31 Ekim 2024
Gergerlioğlu: “
Ahmet Özer’in çözüm sürecindeyken yaptığı görüşmeler, yakınlarının başka bir kişiyle olan görüşmeleri, “Falanca yakınının yakını örgütteymiş.” gibi ifadeler, “Falanca görüştüğü kişi hakkında bir soruşturma varmış.” gibi ifadeler, bize apaçık irtibat ve iltisak hukuksuzluğunu gösteriyor.
Biz zamanında söylemiştik. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” demeyin. Yüz binlerce KHK mağduruna isabet eden irtibat ve iltisak hukuksuzluğu bir gün bir başkasına da değebilir. Bu kez de CHP Esenyurt Belediye Başkanı Sayın Ahmet Özer’e değdi. Fakat şunu söylemek lazım. Sadece şimdi değil yüz binlerce kişiye irtibat ve iltisak nedeniyle hukuksuzluk yapılırken ayağa kalkmazsanız işte şimdi de gelir bulur bu hukuksuzluk CHP’li bir belediye başkanını bulur.
İddialara bakıyoruz, yakınının yakını örgütteymiş gibi ifadeler, iddialar var. Bakın, İzzet Özgenç bir hukuk profesörünün attığı tweet’i dikkatinize sunarım. Diyor ki; “Terör örgütü üyeliğinden dolayı sorumluluğunu gerektirecek bir mahiyet taşımamaktadır bu tutukluluk hadisesi. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsü sonrası çıkarılan KHK’lar ile mevzuatımıza ithal edilen iltisak ibaresinin nasıl kötüye kullanıldığını gösteriyor.” diyor aslında bu durum.
Biz bunu yıllardır söylüyoruz değerli arkadaşlar fakat kimse dinlemiyor. Böyle bir şey olabilir mi? “Efendim, senin hakkında uyduruk birtakım haberler, deliller, iddiaları bir araya getirdik. Hepsini topladık. Propaganda, şu bu denilecek olayları da hepsini topladık. Üç korner bir penaltı denilecek şekilde örgüt üyeliği haline getirdik. Burada irtibat ve iltisakı kullandık ve böylece seni tutukladık, seni mahkum edeceğiz, belediye başkanlığından da indireceğiz.” demek istiyorlar.
Bu yeni bir hadise değil ama bunu da söyleyeyim değerli arkadaşlar. Şimdi insanlar ayağa kalkıyor, bu nasıl bir iş? “Dün PKK ve FETÖ’den irtibatlı iltisaklı sayılan kişiler.” ama şunu unutuyor; bu ülkede son 8 yıldır irtibat ve iltisak kavramları o kadar ağır bir şekilde kullanıldı ki sadece bugün değil kaç yıldır yüz binlerce insan, yakını mağdur edildi, işinden çıkarıldı, sürüm sürüm kötü bir hayat yaşamaya mahkum edildi, yurdundan kovuldu, sosyal yardım verilmedi vb. şimdi de bunun benzerine CHP’li bir belediye başkanı uğruyor. Tabii ki kabul etmiyoruz. Bir de bu durum güya açılım denilen zamanlarda oluyor. Büyük bir hukuksuzluk olduğunu görüyoruz.
Ahmet Özer’in bir aradan beri serbest bırakılması ve halkın iradesiyle seçildiği belediye başkanlığına dönmesi gerektiğini söylüyoruz.
Değerli arkadaşlar bakın hukuksuzluklar bitmiyor. Size ilginç bir belge göstereceğim. Ülkede öylesine hukuksuzluk var ki. Antalya Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nden Hüseyin Özen isimli bir mahpus 9 Eylül 2024’te yeğenleri N.Ö. A.Ö. ve D. Ö.’ye mektup yazmış. Ya ilkokul anaokul çağındaki çocuklar. Ne olmuş biliyor musunuz? Bakın burada rezalet Antalya Yüksek Güvenlikliği Cezaevi Gözlem Kurulu raporu var. Bu kepazeliktir. Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç. Bu kepazeliğe ne diyorsun? Sana en başta soruyorum.
Ülkede hukukun olmadığını biliyoruz ama bu denli trajikomik hadiseler nasıl oluyor ya? Mahpus 3 tane yeğenine, ilkokul ve anaokul çağındaki yeğenine mektup yazmış. Mektupta hiçbir şey yok. Onlara yazdığı mektubun bakın başlığını söyleyeyim ne diyor? “Sevgili Canişkolarıma, Nefes, Ayla, Merhaba, Topraklarımızı Vermeyeceğiz, Korkusuz İşçi, Karınca, Zalim, Sarı Karıncaya Karşı” Başlıklı Masal Bulunmaktadır. Sakıncalı ifadelerin bulunduğu paragraflar ve gerekçeleri Mektup Okuma Komisyonu tutanağında belirtilmiş olup, Bunların terör örgütü ile ilgili olduğu” denilerek mektup engellenmiş. Hatta orada ki birisi muhalefet şerhi yazmış buna bakın. Kimin yazdığını bilmiyoruz. Ya demiş ki; “Ey kurul bu kararı alıyorsun ama böyle saçma karar olur mu? Somut olayda muhatabın örgüt mensubu olduğuna dair bir bilginin olmadığı” burada muhatap denilen kişi üç tane ilkokul ve anaokuluna giden çocuklar arkadaşlar. Bu karara itiraz eden kişi de diyor ki; “Ya bu muhatapların örgüt mensubu olduğuna dair bir bilginin olmadığı, kurumun asayiş ve güvenliğinin hangi nedenlerle tehlikeyi düşürdüğünün gerekçelendirilmemiş olduğu var. Yani haberleşme hürriyetine yapılan bir müdahale olacağını düşünüyorum ve bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını düşündüğümden şerhli imzalıyorum.” demiş bir görevli oradaki ama buna rağmen o kişinin şerhine rağmen mektup gönderilmemiş. Şu rezaleti görüyor musunuz?
9 Eylül 2024’te yeğenine mektup göndermiş. Bir masal anlatmış. Ne yazdığı yeğeni terör örgütü üyesi ne de içerikte böyle bir şey var. Zaten itiraz eden kurul görevlisi de bunu söylüyor. Bütün bunlara rağmen mektup gönderilmemiş. İşte karar burada. Buyurun arkadaşlar karar burada bakın. Böyle rezalet olur mu ya? Bakın Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, siz Adalet Bakanı mısınız? Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevi size ait bir yer değil mi? Şu işleri bir araştırsanız, şu rezalet kararlar nasıl verilebiliyor size bağlı olan cezaevindeki gözlem kurulunda? Bu nasıl iş ya? Bir tane mahpus, üç tane ufacık ilkokul anaokul çağındaki yeğenine mektup yazmış, “Vay terör örgütü haberleşmesi yapılıyor.” denilerek saçma sapan bir karar verilerek çocuklara gönderilen mektup engellenmiş. Ya Allah aşkına bakın başka şeyleri bırakın bu ülkede mahpusların bebeklere gönderdiği mektuplar engelleniyor arkadaşlar ya. Böyle bir ülke olabilir mi ya? Şu rezaleti görüyor musunuz? Sayın Yılmaz Tunç bunlara diyeceğim bir şey var mı?
Bakın mektuplar ortada, belgeler ortada. Biz belgesiz konuşmayız biliyorsun Sayın Bakan Yılmaz Tunç. Size sorduğumuz her şeyin belgeli olduğunu çok iyi bilirsiniz ama bu rezalet ne ya? Bunu da mı görecektik yani? Ya bir araştır Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ni bir ara ya Yılmaz Tunç. Bir sor ya Allah aşkına orası sana ait değil mi? Bir derebeylik mi var orada? “Ya Ömer Bey yani ne yapayım ben oraya karışamıyorum. Yukarıdan talimatlar geliyor biz bilemiyoruz oraya işte bazı yerler uhdemizde olduğu halde müdahil olamıyoruz.” mu diyorsunuz? Sayın Yılmaz Tunç bu rezalet sizin bakanlığınıza güya ait olduğu görünen bir cezaevinde yapılıyor. Bu nedir ya? Allah aşkına şu saçmalıklara bakın yani. Memleketin hali bu. İnsanlar diyor ki; “Ya niye kayyum atanıyor?” ya böyle bir memlekette her tarafa da kayyum tanır. Size de kayyuma tanır. Durup durduğunuz yerde size de kayyum atanır değerli arkadaşlar, memursunuz ama ya valla size de kayyuma tanır. Çünkü çocuklara, bebeklere gönderilen mektuplar engelleniyor uyduruk gerekçelerle. Oradaki kurul görevlileri bile “Ya el insaf ne yapıyoruz biz böyle rezalet karar alamayız.” demelerine rağmen engelleniyor. İstersen sor bana, Sayın Bakan Yılmaz Tunç. Belgeleri göndereyim sana. Böyle bir rezalet kararı nasıl alınmış? Siz neden bu kararlar alınıyor biliyor musunuz? “Ey cezaevi müdürü istediğini yap, ben sana hiçbir şey demeyeceğim.” diyorsun. Adam da böyle saçma sapan kararlar alıyor. Sonra ne oluyor? Meclis kürsüsünde Ömer Faruk Gergerlioğlu sizi mahcup ediyor. Bunu yapan görevliler yarın öbür gün uluslararası alanda da mahcup olacak. Şu belgeler gidecek, Nacho Sanchez Amor’un önüne gidecek. Şu belgeler Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ne gidecek arkadaşlar. Yaptığınız yanınıza kar kalır mı? Hukuk önünde hesap verirsiniz. Adalet Bakanlığı yetkilileri İnsan Hakları Komitesi’ne gider, kem küm eder, önlerindeki kağıdı okurlar, hiçbir soruya doğru düzgün cevap veremezler. Bilmiyor muyuz bunu? Sizin haliniz bu. Burada aslan kesilirsiniz. Birleşmiş Milletler’de AİHM’de süt dökmüş kediye dönersiniz. Haliniz bu ya. Gerçekten anlamak mümkün değil. Bunlar olacak işler değil arkadaşlar.
Kırşehir S Tipi Cezaevi! Şu mahpusun haline bakın ya. Adam ölecek, ölecek Sayın Yılmaz Tunç. Kırşehir, S Tipi Cezaevi’nde Mustafa Karatepe. “ Ömer Bey niye ölecekmiş?” Niye ölmesin adam? Ocak, Şubat ayından beri kanser yapılan tek bir tedavi yok. Tedaviyi bırakın, tetkik bile yok ya. Tetkik raporu yok. Ya düşünebiliyor musunuz? Türkiye cezaevlerinde 8, 9, 10 aydır sağlığa erişemezsiniz arkadaşlar. Kansersiniz besbelli. Bir deri bir kemik kalmış bu mahpus şu eski fotoğrafı. Belli ki kanser ben hekimim biliyorum belirtilerinden mahpus yakınları iletti bize. En sonunda birtakım tetkikler yapılmış ve o tetkiklerde de ben görüyorum burada bakın kolonoskopi yapılmış. Kolonoskopide orada bir kanser olduğu bulguları var. Özefagodonoskopi raporu var. Onlarda da sıkıntılar var ve en önemlisi kolonoskopi raporu sıkıntılı ve eğer bir yayılım mı var diye bir de MR çekelim denmiş. MR çekilmiş. MR’ın sonucu ne zaman ortaya çıkacak? Yani ne derler, ölme eşeğim ölme, bahar gelecek, yeşil otlar çıkacak, karnın doyar ve bu arada işte biliyorsunuz mahpuslar da patır patır ölüyor.
Düşünün, Yozgat cezaevinden, Kırşehir cezaevine sevk etmişler. Adam hasta, tedavileri aksamış. Tekrar aksamış, 9-10 aydır adamın tedavileri aksıyor. Ya bir MR sonunda çektirebilmiş. Kanser hastası belli yani tedaviye başlanması lazım bir an evvel. 9-10 ay geçmiş hala bir raporu çıkmamış. Nerede tedavi? Rapor bile çıkmamış. Şu rezalete bakın ya. Ya Sayın Yılmaz Tunç sizin cezaevlerinizde oluyor bunlar ya. Hani sonra diyorsun Ömer Bey niye kızıyorsun? Ya sana nasıl kızmayayım baksana. Şu raporlara bak ya. Hekimim ben görüyorum şu rezalet raporlar yani. Ne zaman bu raporlar çıkmış hala bu kişi tedaviye ulaşamıyor. Olacak iş mi ya? Sonra cezaevinde mahpuslar ölünce diyoruz ki cinayet işlendi. “Aa olur mu Ömer Bey sen de yani” diyorsunuz. Aynen bu adam yarın öbür gün ölse bunun adı cinayettir arkadaşlar. 9-10 ay adamcağız basit bir tedaviye ulaşamamış. Kanser tedavisi başlamamış ve hastalık ilerledikçe ilerliyor ve ömründen gidiyor. Erken başlansaydı ömrünü kurtarırdı. Geç başlanacağı için şu anda Allah bilir 4. evreye geldi. Geçmiş olsun, her şey bitti. Hiç mi sizin vicdanınız yok Sayın Adalet Bakanlığı yetkilileri? Anlamak mümkün değil ya. Bu ne rezalettir. Hani ölenler ölür kardeşim bana ne diyorsun öyle mi? Bu dünyada nasıl olsa kimse bize hesap soramaz Ömer Bey iktidar bizde oh keyfimiz yerinde diyorsunuz öyle mi? Ya bir de bunun öte dünyası var. Ya öte dünyaya inanmıyorsanız vicdan denen bir kavram var ya. Hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Vicdanınız sizi bir köşeye sıkıştırıp sizden bir hesap sormuyor mu? Ya bu kadar mı vicdansız oldunuz? Ben size sorarım. Mustafa Karatepe cezaevinde ölecek ya. Neredesiniz?
Bakın. Kaçıncı intihar vakası? Iğdır S tipi kapalı cezaevi. Geçtiğimiz aylarda söylemiştik. Şüpheli bir ölüm, intihar diye açıklandı. Ercan Çakar. Yakınları bize başvurdu. “Şüpheleniyoruz. Tehditler aldı. Soruşturma yapılmadı. Güvenlik tedbirleri arttırılmalıydı. Göz göre göre öldü.” dediler. Ardından ne oldu? Biz bununla ilgili sorular sorduk. Doğru düzgün cevaplar gelmedi. Sonra ne oldu? Iğdır S tipi cezaevinde ikinci ölüm gerçekleşti. Peki bunu Adalet Bakanlığı yetkililer açıkladı mı? Hayır. Biz kendi imkanlarımızla ulaştık. Adalet Bakanlığı yetkilileri gizlediğiniz ölümü açıklıyorum. Yine bir intihar vakası oldu. Adnan Karayiğit isimli bir mahkumun intihar ettiği bildirildi. Patır patır mahpuslar intihar ediyor. Acaba gerçekten intihar mı? Yoksa başka bir şey mi? Öldürülüyorlar, intihar süsü mü veriliyor veya başka bir şey mi? Psikolojik sıkıntılar yaşıyorlar, bu psikolojik sıkıntılar giderilmiyor, tedavi almıyorlar, göz göre göre ölüme sürükleniyorlar mı? Sen en ağır şartlarda bir S ve Y tipi cezaevi oluştur, kuyu tipi hapishaneler oluştur, gencecik insanları oraya at, zindanın dibine at, kuyunun dibine at, ondan sonra da adam intihar etsin. O kadar sıkıntılar, psikolojik sıkıntılar, fizyolojik sıkıntılar, günün 23.5 saati daracık hücrede kalma gibi olaylar sonrası, “Ne yapalım? Vefat etmiş, intihar etmiş, canı istemiş, intihar etmiş Ömer Bey ne yapabiliriz.” diyorsunuz öyle mi? Ya sizin hiç vicdanınız yok demektir bu.
Siz bu gencecik insanların intihar etmesi için her türlü ortamı hazırlıyorsunuz. Velev ki psikolojik sıkıntılardan intihar etmiş. Bu da sizin suçunuzdur. Çünkü besbelli ki o kadar insan haklarına aykırı bir cezaevi oluşturuyorsunuz. Orada duramayacak insanları oraya atıyorsunuz. Psikolojik sıkıntılar yaşıyorlar ve intihar ediyorlar. “Canım ne yapalım? Takdiri ilahi.” diyorsunuz. Utanmadan bir de dini argümanlar kullanıyorsunuz. Hiç mi utanmanız yok? Hiç mi vicdanınız yok? Hiç mi Allah korkunuz yok ya? Nasıl insanlarsınız siz? Anlamak mümkün değil. Bizim burada vicdanımız sızlıyor. Tanımıyoruz, bilmiyoruz bu insanları ama besbelli bakın kaçıncı ölüm vakası? Kaçıncı intihar vakası? Ki gerçekten intihar mı? Yoksa birileri öldürüp de intihar süsü mü veriyor? Onu da bilmiyoruz. Doğru düzgün araştırma da yapmıyorsunuz ve işte Türkiye cezaları rezaletinin son boyutları bunlar arkadaşlar.
Halil Demir bize başvurmuş. Eşi Dursun Kübra Demir 3 yıldır cezaevinde. Erzincan Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne gönderilmiş. Bu yüksek güvenlikli cezaevleri zaten insanları çileden çıkarıyor. Diyor ki; “Eşim vejeteryan ama vejeteryan yemek verilmiyor. Domates ekmekle habire sabah, öğle, akşam karnını doyuruyor.” şu rezalete bakın. Sayın Yılmaz Tunç duyuyor musun? Bak, daha da ekleyeceğim. İyi duy. “Çeşitli hastalıkları var. 3 aydır talepte bulunuyor, hastane sevki gerçekleştirilmiyor.” memleketin haline bakın arkadaşlar. Böyle bir ülkedeyiz. Dilekçe yazıyor. Düşünün, her vatandaşın dilekçe yazma hakkı var. Dilekçeler buharlaşıyor, yok oluyor.” Ya benim durumum budur. Vejetaryenim, doğru düzgün yemek verilmiyor. Hastaneye gidemiyorum.” diye dilekçe yazıyor dilekçeler yok oluyor. Avukatına mektup yazıyor. Mektuplar avukata verilmiyor. Kardeşim içerideki mahpus ne yapsın ya? Bu kişiyi de mi intihara sürüklüyorsunuz? Allah aşkına yani insanları o kadar köşeye sıkıştırıyorsunuz ki olacak bir iş değil. Doğru düzgün telefon görüşü yapamıyor. İşte size bir başka mahpusun hali daha. Kim onun ismi diye mi soruyorsunuz? Dursun Kübra Demir. Erzincan Cezaevi’nde.
Aydın Karay, Bim Beylikdüzü Kavaklı şubesinde Yusuf Ceyhun Türkgenç isimli bir kişi tarafından 30 santimlik bıçakla öldürülmüş. Katilin yakınları bu soruşturmayı karartmaya çalışıyorlarmış. İddia böyle. Adli tıp kurumuna sevki yapılmış katilin. Nüfuz ve paralarıyla işi çözmeye çalıştıkları yönünde maktulün ailesinin iddiaları var. “Hem evladını kaybeden bir anne hem de her seferinde iki küçük çocuğumu evde bırakıp İstanbul’a kadar gidip her seferinde bu katille göz göze getiriliyoruz. Sizden tek ricamız sesimize ses olunmanız.” diyen bir annenin çığlığını burada sizlere aktarıyorum.
“Eşim Selim Yusuf Öztürk Marmara 1 No’lu Cezaevi’nde kalmakta.” diyor. Cezası en sonunda onanmış ve 31 Temmuz 2023’den sonra onandığı için 31 Temmuz 2023’den önce onananlara tanınan denetimli serbestlik bu kişiye tanınmamış. “Perişan durumdayız. aslında suça iştirak etmedi. Adil yargılanmadık. Boş yere ceza verildi. Kırmızı ışık cezası bile yoktu. İki çocuğumuz var. Biri özel çocuk otizmli ve babasına aşırı düşkün. Perişan durumdayız. 31 Temmuz yasasıyla ilgili hükmü daha sonra verilenleri de 31 Temmuz yasasına dahil edin.” diyor aileler. Binlerce aile bunu söylüyor.
Bir başka aile yine; “31 Temmuz yasası geçici 10. madde hükümlü bulunma ibaresi kaldırılmalı.” diyor. Böyle bir sürü aile bize başvuruyor.
Mahmut Özdemir örgüte katılmış, pişman olmuş, teslim olmuş. Sonra Antalya S Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde 6 müebbet 15 yıl ceza istenmiş. İstinaf cezayı bozdu. Şimdi tekrardan yargılanıyor. Şırnak’tan Antalya’ya ailenin gidişi çok zor. Baba prostat kanseri. Dördüncü evre, ölmek üzere. Kişi pişman olmuş, dönmüş. Sen ona 6 tane müebbet veriyorsun. Ya arkadaş o zaman “Pişman olun.” demeyin kimseye. Ya adam pişman olmuş, “Tamam teslim oldum.” diyor. 6 tane müebbet, artı 15 yıl ceza ile yargılıyorsun. Ya Allah aşkına sen bu meseleyi böyle mi bitireceksin? Bakın kaç yıldır cezaevinde kişi. “Pişman oldum, teslim oldum.” diyor, kendisini ve ailesini perişan etmeye devam ediyorsunuz. Anlamak da mümkün değil.
Bafra Açık Cezaevi’ni geçen hafta da gündem etmiştik. Mahkumlar soğukta veya sıcakta kahvaltıdan sonra dışarı çıkarılıyormuş. Olacak bir iş değil. Nasıl oluyor? Öğle yemeğinde içeri alınıyorlarmış. Düşünün sabah kahvaltıdan sonra dışarı çıkarılıyorsun. Öğle yemeğinde gir. 17.00’a kadar yağmurun altında beklemeye devam ediyorlar. Soğuk havalar başlamış. Memurlar keyfi hareket ediyor. “Bak hak arama seni kapalı cezaevine göndeririz.” diyorlarmış. Bir ay kapalıya gönderiyorlar. O bazen 4 ayı bulabiliyormuş. Plastik kapta yemek veriliyormuş. Bulaşıcı hastalıklara uygun bir zemin hazırlanıyormuş.
Ayrıca Acil Yardım Ve Afet Yönetimi lisans mezunları da bize başvurmuş. Sağlık meslekleri mevzuat güncelleme çalışmasının ivedilikle bitirilmesini istiyorlar. Görev tanımımız yapılmadığı için özel sektörde de çalışamıyoruz. Ayrıca YÖK tarafından sağlık lisansiyeri olarak kabul ediliyoruz. 6 Şubat depremlerinde sahada gönüllü olarak çalışmamıza da izin verildi.” diyor. Afet Yönetimi lisans mezunları kendileri için bakana bu durumu iletmemizi istiyor. Biz de buradan iletiyoruz. Bütçe görüşmelerinde de ileteceğiz inşallah değerli arkadaşlar.
Kazım Güleçyüz, halen tutuklu. Olacak bir iş değil. Düşünün, bir kişiye taziye dilediğiniz için tutuklanıyorsunuz ülkede ama bakın arkadaşlar, herkes ayağına basıldığı zaman kendisi feryat ediyor. Başkasının ayağına basıldığı zaman da feryat etmeniz lazım. İlla kendi ayağına basıldığı zaman değil. Tüm hukuksuzluklara, dayatmalara karşı itiraz etmediğimiz müddetçe herkes kendi ayağına basıldığı zaman feryat eder.
Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz tutuklanıyor, bir kesim ayağa kalkıyor. Ahmet Özer tutuklanıyor, bir başka kesim ayağa kalkıyor. Bu iki kesim diğerleri için pek bir ayağa kalkmıyor. Böyle bir şey olmaz. Bakın biz ayrım yapmadan her hukuksuzluğa karşı burada itiraz ediyoruz. Kriterimiz kimlik değil, hukuksuzluk ve örnek aldığımız şey de vicdan kavramı.
Cezaevlerinden bize gelen mektupları size aktarmaya devam edeceğiz arkadaşlar. Uzun uzun mektuplar geliyor. Biz onları kısaltarak en çarpıcı yerlerini alarak size aktarıyoruz. Bakın onlardan birisi Ümit Çobanoğlu, Döşemealtı Yüksek Güvenlikli Hapishanesi Antalya; “Açlık grevimiz devam ediyor. Kuyu tipi bir hapishanede olmak istemiyoruz. 22,5 saat hücredeyiz.” Düşünün 5-6 metrekarelik bir yerde 22,5 saat dışarı çıkamıyorsunuz. Çıktığınız zaman da daracık 8-9 metre dört tarafı duvarlarla çevrili olan bir havalandırmaya çıkıyorsunuz. “Ağırlaştırılmış müebbetler de burada tutulmamalı. İnsanlık dışı burası. Mektuplarımız engelleniyor. Hüseyin Özen iki yeğenine masal yazıp mektupla gönderdi. İdare örgüt üyeleri arası şifreli haberleşme diyerek engelledi.” Az evvel bahsettim ya. Yani komedi mi? Gülsek mi? Ağlasak mı? Traji mi? İroni mi? bilemiyoruz arkadaşlar ya.
10 yaşındaki çocuğa mektup göndermiş. “Vay efendim örgüt üyeleriyle haberleşiyorsun.” denilmiş. 10 yaşındaki çocuğu örgüt üyesi ilan etmiş bu Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevi arkadaşlar. Bakın Bastille zindanı mı iyi, burası mı iyi bilemiyoruz. Vallahi herhalde Bastille daha iyi çünkü orada böyle rezaletler yaşanmıyordur sanırım. Mahkeme kararını bile göndermeyi engelliyorlar. Milletvekiline gönderilen mektubu da engelliyorlar. Adam her şeyi engelliyor, “Sana ihlal yapıyorum. Evet. İhlali bildirirsen onu da engellerim. Başka birisine yazarsan onu da engellerim.” Ya burası nedir ya? Nedir yani? Tekrar soruyorum Sayın Yılmaz Tunç. Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevi sizinle ilgili bir yer mi değil mi? Bana lütfen bunun bir cevabını verin. Yani sizin bakanlığınızın uhtesinde bir kurum mu? Yoksa bir derebeylik falan mı var orada? Bir onun cevabını alayım ondan sonra konuşalım sizinle.
Hüseyin Özen, bu ihlali yaşayan kişi yazmış; “Yeğenlerime yazdığım mektup engellendi. 10 yaşındaki yeğenlerimi de terörist ilan ettiler. Anlaşılan sizlere ve gazetecilere yazdığımız mektuplar engelleniyor. Ağır baskılar var burada.” diyor. Adamlar feryat ediyor.
Barış Büyüksu’yu yıllardır gündem ediyorum. Türkiye’den Yunanistan’a geçmeye çalışırken Yunanistan güvenlik görevlileri tarafından öldürüldü bu genç. Biz bununla ilgili bakanlıklara soru önergesi verdik, Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı bu konuyu takip etti onlar da; “Yunanistan’ı bilgilendirdik.” diyor. Yunanistan’dan cevap geliyor. Yunanistan’da Yunan makamları da işi sümenaltı etmişler. Hiçbir işlem yapmıyorlarmış. Tabi yapmaz. Adam kendisi öldürmüş. Bunun hakkında işlem mi yapacak? Fakat aileye bakanlık ne diyor biliyor musunuz? “Biz Yunanistan’dan cevap alamadık ama aileye acayip hukuki destek verdik. Acayip yanında olduk.” Şimdi aile de bize dönüp diyor ki; “Ya valla size böyle cevap vermişler Ömer Bey bu kadar hukuki destek yanımızda olma, dayanışma şu bu diyorlar. Valla biz hiçbirini görmedik. Nerede olmuş, nasıl olmuş bu destek?” bakın, bakanlıkların yalanları böyle ortaya çıkıyor. “Aile olarak soruyoruz. Bizim bu hukuki destekten neden haberimiz yok? Olayın başından beri irtibatta olduğunuz aile kim? Çünkü olayın başından beri bırakın hukuki desteği, bir baş sağlığı bile dilemediniz. Barış Büyüksu bu ülkenin vatandaşı ve bu dava her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının itibar meselesidir.” diyor aile ama bakanlık bize yalan atmaya devam ediyor arkadaşlar. Hiç mi mahcup olmuyorsunuz arkadaşlar ya? Bakın, Dışişleri Bakanlığı’na soruyorum. Hiç mahcubiyet yok mu? Bakın, bana yalan cevap veriyorsunuz. Aile sizi yalanlıyor. Aile diyor ki; “Bakanlık bizi hiç sormadı, etmedi.” Ondan sonra aile sizi yalanlıyor. “Ben Ömer Bey’e yazdım işte. Yalan dolan bir şeyler yazın, gönderin.” öyle de tarih sizi mahkum ediyor ya. Vicdan sizi mahkum ediyor ya. Olacak iş mi bunlar? Sayın Hakan Fidan ya. Bunları sen mi araştırıp, yazıp, imzalayıp gönderiyorsun yoksa görevlilerin mi? Görevlilerin seni kandırıyorsa o daha üzücü bir durum. Allah aşkına ya neyse bir açıkla Sayın Hakan Fidan bu kaçıncı ilginç haliniz?
Rize’de AK Parti’li bir belediye başkanlığı var. AK Parti atıp tutar ya; “Vay alçak İsrail, kahrolsun İsrail.” Rize’de ne yapmışlar biliyor musunuz? Algida firmasının reklamını almışlar Rize’deki ünlü çay bardağına. Bir taraftan bağırıp çağırıyorlar sahnelerde, öbür taraftan ceplere, paralara indiriyorlar. Kim? AK Partili yetkililer.
Bakın, Karar Gazetesi’nin manşetinde arkadaşlar. Karar Gazetesi bunu manşet yapmış. Karar Gazetesi önceki gün de bir başka çifte standartı haber yapmıştı. Filistin için atıp tutan Türkiye iktidarının harıl harıl ticareti sürdürdüğünü, “İsrail’e ticaret Filistin’e ihanettir.” diyen gençleri de darbederek gözaltına aldığı çelişkisini yazmıştı ama iktidarda bir yüz kızarması falan yok. Köseleye dönmüş durumda arkadaşlar. Böyle hiç umurlarında değil. “Nasıl olsa güç bizde.” diyorlar.
Kocaelispor’un haline bakın! Kocaelispor’u her zaman destekliyoruz, yanındayız ama ya Kartepe’de bir haddehane kurarak binlerce, on binlerce, yüz binlerce kişiyi zehirleyecek Yıldız Entegre’nin nasıl yanında olursunuz ya? Şu hale bakın Kocaelispor Stadyumu yerine sponsor olmuş Yıldız Entegre, Yıldız Entegre Kocaeli Stadyumu diye yazdırmış. Sanki Yıldız Entegre’nin bir sürü yerde stadyumu var. Onlardan birisi de Kocaeli Stadyumu. Kocaelispor bile yazmıyor. Kocaelispor, bu hallere mi düştün ya? Stad adeta Yıldız Entegre’nin hissediliyor. Kocaelispor, Yıldız Entegre’ye bir sponsorluk vermiş anlamında değil. Yıldız Entegre sanki bu stadyumu inşa etmiş sahibi. Bir sürü yerde stadyumu var, bir tanesi de Kocaeli. Kocaelspor yetkililerinden bir açıklama bekliyorum. Bu ne hal ya? Mecliste bakın biz size bunu soruyoruz. Çok üzücü bir durum. Bu Yıldız Entegre nedir ya? 3 kuruş para için halkı zehirleyen, korkunç bir haddehane yapan, idare mahkemesinin buna dur dediği bir holdinge nasıl sırtınızı dayıyorsunuz ya? Günahtır ya. Olacak bir iş değil yani gerçekten.
Kocaeli’de bir tane genç darp edilmişti. Polis tarafından durduk yere çok aşırı bir şekilde darp edilmişti. Bunun video görüntülerini görmüştük. Biz İçişleri Bakanlığı’na sorduk. İçişleri Bakanlığı’nın bize evlere şenlik bir cevabı var. Darbeden kişi hakkında değil, darbedilen gariban genç hakkında yasal işlem başlatmışlar. Memleketin hali bu arkadaşlar. Polisle ufak bir tartışmaya girmeye görün. Anında siz suçlu ilan edilirsiniz. Bir ton dayak yersiniz. Ardından da “Polise mukavemet” denilerek bir ton ceza aldırılırsınız. İçişleri Bakanlığı’na dedik ki; “Son 8 yılda polis tarafından vatandaşlara orantısız güç kullanıldığına dair vakaları bize anlatır mısınız?” “Hiç şikayet yok.” demiş. Bakın emniyetin bize cevabı. “Efendim hiçbir şikayet yok.” Ya orası tam bir cennet yani! Kocaeli Valiliği ve Kocaeli Emniyeti bize böyle söylüyor. “Ya burası tam bir cennet ya. Hiçbir orantısız güç yok. Bırakın bu ayı bu yılı son 8 yıldır hiçbir orantısız güç kullanmadık.” Maşallah ne kadar süper yalanlar atıyorsunuz ya! Biz size binlerce vaka sunduk Allah aşkına! Kafası kırılan, dikiş atılan, neler neler, bir ton vaka anlattık size ya! Şu cevaplara bak ya! Allah aşkına böyle cevap mı olur Sayın Ali Yerlikaya? Güldürmeyin insanı ya! Biraz ciddiyete davet ediyoruz sizi.
Biraz gecikmeli de olsa sevgili İbrahim Kabaoğlu Hoca’yı tebrik ediyoruz. İstanbul Baro Başkanlığı seçimleri için tebrik ederiz diyoruz.
Bize gelen mektuplara devam ediyoruz. Sincan 1 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Alişan Gül; “Açlık grevi sonrası ayaklarımda yanma ve ağrı oldu. Nöroloji bölümüne sevk edildim fakat 2 aydır EMG çektiremedim. Ağrılarla yaşamak zorunda kaldım. Rahatsızlıklarım artıyor. Tedavi temel hakkımızdır.” diyor. Cezaevlerinde mahpuslar sağlığa erişemiyor arkadaşlar. Binlerce mahpusun hali bu. Ulusal ve uluslararası yetkililer duysun.
Barış İnan Kandıra 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nden; “Katarak nedeniyle göz ameliyatı olmak istiyordum fakat göz muayenesi bile yapmadılar. Çünkü kelepçemi çıkarmak istemediler. Güya benim parmaklık arkasında muayene edecekmiş doktor hanım.” Sanki vahşi hayvan, “Parmaklık arkasından muayene ederim.” demiş. Şu hale bakın. “Kelepçesiz muayene edeceksem.” sanki bakın arkadaşlar maymun sanki, vahşi hayvan sanki. “Parmaklık arkasından olursa muayene ederim.” demiş. Ya arkadaşlar hangi çağda yaşıyoruz ya? Sayın Sağlık Bakanı, bakın Doktor İrem Işık, bir de kendi savunmasında da yalan atmış. Öyle diyor Barış İnan. “Yapmadığımı yaptı diye gösterdi. Sonuçta hastayım ve katarak ameliyatı olamadım. Adalet Bakanı ve Sağlık Bakanı duysun bunu, bu ülkede bunlar yaşanıyor.” diyor Barış İnal, Kandıra 2 No’lu, F Tipi Cezaevi’nde.
Bakın Aytaç Ünsal bize Edirne F Tipi Cezaevi’nden göndermiş. Bu karikatürle beraber Ayten Öztürk’e yapılanları anlatmış. Şurada 8, 9, 8 yazıyor ya. 6 aylık gözaltında tutulduğu sürece Ayten Öztürk’e yapılan işkenceler sonucu vücudundaki yara sayısı bu, 898. Bak diyor ki; “898’in üstünde yükselmiş ve özgürlüğü talep ediyor” gibi bir karikatür. Şimdi Aytaç Ünsal demiş ki bize; “Filistinli kahramanlar onur, namus ve adalet duygusunun halkların yüreğinden koparılamayacağını gösterdi. Ayaklarının altında cennet olan anneler ve bebekler, dünyanın daha değerli olmadığını haykırdı. Narin’e yapılanlar, Ayten Öztürk’e yapılanlar, konuşan her kişiye yapılanlar, darp edilen mahpuslara yapılanlar halkın hafızasından silinmez. Mahpus Hasan Karapınar’ı katletmek, Bahar Kurt’u sakat bırakmak mı istiyorlar? Yüreğinde sınırsız sevgiyi taşıyanlar hangi engeli aşamaz ki?” diyerek bu karikatürü çizmiş ve engelleri aşan Ayten Öztürk’ü göstermiş.
Dicle Bozan, Bünyan Kadın Cezaevi’nden yazmış; “Özgürlüğümü kısıtlayıp hapse atmaları yetmezmiş gibi bir de kafalarından Ayşe Mahmut olan ismimi Dicle Bozan olarak değiştirdiler.” Bakın, memlekette bunlar yaşanıyor. Mahpusun ismi Ayşe Mahmut. Hapse girdiği zaman diyorlar “Senin ismini beğenmedik, Dicle Bozan yapalım.” bütün belgeler, evraklar ortada. Suriyeliymiş bu kişi, Suriye’den evraklarını getirmiş, tüm nüfus evraklarını, hala ismi uydurulmuş bir isim. Adalet Bakanlığı yetkilileri bu rezaleti yaşıyorlar. Kendilerine de evraklar ulaştırıyoruz aylardır, hala bir gelişme yok. Bu nasıl bir iştir anlamak mümkün değil! Tamam, insanı attın cezaevine de ismini değiştirip de onun yakınlarıyla görüşemez hale getirmek de nedir ya Sayın Yılmaz Tunç? Bunlar ne rezaletlerdir yani? “Bakın, şu an yakınlarımla bile bundan dolayı görüşemiyorum. Devlet yetkilileri sorunumu çözmüyor. Yargıtay’da olan ceza onanırsa tek başıma hücrede ismim değiştirilmiş olarak tutulacağım. Bakan Yılmaz Tunç beni duymuyor mu?” diyor. Valla biz de buradan soruyoruz. Sayın Yılmaz Tunç duymuyor musun? Bunlar ne skandallardır ya! Sizin zamanınızda yaşanıyor bunlar. Bakın, “Siz ya bu işi örtbas ederiz Ömer Bey öyle hallederiz.” diyorsunuz ama uluslararası alana taşınıyor bunlar. Biz size söyleyelim. Birleşmiş Milletler’de sonra yetkilileriniz, görevlileriniz kemküm ediyor. Önlerini ilikleyerek böyle kağıtlardan okuyorlar, kemküm ediyorlar. Ne oluyor? Sonra hakkınızda çok ağır raporlar çıkıyor. Birleşmiş Milletler’den, Avrupa Birliği’nden, Avrupa Parlamentosu’ndan bir ton ağır rapor çıkıyor. “Onlar işte düşmanlar bilmem ne.” diye atıp tutuyorsunuz, hamaset yapıyorsunuz, gülünç duruma düşüyorsunuz.
DİAYDER, Kürtçe hutbe vaaza taziyeye gitmeye ceza verildi arkadaşlar bu memlekette! Bu da tarihe bir kayıt olarak düşsün. Din adamları da mahkum edildi, haksızlıklara itiraz ettiler, terörist ilan edildiler. Bu vicdansız kararlara diyeceğiniz yok mu diye soruyoruz. Diayder üyeleri hakkında açılan davada 12 kişiye 6 yıl, 3 ay, 4 kişiye 7 yıl, 6 ay ceza verildi. Uyduruk gerekçelerle Ekrem Baran ve arkadaşları, gördüğünüz birçok hoca, bunlar medrese alimi, hürmet edilecek kişiler. Bunlar iyi alimler, Allah’tan korkan insanlar. Çıkar, menfaat için, para için dinini satabilecek kişiler değil bunlar. Bunlar Allah için yaşayan ve Allah için Allah’ın dinini anlatan kişiler arkadaşlar ya. Ama böyle olunca ne oluyor? İşte uyduruk gerekçelerle devlet bu kişileri cezalandırıveriyor. Kabul etmiyoruz, vicdanlar da kabul etmiyor, itiraz etmeye devam edeceğiz.
Muhammed İsa Abdullahi. Bakın, biz bunun için çok uğraşmıştık. Saab diye bir lokanta açmıştı. Ankara polisi bu lokantayı gidip kapatmıştı. Elin garibanı, Somalili, Ankara’da lokanta açmış bir adamın iş yerini gidip niye kapatırsın ya? Ankara polisi. Ben gittim, Sayın Mustafa Yeneroğlu gitti, bir sürü uğraş verdik, sonunda ite kaka lokantayı kapattılar. Ne olmuş biliyor musun? “Vay efendim, orada bu isim olmaz.” Saab, Türkçe değilmiş. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Adama lokantasını kapattırdılar. Aynı yere açılan lokantanın ismi ne biliyor musunuz? Bu sefer İngilizce, “Verte Coffee House.” bu da yabancı dil, bu da yabancı dil. Buna kızıyorsan niye buna kızmıyorsun? “Efendim işte o İngilizce. Öyle Afrika dili değil modern dil.” Bakın ya şu rezalete bakın. Ankara Emniyeti, İçişleri Bakanlığı. O kadar zorlamayla bu kafeyi kapattırdınız bu gariban insana. O şu anda Somali’den bu gerçekleri haykırıyor. Tek bir cevap veremiyorsunuz. Ben de size meclis kürsüsünden soruyorum. Bu ne rezalet ya? Bu nasıl bir ırkçılık? AK Parti MHP Cumhur Zulüm İttifakı’na soruyorum. Somali dili yasak ve Saab’ın da o kadar güzel bir anlamı var ki yani herkes için bir nimet, herkes için cömertlik gibi çok güzel anlamları olan bir kelime. Sen kalkmışsın aynı yere İngilizce isimli bir iş yeri açılıyor, “Başım gözüm üstüne.” diyorsun tutar yanınız yok arkadaşlar! Bu kurumsal bir ırkçılık. Bunu da net olarak kaydedelim.
Yenidoğan Çetesi meselesi Türkiye’de çok konuşuldu. Fakat fikri takip yapmak lazım. Mecliste bir komisyon kuruldu. Yenidoğan Çetesi ve diğer mağdur edilen bebekler için bir komisyon kuruldu. O komisyonun Dem Parti adına üyesiyim. Bundan da mutluluk duyuyorum. Masum bebeklerin hakkını, hukukunu korumaya çalışacağız.
Bu iktidarın iki yüzü ortaya çıktı arkadaşlar. Bakın her gün çıkıyor. Nasıl çıkıyor? İstanbul’da bir fuar yapıldı. O fuarda BAE Systems isimli İsrail’e silah tedariki yapan bir firma Türkiye fuarlarında stant açtı. Gidip Adem Özköse bunu protesto etti, gözaltına aldılar. Sonra serbest bırakıldı ama darp edilerek gözaltına alındı. Ardından vukuatlar bitmedi.
Şimdi de birçok liman, aralarında vekili olduğum Kocaeli’nin limanlarından kalkan gemiler İsrail’e mal götürüyor. Mesela onlardan birisi İsrail’in bir tedarik şirketi Zim. İsrail Devleti ile neredeyse aynı tarihli bir şirket bu. Ezer Weizman’ın kurduğu bir şirket. Korkunç siyonist bir şirket. İsrail Devleti’nin soykırımcı mantığından beri olmayan bir mantığı var ve bu şirkette şu anda bu gemi ticaretini şakır şakır yapıyor. Hiç utanmıyor bizim Türkiye iktidarı yetkilileri. Ben, arkadaşlar “AK Parti MHP Cumhur Zulüm İttifakı” dediğimde bana “Niye diyorsun?” diyorlar. Kardeşim zalimsiniz, zulüm dolusunuz. Yalancısınız, çıkarcısınız, ikiyüzlüsünüz. Ya size ne diyeyim ya bakın tüm evraklarla belgelerle gösteriyoruz sizin yaptıklarınızı ya. Tek bir cevap da veremiyorsunuz. Ondan sonra zulüm, zalim dediğimizde de kızıyorsunuz. Hiç kızmayın biz size bunu söylemeye devam edeceğiz.
Ferit Şenyaşar sonunda bir barış masasına oturdu. İnşallah gerçek bir barış olmuştur diyoruz. Biz ne kadar içimiz acılar, hüzünler, kahırlarla dolu da olsa barış yanlısıyız. En sonunda bu işlerin barışla çözülmesi gerektiğini söylüyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Özbekistan seçimleri dolayısıyla Meclis Türkpa heyetiyle Özbekistan’daydık. Özbekistan’da seçimleri takip ettik ve Özbekistan’ın demokratikleşme isteğini gözlemledik. Ne derece var? Gerçi çok iyi sonuçlar göremedim ben kendi şahsıma. Hani İslam Kerimov diktatoryasından sonra şu anda yeni cumhurbaşkanı var ve demokratikleşmeye çalışıyorlar ancak kurulan birçok partinin iktidarıyla, muhalefetiyle tek bir merkezden kurulduğu görülüyor. Seçimlere gittik, katıldık, gözlemledik. Çok düşük oranda bir katılım olmasına rağmen %74 diye bir sayı açıklandı ki biz onun ancak 1/3, 1/4 olduğunu tahmin ediyoruz. Belli ki gizli oy açık tasnif yerine açık oy gizli tasnif yapılıyor ki sonuçlar hiç iç açı değil yani mantıki olarak vicdani olarak ben açıkçası şahsıma tatmin olmadım bu sonuçlardan.
Aynı zamanda İslam düşünce dünyasının önemli merkezleri olan Buhara’da İmam Muhammed Behâuddîn Şâh-ı Nakşibendî, İmam-ı Buhari Hazretleri ve diğer pek çok alimin türbelerini de ziyaret ettik. İslam düşünce dünyasının çok önemli meyvelerinin verildiği bu yerler şu anda solmuş, kurumuş ve o eski bin yıl önceki üretkenliğinden eser yok. Sadece tarihi eserler olarak o binalar duruyor. Aslında o binalara bir ruh, akıl, bilim, vicdan, düşünce katmak lazım. Niye İslam dünyası yapay zekayı üretecek bir duruma gelmedi diye sorgulatmak lazım ki yeniden İslam dünyasında bilimsel gelişmeler neşet etsin. Bu konu üzerinde daha çok şey söylenir ama bu kadar söyleyerek geçelim.
İslam dünyasının çok önemli bir bilim merkezi olan Kalan Mescidi’ne gittik. Keşke dünyaya bilim ihraç etmiş bu şehirler yüz yıllardır solmuş, kurumuş olarak kalmasaydı diyoruz.
Çok büyük öneminden dolayı her hafta gündeme getirdiğimiz insan hakları ihlallerini anlatıyoruz.
Cemal Kaşıkçı, Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğu’nda imha edildi, yok edildi. Ne dirisi ne ölüsü var. Bununla ilgili dosya, Erdoğan’ın bir sürü bağırıp çağırmasından sonra Suudi Arabistan’a takdim edildi, hediye edildi. Mesele kapatıldı ve şimdi herkes üstüne bir bardak soğuk su içti. Adam da öldürülmesiyle kaldı gitti ama biz buna itiraz etmeye devam ediyoruz ve adalet istiyoruz bu konuda.
Osman Kavala zulmen cezaevlerinde 7 yılı aştı. Büyük bir hukuksuzluk yaşıyor. Sayın Selahattin Demirtaş gibi hakkındaki AİHM kararları tanınmıyor ve zorbalıkla cezaevinde tutulmaya devam ediyor. Hem Kavala Sayın Selahattin Demirtaş.
Şerif Mesutoğlu işlemediği bir cinayetten dolayı ağırlaştırılmış müebbet mahpus ama belli ki bu cinayeti işlememiş, içeride kendini yaktı, açlık grevleri yaptı. “Ben böyle bir şey yapmadım. Çok yanlış bir karar verdiniz.” diye feryatlar etti yıllardır ama onu dinlemediler ve onu o zindanların dibine attılar. Bunu belki yasalar emrediyor, günün hukuku böyle emrediyor ama vicdan bunu kabul etmiyor. O yüzden biz vicdan yanlısıyız. O yüzden vicdan kavramını öne çıkarmaya çalışıyoruz.
Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı. O da yaptığı iyilikler zulme karşı direnişlerden dolayı zindanlarda.
Sevinç Çakır, bakın kendisi de adalet bekliyor Adalet Bakanlığı’nın önünde mazlum bir anne ve bu anne oğlu için, Diyarbakır Cezaevi’ndeki Murat Çakır için haykırıyor, isyan ediyor, itiraz ediyor ve tüm haliyle, tüm cismiyle, ruhuyla haklı olduğunu herkese gösteriyor ve bu haksızlığa isyan ediyor, kabul etmiyor, direnişinin yanındayız.
Gabonlu Dina haksız, hukuksuz bir şekilde öldürüldü. Yargılaması da çok tatminkar bir şekilde ilerlemiyor. Takip ediyoruz. Herkes onu bıraksa da biz öldürülmüş bu kişinin yanında olmaya devam edeceğiz.
Yusuf Bilge Tunç, 6 Ağustos 2019’da kaçırıldı ve kaybedildi. Yok bu kişi! Bu kişi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dosyası götürülen bir kişi, Birleşmiş Milletler’e götürülen bir kişi. Tüm dünya bu kişiyi konuşuyor ama Türkiye bu dosyayı ham hum şaralop, örtbas edip sümenaltı ediyor. Resmen bir insan katledilmiş, yargısız infaz yapılmış belli ki ve kimse bu konuyu açıklamak istemiyor. Biz Cumhurbaşkanı Yardımcısı’na defalarca sorduk, Adalet Bakanı’na, İçişleri Bakanı’na hepsi suskunluk içinde. Suskunluk içinde olmasalar da boş boş laf salatası yapan hamasetler yapıyorlar. Fuat Oktay gibi mesela kendisine önceki yıllarda görüşmelerde sorduğumuzda bize doğru düzgün cevap vereceğine “terör” diye abuk sabuk cevaplar vermişti.
Gökhan Türkmen ve Yasin Ugan onlar da zorla kaçırılıp kaybedilen ama en azından canını kurtaran ve en azından ölümden kurtulan kişiler şu anda Sincan Cezaevi’nde kalıyorlar ve kendileri tüm kamuoyuna “Biz uzun süre kaçırıldık ve işkence edildik.” diye binlerce defa haykırdılar. Onların en azından canı gitmedi. Şu anda cezaevindeler.
Gülistan Doku da 3 yıla aşkın bir şekilde bulunamıyor ve mağduriyet devam ediyor.
Hürmüz Diril, eşi Şimoni Diril’in cesedi bulunduktan sonra halen kendisinin izine rastlanmayan bir kişi. Yargı sürecini takip ediyoruz. Kendisini ve adaleti talep ediyoruz.”
























Yorumlar