25 Haziran 2025
Önümüzde yine birçok konu var ama en başında kamuoyunun Ağustos ayından beri konuştuğu bir konu ile ilgili açıklamalarım olacak. Onu ön plana alıyorum. Nedir bu konu? Malum Diyarbakır’da Tavşantepe köyünde bir kız çocuğu öldürülmüştü. Narin Güran, sadece o köy değil, sadece Diyarbakır değil, tüm Türkiye 85 milyon bu cinayeti konuşmuştu ve ardından anne, abi ve amca ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilmişti ve konu üzerinde çok spekülasyon yapılmıştı.
Biz Erzincan Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde anne Yüksel Güran ve abi Enes Güran’ı ziyaret ettikten sonra geçtiğimiz hafta Cuma günü de amca Salim Güran’ı ziyaret ettik. Köye gitmiş, yüzlerce sayfa dosya okumuş, gazetecilerle, hukukçularla konuşmuş birisi olarak cezaevindeki mahpuslarla da görüşmek istemiştim ve konuyu anlamaya çalışmıştım.
Anne ve abi ile görüştükten sonra amca ile de görüştüm ve konu hakkındaki görüşlerim netleşti. Tabii ki kararları mahkemeler verir fakat mahkemelerin yanlış, hukuksuz kararlarına karşı da insanların itiraz etme hakkı vardır. Araştırma inceleme hakkı vardır. O dosyaları tetkik etme hakkı vardır. Yargı kamuya açıktır. Dosyalar kamuya açıktır ve itham edilenler ile de konuşmak gerekir. Boşuna İstinaf mahkemeleri yok. Boşuna Yargıtay yok. Yanlış kararlar alınabiliyor. Bazen hiç işlemediğiniz bir suç ile ilgili ağırlaştırılmış müebbet cezası alabiliyorsunuz. Öyle bir şey ile alakanız yok ama en acımasız, en ağır ceza veriliyor.
Son cümlemi baştan söyleyeyim. Ben uzun süredir konuyu iyice araştırdıktan sonra Güran ailesinin masum olduğunu düşünüyorum. Böyle olduğu çok net ortada. Yüksel Güran, Enes Güran, Salim Güran’ın bu cinayet ile bir alakası olmadığı ayan beyan ortada.
Bakın ben Salim Güran’la konuştum ve görüşme notlarımı da size biraz aktaracağım. Salim Güran 46 yaşında, 1978 doğumlu, 7 çocuğu var, 4 kız, 3 erkek. Ben onunla cezaevinde görüşmek istedim. Bir müddet Adalet Bakanlığı Ceza Tevkifevlerii Genel Müdürlüğü tarafından engellendim. Israr ettim ve cezaevi Genel Müdürlüğün izin vermediğini söyledikten sonra yine ısrar ettim ve en sonunda Salim Güran’la görüşebildim. Bu engellemenin anlamını da anlayamıyorum. Neden engellenirim? Ve neden ısrar etmek zorunda bırakılırım? Sonunda görüşebildik.
Salim Güran beni gördüğü anda oldukça kötü bir ruh halindeydi, onu anladım ve yanıma geldiği zaman kendimi tanıttım ve bana en başta “Ömer Bey bizim ailemizin başına gelenler bir dağın başına gelseydi o dağ çökerdi. Perişan olduk, zulüm üstüne zulüm gördük, mahvolduk. Tüm ailemiz, tüm Güran’lar perişan oldu. Hiç hak etmediğimiz bir şeydi. Suçsuz ve günahsızız. Bunu tüm delilleriyle size anlatacağım.” Dedi ve o günü anlatmasını istedim. Tüm ayrıntılarıyla anlattı.
Sıradan bir gün yaşamış besbelli. Sabah kalkmış, önceden kaza yapan araç yerine bir başka araç almışlar. Çarıklı köyüne gitmiş. Orada arabayla ilgili meseleler olmuş ve “Ben zaten kardeşlerimle ortak araba kullanıyorum. Çocuklar biniyor evin önünde ve Çarıklı’dan döndük, 11.00’da Diyarbakır’a gittik çünkü önümüzde bir Erhan kardeşimin oğlunun düğünü vardı. Biz de Diyarbakır’a arabaya doluştuk gittik. Eşi, çocukları, 7 kişi gitmişler. Alışveriş yapmışlar. Düğün alışverişi, kızlarına düğün elbiseleri almış. Ardından alışveriş bitmiş. Köye doğru dönmeye başlamışlar. Bir benzin istasyonunda 200 liralık benzin almış ve diyor ki: “Bizim böyle yedi kişi bir arabada doluşup bir benzin istasyonunda durup benzin almamız bile daha sonra o kadar yalanlara vesile oldu ki hüya biz arabada cenaze taşıyormuşuz. Narin’in cenazesini taşıyormuşuz. Ya daha cinayet bile işlenmemiş.” Bakın bir görüntüden ne yalanlar uçuruluyor. Diyor ki: “ 7kişinin olduğu bir arabada cenaze saklayacakmışız. Bu kadar uçuk kaçık iddialar dolaşıyor.” Oradan kalkıp köylerine geliyorlar. “14.45 gibi evime girdim. Telefonumu şarja taktım. Evde altınlarım vardı. İnternetten altın fiyatlarını takip ettim. İnstagram’da surf yaptım. Hesap makinesinden hesaplamalar yaptım. Sonra lavaboya gittim. Geldim, elimi yıkadım. Yemek yedim. Oturma odasında benim bir koltuğum vardı. Oraya oturdum. Sonra telefonu şarja koydum. Yemek yedim. O sırada Nevzat beni aradı. 15.08’de “Bremin” demiş yani Türkçesi “kardeşim” diyor ki: “ Adamla üç aydır konuşmuyoruz bana Bremin dedi. Sonra suyum yok.” demiş. “Ya köyde sular akıyor nedir bu suyum yok?” diyorsun. “Sonra bakarız.” demiş Nevzat’a. Yemek yediği de zaten telefondaki seslerden anlaşılıyor. O sırada adam yemek yiyor. Bakın başka bir şey yapmıyor. Yemek sesleri telefonda zaten çıkıyor. Ardından “Ben çok çay içerim. Yemekten sonra çayımı getirdiler. Çay içiyorum. İnternete bakıyorum. Tuvalete gidip geliyorum. Giderken, gelirken telefon cebimde.” diyor. Baz kayıtlarında Arif’in evinde çıkıyor Salim’in telefonun baz kayıtları. Bu garip bir durum. Tuncay Beşikçi de bunlara itiraz ediyor. Benim tahminim evin içindeki bu dolaşmaları ki telefondaki adım sayara baktığınız zaman 45 adım var. Odadan lavaboya gitmesi belki bazılarda Arif’in evinde görünmesine neden olmuş olabilir diye düşündüm. Açıkçası çok net bir şey diyemiyorum ama benim öyle tahminlerim oldu ve ardından “Çayımı içtim, tarlaya gittim. Ramazan Atasoy vardı. Miran Güran da geldi. Orada Hindiler dolaşıyordu. Ben Hindileri çok severim. Onların videosunu çektim. Elektrik tamircileri geldi, pamuk tacirleri geldi. Tarlada konuştuk, ettik.” sonra trafo ile uğraşmış herhalde. “Ardından Maşallah’ın evine gittim. Akrabalarım gelmişti düğün için. Onların ellerini öptük. Sonra Ramazan Atasoy beni aradı. “Ya bir tarlaya gel, bir mesele var, bir sıkıntı var.” dedi. Kalktım tarlaya gittim. Orada iken saat 20.00 civarlarında kendisine bir telefon geliyor kızı Gizem’den “Baba Narin kayıp.” mesele orada başlıyor. “Nasıl kayıp?” diyor ve kalkıp gidiyor Arif’in evinin önü oldukça kalabalık. Sabri’den ilkokulun kamera görüntüleri için anahtarı alıyorlar. “Her tarafa bakınmaya başladık. Deli gibi. Bir bakıyoruz, yok ama bizim içimize sinmiyor. İki, üç kez bakıyoruz. Herkes her yere koşturuyor. Gece 3’e kadar sağda solda aradım.” en son Barış diye sanırım birisinin evinin oralarda çok artık yorgun ve uykusuzken havada sıcakmış dışarıda uyuyup kalmış. “Sabah kalktık yine Narin nerede? Derenin oraya gittik. Mazgala mı takıldı diye oralarda aradık. Suya atladım girdim çıktım herkes baktı yok. Bir poşet bulmuşlar Narin sanmışlar. Sonra dönmüşler yok yok yok. Jandarma bana sürekli “Şuraya gidelim buraya gidelim.” diyor mahvoldum kafam allak bullak. Herkes beni çağırıyor ardından orada köyün girişinde romanların bir çadırları var orada bir kırmızı terlik bulunmuş Muhammed Kaya bulmuş herhalde sonra anlaşılmış ki Narin’in terliği değil. Bana iftira atıyorlar. Güya ben hedef saptırmışım. Muhammed Kaya’ya demişim git oradan bir uyduruk terlik bul öyle bir şey yok.” diyor. Daha sonra jandarmanın inkar ettiği bir olayı anlattı. Çok çarpıcı. “4. gün Jandarma ile beraber üfürükçüye gittik.” diyor. Ya dedim emin misin? Bunu reddettiler resmi açıklama yaptılar. “Hayır üfürükçüye gittik istihbaratçılar, jandarma hepimiz toplandık ve fürükçüye gittik. Narin’i bulamıyoruz, bize bir yol göster. Onlar da bir tarif yapmışlar. Hatta o tarife göre gidip bir adamın evinin kapısını kırmış jandarma. Trajikomik şeyler yaşanmış. Ardından günler sonra Eker Çiftlik Kamerası bulundu. Nevzat’ın dereye gittiği anlaşıldı. Bu arada da olaylar büyüyünce bizim her Kürd’ün evinde mermi vardır o mermileri saklayalım diye düşündük. Bunlar abartıldı veyahutta benim skort konuşmalarım vardı. Onları tedirgin oldum, sildim. Bunlar bir şüpheye neden oldu. İş büyüdükçe büyüdü ve bana ağır ithamlar yapıldı. Sanki yengelerimle düşen, kalkan bir adammışım gibi çok ağır hakaretler yedim jandarma karakolunda. “Sana uçan tekme atarım, görürsün gününü.” dediler hakaretler yapıldı jandarma karakolunda. Çember daralıyor, daralıyor dediler. Ne çemberi? Şahingöz kamerası da silinmiş. Güya nasıl silinmiş? Birileri onu bilerek silmiştir. Sabit kamerayla ilgili görüntüler bulanık ama avukatım bu görüntüleri netleştiriyor, kamuoyuna beyan edecek ve gerçekler ortaya çıkacak. Nevzat bizimle sürekli dolaşıp duruyordu ve baştan şüphelenmedik çünkü habire bizimle dolaşıp duruyordu.” kendisinin itham ettiği kişi Nevzat ve ailesi. Gerçekler nedir bilemiyoruz ama kendisinin dedikleri bu ve Ensarioğlu’nun sözleri, diğer evine gelen belediyenin sunduğu yemek hizmetini reddetmesini de anlattı. “Bunların siyasi bir arenaya çekilmesi çok yanlış. Ensarioğlu benim babamın dostu idi, böyle bir tanışıklık vardı. Partinin verdiği yemekte o sırada kameralar burnumuza burnumuza sokuldu. Eşlerimizi çekti, çok rahatsız olduk ve benim kafam allak bullak bu sırada bundan dolayı reddettim. Yoksa partiye karşı saygısızlık olsun diye reddetmedim. Bunu herkes bilsin. Bize yemek sunandan Allah razı olsun ama kimseye karşı bir alerjimiz yok ama çok perişan durumdaydık. Bütün kameralar tepemizde mahremiyetimize giriyorlar ve bundan dolayı o sırada “Ya gidin başımdan kimseyi istemiyorum.” dedim. Yoksa bizim evimizde hakikaten yemek pişmiyordu. Ben niye yemek istemeyim? Biz her tarafı aramaktan evde yemek yapamayan bir aileydik.” dedi ve daha pek çok şey anlattı. Baz raporlarının doğru olmadığını, kendisinin cinayet anlarında internette dolaştığının sabit olduğunu ve böyle ağır ithamlardan dolayı perişan durumda olduğunu söyledi. Kendisini bitkin, yorgun ve zayıflamış olarak gördüm. Umarım istinaf mahkemesindeki tartışmalar Yargıtay’da adaletle biter ve bu ailenin suçsuzluğu ortaya çıkar.
Erzurum Cezaevi’nde başka mahpuslarla da görüştüm. Mahsum Yüksekbağ, bir Kürt mahpus, Batman’lı, elektronik mühendislik son sınıftayken tutuklanmış. Maalesef her Kürt gencinin başına gelen Kürt meselesi nedir diye sorulduğu zaman ortaya çıkan şeyler. Kendisi hasta, beyninde 2.5 santimlik anevrizma var ve Erzurum Eğitim Araştırma Hastanesi’ne gitmişler. Doktorlar “Hemen ameliyat edelim, patlayabilir, ölümcül bir durum oluşabilir.” demişler. “Tamam ameliyat olayım ama ameliyat sonrası seni servise alacağız.” Serviste de jandarma demiş ki: “Servise alırsanız kelepçesiz takibi olmaz. Kelepçe takacaksınız.” Mahsum da demiş ki: “Kelepçe takarsanız ben bunu kabul etmem.” burada bir kriz oluşmuş. Doktorlar: “Acilen ameliyat etmek lazım.” Jandarma diyor ki: “Ameliyat sonrası kelepçe takılacak.” ilk gün düşünün adam beyninden ameliyat olmuş o sırada işi gücü yok kalkıp kaçacak öyle mi? Kapıda zaten asker bekleyecek ama bu da yetmiyor. Ameliyat sonrası ilk gün böyle elleri kelepçeli, yatağa bağlı olarak duracakmış. Mahpus demiş ki: “Ben böyle bir şeyi kabul etmem.” ve kriz çözülememiş. Biz de cezaevi yönetimine dedik ki: “Ya kişi ölebilir her an patlar. Bunun sorumlusu kim?” Herkes birbirine bakıyor. Biz Sağlık Bakanlığı’nı da buradan uyaralım. Adalet Bakanlığı’nı da uyaralım. Siz yetkili makam değil misiniz? Sorunu ben mi çözeceğim arkadaşlar? Hastaneyi arıyorum, cezaevini arıyorum. Ya bu kişiyi bir şekilde ameliyat edin ve bu saçmalığa da son verin diyoruz. Nedir bu kelepçe dayatması diyoruz. Halen bir çözüm yok. Sayın Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, lütfen bu konuyu çözün. O kafadaki anevrizma çok tehlikeli bölgedeki patlamadan bu mahpus ölmeden bu işi çözün.
Mahsum Yüksekbağ ile ilgili bir başka komik bir şey var. Ya komik mi, üzücü mü ne desem bilemiyorum. Mahsum Yüksekbağ’a yakınları Diyarbakır’dan Amedspor forması göndermişler. Amedspor formasının önünde de “Hebun” yazıyormuş. Hebun, Kürtçe “Varlık” anlamına geliyormuş. “Vay efendim teröristçe laflar içeren eşyalar verilmez.” Burada öyle diyor. Mevzuat varmış. “Bundan dolayı formayı vermiyoruz.” Demiş ki Mahsum: “Ne var yani? “Hebun” demek, “varlık” demek. Bu Kürt çocuklarının isimleri. Ne var bunda yani? Verin burada bir örgüt ismi yok, bir şey yok.” “Yok efendim vermiyoruz.” Bakın burada uzun uzun mevzuat yazmışlar “Üzerinde yabancı dilde bilinen terörü övücü, kamuoyunu rencide ve tahrik edici, suçu teşvik edici” arkadaşlar yani gülmek istiyorsanız şu belgeyi okuyun. Türkiye’de Kürt sorunu neden çıkmıştır diye merak ediyorsanız şu belgeyi bir okuyun. Biz bunu basına da vereceğiz. Böyle rezalet işlerle uğraşıyoruz. Sonra Amedspor Başkanı Burç Baysal da konuya müdahil oldu. Bizim açıklamamızı duydu ve cezaevine sanırım bir Amedspor forması gönderecekmiş. Bakalım cezaevi yine reddedecek mi? Kürt meselesinde bu kadar çözüm peşinde koşulurken Erzurum Dumlu Cezaevi’nde ne olacak merakla bekliyoruz. Evet, bakalım ne olacak? Memleketin trajikomik halleri.
Erzurum Dumlu Cezaevi, Yüksek Güvenlikli bir cezaevi arkadaşlar. Oldukça kötü şartlarda. Düşünün 1,5-2 saat havalandırmaya çıkıyorsunuz. Bir kişilik, üç kişilik odalar var. Çamaşırınızı havalandırmada kurutamıyorsunuz diyelim bir battaniye yıkandı veya çarşaf nevresim yıkandı. Günlerce güneş bile alamayacaksınız. Çünkü camın önünde sereceksiniz, kurumayacak zaten. Böyle bir sürü mahrumiyet var. Cezaevi idaresinin meselesi değil tabii ki. Bu Adalet Bakanlığı’nın meselesi. Biz diyoruz ki bu kuyu dibi hapishaneler insan haklarına aykırı diyoruz ve dinlemiyorlar.
Şükrü Aybek, bu da Siirtli, 18 yıl cezası varmış, 9 yıldır yatıyor. Burada da yine bir trajikomik vaka var. Bakın belgesi de elimde. Şükrü Aybek’e ailesi, Selahattin Demirtaş’ın “Onurlu Yaşam Davası, Demirtaş’ın Savunması” kitabını göndermiş. Bandırollu dışarıda satıyor değil mi? Satılıyor, herkes alıp okuyor değil mi arkadaşlar? Cezaevi idaresi demiş ki: “Yok arkadaş bu kitabı veremeyiz.” Neden? “Efendim bak kitapta ne yazıyor; “PKK’yı dağa çıkaran devletin politikalardır” deniliyor. Böyle cümle mi olur? Çiz, bu kitap alınamaz. Öcalan Kürtler için anlayana, Türkler için bir şanstır.” Böyle cümle mi olur. Bu kitabı vermiyoruz.” Demişler. Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, şimdi Devlet Bahçeli ne diyor? “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun.” diyor, Dumlu Cezaevi’nde Selahattin Demirtaş’ın banrollü kitabı veriliyor. Ya bu komik hallerinize ne diyelim biz? Gerçekten çok çarpıcı saçmalıklarla uğraşıyorsunuz. Bu işleri düzeltmeden mi bu süreci başarıya ulaştıracaksınız? Sorarım size. Selahattin Demirtaş da bunu duysun. Kitabı giremiyor Erzurum Cezaevi’ne. Memleketin halleri bu işte. Şükrü Aybek isimli mahpus dedi ki: “Buraya Kemal Burkay’ın kitapları da keyfe göre giriyor. Kimisini veriyorlar, kimisini vermiyorlar. Kameralar her tarafı görüyormuş, sürgün yeri, sürgün edilen buraya geliyor.” dediler.
Sinan Karer, Van’lı bir mahpus, o da diyor ki: “Mektuplarımızda birisine mektup yazıyoruz, “Koğuştaki Ahmet’in, Mehmet’in, Hüseyin’in selamı var.” hop mektup engelleniyor. Ya niye engelliyorsunuz mektubu? Adamlardan selam gönderiyoruz. “Ya efendim işte mevzuat var, kişilerin yeri ve zamanıyla ilgili bilgiler vermek yasaktır.” Allah Allah. Ya devletin kurumunda mahpusun adını söylüyor “Bizim cezaevindeki koğuştaki Ahmet’in selamı var.” “Efendim kişilerin yeriyle ilgili bilgiler verildiği için mektup engellenmiştir.” Bakın bu işlerle uğraşıyoruz. Memleketin hali bu Sayın Yılmaz Tunç! bu. Sinan’a kız kardeşi demiş ki: “Ya kızım doğacak bana kız isimleri gönder.” Kürtçe kız isimleri yazmış. Bu da engellenmiş. “Efendim sakıncalı isimler var.” engellenmiş. Kürtçenin engellendiği bir yerde Kürt meselesini nasıl çözeceksiniz? Eskiden mahpuslar, slogan atmışlar. “Direne direne kazanacağız.” İnfaz Koruma Memurları bunu çevirmiş. Bu 3 yıl önce olmuş sanırım. “Mahpuslar, kahrolsun TC” diye slogan atıyor demişler. Oradan 16 ay aile ile görüş cezası verilmiş. Hem de bir yalan üzerine. Diyor ki: “Biz kendimizi ihbar ettik. Şu sloganları atacağız diye, dünyada ilktir diye. Sayın Savcılık biz şu sloganları atacağız dememize rağmen, “hayır sen öbür sloganları attın.” diye işte böyle işler oluyor cezaevlerinde arkadaşlar. AYM’ye gitmişler bunun için. Gözlem kurulu veriyor cezayı İnfaz hakimliği ağır cezalar bakmadan tak tak tak imzalıyor. Bunun için AYM’ye gitmişler yıllardır bekliyorlar. “Atmadığımız slogan için 16 ay ailemizle görüş cezası aldık. Çok ağrımıza gitti.” Diyor. Var mı bunun bir izahı?
Metin Erişmiş, Yüksekova’lı bir mahpus. Epilepsi nöbeti varmış. İlaçlarını düzgün kullanamıyor. Banyoda düşmüş ve bir mektup zarfında iki kişiye mektup gönderemiyor.
Ekrem Karabulut adli bir mahpus. Onun da sağlıkla ilgili sorunları tam çözülmüş değil. Çözülmesi için önerilerde bulunduk.
Çeşitli diğer mahpusların da sağlık sorunları vardı. Bunları Sağlık Bakanlığı’na ilettik.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde tutsak birçok ihlale uğrayan bir mahpusu gündem edeyim. “Eşim Fikret Akar’ın talepleri kabul edilsin ve kuyu tipi olmayan bir hapishaneye sevk edilsin. Açlık grevi yaparken B1 vitamini verilmiyorç” diyor. Bu konuda bayağı büyük bir sıkıntı varmış.
Öğrenci affı ile ilgili bize başvurular var. 3-4 milyon olduğu söyleniyor. Sadece lisans değil. Yüksek lisans, doktora, öğrencileri. Çok öğrencinin başvurusu var arkadaşlar. Bu konu çözülsün. Devlet insanları yaşatmak için müreffeh bir hayatı dünyaya sunmak için vardır. Öğrenciler diyor ki: “Bir nedenden okulumuzu bıraktık. Bize bir şans versinler.” diyor. Bakın tıp fakültesi öğrencileri yanıma geldi. Mühendislik öğrencileri. “Ya bize bir şans verilsin. Depremde depresyona girdim. Okulumu, ihtisasımı bıraktım.” diyor doktor bey. Radyolojideymiş. “İhtisasımı bıraktım. Şimdi ortadayım. Bir şey yapamıyorum. Af imkanı versilin.” bunun gibi bir sürü öğrenci var.
Sokak hayvanlarına yapılan operasyonlarla ilgili çok başvuru geliyor. “Kaçak gelen göçmenlere kuduz aşısı yapıldığı ve bu yüzden artan kuduz aşısının sorumlusu köpeklermiş gibi gösterildiği, böylece verilerin bu operasyona alet edildiği bilgisi dolanıyor.” diyor bir başvurucu. “Çocukları kullanarak böyle bir katliam yasası çıkardılar, bir de üzerinde başka komplolar çıkarıyorlar.” diyor.
Düzce T Tipi Cezaevi’nde Asaleddin Çelik; “Kanser tedavisi görüyor, akciğer ameliyatı geçirmiş ve ayakta durmakta dahi zorlanıyor, bizleri tanıyamıyor. Altına yaptığının farkında değil.” Diyor. Mahpus bu halde yatıyor. Adam altına yapıyor, farkında değil. “Ayakta yaşayan bir ölü. Hastane raporları ve dilekçemizle birlikte infazın evde çekilmesi için başvuru yaptık, cevap yok.” diyor, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’a duyuruyoruz.
Şu mahpus Diyarbakır 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nden ailesine mesaj yollamış. Bu da görüntülü görüşmenin görüntüsü. Bu kişinin adı Mehmet Oğuz Ademoğlu diyor ki: “Diyarbakır 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nde kalmakta. 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 4 yıldır tutuklu, haksız yere yargılandığını beyan ediyor. Açlık grevi yapmış, intihar edeceğini söylüyor ve hala bu konuda bir gelişme yok. Atmışlar cezaevine, soran eden yok. Feryat ediyor, bize ulaştı arkadaşı.
“Muş Yeşilova Beldesi’ne yapılan ve Muş girişine yakışmayan cezaevi yapımı şehrin bölgesel yapısına ihanet projesidir.” diye bir başvuru var. Muş, sulak, yeşil, güzel bir alanda, Muş Ovasına kurulmuş. Memlekette işte biliyorsunuz iktidarın yaptığı en önemli büyük iş cezaevi yapmak. Her tarafa cezaevi yapıyorlar. Çünkü adalet yok. Bu sefer cezaevi yaparak olayı kurtarmaya çalışıyorlar.
Süleyman İdiz: “2 çocuğum var. Biri 14, diğeri 15 yaşında küçük yaşta YPG’ye katıldı. Birinden 11 yıldır haber alınamadı. Diğeri 6 sene sonra yani 2019’da Türkiye’de tutuklandı şimdi Şırnak Cezaevi’nde. Üzerine 8 tanığın verdiği asılsız ifadeler ve ilk mahkemede kod benzerliği nedeniyle bütün tanıklar kesinlikle bu kişi değil demelerine rağmen 17 müebbet yani 308 yıl 25 bin para cezasına çarptırılmış. Oğlum hasta, bel ve boyun fıtığı var, psikolojisi alt üst olmuş bir anne babayız, adalet istiyoruz.” diye bize başvurmuşlar.
Yıldız Entegre Kocaeli’de biliyorsunuz haddehane yapıyor, çevreyi kirletiyor. Çok şikayetçiyiz Yıldız Entegre’den. Valla sadece biz değil işçiler de şikayetçi. O konuda bize bir mektup gelmiş. “Kurumsal mobbing uygulamaları var.” deniliyor. Ağır hak ihlalleri yoğun bir şekilde yaşanıyormuş. Kıdem ve ihbar tazminatları geciktiriliyor. Eşit olmayan dinlenme süreleri, mobbing, psikolojik baskı var diye bir çalışan bize başvurmuş.
Biz bize gelen başvuruları burada sunuyoruz. Ağrı’dan bir başvuru geldi. Ağrı Belediyesi ile ilgili bir eleştiri var. Biz de bunu sunalım ve halledilmesi için çağrıda bulunalım. Ağrı Belediyesi’nde bir mezarlık burası fakat mezarlığın etrafında maalesef iyi bir koruma yok. “Ağrı ile Aşağı Küpkıran Mahallesi mezarlığı yarım asırdır çevre düzenlemesi bekliyor.” diyor. Çevrenin iyi düzenli olmadığı mezarlığın etrafının böyle olduğu yönünde şikayetler var. Ağrı Belediyesi’ne de hatırlatalım. Vatandaşların böyle başvuruları var, “Etrafı mezarlığa uygun olmayan bir şekilde.” diyorlar. Duvarlar iyi değil. Bunların da sanırım düzeltilmesi gerekiyor. Bu konuda belediyeyi de adım atmaya davet ediyorum.
Ankara, Sincan, T Tipi Cezaevi’nde İsmail Dağ kalıyor. Cezaevinde yatmış yatmış, kurul onu çıkarmamak için ne yapacağını bilemiyor. Sincan Cezaevi çok önyargılı bir cezaevi, özellikle T cezaevinde belli ki savcının etkisiyle, o da yukarıdan gelen talimatla kimseyi bırakmak istemiyorlar. Aileler perişan fakat uzattıkça uzatıyorlar. Her türlü bahane bulunuyor. Tahliyeler engelleniyor. İsmail Dağ da onlardan birisi.
İzmit Belediyesi’ndeki imar ve ruhsat usulsüzlükleriyle ilgili bir iddia var. Bir kişinin yaptığı uzun bir iddia. Bunu da ayrıntılı bir soru önergesi olarak vereceğiz. Bitişik nizam ayrı nizam gibi birtakım yapısal meselelerle ilgili bir itirazı var vatandaşımızın onu da gündeme getireceğiz.
Özbekistan vatandaşı Hasan Umarov 28 Mayıs’ta geri gönderme merkezinden çıkması gerekiyordu. Yargı kararı vardı. Buna rağmen geri gönderme merkezinde tuttular. Ne oldu biliyor musunuz? Gencecik bu insan orada hayatını kaybetti. Kalp hastasıydı. Defalarca uyarılar yapıldı ve hayatını kaybetti. Ben olayı ayrıntılı bir şekilde biliyorum. Göç İdaresi Başkanlığı bir açıklama yayınladı. Çok geçiştiren ve maalesef yanlış bilgiler içeren bir açıklama. Bunun hesabını ne bu dünyada ne öte dünyada verebilirler. Göz göre göre bir insan öldü. Onu serbest bıraksalar belki tedavi imkanına kavuşabilecekti fakat işte sığınmacıların yaşadığı dramlardan birisini daha yaşadı ve hayatını kaybetti.
























Yorumlar