28 Ağustos 2026
“Adalet mülkün temelidir.” derler. Adalet Bakanlığı da yargıçları, savcıları memuriyeti altında bulunduran bir bakanlıktır ancak onların yargısal işlevlerine müdahale etmez, etmemeli. Bunlar tabi Türkiye’de lafta olan şeyler, ettiği bir yerdir. Adalet Bakanlığı, öylesine açıklamalarda bulunuyor ki Sayın Akın Gürlek, insan hayretler içinde kalıyor. Yani maşallah bütün davalarda kararları veriyor. Artık böyle 40-50 yıl önceki faali meçhullerin kararlarını veriyor, her türlü dosyayı açıyor ama önünde apaçık duran meseleler kolluk görevlilerinin yaptığı hatalar, soruşturmalardaki, kovuşturmalardaki hatalarla ilgili tek bir şey söylemiyor. Sayın Akın Gürlek son zamanlarda her hafta böyle medyada boy gösteriyor. 40 yıl önceki Uğur Mumcu davasını bile dalıyor. Oradan bile bir şeyler çıkaracak, “Gerçek failleri bulacağım.” diyor. Ardından başka davalara girip çıkıyor. Muhsin Yazıcıoğlu, Süleymanlılar, Alparslan Kuytul, hepsi hakkında bir şeyler söylüyor. Ancak bir bakıyorsunuz, Narin Güran cinayetiyle ilgili 2 yıldır tek kelime bir laf etmiyor. Her konuda laf ediyor. Aslında sen yargıya bırak işi. Ne oturup sen bütün yargısal konuları açmışsın, sen kendin hallediyorsun. Bir de kolluğun ve yargı görevlerinin ihmalleriyle ilgili laf eden kişilerle ilgili soruşturmalar başlatıyor. Malum Narin Güran meselesinde jandarmanın yaptığı çok önemli hatalar vardı. Aile hedefe konulmuştu. Şehir efsaneleri uydurulmuştu ve gazeteciler, bazı hukukçular bunun üzerinden meşhur olmaya çalışıyorlardı. Herkes prim yapmaya çalışıyordu, rant elde etmeye çalışıyordu. Bunu hepimiz görüyorduk ve üzülüyorduk ve sonra gerekenler yapılmadı. Askeri üs bölgesindeki kamera kayıtları alınmadı. İlk gün bu kamera kayıtları tespit edilseydi, yerinde tespitler, kayıtlar yapılsaydı Nevzat Bahtiyar’ın Narin Güran’ı kucağına alıp cenazesini dere kenarına götürdüğü anların görüntüleri ortaya çıkardı. Çiftlik kamerası görüntüleri ortaya çıkardı, Türkçe bir lafın nasıl yanlış telaffuz edildiği ortaya çıkardı. Salim Güran’ın cinayet öncesi Petrol Ofisi’nden aldığı benzinin nasıl da cinayet sonrasına yansıtıldığı, evriltildiği ve güya arabada cenazenin olduğu, bir şeylerin gizlendiği yönünde bir ton şehir efsanesi üretildi biliyorsunuz. Bunlarla ilgili Şeytan Tepe belgeseli çekildi ve hukukçular, gazeteciler, araştırmacılar, teknik insanlar bu konuları eleştirdi. “Ya böyle mi bir soruşturma yürütülür?” denildi. A’dan Z’ye abuk sabuk bir soruşturma. “Ya inanılmaz bir ehliyetsizlik, ya liyakatsizlik ya da bir kötü niyet vardı.” dedi. Ya dediler ki; Narin Güran’ın görüntülerden kaybolduğu andan itibaren 3-5 saniye sonra önünden geçtiği ilk ev olan Nevzat Bahtiyar’ın evi ve oradakiler hakkında neden ifadeler alınmadı? Bunu sorguluyor insanlar. “Vay efendim sen jandarmayı aşağıladın, küçük düşürdün.” Ya hiçbir şey yapmamışsın zaten. Bırak insanlar bari eleştirsin kardeşim. Zerre miktar doğru bir iş yapmamış, İçişleri Bakanlığı, jandarma kalkmış insanlar bunu eleştiriyor. “Vay efendim, sen nasıl beni eleştirirsin? Sen nasıl beni eleştirirsin efendim? Hakkında soruşturma başlatıyorum, görürsün gününü.” Ya arkadaş zaten birinci günde çözülecek bir cinayeti sen, yüzüne gözüne bulaştırdığın için iki yıldır bu cinayet çözülemiyor, insanlar suçsuz günahsız zindanlarda, bunun üzerine bir belgesel çekilmiş, belgeseli şeytanlaştırıyorsun. Zaten o belgeselde Tavşantepe köyü Güran ailesinin nasıl şeytanlaştırıldığı anlatılıyor. Nasıl bir toplumsal linç kampanyası yapıldığı anlatılıyor, sen kalkmışsın, bu insanlara yapılan zorbalık, mobbing, linç, siyasi soykırım operasyonunu anlatıyorsun, “Bunu nasıl anlatırsın, görsürün gününü.” diyorsun. Böyle bir şey olabilir mi? Bir anda bir günde Adalet Bakanlığı hemen bir şeyler servis ediyor. “Faili meçhullerle ilgili başvurular da reddedildi. Şeytantepe belgeseline de soruşturma açtık.” diyor Adalet Bakanlığı. Böyle Cumhuriyet Başsavcılığına talimatlar verilmiş, onlar açıklamalar yapıyor. Aniden bir el bunları başlatıyor. Bu ne demek? Yani bu pek iyi bir niyet olmadığını gösteriyor açıkçası. Ya sen 6 ay önce aile acaba faali meçhul bürosuna gidip “Ya bu konuda acaba bir şey yapmamız gerekir mi?” diye bir istişare yapıyor. “Hayır sizin buraya başvurmanız mümkün değil.” diyorsunuz. Onlar da başvuru yapmıyor zaten resmi bir başvuru. Aradan 6 ay geçmiş devletin ciddiyetine bakın. “Efendim ret verdik.” “Ret verdik.” dediği gün aynı günde belgesele soruşturma açtığını ilan ediyor. Yani nasıl böyle denk getiriyorsa! Şimdi Adalet Bakanlığı adalet mi getirecek? Bunu sormak istiyorum. Sonra dönüyor Muhsin Yazıcıoğlu helikopter kazası ile ilgili Adalet Bakanı Akın Gürlek birtakım açıklamalar yaptı. Maşallah yani olayın bir kaza değil, cinayet olduğunu bulmuş. Failleri bulmuş. Soruşturma gizli olur, onu çiğniyor. TCK’nın maddelerini çiğniyor, her şeyi çiğniyor bir Adalet Bakanı olarak. Olacak iş değil. Kardeşim şimdiden insanları suçlu ilan ediyor, faili bulmuş. Fail dediği adamın birinci pilot olmadığı, ikinci pilot olduğu, uçağı bile kullanmadığı belli kayıtlarda var ama kendi kafasından bir kurgu kurmuş. “Efendim işte burada da bulduk bir iz.” diyor kendi kafasından bir kurguyla yola çıkmış. Ardından bakıyorsunuz, Bülent Arınç bile açıklama yaptı. Bülent Arınç şu an iktidardan çok uzak bir isim değil. Sayın Arınç da isyan etti. İktidara muhalefet etmiyor resmen ama önemli eleştiriler getiriyor zaman zaman. Sayın Arınç dedi ki: “Ya bu nasıl bir iştir yani sen şimdi kovuşturma aşamasına geçmeden soruşturmanın gizliliğini ihlal ederek onu bunu katil gibi, onun bunun mallarını mülklerini ifşa ederek her şeyi afişe ederek nasıl böyle soruşturma yürütüyorsun?” diyor. İzzet Özgenç Hoca bakın o da ne dedi Süleyman Hilmi Tunağan’ın öğrencilerine yönelik operasyon için? Diyor ki: “yürütme gücünün nüfusunu kötüye kullanarak yargılama faaliyetini etki altına alması bakımından tarihe geçecek bir örnek oluşturmaktadır.” diyor. Bakın, bilirkişi raporunu paylaşmış. Böyle bilirkişi, raporları anlaşılan kişinin istediğine göre çıkıyor. Pek de böyle bilimsel olmayan bir şekilde, kişinin ağzının ve burnunun bir yastıkla kapatılarak nefessiz bırakılması sonucu öldürüldüğü yönünde mizansen çok rahat oluşturulabiliyor. Ya arkadaş dur hele bir yani Allah aşkına 10 yıl geçmiş hiçbir şey yok ortada. Ne bir şikayet var, ne bir şey var. Zamanında beyin kanamasından öldü denilen bir insan. O günkü otopsi raporları ortada. Her şey ortada. O günün adli tıp uzmanları bir şüpheli ölüm bulmamış. Sonra birileri çıkıyor. Bu olayı kendi güçleri, iktidarları için kullanacaklar ya. Süleymanlıların iki kolundan birisini cemaatin başına getirecekler ya. Birisini indirecek, birisini yukarı çıkartacak. Mallar mülklere zaten çökülüyor. Ondan sonra eski defterler açılıyor. “Ya efendim, Sen 10 yıl önce de zaten bu adamı öldürmüştün. Hemen kabri açalım, adamın kemiklerinden izler bulalım bilmem ne.” Yani abuk sabuk işler arkadaşlar, ben de hekimim yani. Bunlar nasıl işler ya Allah aşkına? Zamanında adi tıp raporu verilmiş, video kamera kayıtları, her türlü şey var. Tek bir şüphe olmadığı ortaya çıkmış. Sen 10 yıl sonra birtakım bakıyorsun bu cemaat sana oy vermemiş. “Vay efendim! Vay sizi gidi Süleymancılar bana oy vermediniz ha görürsünüz gününüzü.” resmen bu yani bakın Bülent Arınç Bey de bunu söylüyor. “Kim inkar edebilir bunu? Size oy verseler de böyle davranacak mıydınız? Ne yapmış bu insanlar?” diyor. Şimdi arkadaşlar bakın bir sürü bilim insanı, dürüst siyasetçiler, önemli akademisyen hocalar, Adalet Bakanı’nın bu yaptıklarını yerden yere vuruyor ya! Bu nedir ya? Allah aşkına! Alparslan Kuytulu da; “Vay efendim sen işte bu Süleymanlıların gözaltına alınmasını eleştirdin sen de gel bakalım suyun ısındı.” öbürüne “Senin de cezan yakındır.” yani böyle bir hukuk devleti mi olur arkadaşlar güya hukuk devleti diye konuşuyorlar zaten hukuk devleti olmadığımız ortada bakın Sayın Mehmet Uçum kalktı bir açıklama yaptı “AİHM kararlarını falan tanımıyoruz. Anayasa madde 90 AİHM kararlarının bağlayıcını göstermez.” Allah Allah, şimdiye kadar gösteriyordu, ne oldu? “Bundan sonra göstermez.” Demek ki devlet şeyi değiştirdi, aksı değiştirdi. Başka bir devlete gidiyoruz. Bu budur arkadaşlar, başka bir şey değil yani. Kendisine göre bir açıklamalar yapıyor. Ne oldu yani? Şimdiye kadar herkes çok yanlış biliyordu. Bir Mehmet Uçum geldi, efendim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul ettikten sonra AİHM kararlarıyla ilgili iktidar şu ana kadar ne diyeceğini bilemiyordu. Şimdi de böyle bir şey dedi; “Anayasa madde 90 bizi bağlamaz efendim.” Zaten belli ki anayasayı değiştirecekler, Anayasa Madde 90’a da bir tekme atacaklar. Buradan görünen de bu.
Şimdi böyle bir iktidarın yaptığı ne? Bir inceleme var önümde. Son 10 yılda bu cemaat sorgulamaları nedeniyle, soruşturmaları nedeniyle 2.282.000 kişi soruşturma altına alınmış. Bunların 2.020.000’i herhangi bir kesinleşmiş mahkumiyet kararı yok. Yani %88’i hakkında bir mahkumiyet kararı yok ama insanları böyle soruşturma açarak damgalamak; “Senin zaten şöyle bir zamanında soruşturman vardı soruşturma geçirmiştin zaten şucusun bucusun.” demek bu memlekette kolay arkadaşlar. Adamın malına bile çöküyorlar maşallah. Bakıyorsunuz bir soruşturma açılıyor, bir gözaltına alınıyor, hop malına çökülüyor. Böyle gayet rahat olmuş bu işler, gayet kolay olmuş. Onun bunun malına çöküveriyorlar arkadaşlar. Bu da son derece çarpıcı bir rakam. Önüne gelene soruşturma açılması, bunların çoğunun boş, fasarya çıkmış olması ama 2 milyondan fazla kişinin damgalanmış olması, sivil ölüme uğraması, siyasi soykırıma uğraması bunlar azımsancak işler değil. Nazi Almanyası’nda bile sadece 209 kişi yargılanmış arkadaşlar ama şimdi 2 milyondan fazla kişiye soruşturmalar açılıyor, yüz binlerce kişi cezaevlerinde, iktidarın istemediği her lafı söyleyen adam cezaevlerinde buluveriyor kendisini.
Peki, yani iktidarın her yaptığı doğru mu ki ona muhalefet eden kişiler cezalandırılsın? Bakın ben size iktidarın bir muhalefetini göstereyim. Milli Savunma Bakanlığı, ABD Başkanı Donald Trump’a yakınlığıyla bilinen Ballard Partner adlı lobi şirketiyle bir yıllık sözleşme imzalamış. Karşılığında ne kadar para verecekler biliyor musunuz? 2,4 Milyon dolar para verecekler. Bu para neden verilecek ey halkım biliyor musunuz? Hani zamanında; “F-35 projesi de neymiş? Biz S-400’lere geçeriz, vuralım tekmeyi, nedir bu ABD’den çektiğimiz. S-400’e geçiyoruz, yeter artık.” diye racon kesmeler vardı ya. “Sonra da ya bize efendim F-35’leri verebilir misiniz? Sizinle anlaşsak iyi olur.” demeye başladılar. Şimdi daha alamadılar ya. Alabilmek için lobi şirketiyle anlaşmışlar. Aylık 200 bin dolar ödeme yapılacak. Toplamda da 2,4 milyon dolar ödeme yapılacak. Beceriksizliğin, siyasi raconun bedeli bu arkadaşlar. Kimin cebinden çıkıyor? İktidarın cebinden çıkmıyor. Halkın cebinden çıkıyor arkadaşlar. Yazıklar olsun. Şu hale bakın ya. Siz zamanında F-35 projesine tekmeyi atıyorsunuz. Ondan sonra o projeye dönebilmek için 2,4 milyon dolar para vermek zorunda kalıyorsunuz. Bunlar utanç belgesidir arkadaşlar. Utanç belgesi başka bir şey değil.
Bütün bunlardan sonra biraz da bunu yapanların doldurduğu cezaevlerinde neler yaşanıyor onlara bakalım.
Sincan Kadın Cezaevi’nde artan intihar girişimleri ve şüpheli ölümlere ilişkin son derece ciddi durumlar var. Son 6 ayda 1 trans erkek ve 4 kadın mahpusun intihar ettiğinin öğrenilebildiği. Bakanlık açıklamıyor. Zor bela öğreniyorsunuz. 18 yaşın altında genç bir kadın mahpusun iki kez intihar girişiminde bulunduğu da öğrenilmiş. Sincan Kadın Cezaevi’nde ne oluyor kardeşim? Zaten gidiyorsunuz cezaevi yönetiminde bir acayiplik var. Müdüre hanım sizinle görüşmekten kaçıyor. Oraların derebeyi midir nedir? Kardeşim, sana soruyoruz. Bu kadınlar niye intihar ediyor burada diye. Cevap vermekten kaçınıyor. Köşe bucak kaçıyor. Milletvekilinden kaçıyor bir müdür. Genel müdürlüğe söylüyoruz. Adalet Bakanlığı’na söylüyoruz. Bir cezaevinde bu kadar ölüm olur, bu kadar intihar girişimi olur ve bir milletvekilinden kadın cezaevi müdürü kaçar. Yazıklar olsun ya! Böyle bir insanı nasıl görevde tutarsınız ya? Sayın Adalet Bakanlığı! Şu hale bakın ya! Cezaevi dökülüyor ya! Önüne gelen intihar ediyor! Son anda kurtulanlar, ölenler! Şu hale bakın! Ne oluyor bu cezaevinde? Süngerli odalara kapatmalar. Bir sürü değişik insanların psikolojik sorunları yaşamaları, bunlar bir rapor olarak bize geliyor. Hücre cezası sürecinde zehirlenen mahpuslara günlerce tıbbi müdahale yapılmamalar. Kusma ve ishal şikayetleriyle kaderlerine terk edilmeler. Nedir bunlar ya? Bunları hiç soruşturmayacak mısın Sayın Adalet Bakanı? Gidip 50 yıl önceki cinayetlerin peşine düşüyorsun, senin gözünün önünde Sincan Cezaevi’nde intihar eden kadınlar var, ölümler var. Bunları araştırmıyorsun. Bu kadar açık, net, somut olaylar var. Onlara gözün kapalı. Şu hale bak. Başka? Fiziksel şiddete maruz kalan mahpuslara ters kelepçe. Aralarında husumetli olanların aynı koğuşlara konulması, koğuş içi cinsel taciz şikayetlerinin idare tarafından göz ardı edilmesi, düzenli kullanılması gereken antipsikotik kalp ve antibiyotik ilaçlarının haftalarca verilmemesi. Ya böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar? Bir hekim olarak bunları duyduğum zaman isyan ediyorum ya böyle bir saçmalık olabilir mi ya? Antipsikotik bir ilacı zamanında bir mahpusa vermezsen intihar eder kardeşim! Adalet Bakanlığı bunu niye sorgulamıyorsun? O mahpuslar can değil mi? Bir insan olarak hiç mi bir değeri yok ya? Şu hale bak! Kelepçeli muayeneler. 24 kişilik koğuşlarda 35 kişiye varan sayılar. Bazen 45’e varıyor. Bazen koridorlarda, tuvalet önlerinde, beton üzerinde yatmalar. Banyo, tuvalet yetersizliği, hijyen yetersizlikleri. Yemek porsiyonlarının son derece yetersiz olması. Sohbet hakkı, kurs, atölye, faaliyetlerinin eksik olması. Ya bunu da bakın şimdi halk evleri eğitimcileri cezaevlerinde eğitim veriyorlar. Şimdi cezaevlerine gidiyorum diyorum ki; “Ya bu eğitimler niye eksik?” Siyasi mahpuslara özellikle bu eğitimler hiç verilmiyor. “Niye eksik diyorum?” “Ya işte eğitimciler parayı beğenmiyor.” Tamam Milli Eğitim Bakanlığı parayı arttırsın kardeşim. İnsanlar orada bir kurs görmek istiyor. Bağlama, gitar, saz, çalma, çeşitli bilimler öğrenme. Ya oraya gidecek eğitimcinin ücretine cazip bir ek yaparsın, bunu sağlarsın ya. Hiç kimsenin umurunda değil. “Kardeşim hoca gelmiyor, ne yapalım? Olmadı.” Yani bugün git, yarın gel devlet mantığı. Ya bir işi yapmak için zorlayın kendinizi. Adalet Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı’yla bir protokolü imzala. Bir telefonun başıdır. “Sayın Bakanım şu meseleyi nasıl çözebiliriz.” deyin. Çözülür ya. Bu kadar kolay yani. Halk eğitimden gelecek hocaya biraz daha cazip ücret ver. Hoca gelsin, memnuniyetle kurslarını versin ya. Bu kadar basit arkadaşlar ya. Zor bir şey yok bunda. Bu durumu kabul edilemez buluyoruz ve bakanlığın açıklama yapması lazım diyoruz. Sincan Kadın Cezaevi’nde neler oluyor? Bunun açıklamasını bekliyoruz çünkü önümüzde ÖHD Ankara Şube, ÇHD Ankara Şube ve CİSST avukatlarınca yapılan görüşmelerle ilgili raporlar var arkadaşlar. Kafamdan söylemiyorum ben bunları. İnsan hakları kuruluşlarının yaptığı incelemeler sonucu oluşturdukları raporlarının sonucunu açıklıyorum. Cezaevlerini yakinen izleyen bir milletvekili olarak.
Değerli arkadaşlar yine bakın şu anda Marmara 6 No’lu Cezaevi’nde ne oluyor biliyor musunuz? Açlık grevi var. Böyle kameralar şu anda kapatılmadığı halde açlık grevinin devamını sağlıyor idare. Neden? Ya adam kendisinin izlenmesini istememiş, kamerayı kapatmış. Daha sonra onu da yapmamış fakat cezalar verilmiş. Bunun üzerine bir kronik döngüye dönmüş. Açlık grevine girmiş ve çıkmamış. Kamerayı da kapatmıyor ama açlık grevini bitireceği adımı idare dağıtmıyor. Bakanlığa söylüyoruz, Genel Müdürlüğe söylüyoruz. Hala bir gelişme yok. Ben iletiyorum. Bana düşen görevi yapıyorum arkadaşlar. Böyle olmaz ki insanlar açlık grevinde. Bakın Gürkan Türkoğlu hayatını kaybetti. Cem Dursun’un ablası bana mektup göndermiş. “Tek kişilik hücrede.” diyor. 130’lu günleri buldu açlık grevi ve perişan durumda bu insanlar, kimsenin umurunda değil. Kaç kişi açlık grevinde. Herkes tabii sabah, öğle, akşam maşallah yiyor. Kimsenin acın halinden anladığı yok. Adam bir şey için topluma bir mesaj veriyor. Doğrudur, yanlıştır. Ayrı bir konu ama yanlış bulduğu bir şeye karşı bir tepki gösteriyor. Nedir bu yani? Bunu önemsememek olacak bir şey değil.
Yine bakın Kırşehir Yüksek Güvenlik Ceza İnfaz Kurumu’nda sıcak su yok diyorlar. Soğuk suyla yıkanıyorlar. Sular yetmiyor. Belirli saatte su veriliyor. Biliyorum zaten o Kırşehir Cezaevi’ne gittim. Su çok az. Dağın başına bir cezaevi yapmışlar, su yok.
Geçtiğimiz gün Batman Beşiri Yüksek Güvenlikli Cezaevi önüne gittim, bir de ne göreyim? Allah Allah! Ya cezaevinin kapısının önünde arkadaşlar, arıtma tesisi. Ya arkadaş, arıtma tesisini yapacak başka yer bulamadın mı? Yani mahpusun burnunun dibine arıtma tesisi yapmış, leş gibi kokuyor. Mahpuslar, memurlar, idareciler hepsi perişan çünkü ben de gittim baktım böyle kuşlar iniyor kalkıyor böyle leş gibi olan bir yerde gelip akbabalar beslenir gibi bir görüntü olur ya, onun gibi bir görüntü var. Ya böyle bir şey olur mu ya? Bu yanlıştan dönün diyoruz. Cezaevinde insanların özgürlüğü kısıtlanıyor anlıyoruz da bir de orada böyle bir koku çekme cezası mı veriliyor insanlara? Anlamak mümkün değil. Bir yanlışlık yapılmışsa düzeltirsiniz, yanlıştan vazgeçersiniz. Böyle bir şey olmaz.
Yine Kırşehir Cezaevi’nde haksız yere sürekli disiplin cezaları, sürekli arama, koğuşlar huzursuz ediliyor, havalandırma saatleri tutarsız, kantinden her istenilen gelmiyor, başvuruları var.
Kocaeli ile ilgili şikayetleri de burada sunacağız arkadaşlar. Kocaeli benim vekili olduğum ilimdir ve ilimizde insanlar artık teknolojik felaketten dolayı ölüyorlar. Neden? Çünkü yani inanılmaz bir akaryakıt harcaması ve araba üzerine kurulan bir sektör, her şeyin böyle asfaltlanma yönünde değerlendirilmesi, yaya kültürünün önemsizleşmesi, Araba, vergi, sigorta, yakıt derken Kocaeli halkına çıkan bir maliyet. Yayalaştırma, toplu taşıma ve bisiklet ulaşımı politikası olsa, asfalta harcanan para bunlara ayrılsa, kentte yeni araba ve motor almaya ihtiyaç olmasa, kentin başına yıkılan maliyet yıllık 78 bin lira kişi başına. Bu en azından yarıya inebilecek ama kimsenin umursadığı yok ama bir taraftan da Kocaeli’de de tabii hayata yönelik müdahaleler devam ediyor. Bakın bir hayvansever gönderdi Kocaeli’den, mahallelerinde bir köpek gece havlıyor diye alıp köpeği götürmüşler. Hepsinin severek baktığı bir köpekmiş. Yırtıcı, saldırgan bir tarafı yok. Sosis bacaklı bir masum köpek. Alıp bunu Kocaeli Büyükşehir Belediyesi barınağına götürmüşler mahalleli toplanmış; “Ya bizim mahallemizin köpeğiydi o, masum bir köpekti yani bir saldırgan tarafı da yoktu.” diyerek köpeği oradan almaya çalışmışlar. Bir bürokrasi, yokuşa sürme ertesi gün gitmişler demiş ki Büyükşehir barınak yetkilileri; “ Köpeğiniz öldü, kafese koymuştuk, kafesten kaçmış, köpeklerle boğuşmuş, parçalanmış ölmüş.” Mahalleli şok, bana başvurdular. Kocaeli bir taraftan çevre felaketleri, ulaşımın rezaletiyle boğuşurken bir taraftan da tabi hayat katledilerek mahvediliyor. Şu görüntü bile nasıl bir köpek olduğu belli yani. Zaten mahallenin peşinde koştuğu, barınaktan kurtarmaya çalıştığı bir köpek ve göz göre göre daha sonra parçalanarak öldüğünü öğreniyorlar. Şu hale bakın. Zaten bu kanun çıktıktan sonra nasıl canların mahvedildiği apaçık ortada maalesef bu katliam devam ediyor.
Bir hemşire adayı öğrenci arkadaşla karşılaştık, Batman’da. Bir hemşirelik öğrencisi bana bir dokunduk, bin ah işittik. Dedi ki: “Ya biz hemşirelik stajı yapıyoruz ama hemşirelik öğrenmiyoruz. Getir götür işleri, sedya taşıma işleri sanki personeliz. Ayrıca öğrenciler gidip yazın çalışıp para kazanıyorlar, biz iki ayda 12 bin lira kazanıyoruz.” Yani aylık altı bin lira kazanıyor. Bir de böyle bir mağduriyet yaşıyor. “Hem mesleğimi öğrenemiyorum hem de para kazanamıyorum.” diyor. Belki küçük bir sorun gibi görünebilir ama büyük bir sorun diyor. Evet bence de büyük bir sorun çünkü yani bu memlekette insanlara işini öğretmeyecekseniz ne yapacaksınız kardeşim? Şu hale bak.
Bize gelen cezaevi mektuplarından hareketle cezaevinde neler yaşandığına dair bilgileri aktarmak isteriz. Sayfalarca mektuplardan sadece onları okuyarak değil, çok kısa özetlerle uzun mektubun ne anlatmak istediğini anlatacağım.
Emir Karakum, Marmara 2 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “ “Ömer Bey, burada kaldığım koğuşta %96 engelli İrfan Yılmaz ile birlikte kalıyorum. İrfan Yılmaz’a Adli Tıp Kurumu tarafından “hapishanede kalamaz” raporu verilmesine rağmen, Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün İrfan Yılmaz hakkında verdiği “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturabileceği” yönündeki kararı yüzünden kendisi tahliye edilmiyor. Bu olacak bir iş değil.”
Ercan Kartal, Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’nden yazmış; “ “Hasta mahpusum, önceden kalp krizi geçirdim. İlaçlarımın yan etkileri oluyor. Hasta tutsakların infazları ertelenmediği gibi tedavileri de engellenmekte, bir nevi ölüme terk edilmektedirler. Hücre arkadaşım Ali Osman Köse’nin sağlık raporları da ektedir; kendisi yaşamını tekerlekli sandalyede sürdürmektedir.”
Sevcan Akdoğan, Bakırköy Kadın Hapishanesi’nden yazmış; ““Her tutsaklığımda size mektup yazmıştım, yine yazıyorum. Bu sefer neden NATO… 26 yaşından 85 yaşına kadar insanlar gözaltındaydı. Beni gözaltına alıp tutuklamaları yetmiyormuş gibi bir de sevdiklerime zarar verip darp ediyorlar, bedel ödettiriyorlar. Düşüncemizden dolayı bunu bize yapıyorlar. NATO için aileme “terörist” diyorlar. NATO, İran’da bir ilkokulu bombalayıp 168 kız çocuğunu katletmiştir. Ölü çocuk bedenlerinin sorumlusu NATO’dur. Grup Yorum, İran’da katledilen 168 kız çocuğu için beste yaptı. Size gönderiyorum…” Demiş Sevcan Akdoğan. Bu Grup Yorum’un bBestesi. Okuyorum bu metni; “ ‘Başörtülü kız kardeşim benim Minab’lı kız kardeşlerim benim Nasıl kıydılar size Nasıl kıydılar Okul bahçesi şimdi kan gölü Duysun dünya 168 ölü Anaların öfkesi kabusu zalimlerin Hey yankee mezarına hoş geldin’ Grup YORUM – Minab 168.”
Alev Babuna, Erzincan Kadın Kapalı Cezaevi’nden bize yazmış; “ “Ailemden 2000 km uzaktayım ve 85 yaşındaki annemle 2 senedir görüşemiyorum. Sadece 10 dakika sesli konuşabiliyorum. Hâl hatır sormak için bile bu süre yetmezken, bu kısıtlı zamanda ihtiyaçlarımı anlatmaya çalışmak, sevgimi ifade edememek ve rahat bağlantı kuramamak beni çok üzüyor. Mahpuslar arasında bakanlık çifte standart uyguluyor.”
Cemil Kurt, Marmara L Tipi Hapishanesi’nden yazmış; “ “Çeşitli cezaevlerinde yattım, sonra çıktım. NATO nedeniyle tekrar alındım; şu an Marmara 6 No’lu Cezaevi’ndeyim. Bu sefer kuyulara götürülmedim ama kuyular buralara taşınmış durumda. Burası hapishane içinde hapishane. Normalde hücre cezası çekilmesi için yapılan hücrelerde iki kişi kalıyoruz.”
Nesimi Özcan, Kocaeli T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “ “Gürkan Türkoğlu bedenini, adalet kuyu tiplerine gömülmesin diye günlerce açlığa yatırdı. Adalet karanlıkta kalmasın diye tecrit zulmüne karşı bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktı, bu bedeli göğüsledi. Kuyu tiplerinde bir yandan kan, can bedeli zafer kazanılıyor; diğer yandan binlerce insan hâlâ o tabutlara gömülmeye çalışılıyor.”
Güzin Tolga, Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “ Kimlik dayatması uygulamasını kabul etmediğimiz için Tuğçenur Özbay uzun süre açlık grevindeydi. Siz gelmiştiniz. Tuğçenur’u zaten tanıyorsunuz. Neyse ki sonunda Tuğçenur Gebze’ye sevk edildi. Elimizde ölmesin diye düşündüler sanırım. Ağır bir tecrit altındayım. Sorunlar çözülmüyor. Tek tutuluyorum. Herkesle bağım koparılmış durumda. Yüksek tansiyonu ve alerjik astımı olan hasta bir tutsağım. Kimlik dayatmasını kabul etmek insanlık onuruna hakarettir. Sesimi kamuoyu duysun. Umarım yine ziyaretime gelirsiniz, tekrar görüşürüz, yüz yüze aktarırım.”
Murat Tunç, Şırnak Açık Cezaevi’nden yazmış; “ 20 yıldır cezaevinde hükümlüyüm. Yedi aydır kısmi felç oldum. Mektubu bile başkası benim yerime yazıyor. Beni bu halde nasıl burada tutuyorlar? İki kişi olmadan ayağa bile kalkamıyorum.” Ya bu adamı nasıl burada tutuyorsunuz Sayın Bakanlık? Korkunç bir durum. Yani bu bir infaz erteleme başvurusu yapmamış mı? Bize gelen başvuru böyle.
Seda Baykan, Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “ 10 Temmuz günü aile telefon görüşünde koridorda tansiyonum düştü ve bayıldım; çünkü açlık grevindeydim. Unutkanlık ve dalgınlık artmaya başladı. MR istendi ancak makine bozuk olduğu için çekilemedim. Riskli günlere geldim, ölümle burun burunayım. Sorunlarım çözülsün, taleplerim karşılansın ve aileme yakın bir yere sevkim yapılsın. Hak taleplerimin kabul edilmesi şartıyla, açlık grevimi daha fazla gecikmeden sonlandırıp tedavimin yapılmasını ve sağlığıma kavuşmayı istiyorum.”
Yine Seda Baykan yazmış Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nden, diyor ki; “ Bizi bilerek adli mahpuslarla yan yana koğuşlara koyuyorlar; onlar da sürekli hakaret ve küfür ediyor. Beni başka bir yere sevk de etmiyorlar. 90 gündür açlık grevindeyim, koşullarımda hâlâ hiçbir değişiklik yapmıyorlar ve hiçbir talebim kabul edilmiyor. Can güvenliğim tehlikede, ağır bir hayati tehdit altındayım ama kimsenin umurunda değil. Beni tehdit eden kişi daha önce başka bir kadın mahpusun yüzünü sıcak suyla yakmıştı; buna rağmen cezaevi idaresi tehditleri önemsemiyor. Sonunda o kişiyi başka bir koğuşa naklettiler fakat bu kez de arkadaşları onu geri istiyor ve ‘Yoksa Seda’yı yakarız’ diyerek beni tehdit ediyorlar. Aileme yakın bir yere sevk edilmemi sağlayın.” diyor.
Alişan Gül, Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nden yazmış; “ Güzin Tolga, Şakran Kadın Hapishanesi’nde suçlu kimlik kartı dayatması nedeniyle hasta olmasına rağmen açlık grevini sürdürmektedir. Baskının en yoğun yaşandığı yerler hapishaneler; zulüm ile ayakta kalmaya çalışan iktidar her alanda saldırgan.” diyor.
İzmir Şakran Kadın Hapishanesindeki hasta tutsak Güzin Tolga hâlen açlık grevinde. Hakları gasp ediliyor; başka bir hapishaneye sevk edilmeli.” Celal Önkoyun, İzmir 2 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazdığı mektupta bize.
Aytaç Ünsal, Edirne F Tipi Hapishanesi’nden yazmış; “ NATO’cu katiller, emperyalist çete gelirken biliyorsunuz içeride, dışarıda halka birçok saldırı yaptılar. Bu da ondan bağımsız değil. Bildiğiniz gibi Avukat Doğa İncesu, aynı zamanda vekâletnameli avukatımdır. ÇHD’li avukatlar ve halktan insanlar hâlâ tutsak ediliyor. Haklarımızı savunmaya devam edeceğiz.”
Aytaç Ünsal Edirne F Tipi Hapishanesi’nden yazmış; “ Sohbet haklarımız kısıtlanıyor. Personel yetersiz deniliyor, aslında öyle değil. Çıkarsınlar, açıklasınlar; 2020 öncesi bu cezaevleri daha kalabalıktı ve daha az personel vardı. Bu bahaneleri yutmayız. Haklarımızı gasp edemezler, sonuna kadar mücadele edeceğiz.” diyor.
Eyüp Çelik, Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden yazmış; “ Bir Bir depremzede misali ağır bir enkaz altında kardelence direnç içindeyim. Fakat bu yetmezmiş gibi 1,5 yıldır derin bir kuyunun içinde ancak bir parça aynayla payımıza düşen güneşi ve gökyüzünün maviliklerini yüreğimize taşıyabiliyoruz. Kuyuların dibindeyiz.” diyor.
2 No’lu L Tipi Türkoğlu Maraş Cezaevi’nden Sedat Kılınçkıran; “ Küçük oğlum henüz 14 yaşında. Bana kendi yazdığı şiiri size gönderiyorum: Bu gece gözüme yine uyku girmedi, Senin yokluğunda ellerim titredi. Bekliyorum hâlâ gelmeni, Yapmaya çalışıyorum elimden geleni baba.” demiş. Yani böyle işte çocukların babalarına hüzünlü şiirler yazdığı yüz binlerce kişinin hapishanelerde olduğu bir Türkiye gerçeğini görüyoruz.
Lütfü İhsan Yanıkoğlu, Sincan F Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “ Darbe ile ilgili hiçbir emir vermedim. Benimle görüştüğü gerekçesiyle darbecilikle suçlanan komutan beraat etmesine rağmen bana ağırlaştırılmış müebbet verildi. Bu akılalmaz bir durum; ancak mahkeme sürecindeki kimi vicdanlı hâkimlerin şerhlerine rağmen neticede ağırlaştırılmış müebbet kararım kesinleştirildi. İktidardan çekinen hâkimler de bu kararlara direnemedi. Şu anda dosyam AİHM sürecinde; umarım bir gün adaletle karşılaşırız.”.
Muzaffer Ekinci, Batman T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “ Şu an itibarıyla Yargıtay’ın kararı kesinleşmediği için hak kaybı yaşamam kuvvetle muhtemel gözüküyor. Bu durum devam ederse, Yargıtay karar vermezse koşullu salıverilme hakkımdan bile faydalanamayabilirim. Ne yazık ki bu örnekler çok. Hakkım yenecek. Bunun için yardımcı olun.”
Remzi Uçucu, İzmir 2 No’lu Hapishanesi’nden yazmış; “ Hak ihlalleri raporumuzu gönderiyorum. İhlaller devam ediyor, bitmiyor: 10 saatlik sohbet hakkımız yalnızca 6 saat olarak uygulanıyor. Haklarımız iptal ediliyor ve telafisi yapılmıyor. Kitap ve yayın haklarımız keyfî şekilde sınırlandırılıyor. Kelepçeli muayene uygulaması yapılıyor. Boncuk işi malzemesi bulundurma gerekçesiyle hücre cezaları verilebiliyor, düşünün. Ortak zarfta mektup gönderilmesine izin verilmiyor. Telefon haklarımız gasp ediliyor. Birçok malzemenin kantinde satışı yasaklanmış durumda.”
Ayşe Lerzan (Caner Conde), Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nden yazmış; “ Eşim Türkiye’de görevli Gineli bir doktor. Gine Büyükelçiliği, Göç İdaresi Başkanlığından randevu istiyor fakat eşimin göç sorunlarını çözmek için randevu vermiyorlar, yokuşa sürüyorlar. Eşimi her gittiği ilde taciz ediyorlar. Göç İdaresinin bu zulmü ne zaman bitecek?” diye soruyor.
























Yorumlar