası bir de canlarıyla, sağlıklarıyla ilgili sıkıntıyı yaşamaması gerekiyor.

Değerli izleyenler bu hafta da kuyu tipi cezaevleri ve açlık grevlerini, Ümit Çobanoğlu bütün bunları yaşamış, iliklerine kadar yaşamış ve bundan dolayı sağlık sorunları yaşamış bir eski mahpus olarak anlattı ve biz de sizlere yansıttık.

Haftaya Salı günü saat 21.00’da buluşana kadar hepinize iyi akşamlar diliyorum efendim. Hoşça kalın.

Yorumlar