9 Haziran 2026

Herkese merhaba, ÖFG TV yine yayında. Her hafta Salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konukları ile size program sunuyoruz ve bu 357. Programa ulaştı. Yaptığımız programlar önemli etkiler oluşturuyor kamu yetkililerini harekete geçirebiliyor ve mağdurların sesini duyurması açısından önemli bir işlevi oluyor.

Biz bu programımızı ısrarla takip ediyoruz, devam ettiriyoruz. Meclis’teki çalışmalarımızın yanısıra sosyal medyamızın gücünü de kullanarak mağdurların sesini duyurmak, haksızlıkları kamu yetkililerine iletmek bizim görevimiz ve bu konuda da yine bugün önemli bir konuyu masaya yatıracağız.

Son zamanlarda çok gündemdeydi; bakıyorsunuz Almanya’ya gideceğim! Schengen vizesi alacağım! Başvurduk sıra gelmiyor. 3-5 ay, bize başvuruyorlar. Arıyoruz, sıralar gelmiyor. Meğerse özel şirketlere başvuruluyormuş ve özel şirketler ile ilgili önemli bir iddia ortaya çıktı. Başvuruların bot yazılımlar ile alındığı ve birtakım yasa dışı işlerin döndüğü yönünde önemli iddialar duyuldu. Ticaret Bakanlığı 7 firma hakkında soruşturma başlatmış, uzun bir süredir bu şikayetler vardı. Kamu görevlilerinin yapması gereken işler özele devredilmişti ve birtakım gariplikler hissediliyordu zaten ve bize de çok yansıyordu. Büyükelçilikleri arıyoruz, çok önemli bir sıkıntı vardı ortada. Bu konuda önemli bir gündem var ve bu konuyu bugün masaya yatıralım. Konuğumuz Kerem Gülay hocamız Koç Üniversitesi’nde akademisyen. Hocamız bu konuda önemli bir meseleyi gündeme getirecek. Son derece önemli bir skandal ortaya çıkmış durumda. Binlerce insan mağdur oluyordu. Neler oluyor?

Kerem Gülay: Başka platformlarda çok rahat konuşulamayan konuları gündeme getiriyoruz. Vize krizi aslen 2 senedir devam eden bir kriz. Bu krizin ortaya çıkmasındaki temel diplomatik ekonomik siyasi pek çok gelişme var. Bu krizin hukuki boyutu; esasında devletlerin vize verme veya vermeme yönündeki egemenlik yetkilerine dayanıyor. Geleneksel olarak uluslararası hukukta devletler egemenliklerinin doğal bir uzantısı olarak dünya çapında gelişen farklı insan hakları normlarına rağmen devletlerin, ülkelerine istedikleri insanı kabul etme ve etmeme yönünde bir tasarrufu, yetkisi, koşulsuz bir egemenliği olduğu kabul ediliyor. Dolayısıyla vize krizi maalesef sadece bu açıdan bakıldığında hukuki olarak pek de fazla bir şey yapılamayabilecek bir konu olarak maalesef mütalaa ediliyor ama aslında Türkiye’deki uygulama özeline dikkatle baktığımızda bu durum çok daha karmaşık bir sorun teşkil ediyor. Devletlerin vize verme veya vermeme yetkisi bir egemenlik işlemi olsa da egemenlik işlemi olduğu için başka bir devletin mahkemesinde mesela Almanya hükümetinin schengen vizesi verme yönündeki veya vermeme yönündeki tasarrufunun Türk mahkemelerinde davaya konu olamaması devlet bağışıklığı gereği genel olarak kabul edilse de bu durumun ilginç istisnaları var. bu hem Türk hukukunda buna bazı örnekler mevcut. Türkiye yargı uygulamasından ilginç örnekler mevcut hem de uluslararası hukukun buna müsaade eden enteresan istisnaları var. basitçe; 1. Randevu süreci ile ilgili krizin bu özel şirketler bahsettiğiniz incelemeye alınan 7 şirketin Türkiye özelindeki uygulamalarından kaynaklandığı söyleniyor. Bu uygulamalar; anlaşmalı oldukları daha küçük veya anlaşmalı olmadıkları ama daha küçük seyahat acentalarına vize randevularının bunlar bir sistem üzerinden yapılıyor ve her biri için farklı bir sistem mevcut. Bunlara dökümanlar yükleniyor, tüm finansal bilgileri koyuyorsunuz, mezun olduğunuz okulların bilgilerini koyuyorsunuz, davetli gidiyorsunuz davetiye mektubunuzu koyuyorsunuz. Buna göre de bu sisteme bunu işledikten sonra randevu talep ediyorsunuz randevu da ne zaman gelirse. 5.5-6 ay randevu beklendiği buna rağmen randevu alınamadığı durumlar söz konusu oluyor. Çoğunlukla akademik faaliyetler, iş piyasalarına ilişkin faaliyetler, konferanslar, fuarlar, öğrenci faaliyetleri, kültürel faaliyetler bu sebeple kaçırılıyor. Üstelik tedbiren çok önceden başvurursanız seyahatinizden belirli bir süre önce başvurmadığınız, daha evvel başvurduğunuz için vizeniz reddedilebiliyor veya vizeniz o tarihte sizin asıl seyahat tarihinizde bunu belirtmenize rezervasyonlarınızı da koymanıza rağmen bu verilen vize sizin seyahatinize uzanmayabiliyor. Temmuz’da vize alıyorsunuz diyelim eylülde gitmeniz gerekiyor vizenizi ağustosa kadar veya tek giriş veriyorlar. Benim için de benzer durum söz konusu olmuştu. Bu iddiaya göre; bu bir iddiadır ama basında yer aldı. Meclis’in de gündeminde. Buradaki iddia bu şirketlerin randevuların açılacağı zamanları önceden bildirip bir şekilde küçük şirketlerin bot yazarak bir yazılımla bu botlar marifetiyle randevu sistemi açılır açılmaz bütün randevuları topluca alıp sıradan insanların tek başlarına randevu almalarını engellediği yönünde. Bu açıdan bakıldığında esasında sadece Türkiye’deki özel şirketlerin uygulamasına ilişkin bir sorun gibi, sanki bir iç sorunumuz gibi mütalaa edilebilir fakat asıl olan burada ciddi bir ihmal söz konusu olduğu çünkü her ne kadar bu şirketler özel şirket niteliği Türkiye’de ilgili ticaret sicillerine kayıtlı olarak bunların benim bildiğim 2 tanesi İstanbul Ticaret siciline kayıtlı diye biliyorum. Dolayısıyla uluslararası hukuk anlamında da Türk hukuku anlamında da bunlar Türk şirketi. Her ne kadar bunlar ticaret şirketi olsa da bunlar üzerinde bu faaliyeti vize işlemlerini yürütülmesi randevuların verilmesi pasaportların toplanması teslimi ve işlenmesi için bu şirketlere bir imtiyaz veren veya bir özelleştirme ile bu görevi bu şirketlere tevdi eden yabancı ülke temsilciliklerinin konsoloslukların büyükelçiliklerin bu konudaki denetim yetkisi sonlanmıyor. Kamuoyunda sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi başta olmak üzere Ticaret Bakanlığı başta olmak üzere hatta Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere Türkiye’nin makamlarınca değil bu şirketlerin ve bu şirketlere iş veren yabancı ülke temsilciliklerinin aynı zamanda kendi devletleri tarafından da bu kriz sebebiyle bir denetim altına alınması gerekiyor.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Uluslararası bir sorun.

Kerem Gülay: Temelde bir özel şirket faaliyeti gibi görünse de nasıl özel şirket faaliyeti? Pasaportu alıyorsunuz teslim ediyorsunuz, randevu vermiyorsunuz, bir kamu gücünün dolaylı yoldan kullanılmasını içerdiği için bu faaliyetler esasında bir nevi devlet faaliyeti en azından en hafiften devletlerin ilgili yabancı ülkelerin bu faaliyetleri üzerindeki denetim yetkisi devam ediyor. Her aşamada devletler bu faaliyetlere ilişkin denetim yetkilerini kullanıp neden randevu sisteminde bu sorunların çıkmasına müsaade ediyorsunuz diye bu şirketlere sorabilirler.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Şu ana kadar bu kadar başıboşluk neden? Bu bir devlet işi ama inanılmaz bir başıboşluk, yüz binlerce kişinin büyük mağduriyeti var. Bu devletler ne yapıyor? Aylar, yıllar sonra bu işler ortaya çıkıyor! Burada çok büyük bir laçkalık var.

Kerem Gülay: Burada son derece bir laçkalık var, ciddiyetsizlik var, umursamama var. bazılarında kasıtta olabilir. Bunu da değerlendirmek lazım. Bence bunun öncelikle Dışişleri Bakanlığı’nca değerlendirilmesi lazım. Hiç kimse Türkiye vatandaşlarına bu kadar davranamaz, davrandırılmamalı. Burada umursamazlık, ciddiyetsizlik var. belki ne yapacaklarını bilemiyor da olabilirler ama bu konuyu en azından bir soruşturma konusu bir araştırma konusu yaparak en azından hassasiyetlerini ortaya koyup bir mesaj verebilirlerdi tabi bu da söz konusu değil. bu devletlerin vize sürecinin her aşamasında egemenlik yetkilerinin kuvvetlerinin ve kudretlerinin devam ettiğini görebileceğimiz pek çok olgu var. söz gelimi; tek tek temsilcilik bazında isim ve örnek vermeyeceğim çünkü pek çok temsilcilik personel, konsolos hatta büyükelçi nezdinde çeşitli kurumlara, çeşitli kişilere nezaketen elinden gelen yer yer hepsi olmasa da bazıları en azından ilgi ihtimam gösteriyor. Bildiğim kadarıyla somut bir örnek veremk gerekirse İtalyan temsilciliklerinin özellikle hassasiyet gösterdiklerini, daha insani davrandıklarını söyleyebiliyorsunuz. Gereği olduğunda çeşitli müdahalelerin yapıldığı destek verildiği yönünde de çeşitli duyumlarımız var. bunlar belgeli ispatlı değil ama bunları ortaya koymak lazım. Çoğunu biliyorum, bize de yardım edenler oldu kimsenin de bu bakımdan rencide etmek istemem fakat yardım etmeyenler oldu. Bu şirketlerle görüştüğünüzde geçtiğimiz yıl 2025 haziran ayında bu şirketlerin temsilcileri ile görüştüm bu sene de oldu. Müdahalenin çok kolay yapılabildiğini ve ilgili dış temsilcilikten rica ve talep söz konusu olduğunda derhal size randevu verildiğini görüyorsunuz çünkü o şirket o zaman aralıklarını tutuyor. Bir şekilde siz oraya sıkıştırılabiliyorsunuz. Demek ki her aşamasında önemli bir Avrupa ülkesine seyahat gerektiğinde burada şirket yetkilileri ile görüştüğünüzde “Kusura bakmayın hocam biz bir şey yapamıyoruz ama tabii ki konsolosluktan veya büyükelçilikten böyle bir şey gelirse ilgileniriz. Size randevu veririz.” Diyorlardır. Demek ki bir tür özelleştirilmiş ve taşerona verilmiş bir faaliyet söz konusu olsa da aslen kamusal bir faaliyet devam ediyor ve bunun her aşamasında bu devletlerin doğrudan müdahalesi ile ricası ile talebi ile her türlü esneklik tanınabiliyor. Dolayısıyla esasında bunun özel faaliyet kadar kamusal faaliyet olduğunu da tekrar hatırlatmak lazım. Peki bu bizim için nasıl bir önemi var? başında söylediğim gibi egemenlik yetkisini kullanan bir devlete karşı vize verdi vermedi diye siz başka bir ülkenin somut örnekte; Türk vatandaşına vize vermedi diye Türkiye’de bir vatandaşımız Almanya aleyhine dava açamaz normal koşullarda fakat bu acentalar doğrudan Almanya devleti adına veya diğer ülkeler adına bu işlemleri yaptığında veya yapmadığında ihmallerinden bir zarar ortaya çıkarsa maddi veya manevi bu zararların Türk mahkemelerinde talep edilebileceği kanaatindeyim. Bu faaliyetler her ne kadar kamusal faaliyet olmaya, bu acentaların faaliyeti kabaca devlet sorumluluğu ilkeleri denilen ilkeler uyarınca Alman devletine bağlanabilir nitelikte olsa da bir görüşe göre bunlar Türkiye’de ticari faaliyet yürüten bir şirket tarafından yapıldığı için bu şirketlerin bu işlemlerden dolayı davaya konu olması söz konusu olabilir. Bugüne kadar bununla ilgili bir fiili değerlendirme yapıldı mı? Herhangi bir dava açıldı mı bilmiyorum benim bu yönde hem Türkiye’de hem de yurtdışında iki farklı girişimim olacak. Alman yakın bir dostumla Almanya’da bir de Türkiye’de bunu açacağız. Almanya’da doğrudan idari bir süreç olarak, idari yargı süreci olarak Türkiye’de de bu şirketler üzerinden pilot dava açarak bunu denemeyi düşünüyoruz. Geçmiş tarihte açılmış Alman devletine açılan vize vermeme sebebi ile uğranan maddi tazminata yönelik Cimşit soyadlı bir vatandaşımız tarafından açılan davada konu yüksek mahkemeye intikal ettiğinde vatandaşımızı haklı buldu. Alman devletinin egemenlik işlemi olmasına rağmen bu kararını bağışıklık doğrultusunda değerlendirmedi ve bu vatandaşımız aldığı kararı icraya koyduğunda Alman devletinin Türkiye’deki varlıklarına haciz konuldu ve normalde bu hiç kabul edilmeyecek bir şey olmasına rağmen Alman Devleti gerekli tazminatı da o sırada Merkel’in Türkiye ziyareti vardı. Gerekli tazminatı da bu vatandaşımıza son kuruşuna kadar ödedi. Dolayısıyla bu tip bir durumda esasında bu acentalar dışında da ortada kabul edilmiş, muhatabınca tazminatı da ödenmiş bir örnek söz konusu. Bunu araştırabilirler. Basında bu davayla ilgili o dönem haberler yapılmıştı. “Alman Lisesi’ne haciz koulndu.” diye. Ben o şekilde haberim olmuştu çünkü ben Alman Lisesi mezunuyum. Buradan görülebilir.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok önemli bir karar gerçekten hukuki de bir karar aslında değil mi? Devlet özel şirket aracılığı ile insanlara mağduriyet yaşatında o devlette mahkum edilebiliyor.

Kerem Gülay: Bu verdiğim örnek özel şirketlerin ortada olmadığı dönemde ben bunun özel şirketler tarafından evveliyetle olacağı kanaatindeyim. Bazen bu tip pilot davalarında denenmesi gerekiyor çünkü neticede bunun bir maliyeti olduğu gerçek anlamda diplomatik veya reputasyonel itibar ötesinde bir maddi maliyeti olduğu görüldüğünde burada biraz daha dikkatli davranılacaktır diye düşünüyorum. Tabii bu dava başarılı olabilir, başarılı olmayabilir, uzun sürebilir. Tabi bu sürede diplomatik girişimlerle bu süreçler daha hafifletilebilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin doğrudan bir girişimde bulunması bence çok yerinde olacaktır. Cumhurbaşkanlığı da bunu bir dönem gündeme getirmişti haklı olarak. Dolayısıyla bunlar mutlaka faydalı olacaktır. Burada yapılacak başka bir şeyde belki bu bir sonraki şeyin konusu olabilir ama burada aslında bizim hem bu konunun mağdurları hem de bu konuyu bir kamusal mesele olarak ciddiye alan ve üzülen insanlar olarak belki Avrupa Birliği vatandaşlarına, bu çünkü özellikle Schengen’de olan bir sorun. Yani Amerika’da da çok zor randevu alıyorsunuz ama alabiliyorsunuz veya bir şekilde ilgili yerlerle temasa geçtiğinizde Trump sonrası dönemdeki katı politikalara rağmen Amerika’da çok daha esnek davranıldığını görebiliyorsunuz ki oradaki vize süreci çok daha katı güvenlik değerlendirmelerinden geçiyor. Bunu da herkes biliyordur. Tekrarlamaya gerek yok. Vize gereken başka ülkelerde de bunlar söz konusu olmuyor. Bu özellikle Avrupa ile Türkiye arasındaki bir sorun. Bu konuyla ilgili daha önce verdiğim röportajlarda veya sonrasında profesyonel toplantılarda veya dost meclislerinde yabancı, özellikle Alman, Hollandalı, Fransız meslektaşlarla, gazetecilerle temas ettiğimde söylenen şu; Avrupa vatandaşları hiçbir şekilde bu vizeyle seyahat etmenin ve bu randevuyu bile alamamanın, vizenin kendisini alma ile randevu alma arasındaki farkın bile ne olduğunu idrak edemeyecek durumdalar. Bu konu hiçbir şekilde gündemde değil. Bir insanın seyahat özgürlüğüne bu denli kısıtlama getirilebilmesini tahayyül edemiyorlar. Onlar için sanki bir bürokratik ara aşama. Ne olduğunu tam anlamıyorlar. Bu tam anlaşılırsa özellikle Avrupa Birliği bakımından bu kadar serbest dolaşımın hakim olduğu bir hukukun gerekliliği olduğu bir yerde bugün bir Fransız vatandaşı hiçbir şekilde derhal istediği Avrupa Birliği ülkesine yarım saatte geçebiliyor. Hiç kimse pasaportuna bile bakmıyor. Sınır kontrolü bile doğru düzgün yapılmıyor. Schengen’deki diğer ülkeler için de böyle. Norveç Schengen’de diye hatırlıyorum Avrupa Birliği üyesi değil. İsviçre Schengen’de Avrupa Birliği üyesi değil. Doğru düzgün bir kontrol bile olmuyor. Dolayısıyla muhataplarımız bu kamuoyunda esasında infial uyandırılabilecek bir şey, kamu diplomasisi aşamasında belki daha iyi anlatılabilir. Bir insanın tedavi görmek için, bir akademisyenin akademik bir konferans için, bir öğrencinin uluslararası çok başarıyla aylarca hazırlandığı bir yarışmaya katılabilmesi için A noktasından B noktasından yani İstanbul’dan Bulgaristan’a bile giderken veya Fransa’ya giderken, Almanya’ya giderken, aylar boyunca ekran başında randevu almaya çalışmasının ne kadar küçültücü bir şey olduğu, belki bir reklamla bu kamuoyuna anlatılabilir. Bu çok zor bir şey değil. Bunu değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim. Bu ülkelerde kamuoyu baskısının bir etkisi çoğunlukla oluyor. Coğrafi problemin ne kadar kritik olduğuna ilişkin ben şu an örnek vermek gerekirse Almanya Federal Cumhuriyeti’nden vize almaya çalışsam böyle bir başvurum olsa 5.5 ay sonrasına, 6 ay sonrasına randevu bulamıyorum. Gidiyorum, kayıt oluyorum. “Size döneceğiz.” diyorlar. Aylarca cevap bile alamıyorsunuz. Şu an öğrencilerim bu durumda. Bir grup öğrencimi yolladım. Çok meşakkatli bir süreç sonrasında. Bir grup öğrencim de vize randevusu için haber bekliyorlar. Temmuz’un ortasında olan bir yarışma için. Bu gelebilir, gelmeyebilir. Alman Devleti’nin düzenlediği, bizim yıllardır dereceye girdiğimiz, yine yazılı aşamasında dereceye girdiğimiz bir yarışmada öğrencilerimiz, pırıl pırıl öğrenciler, randevu için sıra bekliyorlar ve her gün kontrol ediyorlar, her gün demoralize oluyorlar. En son deneyip başarılı olduğumuz örnek 5.5 ay. Bu arada hakikaten burada tabiri caizse hamlık göstermek istemem. Bu 5.5 ay en sonunda bazı süreçler tıkandığında bazı diplomatik temsilcilik yüksek personelinin ve ilgili ülkelerin makamlarının bazı şahsi dostluklar da faydalı olabiliyor devreye girmesiyle olan bir şey. Bu bence çok asıl şaşırtıcı olan. Vize randevusu geliyor veya gelmeyebiliyor. Bunu ortaya koymak lazım. Ben buradaki öğrencilerim için ve kendim için 5.5 ay sonrasına belki randevu alıyorum ama benim Amerika’daki eski asistanım veya başka bir ülkedeki bir eski öğrencim veya asistanım örnek vermek gerekirse Amerika’daki Almanya temsilciliğinden örnek vermek gerekirse Ermenistan’daki bir misyondan çok kapı komşumuz diye söylüyorum. Yakın olan ülkeler arasında vize uygulanan tek ülkedir Ermenistan bizim gibi. Mesela Gürcistan’a vize uygulanmaz. Avrupa Birliği’ne 90 güne kadar serbestçe girebiliyorlar. Ukraynalılar 90 güne kadar Avrupa Birliği’ne serbestçe girebiliyorlar. Bu çok özel bir şey ama Ermenistan’da veya Amerika’da ertesi güne oradaysanız orada ikametgahınız varsa ertesi güne randevu bulabiliyorsunuz ama Türkiye’de 20 küsür milyonluk İstanbul’da aylarca randevu bulamıyorsunuz. 5-6 milyonluk Ankara’da bulamıyorsunuz. Bunları da düşünmek lazım. Schengen’in ortaya çıkma amacı tabii ki Avrupa Birliği içindeki serbest dolaşımın dışarıdan girenler açısından da uygun olmasıydı. Buradaki espri siz bir Schengen vizesi aldıktan sonra Avrupa Birliği’ne girdiğinizde istediğiniz yerden girer, istediğiniz yerden çıkarsınız. Neticede bu sizin tasarrufunuza olan bir durumdu. Şu an Almanya’dan vize alıyorsunuz, girişinizi Hollanda’dan yapıyorsunuz. Bana tam tersi oldu, kendimden örnek vereyim. Hollanda’dan vize aldınız, Almanya’dan giriş yapıyorsunuz. Alman pasaport kontrolünde “Sizin Hollanda’dan girmeniz gerekiyordu.” diyebiliyorlar. Ben diyorum ki; “Giriş itibariyle ya aldığınız ülkeden gireceksiniz ya da en uzun kalacağınız ülke aldığınız ülke olacak.” ama girişte bile böyle sorunlar çıkabiliyor ve bu sorunu eğer pasaport kontrol görevlileri kayda geçirirse bir daha siz vize alamayabiliyorsunuz veya böyle çok daha ciddi sorunlar yaşayabiliyorsunuz. Sanki dürüstlük dışı bir şey yapmış gibi. Bazı ülkelerin çoğunluk Türkiye’den seyahat, Türkiye ile Almanya arasında ve Hollanda arasında söz gelimi, Fransa da öyle, ciddi ekonomik ilişkiler var. Söz gelimi İspanya’ya gidenler veya Danimarka’ya gidenler belki daha çok, bunu veri olarak bilmiyorum ama tahminim daha ziyade turistik amaçlı gidiyor olabilir, Almanya’yla kıyaslarsak. İspanya gibi, Danimarka gibi ülkelerden vize alırken, İtalya gibi görece daha kolay alabiliyorsunuz. Yine çok kolay değil. Usul aynı ama bekleme süreçleri, vize sürecinde uğradığınız muamele n biraz daha iyi ama en çok seyahat olan ülkelerden hiç alamıyorsunuz. Burada da bir tutarsızlık var. En iyi ekonomik ilişki içinde olduğunuz, yakın siyasi ilişki içinde olduğunuz ülkelerin bizim vatandaşlarımıza “Ben bunu keyfime göre ister veririm ister vermem aylarca bekletirim.” demesini tabii bizim düşünmemiz gerekiyor. Belki buralarla kurulan ilişkileri yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Dış politikamız bağlamında en son bir çalışmam benim yayınlandı. Dış politika bağlamında biz Avrupa’yla Avrupa Birliği üyesi olmamamıza rağmen Avrupa’yla büyük ölçüde beraber hareket ediyoruz. Dünya çapında devletlerin konumlanması bakıldığında verisel olarak bunu incelemiştim en son çalışmamda. Bir dünyanın büyük çoğunluğu 118 devlet beraber hareket ediyor. Onun dışında Amerika ve İsrail beraber harreket ediyor bunu sayısal olarak da gösteriyoruz.  Türkiye genelde Avrupa Birliği’yle beraber hareket ediyor. Bu kadar yakın  siyasi ve fiilen çok ciddi ekonomik ilişkileri olan bir ülkeye karşı bunun yapılmasına şu veya bu mülazayla bizim çok daha net bir tepki koymamız gerekiyor kanaatimce.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Siz de olaya hukuki olarak müdahil olacaksınız sanırım. Yani ne olacak şimdi yüz binlerce kişi büyük mağduriyetler yaşadı. Perişan oldu öğrenciler. Öğretim üyeleri. Bir sürü insan, hastası olan var. Perişan oldu insanlar. Bunun bir faturasının olması lazım. Nedir yani? Olacak bir iş değil. Ne olacak? Sonuç önümüzdeki hukuki süreç ne olur?

Kerem Gülay: Hatırlarsanız başka konuları konuştuğumuzda Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi “Dava açılmaz.” dediler, “açılır dedik.” açıldı. “Açıldı bir şey olmaz.” dediler, “olur.” dedik, olmaya başladı. Burada şunu düşünmemiz gerekiyor; adalet siyasetten farklı olarak çok farklı bir zamanlamada işler. Adalet yavaş bir süreçtir. Bunların hukuki değerlendirmesi özellikle önünüzde milyarlar büyük imkanlarınız yüzlerce personeliniz yoksa bazı süreçler yavaş işleyebilir. Adaletin terazisi yavaş işleyebilir ama sonunda bir dengeyi bulur diye düşünüyorum. Bu davaların hukuki temeli Almanya’da veya başka ülkede veya Türkiye’de tartışılacaktır. Hele biz açtığımızda tartışılacaktır. Bunun için bir ekip tesis ettim ben. Eski öğrencilerimden ve yakın yabancı meslektaşlarımdan oluşan. Bu yavaş gidecektir. Bundan çok hızlı bir sonuç beklemiyorum ama  neticede konu adalete çeşitli yerlerde çeşitli  mahkemelerde adalete intikal ettikten sonra  bu  bir vadede  düzelecektir umudunu taşımak istiyorum çünkü hep böyle olur. Adalet yavaş işler ama sonunda biz adaletin işlediğini görürüz, görüyoruz. Sabırla yaklaşmak lazım. Tabi adaletin işlemesinde siyasetin çok olumlu etkisi de olabilir. Başta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Cumhurbaşkanlığı’nın ağırlığını koymasıyla çok farklı ve çok daha hızlı sonuç alabiliriz ama bence sivil toplumun da, Almanya’da bir iş için oraya gitmek isteyen gidemediği için bir işi kaybeden, bir sözleşmesel yükümlülüğünü yerine getiremeyen, bundan zarara uğrayan kişiler, avukatların marifetiyle bu davaları açmayı deneyebilirler. Bunun elbet bir maliyeti de olur. Dava açmak ve avukatın vekalet ücretini karşılamak bunlar da özellikle küçük işletmeler için çok kolay şeyler değil ama bu Cimşid davasında, yani Cimşid Almanya’ya karşı diyelim. Davanın böyle bir resmi adı yok ama ben benzetmeyle söylüyorum. Bu davada görüldüğü gibi sonunda gerçekten bu konuya adanmış bir iş insanı ve hukukçuları bu davayı açtıklarında kazanıp tazminatlarını da alıyorlar. Bazen bunları, bu inisiyatifleri, bu taşın altına insanların kendileri için ve ülkeleri için ellerini koyması gerekebilir çünkü bir kere bu tazminat ödense bu kararı veren ülkenin yargı mercileri tarafından bir içtihat, bir emsal niteliğinde olur. O zaman da buna biraz daha dikkat edilir çünkü bunlar kolay işler değil. Bunu bu kadar görmezlikten gelemezler. Ben şunun da mümkün olduğunu düşünüyorum; Türkiye’nin yetişmiş insan hakları hukukçuları var. Bu davalar sürecinde şunu da gündeme getirmek lazım; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi değil belki ama çeşitli Birleşmiş Milletler başvuru mekanizmaları önünde bir sonraki makalemde bir sonraki projemin bu kadar önceden söyleyip umarım başkasına kaptırmayız. Bence bu sonradan bir Birleşmiş Milletler bireysel komünikasyon deniyor. Bireysel, tam başvuru demeyelim buna, bireysel komünikasyon konusu söz konusu olabilir çünkü netice itibariyle veriyi siz bu makamlara verdiğinizde şunu görecekler; tamam bireysel olarak bu kişiye böyle bir şey yapılmış, bir devlet herkese vize vermek zorunda değil, seyahat özgürlüğü bu kadar mutlak değil ama vize süreçleri karşılaştırmalı olarak ele alındığında Türk vatandaşlarının başka ülke vatandaşlarına muadil konumdaki benzer konumdaki ülke vatandaşlarına göre ölçüsüz bir şekilde farklı muameleye tabi kılınması uluslararası insan hakları hukuku bakımından ayrımcılık yasağının ihlali olarak değerlendirilebilir. Açık söylemek gerekirse eğer ulusal makamlardan bu yönde olumlu geri dönüş alamazsam benim de izleyeceğim rota bu olacak çünkü biliyorsunuz önce iç hukuk yollarının tüketilmesi var. Özellikle Almanya’daki başvuruya olumsuz cevap alırsam bunu bir adını koyma ve utandırma mekanizması derler buna başvurusu olarak ilgili Birleşmiş Milletler mekanizmalarına da taşıyacağım. Benim için çok kişisel olarak kırıcı ve yıpratıcı bir sürece dönüştü. Ben her sene 20’nin üzerinde öğrencimi yurt dışında çeşitli yarışmalara hazırlıyorum. Bu aylar süren bir süreç. Çok ciddi bir akademik araştırma ve çalışma gerektiriyor benim için de onlar için de ve en başından itibaren bu çocuklar bu süreçleri işletmeye çalışırken olumsuz şeylerle karşılaşmaları çok kırıcı oluyor şahsi olarak da. Devletin davranışı dışında bu süreçlerde bu genç insanların muhatap olmak durumunda kaldıkları Avrupalı mevkidaşları, sair öğrenciler, yarışma organizatörleri, oradaki memurlar, bunlar tarafından maalesef empatiden yoksun bir şekilde bir muameleye bazı sözlere maruz kalmaları çok kırıcı bir şey oluyor. Bu esasında bizim insanımızı ve pırıl pırıl gençlerimizi aynı konumdaki Avrupalı kişiler karşısında böyle sanki ikinci sınıf konuma sokuyor. Bu hiç hoş bir şey değil. Bu yüzden bu meseleye bizzat devlet tarafından bir müdahale edilmesi gerekiyor. Almanya’da yeni mezun bir hukukçu daha stajını yaparken benim iki tane dünyanın sayılı üniversitelerinde doktoraya kabul edilmiş, burada bulunan öğrencilerime veya buradaki pırıl pırıl lisans öğrencilerine üstten bir telden konuşma hakkı olabiliyor mesela veya bir mektup yollayacaklar davet mektubu. Bu davet mektubunu keyfi sebeplerle haftalarca geciktirebiliyorlar. Bunun çok yıpratıcı sonuçları olabiliyor. Nitekim biz çok yakında böyle bir süreç yaşadık. Sağ olsunlar hem ilgili başkonsolosumuzun ben çok eleştiriyorum Dışişlerimizi bazı konularda ama olumlu şeyleri de eleştirmemiz lazım. Çok temsilcimiz var. En son Frankfurt Başkonsolosluğumuzun mesela fevkalade bir öğrencilerimize sahip çıkması söz konusu oldu. Keza bizim rektörlüğümüz de, Sayın Rektörümüz de bu konuda ciddi bir girişimde bulundu ama şöyle düşünün; basit bir yarışmaya giden, basit bir konferansa giden bir akademisyenin sanki velisinden izin gerekiyormuş gibi elçiliklerin, rektörlüklerin, vekillerin devreye girmesi olabilir mi? Niye bizim buna böyle bir şeye ihtiyacımız var? Bizim ülkemize bu insanlar döviz bırakıyorlar vesaire gerekçesiyle, istedikleri gibi girip çıkıyorlar. Onlar da giremesinler, madem öyle. Madem Türkiye’de çok ciddi yabancı yatırım var. Tabii ki yabancı yatırımların korunmasına ilişkinde ciddi bir hukukumuz var. Uluslararası hukuk da var ama bu şekilde Türk yatırımcılar Almanya’ya rahat gidemeyeceklerse, o zaman Almanya yatırımcıları da benzer şekilde davranmak gerekebilir çünkü bu tip tepkilere kayıtsız kalmalarının, bu yabancı devletlerin, mümkün olmadığını artık idrak etmemiz lazım. Biz o kadar da küçük, o kadar da önemsiz, hiç küçük ve önemsiz bir ülke ve toplum değiliz. Ciddi entelektüellerimiz, hukukçularımız, akademisyenlerimiz var ve ciddi bir ülkeyiz, öyle olmamız gerekir. Dolayısıyla burada bence müdahalenin netliği süreçte çok belirgin olacaktır.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Ulusal onur meselesi bu. Gerçekten önemli bir mesele. Başka ülkelere uygulanmayan muameleler bize yapılması son derece nitelikli öğrencilerin böyle aylarca bekletilmesine ilişkin ben çok böyle başvuru aldım. Çok zor duruma düşen öğrenciler oldu. Çok nitelikli, çok vasıflı işler yapan öğrenciler artık geceleri uykularını kaçıracak derecede strese girdiler. Bu konu gerçekten son derece önemli. Büyük bir skandal aslında olacak bir iş değil. Çok teşekkür ederiz Kerem Hocam. Gelişmeleri takip edeceğiz milyonlarca kişiye ilgilendirecek bir konu. Son derece önemli bir konu aslında. Gerçekten son derece önemli bir konu ile karşı karşıyayız. Biz konuyu takip edeceğiz. Bugün de Mecliste İYİ Parti önergesi bu konuyu görüştü. Meclis bu konuyu görüştü. Çok önemli konularda insanların ilgilenmediği veya olmaz dediği bu konularda çok önemli programlar yaptık. İnsanlığa karşı işlenen korkunç suçlar, soykırımlar konusunda çok iyi, doğru bir yerde durdunuz. Burada da son derece önemli bir konuda önemli bir müdahillik sergiliyorsunuz. İyi bir hukukçusunuz. Size güveniyoruz. Sonuna kadar sevgili hocam.

Sevgili izleyenler, bugün de programımızın sonuna geldik. Değerli hocamız Kerem Gülay, yine programımızın konuğuydu ve çok önemli bir konuyu masaya yatırdık hep birlikte. Bugün Meclis de bu konuyu konuştu. Hukuki açıdan Kerem Hocamızın bir akademisyen olarak son derece önemli bir müdahilliği var, çok iyi bir takibi var ve konuyu birlikte takip edeceğiz. İlerleyen zamanlarda konu nerelere evrilecek onu göreceğiz.

Entelektüel dünyanın uluslararası çapta mağdur edildiği günlerdeyiz. Türkiye insanları gerçekten çok zaafa düşürülüyor, aşağılanıyor adeta. Bu kabul edilecek bir durum değil. Umarım bu skandallar hakkında gereken hesap sorulur.

Herkese haftaya salı günü saat 21.00’da buluşana kadar iyi akşamlar diliyorum, hoşça kalın.

Yorumlar