28 Ağustos 2026
ÖFG TV’den herkese merhaba. Her hafta Salı günü saat 21.00’da haftanın önemli insan hakları konuları ve konuklarıyla size sunduğumuz programımıza bu akşam da başlıyoruz.
Değerli izleyenler bu hafta önemli bir konumuz var. Türkiye’nin 2 yıldır sürekli konuştuğu bir konu hala bitmedi. Hala canlılığını koruyor. Naren Güran cinayeti ve sonrasında yaşananlar ve ardından bilim insanlarının konuya yaklaşımları. Bütün bunları bu programımızda konuşacağız.
Ben geçtiğimiz hafta 21 Ağustos’ta Tavşantepe köyündeydim ve aileyle birlikteydik 2. ölüm yıldönümünde taziyeye katıldık, mevlid okundu, dualar okundu ve Narin’in kabri başında açıklamalar yapıldı. Daha ilk günkü gibi bu acı ölüm unutulmadı ve ardından verilen hukuksuz kararlar da kabul edilmedi. Olayı yakından görenler köyde nasıl bir sosyal lincin gerçekleştirildiğini de görüyorlar, biliyorlar işin doğrusu. Önemli iddialar vardı. İşkence ve ardından bir sosyal medya linci, toplumsal linç, bütün bunlarla ilgili son derece önemli iddialar var ortada.
Benim köyü ilk ziyaretimde dikkat çeken bir olay vardı. Köy sakinleri, köyü benim ilk ziyaretinde bana şunu demişlerdi; “Ya biz öylesine bir toplumsal lince uğradık ki çocuklarımızı okula gönderiyoruz. Güran soyadından dolayı çocuklar okulda bile kötü muamele görebiliyor. Bırakın bizi çocuklarımıza sirayet etmiş durumda.” Diyorlardı ve ardından konunun psikologlar, psikiyatristler tarafından ele alındığını gördük ve konunun çok daha vahim boyutlarda olduğunu gördük. İşte bu akşam biz konunun bu boyutunu konuşacağız. Köyde yaşanan çok önemli bir olay. Tüm Türkiye’nin, neredeyse dünyanın konuştuğu, milyonların konuştuğu bir olay ve inanılmaz bir linç ve sosyal mobbing, dışlama, ötekileştirme hadisesinden sonra değerli psikologlar, psikiyatristler, sosyal hizmet uzmanları ve konunun diğer uzmanları olaya el attı.
Dünya İnsani Dayanışma Derneği, World Human Relief, köyde yakından izlemlerde bulundu, temaslarda bulundu ve köy halkıyla konuştu, yerinde tespitler yaptı, insanları dinledi, travmanın boyutları hakkında bilgiler edindi ve bu gördüğünüz ölüm yıldönümünde de oradaydılar. Ben kendileriyle orada tanıştım. Uzun bir süredir takip ettiğim Klinik Psikolog Değerli Hocamız Ayten Zara Hanımefendi ile de orada konuştum. Öncesinde de takip ediyordum. Duyarlığını yakıninen gördüm ve ekibini de orada gördüm ve önemli çalışmalar yaptıklarını hissettim. İşte bu yüzden kendilerini bu akşam konuk ediyoruz ve konuşmak istiyoruz. Dünya İnsani Dayanışma Derneği’nin başkanı Sayın Ayten Zara hanımefendi ve Psikiyatrist, psikoterapist, yazar, uzman doktor Azad Günderci hocamız ile görüşeceğiz. İlk önce Sayın Başkan Dünya İnsani Dayanışma Derneği Başkanı Sayın Hocam Ayten Zara’ya sözü vereyim. Hocam buyurun ilk önce sizi dinleyelim. Konuya ilginiz nasıl başladı? Çok medyatik, popülist argümanlarla iki yıldır tartışılan bir konu, bir kız çocuğu ölmüş. Bu konuya bulaşmayan sektör kalmamış neredeyse. Siyaseti, medyası, herkes burada ve çok önemli olaylar yaşanıyor. Psikiyatristler, psikologlar grubu olarak sizin açınızdan durum nedir Sayın Hocam? Buyurun, söz sizde.
Ayten Zara: Narin’in kaybolduğu zaman ve hemen akabinde paylaşımlar, yazılanlar, görsel ve sosyal medyada paylaşımlar ve yazılanlar bir insan olarak ve profesyonel olarak kafamı bulandırmıştı. Narin’in cesedi bulunduğu zaman da oldukça üzülmüştüm ben ve onunla ilgili sosyal medyada büyük yası, bu yasın hepimiz üzerinde yarattığı etkiyi belirten bir yazı yazmıştım ama o dönemlerde bu sosyal mecralarda aileye ve köye yönelik nefret söylemlerinin, o linç girişimlerinin işlenen nefret suçunda yanlışlığıyla ilgili de böyle bir ızdırap duyuyordum. Büyük bir histeri dalgası vardı bana göre. Bir şeyler yazmam gerektiğini düşünüyordum gerçi ama yazmadım çünkü o dönemlerde bunun benim yazacaklarımın ne kadar anlaşılacağına dair ya da hiç anlaşılmayacağına dair fikrim çok güçlüydü. Biraz beklemeyi tercih ettim fakat aklımda özellikle tabi davanın, dava sürecinde yapılan yanlışlar, ispatlanmayan deliller, iftiralar onlarla birlikte içimde benim bu köye, bu köyün çocuklarına ve gran ailesine bir borcum var diye hissetmeye başladığım yoğun bir dönem oldu. Sanıyorum Narin’in birinci yıl dönümü tam olmadan galiba Ali Topuz hocamızın ve Faruk Bildirici hocalarımızın yazılarına denk geldim. O yazılarla birlikte benim artık bu aileye, bu köye, bu köy halkına bir vicdan borcu olduğumu, bir şeyler yazmam gerektiğini, onların mücadelesinin bir parçası olmam gerektiğini düşünmeye başladım ve yavaş yavaş da sesimi çıkarmaya başladım. Bunun karşılığında büyük bir bana karşı da nefret söylemlerinin olabileceğini biliyordum, oluyor da ama çok göze aldığım bir şeydi bu. Mücadele hak için, hukuk için, insanlık ve insanlık onuru için mücadele ettiğiniz zaman bunu zaten göze almamız da gerekiyor bir yerde. Narin ve ailesi için adalet mücadelem böyle başladı. Daha sonra yazışmalarımdan sonra Tavşantepe Belgeseli’ni oluşturan arkadaşlardan bir kısmı benimle bağlantıya geçtiler. “Daha geniş çapta neler yapabiliriz? Nasıl ilerleyebiliriz, nasıl kamuoyu oluşturabiliriz?” diye düşünmeye başladık. Onlarla yaptığımız toplantıda Narin ve ailesi için bir adalet platformu kurmamız gerektiğini, bu adalet platformu şemsiyesi altında çalışmalarımızı toplanıp birlikte bir güç, bir ses, ortak bir vicdan, ortak bir akıl ve ses ile daha fazla kamuoyu oluşturabileceğimizi düşündük ve çalışmalara başladık. Adalet Platformu ile birlikte bunun Narin hakkında daha sık Narin’i adalet sürecinde yapılan ya da yapılmayan yapılması gerekli olan çalışmaların doğru düzgün yapılmadığını, adil bir yargılamanın olmadığını, ailenin bu adil yargılama yapılmadan haksız bir şekilde 3 üyesinin mahkum edilmesini, Narin’in hala adaletinin sağlanmadığına dair de savunuculuk yapmaya başladık ama diğer taraftan da Narin ve ailesi için adalet isterken orada yıkıma uğramış Tavşantepe’yi şeytanlaştıran, insanlıktan çıkaran, insan onurunu zedeleyen yaklaşımlar, yazışmalar benim o köye gidip o köydeki insanlarla konuşmam gerektirdiğini hissettirdi bana ve sonra da sağ olsunlar bu platformdaki arkadaşlar; Azad Hocamız, Özgür Hocamız ve diğer hocalarımız başka arkadaşlarımız da var. Onlarla bir ekip kurup köye gözleme gittik çünkü bu raporlanması gerekli olan bir durumdu. Ben sadece bir akademisyen değilim. Üniversitede ders veren bir hoca değilim. Ben aynı zamanda sosyal adalete inanan bir insanım. Hocadan çok bir insanım. Benim o insanların yanına gidip yaşadıklarını öğrenmem gerektiğini, bir borç ödeyeceksem, adalet borcu da insanlık borcu da diyebiliriz. O borcu ödeyeceksem o insanlara gidip onların da acılarını, hikayelerini, yaşadıklarını duymam gerektiğini düşündük. Arkadaşlarım da bize katıldı sağ olsunlar. Azad Hocam, Özgür Hocam, Hayriye Müjde Hocam, Hilal Cüre Hocam. 5 Kişilik bir ekip kurduk farklı disiplinlerden gelen 5 kişilik bir ekipte köye gittik. Köyde yaptığımız tek şey oradaki daha çok erkeklerdi kadınlarla fazşa görüşmemiz olmadı çünkü o görüşmenin olmaması da zaten bizim için önemli bir veriydi. Kadınlar ve çocuklar daha çok içeride, saklanmış bir şekilde, dışarıdan gelen insanlarla iletişim kurmaktan korkan, kaçınan çocuklar vardı. Sadece gözlem pozisyonunda bizi izleyen çocuklar vardı köyde. Bir keşif gezisine çıktık ve köydeki erkeklerin sadece köyün ve köy çocuklarının yaşadığı zorlukları, zorbalıkları maruz kaldığı, linç ile yaşadıkları mağduriyetleri bize anlattılar. O zaman biz de bunu bir raporlaştırarak tekrardan kamuoyu oluşturmaya çalıştık ekiple birlikte. Akabinde burada bizim daha uzun dönemli çalışmalar yapmamız gerektiğini düşündük. Zaten ben bir taraftan da uluslararası travma ve aile çalışmaları koordinatör direktörüyüm. Böyle ellenmiş dediğimiz, böyle örselenmiş, zedelenmiş, paramparça edilmiş bir toplumun yanında olmamız gerektiğine her zaman inanıyoruz. Nerede olursa olsun bizim dernek olarak ya da insan olarak en büyük hedefimiz nerede acı varsa, nerede yoksulluk varsa nerede bir haksızlık varsa orada olmamız gerektiği. Biz de Tavşantepe’de olmamız gerektiğini düşündük ve burada uzun dönemli çalışmalar yapmamız gerektiğine karar verdik bu ilk gözlem çalışmasından sonra ama bu psikososyal destek diye geçiyor ama psikososyal desteğin amacı insanların hayatta kalmasını, güçlenmesini, hayatta devam edebilecek yolları bulabilmesi ve o yolları bulabilmesi konusunda onlara yardımcı olabilmemiz. Dolayısıyla oraya bir ekip olarak Dünya İnsani Dayanışma Derneği olarak yapabileceğimiz çalışmalar içinde bir plan yaptık. O ilk planı da işte Narin’in ölüm yıldönümü olduğu 21 Ağustos’ta. Biz 21 Ağustostan önce oradaydık. Çalışmalarımıza öncesinde başladık. 20-21 Ağustos’ta da oradaydık. Sonra çalışmalarımız devam edecek. Eylül’de tekrar gideceğiz. Ekim’de tekrar gideceğiz. Sonra yeniden bir değerlendirme yapıp daha uzun dönemli çalışmalar yapmayı planlıyoruz orada. Orada neler gördüğümüzü, özellikle de bu yıl dönümü mevlidin olduğu gün neler gördük, neler yaşadık onu belki biraz daha sonra açıklarım. Belki Azad Hocam bir şeyler söylemek ister.
Azad Günderci: Diyarbakır’da yaşadığım için tabii ki çok fazla konuşulan bir olay, bir ölüm, bir cinayetti. Başlangıçta tabii ne olduğu bilinmiyordu. Diyarbakır’da olmamdan kaynaklı da biraz böyle ayaklı gazete tarzında da haberler alıyorduk. Zaten sosyal medyada, televizyonlarda çok fazla konuşulan bir konuydu fakat Narin’in bedeni bulunmayınca, nerede olduğu bilinmeyince önce bir kayıp haberiyle ele alındı ve sonra bu kayıp, kaybolma süresi uzadıkça maalesef senaryolar, kurgular çok fazla artmaya başladı ve bunlar medyada, televizyonlarda dolaşmaya başladı. Küçük bir çocuğun, masum bir çocuğun ölümünden bahsediliyor, kaybolmasından bahsediliyor ve ne olduğunu kimse bilmiyor ve buna yönelik tabii ki herkesin, hepimizin vicdanında derin yaralar açan bir konu. Toplumun da vicdanın da derin bir yara açması çok normal ve toplumun aslında bu olaya karşı öfkesi de çok normal olarak görülebilir fakat ilerleyen zamanlarda gördük ki bu öfke aslında bir şekilde adaletin yerini bulması, geride kalanların korunabilmesi ya da bu kaybı yaşayan ailenin insanların yasını tutabilmesine yardımcı olmasındansa maalesef bu öfke bir an önce bir günah keçisi yaratma ve bütün bu öfkeyi oraya kanalize etmeyle ilgili bir sürece dönüştü. Biz hukukçu değiliz. Soruşturma nasıl yapılır, nasıl incelenir, nasıl yargılanır bu konularda çok fazla bilgi sahibi de değiliz fakat sonradan hukukçulardan, uzmanlardan, avukatlardan duyduğumuz kadarıyla da aslında bu soruşturma sürecinin yetersizliği, eksikliği ya da çok hızlı bir şekilde yapıldığıyla ilgili bilgiler de yayılmaya başladı. Maalesef bu linç psikolojisinin, bu öfkenin bir an önce bir suçlu bulmaya aktarıldığını ve sonucunda tekrarlayan mağduriyetler oluşturabileceği yönünde bir kanıt oluştu bende. Tabii ki burada birinci mağdur Narin masum bir çocuk ve sonrasında tabii ki bu çocuklarını kaybeden bir aile ve bir annenin psikolojisini düşündüğümüzde eğer masumsa bunun ne kadar dramatik, ne kadar trajik bir durum yaratabileceğini düşündükçe gerçekten insan dehşete düşebiliyor. o acıyı derinden hissedebiliyormuş. Bunun sonrasında ilerleyen süreçte de buna yönelik durumlar ortaya konuşmalar arttıkça Ayten Hoca’mızın da önerisiyle köyü ziyaret etmeyi planladık ve köyde de orada köy halkıyla, aileyle konuşma fırsatı bulduk ve gerçekten orada durum çok farklı olabiliyor. Ben buradan da mesela herkese bu konuyla ilgilenen, kafasında soru işaretleri olan, bilgi sahibi olmak isteyen kişilerin köyü mutlaka ziyaret etmelerini, oradaki insanlarla konuşmalarını öneririm. Uzaktan görmek, medyadan izlemek, sosyal medyadan izlemek gerçekten çok farklı. İnsanlar şöyle düşünebilir. Zaten her şeyi duyuyoruz, her şeyi biliyoruz ama maalesef öyle değil. Gerçeklik bazen çok farklı olabiliyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Bu dediğiniz çok önemli Azad Hocam. Gerçekten köyü görmeden, olayı yerinde tespit etmeden afaki, şehir efsaneleriyle konuşan o kadar çok kişi var ki ben bu özgüvene şaşırıyorum. Hiçbir şeyi anlamadan, bilmeden olayın profesörü olmuşlar. Maşallah bilmedikleri bir şey yok ama hiçbir şey bilmiyorlar ve hayat üzerinde konuşuyorlar. Siz Diyarbakır’da da yaşayan bir psikiyatrist, psikoterapist yazar olarak bütün bu yaşananları iki yıldır gördünüz. Son derece vahim olaylar.
Azad Günderci: Linç psikolojisinde aslında tek başımıza söyleyemediğimiz şeyleri, söylemeye cesaret edemediğimiz şeyleri bir linç kültürü oluştuğunda, linç psikolojisi oluştuğunda çok rahat bir şekilde insanlar, bireyler bunu dile getirebiliyorlar. Bunu yapabilme, davranışa dökebilme cesareti gösterebiliyorlar. Eğer bir günah keçisi ilan edildiyse bu mutlak bir doğru gibi kabul edilebiliyor ve bunun karşısında söylenen her söz, her cümle anlamını yitiriyor, değersizleşiyor. Hatta insanlar konuşmaktan bile çekinebiliyorlar çünkü böyle bir şeyi savunduğunuz zaman mesela çok basit bir örnek masumiyet karinesini savunduğunuz zaman bile sanki suçluyu savunuyor musunuz gibi, suçluyu koruyormuşsunuz gibi bir pozisyon içerisine düşebiliyorsunuz ve bu birçok insanın aslında sessiz kalmasına bu linç kültürüne karşı durmasını da engelleyen bir şey. Bu da tabii bu kültürün, bu davranışların, bu sözlerin bu haberlerin giderek artmasına neden oluyor. Burada tabii orayı görmek, ziyaret etmek, olayın geçtiği yeri görmek bile insanın bakış açısında gerçekten çok şey değiştirebiliyor. Burada yaptığımız görüşmelerden sonra Ayten Hoca ile birlikte bir gözlem raporu yazma gereği duyduk çünkü biz yıllardır bireysel ve toplumsal travmalarla uğraşıyoruz. Bir yerde deprem olduğunda, savaş olduğunda, sel olduğunda, yangın olduğunda oraya ulaşmaya çalışıyoruz. Psikososyal destek vermeye çalışıyoruz ve burada da aslında bir grubun, bir ailenin bir köyün dışlanmış, ötekileştirilmiş, şeytanlaştırılmış ve yasını bile tutmasına izin verilmemiş suçlu olsalar bile yaslarının bile tutulmasına izin verilmemiş bir grulun aslında olduğunu ve bir şekilde aslında bir psikokırımdan geçirildiğini söyleyebiliriz. Bunun tabi ki hukuksal açıdan bir soykırım gibi algılamamak gerekiyor. Olayın ağırlığını vehametini anlatması için söylüyorum. Burada bir grup var. Bir soyismi taşıyan insanlar, bir köy halkı, bir grup, bir aile topyekûn bir suçlanma, damgalanmayla karşı karşıya ve bunun yarattığı psikolojik tablo çocukları da etkiliyor, yaşlıları, kadınları da etkiliyor ve orada da dinlediğimiz kadarıyla bir işkenceye maruz kalma iddiaları var ve bunlar hiçbir şekilde dikkate alınmamış. Çocuklar okullara gidememişler, dışarı çıkamamışlar, kendi ilişkileri bozulmuş, ekonomik ticari ilişkilerde bile sıkıntılar yaşamışlar. Bu yönüyle baktığımızda aslında bu travmadan sonra Narin’in kaybından sonra yaşadıkları sekonder ikinci travmalar gerçekten dikkate alınması gerekiyor. Dediğimiz gibi biz ruh sağlığı uzmanlar olarak olayın ruhsal boyutu, yargı boyutu tabii ki akıp gitmeli ve adil bir şekilde delillerle toplumun öfkesiyle yarışarak değil daha soğukkanlı hukuksal bir zeminde ilerlemesi gerektiğini düşünüyoruz ama diğer taraftan da bunlara maruz kalan grupların bu ailenin de tanınması ve yaslarının görülmesi gerekiyor. Bu yasın dona kalıp asılı kalmaması için. Bu bir şekilde adaletle de çok bağlantılı, yasın görünürlüğüyle de çok bağlıntılı bir durum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Sizin dedikleriniz bana ünlü bir kitabı ve yazarını hatırlattı. Kitleler Psikolojisi Gustave Le Bon’un kitabı son derece çarpıcıdır. Orada bir kitlenin durumu anlatılır. Linç yapan bir kitledeki insanın daha sonra bir birey olarak bu kitlesel linci değerlendirmesi istendiğinde, “Ya ben nasıl yapmışım bu linci? Birey olarak ben yapamam bunu.” ama o kitlenin içine girdiğinde çok rahat bir şekilde o linci yapabildiğini anlatır Gustave Le Bon. Hani vardır romanlarımızda da “Vurun kahpeye” birisi bir tekme vurmaya görsün, sırayla gelir o tekmeler. “Vurun kahpeye, söyletmeyin vurun.” Linç kültürü böyle bir şey. Gözlemleriniz, çok önemli. Neler dersiniz Sayın Hocam? Bilimsel olarak önemli gözlemler yaptınız psikolog, akademisyen olarak. Hocam psikiyatrisi olarak gözlemler yaptı. Çok önemsiyorum. Ben de bir hekimim. Psikiyatride aylarca staj yapmış ve çok sevmiş birisi olarak ilgiyle stajımı yapmıştım hakikaten. Gözlemlerinizi merak ediyorum hakikaten bir psikiyatrist, bir psikoloğun gözlemlerini.
Ayten Zara: “ Benim çok uzun yıllar travma deneyimim var. Sadece afetlerde değil aynı zamanda özellikle insan elinden çıkan politik şiddet mağdurlarıyla çalışmışlığım da var, deneyimlerim var ama Narin Güran davasında gördüğümüz her veri bana şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım bir davayı, bir travma hikayesini ve mağdurlarını gösteriyor fakat burada iki tane olgu var, iki tane çözmemiz gerekli olan durum var. Bir tanesi buna iştirak edenler. bu suçu, bu aileyi mağdur eden gruplar var ya da toplum var. Bir de buna maruz kalan köy halkı var, Güran ailesi var diye bakmamız lazım. Şimdi ailenin mağduriyetine sebep olan topluma baktığımızda, şimdi böyle toplumda infial yaratan olaylarda toplumun yaşama ihtimali çok yüksek olduğu iki tane duygu var. Bir tanesi öfke, bir diğeri de acı ve korku. Toplum bunu yönetemediği zaman, yönetmekte zorlandığı ve başa çıkamadığı zaman bunu yönetmek için ihtiyaç duyduğu en önemli aktörler televizyonlar, yazılı görsel medya, olabiliyor. Bu yazılı görsel medyanın yazdıklarıyla söyledikleriyle bir yol çiziyor, bir hikaye benimsiyor ve o hikayeye göre aslında tepkisini belirliyor, tepkisini gösteriyor burada. Burada aslında ben toplumu suçlamıyorum ama toplumun bu yaşadığı kaygı, korku, öfkeyi, acıyı yönetememe halini çok yanlış bir şekilde değerlendiren aktörler var. Bence burada en önemli aktörlerden bir tanesi yazılı ve görsel medya. Bunu iyi yönetemediler maalesef. toplumun bu tür olaylarda verdiği tepkiler o kadar doğal ki öfke hissetmesi, acı hissetmesi, kaygı hissetmesi korku hissetmesi, başına gelme ihtimalini düşünmesi ki bir de düşünün sürekli travma üreten bir coğrafyadayız. Çocuklara yönelik ihmal ve istismar çok yaygın. Kayıplar çok fazla. Kadına yönelik şiddet, çok fazla. Dolayısıyla bu tür konular, sık sık karşılaşılan travmalar, kayıplar ve şiddet olayları olduğunda onların yaşadığı o öfke, o acı, o güvensizlik çok daha yoğun olabiliyor. Çok daha kolay tabii bunu hissetmekte ama toplumun yaşadığı bu öfkeyi, bu acıyı, bu güvensizliği biz yönetemedik. Yetkililer, resmi birimler ve yazılı ve görsel medya maalesef iyi yönetemedi. İyi yönetemediği için de ortaya nefis suçu çıktı çünkü iyi yönetilmeyen bir krizde, iyi yönetilemeyen bir davada, iyi yönetilemeyen bir affet sahasında ortaya çok daha büyük krizler ortaya çıkabilir, suçlar ortaya çıkabilir. Narin davasında da bence bu oldu. Bu öfkenin bu linç dediğimizde Azad Hocam bunu çok güzel tanımladı. Ruhsal soykırım, psikokırım diyoruz. Psikokırım ortaya çıktı ama psikokırım dediğimiz şey de aslında Tavşantepe’de yaşanılan böyle de bir şey. Çünkü Tavşantepe’de bir çocuk var, kayıp bir çocuk var. Sonra çocuk cinayeti var ve çocuğun, Narin’in bulunmasına kadar maruz kaldıkları bir nefret söylemi var. Onlar da, köylüler de yaşadıkları kaygıyı çocuk kaybolmuşsa orada yaşanılan o büyük kaygı ve korkuyu içinde bir de toplumun üzerlerine yağdırmış olduğu o suçlanmayla, o öfkeyi, o nefreti maalesef iyice kendilerini korumak için de biraz içeri çekildiler. Sonra bununla birlikte Narin’in bir köydeki bir kız çocuğunun cesedi ortaya çıkıyor ve korkunç bir formda çıkıyor bu. Çok büyük bir yas, çok büyük bir kayıp. Böyle bir kayıbın yazı da, acısı da hem çok uzun sürer hem de çok derin olur ama aile bunu maalesef yaşayamadı çünkü yine farklı farklı çevrelerden gelen o nefret suçlarıyla kendi içine kapandı, dondu hatta diyebiliriz. Kas katı kesildi, ne yapacağını bilemedi. Bu tepkiler bile anlaşılmadı. Çocuğunu kaybetmiş ve sonra da çocuğunun cesedini bulmuş bir köyde ailenin sessizliğe bürünmesi, ailenin kas katı kesilmesi, ailenin cevap vermemesi. Bunlar her biri bizim çok beklediğimiz yas tepkileri. Bunlar bile o kadar yanlış yorumlandı ki, yanlış yerlere ve yanlış hikayelere bağlandı ki. Burada da işte soykırımın bir parçası da buradan geliyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Hocam çok gaddarca yorumlandı ya.
Ayten Zara: Çok hunharca diyorum ben. İnsan onurunu eze eze bir köyü, bir insanı, köy halkını, çocuklarını insanlıktan çıkararak adalet arayışı nasıl olabiliyor? Bunun da tartışılması gerektirli olan bir konu olduğunu düşünüyorum. Narin için adalet ararken oradaki çocukları, oradaki insanların onurunu eze eze, paramparça ederek ve onları şeytanlaştırarak ve geleceklerini, hayatlarını yıkarak, yok ederek nasıl bir adalet anlayışıdır bu bilemiyorum. Bunun konuşulması gerekiyor diye düşünüyorum. Sonra ailenin üç tane üyesinin yine adil yargılama yapılmadan ve karanlıkta kalan o dava sürecinde karanlıkta kalan birçok konu var, birçok biçim var, yöntem var. Bunlarla ailenin mahkum edilmesi bu da çok büyük bir yıkım aslında. Hiçbir şekilde aileye konuşma, anlatma hikayesini, insanlara dinletme fırsatı hiçbir şekilde verilmedi. Bizim soykırım dememizin arkasında bir sürü bir sürü sebep var ve sonra hala yasını tutamadılar ki Narin’in yasını tutmadılar ardından bir sürü şey kaybettiler. Ailenin üç üyesi kaybedildi. Çocuklar geleceklerini kaybetti, insanlar işten çıkarıldı. Diğer taraftan çocukların gelecekleriyle ilgili çok büyük kaygıları var. Hem ruhsal olarak hem de ekonomik olarak çok fazla zorlanmaya başladılar. Bu nedenle biz buna psikokırım diyoruz. Ağır bir durum. Sadece bir tane şey değil orada. Birçok travma var, çoğul travma var. Bu çoğul travmanın da telafisi çok kolay değil, çok zor. Bu çoğul travmanın iyileşebilmesi için kim giderse gitsin oraya isterseniz oraya yığınla psikiyatrist götürün, yığınla psikolog götürün. Onların iyileşmesi mümkün değil çünkü onları hayatta tutan tek bir şey var. Adalet mücadelesi. Onlara bunu da söyledim. Şu an köyde bir hayat varsa, ayakta durabiliyorlarsa, konuşabiliyorlarsa bunun tek nedeni adalet, adil yargılama için ortaya koydukları mücadele. Bu mücadele olmazsa zaten yaşayan şey olacak o köy. Kendilerini zaten öyle ifade ediyorlar ya, “Bizi de gömdüler.” diye. Yaşıyor ama o kadar içindeki yaşam enerjisi kaybolmuş, o kadar yok edilmiş, o kadar katledilmişler ki dolayısıyla o mücadele, adalet mücadelesi çok önemli. Bunun da devam etmesi gerekiyor. Bunun için de bizlerin mümkün olduğu kadar onları destekliyor olması gerekiyor. Çok yalnızlaştırılan bir köy ve köy halkı olmuş. Çok yalnızlaştırılan insanlar olmuş. Dolayısıyla herbirimizin onları dinlemeye gitmesi, onlarla bağ kurması çünkü kendi akrabaları, kendi çevreleri tarafından da dışlanmış, ötekileştirilmiş, yabancılaştırılmış, paramparça edilmiş bir köy halkından bahsediyoruz. Onun için de herbirimizin sosyal medyada yazması, oraya gitmesi, onları dinliyor olması, elinden tutması, gözün içine bakması. Bunlar çok kıymetli onlar için. Çok büyük bir şey yapmıyoruz şu anda. Onların acılarına tanıklık ediyoruz. Acılarını görünür kılınmasına çabalıyoruz. Bu çabalarımız da devam edecek uzun dönemde diye düşünüyorum. planlıyorum daha doğrusu.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Diyorsunuz ki adalet mücadelesiyle aslında ayakta kalabiliyorlar. Ne kadar psikolog, psikiyatrist gitse de şu anda yeterli olmaz çünkü çok ağır bir travma var ve adalet mücadelesi onları ayakta tutuyor ancak maalesef ki toplumsal tavır, ana akım, medya, iktidar, gücü halen olumsuz bir yerde duruyor. Yeni yaşanan gelişmeler, olayın gerçekliğine ilişkin ortaya çıkan belgesellere dair iktidarın tavrı, ifade üzgünlüğünü ayaklar altına alıcı tavrı. Böyle biraz kasti tavırlar da son derece rahatsız edici gerçekten. İnsanları umutsuzluğa da sevk etmemek lazım. Tabii şu an zaten ağır bir travma yaşamış kişilere. Yeniden “Siz böyle adalete ulaşamayacaksınız.” gibi bazı mesajlar veriliyor adeta. Azad Hocam, buna ne dersiniz? böyle bir nefes alamayacak şekilde böyle yeni tavırlar gelişiyor. Ne dersiniz? Neler dersiniz? Çalışmanızda neler gördünüz?
Azad Günderci : Bu adalet arayışı aslında tarihte bunun örnekleri de var. Bazı dışlanmış, ötekileştirilmiş ya da lince maruz kalmış, damgalanmış bireyler topluluklar için bir şekilde ayakta kalma bir terapi süreci gibi aslında. O süre içerisinde kendini koruyabilmenin bir yolu, bir şekilde aslında çaresizliğin de yolu gibi. Bunların da önünün kesilmesi ya da buna yönelik çabaların olması, buna alan açılmaması, bunların bir şekilde desteklenmemesi tekrarlayan travmalar oluşturacaktır psikolojik açıdan, psikiyatrik açıdan. Zaten Ayten Hocam da belirtti, kavram olarak baktığımızda doğal afetlerden depremlerden, sellerden ve birçok böyle afet olarak tanımlayabileceğimiz, travmatik olarak tanımlayabileceğimiz durumlar arasında aslında en ağır olanlardan biri insan eliyle oluşturulan travmatik durumlar ve bunlar kompleks travma dediğimiz durumları oluşturuyor ve psikiyatrik açıdan da neredeyse müdahalesi, tedavisi çok zor olan tablolar eşlik edebiliyor ve durumu maalesef ağırlaştırabiliyor. Travmatik bir yastan bahsediyoruz. Olayın ani bir şekilde olması, bir çocuğun olması, bedenine zarar vermesi ve günlerce bulunmaması. Bunlar olayın travmatik boyutunu artıran olaylar, sonrasında meydana gelen olaylar ve bu yasın tutulamaması ile ilgili, görülmemesiyle ilgili, kabul edilmemesiyle ilgili yaklaşımlar, maalesef giderek bu yasları patolojik bir yas, uzamış yas boyutuna dönüştürebiliyor ve bunlar da psikolojik açıdan baktığımızda birçok tablonun depresyon, anksiyete travması olması, stres bozukluğu gibi ve psikolojik olarak da bedende, benlikte ruhsal yaralar oluşturup aslında bir çocuğun erişkinlik döneminde de yaşayabileceği problemlere yol açabilir. Ben bunu aslında çok büyük bir paradoks olarak görüyorum. Tabii ki bir çocuğun ölümüne öfke duymak ve üzülmek hepimizin vicdanında derin yaralar açmıştır fakat çocuk için, Narin için adalet ararken bunun yakınları, arkadaşları, yaşıtları, diğer yüzlerce çocuğu da ruhsal olarak yaralamak da büyük bir paradoks olarak görüyorum bunu. Bu noktada toplumun medyanın, yetkililierin çok dikkat etmesi gereken soğuk kanlılıkla el alması gereken bir durum maalesef düzgün yönetilmediğini düşünüyorum. Burada gerçekten bu adalet arayışının engellenmesi, sabote edilmesi ya da alanın daraltılması, kısıtlanması giderek bu dramatik durumları artıracaktır diye düşünüyorum maalesef.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Demek ki daha çok psikolog ve psikiyatrist, sosyal hizmetler uzmanları, arkadaşlarımıza ihtiyaç olacak çünkü bitirilmek istenen bir travma değil, adeta devam ettirilmek istenen bir travma var ortada. Psikokırım diyorsunuz, önemli bir kavram kullanıyorsunuz Sayın Hocam bu önemli. İnsanların nasıl psikolojik olarak kırıma uğradığı anlamında son derece önemli bir tespit. Çözümler noktasında neler olabilir?
Ayten Zara: Travma dediğimiz şey kayıp aslında. Bir insan ne kadar çok şey kaybederse o kadar fazla travmaya uğrar. Tavşantepe’de de şöyle bir durum var; bir ailede bir çocuk ölürse, doğal yolla ölürse o ailenin de ölümü demek. ama bir çocuk öldürülürse o ailenin sadece ölümü değil, yıkılarak enkaz altında kalarak ruhsal ölümünü gerçekleştirir. Bu oldu Tavşantepe’de. O Tavşantepe halkının da linç ile, nefret söylemleriyle onu insanlıktan çıkarılması, onurlarını, gururlarını kaybetmeleri, işlerini, güçlerini kaybetmeleri çocukların okulları bırakmaları, geleceklerini kaybetmeleri. Onlar da o köyün ölümünü gerçekleştirdi. Yarınlarının ne olacağını bilmiyoruz. Dolayısıyla hala köye karşı, aileye karşı nefret suçları devam ediyor. Ortada sadece bunlar yaşandı ve travmalar var değil. Bitmedi travmalar. Travmalar hala devam ediyor. Süren travmalar diyoruz. Kronik bir travma sisvesi var ve bu insanlar bunun içinde. Ne kadar dayanabilirler bilmiyorum. Dediğim gibi dayanabilmelerinin tek yolu adalet için mücadele ve bizlerin o mücadele içinde onlara psikolojik olarak ruhen ve manevi desteği sağlayabiliyor olmamız gerekiyor. Ben köyde şuna dikkat ettim. Birçoğu köy halkından, özellikle Güran ailesinden birçoğu hani donmuş yas diyoruz ya, duygusunu yaşasa, yasını yaşasa zaten çöker kalır, ayağa kalkamaz. Acı o kadar büyük. Bu acıyı bastırarak o adalet mücadelelerine devam ediyorlar çünkü öyle oluyor genelde. İnsan acısını yaşayamıyor çünkü acısını yaşarsa nefes bile alamıyor. Ayağa bile kalkamıyor. Bir tek söz bile söyleyemiyor. Dışarı bile çıkmak istemiyor. Acı öyle bir şey. yas, kayıp, travma insanı tamamen immobilize eden bir durum. Bu nedenle oradaki insanların hayata devam edebilmeleri için acılarını bastırmış olmaları gerekiyor ki benim köyde gördüğüm, birebir konuştuğum kadınlarda, çocuklarda ve erkeklerde böyle de bir durum var. Disosye etmiş, kopmuş o ruh sağlığından, kendi acısından kopmuş. Onun o acıyı yaşayabilmesi, yasını tutabilmesi, onun tekrar normale dönebilmesi için de o adalet, adil yargılama kapısının yeniden açılıyor olması lazım. O açılırsa sonuç ne olur bilmiyorum ama ondan sonra yasını çok ağır ve çok yoğun bir şekilde yaşayacak. Normale dönerler mi çok zor. Bu kadar zedelenme, bu kadar örselenme, bu kadar paramparça edildikten sonra bir köyün normale dönmesi biraz zor. Hem sosyal hem ekonomik hem psikolojik her anlamda o köyün ve çocuklarının destekleniyor olması gerekiyor.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Sayın Hocam bir de sizin görmediğiniz bir boyut var. Ben cezaevinde üç mahpusu ziyaret ettim. Anne Yüksel Güran, abi Enes Güran ve amca Salim Güran. Tabii Yüksel Güran annenin durumu vahimdi gerçekten. İki saatlik görüşme yaptık ve gözyaşları bir an durmadı. Çok zayıflamıştı ve gerçekten çok acınası bir haldeydi, çok üzücü bir haldeydi. Salim Güran’la görüşmenin başlangıcında bir müddet ağladı Salim Güraan. Abi; “Zor kendimi tutuyorum. Ancak dini ritüellere bağlanarak bu travmayı atmaya çalışıyorum.” dedi mesela. Onları anlattı bana. Bir de o boyut var tabii. onlar için ne dersiniz? Bir anne kızı öldürülüyor. Daha acısını yaşayamadan inanılmaz bir linçle bu arada her değeri ayaklar altına alınarak iyice böyle hunhar bir şekilde zindana atılıyor, kuyuların dibine atılıyor. Ne dersiniz Yüksel anne için?
Ayten Zara: Ben o kadar tasavvur edemiyorum ki. Enes’i ve Yüksel Anne’yi düşündüğümde içim paramparça hocam. Nasıl hayatta kalabiliyor inanamıyorum. Tüm bu yaşananlardan sonra köydeyken ben Remziye teyzenin evine uğrattım. Biraz konuşayım, ne yapıyor diye o ilk gün. Mevlidin önceki günü Biraz konuştum. Enes oradaydı. Enes’i daha önce görmüştüm. Hala göz kontağı koyamıyor Enes. Biliyorsunuz o da bence çok zorlu bir süreçten geçti. Geçmemesi de mümkün değil tüm olanlardan sonra. Evden ayrılırken Remziye teyze bir dakika dedi, içeriye gitti ve bana bir tane elle örülmüş küçük bir bebek getirdi. Bunu sana Yüksel gönderdi dedi. Özellikle bana inanan davaya sahip çıkanlara cezaevinde örmüş ve vermiş. Böyle bir alınca sarsıldım tabii. Bayağı sarsıldım ama ertesi gün Mevlid vardı. Duygularımı kontrol ettim. Mevlid’den sonraki günde böyle gözyaşlarımı tutamadım. O bebeği hemen otel odamda başucuma koymuştum. Gözlerimi açtığım an onunla karşı karşıya geldiğimde o bebeği ve hikayesini hiç unutamam ve hala da unutamıyorum. Bir Narin bebek örmüş Yüksel anne ama onu örmesinin sebebi bir rüya. Rüyasında Narin’i görmüş ve Narin; “Anne üşüyorum.” demiş. Yüksel anne de ona üşümesin diye bir elbise örmüş ve onu temsili Narin bebeğe giydirmiş. Hikayeyle birlikte, bu rüyayla birlikte o kadar sarsıldım ki. Sonra da düşündüm Yüksel, bu bebekle aslında yaşadığı acıyı ve çaresizliği bize anlatıyor. Yine Yüksel Bu bebek ile hala yarım kalmış anneleğini, çocuğuna örerek onu üşümesini engelleyerek onu ısıtmaya çalışma durumunu anlatıyor, arzusunu anlatıyor o bebekle. Yine o bebekle böyle yarım kalmış, elinden çalınmış elinden alınmış, anneliği, kadınlığı paramparça edilmiş o halini bu bebekle bizlere aktarmaya çalışıyor da düşündüm. Daha da bir bağlandım ben Yüksel anne bence burada Narin’e duyulan bir vicdan, adalet duygusuyla insanlar bir şeyler yapmaya çalıştı. O yapılan şeyde çok yanlış sonuçlar doğdu tabii ama biz bir taraftan da Narin’in annesi Yüksel için de konuşmamız, anlatmamız onun yaşadığı çaresizliği, o acıyı dile getirmemiz iftiralar, haksızlıkların doğru olmadığına dair de daha çok konuşuyor olmamız gerekiyor. Çok zor diyebiliyorum. Kendisini görmek istiyorum. Kendisini ve Enes’i görmek istiyorum. Adalet Bakanlığı’na böyle bir talebim oldu. Onlardan başvurumun sonucunu bekliyorum. İnşallah böyle bir şey gerçekleşir ve kendisiyle konuşma, sarılma, o acısını bir parça giderek dindirme gibi bir arzum var. Dilerim gerçekleşir bu arzu.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Gerçekten gidip görmenizi isterim. Çok da iyi gelirsiniz. Onu yakinen gördüm. Orada çok zor durumda. Tek başına bir hücrede ve ilaçlarla ancak ayakta durabiliyor. Allah korusun yanlış bir şey yapmaması, intihar gibi bir şey düşünmemesi gerekiyor. En azından bir şekilde ayakta kalabilmiş ama belli ki hep rüyalarında kızını gören, onunla yaşayan bir anne. Çünkü onunla biraz konuşan hemen bu durumu anlar.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Peki Azad Hocam, son olarak sizler neler demek istersiniz? Oldukça ağır, duygusal bir ton çöktü üstümüze.
Azad Günderli: “ Aslında Ruh Sağlığı Çalışanları olarak elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Olayın tüm mağdurları için bu bireysel bir destek olabilir, psikososyal destek olabilir fakat burada hem Narin için hem de geride kalanlar için hakikatin eksiksiz olarak ortaya çıkması aslında en önemli noktalardan biri. Bu çok daha önemli hale geliyor. Hem anne için, aile için ve diğerleri için ve bunu yaparken de bir çocuk için Narin adaleti ararken aslında bunlar da olayın birer parçası. Diğer geride kalan çocuklar da işin içerisinde ve bu parçayı da bu bir bütün olarak düşünmek gerekiyor diye düşünüyorum. Aynı adalet arayışının aslında parçaları. Bir aileyi, köyü, çocukları ve kadınları topyekun suçluluğun gölgesinde bırakmak bir adalet getirmez. Bu adalet anlayışına sığmaz. Genel olarak da şunu söyleyebilirim; Narin için hakikat ve geride kalanlar için bir onarım gerekiyor ve bu mesele çözülse bile bunun etkilerinin süreceğini biliyoruz. Daha önce yaşadığımız kitlesel, grupsal, travmatik olaylardan ve belki de bazen kuşaklar arası onları bile ilerleyebiliyor umarım bu şekilde ilerlemez ve kısa sürede bütün bu bahsettiğimiz hem hukukla ilgili hem adaletle ilgili hem ruhsal boyutuyla çözüme kavuşur ve hiçbir sıkıntı olmadan ortadan kalkar diye temenni ediyorum. Ayten Hocam da ayrıntılı ve psikolojik boyutundan bahsetti.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Ayten Hocam, son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Ayten Zara: Benim bir diğer kaygılandıran konu da bu ülkede çok fazla faaliyet gösteren, insan hak ihlallerine karşı ses çıkaran bir sürü kadın dernekleri var, çocuk ve insan hakları dernekleri var. Bilemiyorum tabi onlar da bu linç kültürünün bir parçası mı ama değil mi? Bir ailenin bir köyün halkının paramparça edilip insanlıktan çıkarılıp geleceklerinin ellerinden alınmasını bir enkaza çevirmeleri konusunda karşı duramayacaksak ne için varız ki? Hem insan olarak hem sivil toplum örgütleri olarak ne için varız ki? Çünkü burada sadece bir suç yok ki. Narin için adalet sağlandı mı? Hayır sağlanmadı. Ailesi de belki suçlu da olabilir ama adil yargılamayla yapılarak bunun ispatlanması gerekiyor. Burada sadece bir cinayet bir suç yok ama diğer taraftan da bir başka suç var. Bu suç mesela toplumun, toplumun belirli yapılarının bir köye, köy halkına karşı işlediği bir suç ve bu suç nasıl işlendi? Nefret söylemleriyle işlendi, linç ile işlendi, linç kültüür, ile işlendi. Biz sivil toplum örgütleri ile insan hakları ile çalışan, çocuk hakları ile çalışan insanlar o davayı bir tarafa koyup bu linç ve nefret söylemlerine karşı durmayacaksak, mücadele edemeyeceksek biz ne için varız ki? Ne zaman mücadele edeceğiz? Ne zaman biz buna hayır diyeceğiz ki? Dolayısıyla bence bu da özellikle bu linç çünkü buna bir şey yapmazsak, diyemezsek, durduramazsak bundan sonrası da olacak. Yine bir toplum ve onun belirli yapıları, belirli kişileri toplumu yönlendirerek, yöneterek başka insanları, başka köyleri, grupları, azınlıkları yine lince uğratabilir. Yine ötekileştirebilir, paramparça edebilir. Biz buna karşı durmazsak neye karşı duracağız diye düşünüyorum. Dolayısıyla benim en büyük dileğim diğer sivil toplum örgütlerinin, özellikle çocuk hakları, insan hakları konusunda çalışan sivil toplum örgütlerinin de bu konuda davanın hiç değilse bu kısmının sorumluluğunu alması. Benim bu konuda da çok ciddi güvenim zedelendi. Belirli gruplara, belirli insanlara ama özellikle bu alanda çalışan sivil toplum örgütlerine, insan hak savunucularına karşı güvenim oldukça zedelendi. Umarım bir zaman bir şekilde buradan bir dönüş yaparlar ve bu toplumun köyün, köy halkının daha fazla zarara uğramaması için de bir eylemde bulunurlar ve seslerini çıkarırlar diye düşünüyorum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Çok önemli bir çağrı yaptınız Ayten Hocam. Duyması gerekenler duymalı diyorum çünkü 8 yaşında bir kız çocuğu öldürülmüş. Bunun üzerinde medya tepindi. Siyaset tepindi. Bir kız çocuğu öldürülmüş siyasetin ne alakası var? Siyaset tepindi. Bir rant elde etmeye çalışan her kesimden insan tepindi ve ardından ağır bir travma kaldı ve kimsede bu kasırgaya, fırtınaya karşı durmak istemedi. Herkes rüzgarı kendi yanına almak istedi. Rüzgarı karşısına değil, yanına almak, arkadan o rüzgarı almak istedi. Tabii maalesef böyle bir bu durum var, bu yalnızlığı artırdı. Çok önemli bir çağrı yaptınız bence. Sessiz kalan çok kurum kuruluş var, hak savunucusu var. Bugün konuşmayacaksak ne zaman konuşacağız? Siyasi baskı var, toplumsal baskı var, kamuoyu baskısı var. Kamuoyu ne derse desin sizin ulaştığınız bir doğru varsa, sizin gördüğünüz ağır bir travma varsa, nazi toplama kamplarından çıkan insanların yaşadıkları vardır. Tarihteki önemi sizler çok iyi bilirsiniz. Çok ağır travma örnekleri var. Bunun bir benzeri psikokırım olarak şu anda yaşanıyorsa buna nasıl sessiz kalabiliriz diye soruyoruz ve size teşekkür ediyoruz Sayın Ayten Zara, Dünya İnsani Dayanışma Derneği, Human World Relief Başkanı, klinik psikolog, akademisyen hocamız. Diyarbakır’da çalışmalarını sürdüren Azad Günderci, psikiyatrist, psikoterapist, yazar hocamız. Çok teşekkür ederiz. Çok değerli, kıymetli bir söyleşi yaptık. Umarım toplumun her kesimi bunları duyar ve vicdanları sızlar ve vicdanları uyanır ve yapması gerekenleri yapar. Çok sağ olun.
Evet değerli izleyenler bugün de programımızın sonuna geldik. Haftaya Salı günü saat 21.00’da tekrar sizlerle birlikte olacağız. ÖFG TV siyasette belki yapamadığımız insan hikayelerini dinleyen bir program. Biz bu programımızı önemsiyoruz 367. Programımızı yaptık ve çok kişiye temas ettik, etmeye devam edeceğiz. İnsan Hakları konuları yetmiyor bir de bir de konuklar gerekiyor. Birebir temaslar gerekiyor. Gerek mağdurlar, gerekse de o mağdurları izleyen insanların görüşleri bizim için son derece değerli. Bugün de iki uzman konuktan böyle bir destek aldık. Haftaya salı günü saat 21.00’da buluşmak üzere. Hepinize hayırlı akşamlar, hoşça kalın.

























Yorumlar