Öncelikle çok vahim bir hadiseyi size anlatacağım. Şu gördüğünüz aile fotoğrafındaki kişi kayıp ve arkadaşı da kayıp. Türkmenistanlı Alisher Sahatov ve Abdulla Orusov Türkiye’de kayboldu veyahutta kaybedildi. En son bir kamu kurumunda geri gönderme merkezindeydiler ve Anayasa Mahkemesi’nin bir ihlal kararı ile serbest bırakılmaları gerekiyordu ancak 14 Temmuz’daki Anayasa Mahkemesi kararından sonra 24 Temmuz’da serbest bırakıldığı anda bir şeyler oldu ve ikisinden de 8 aydır haber alınamıyor. Olacak bir iş değil arkadaşlar. Bu nasıl bir iştir? Biz, eşi ve avukatı ile konuştuk, duyduklarımıza kulaklarımız inanamadı. Bunu Anayasa Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı, Göç İdaresi Başkanlığı, Edirne Valiliği, Edirne Geri Gönderme Merkezi de duyuyor mu? Bu kişiler Edirne Geri Gönderme Merkezi’ndeyken serbest bırakıldıkları anda birilerine teslim mi edildi? Sekiz aydır neden Alisher Sahatov ailesine ulaşamıyor? Bunu daha öncesinde de ben Meclis’te gündeme getirmiştim arkadaşlar. Soru önergesi verdim İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’na soru önergeleri verdim. Böyle bir şey olamaz. Ülkede iki insan kamu kurumunda serbest bırakıldığı anda kayboluyor, kaybediliyor ve 8 aydır haber alınamıyor. Soru önergeleri ile soruyoruz cevap verilmiyor, aylardır cevap verilmiyor. Ben İçişleri Bakanı’na Adalet Bakanı’na, Edirne Valisi’ne Göç İdaresi Başkanlığı’na soruyorum; Alisher Sahatov nerede kardeşim? 8 aydır bu adam nerede? Allah aşkına bakın eşi ve çocukları her gün ağlıyor avukatının başvurmadığı yer yok ancak savcılıklar soruşturmaları bir günde kapatıveriyor adeta yukarıdan bir talimat gelmiş. Zorla kaybedilme ve kaçırılma vakalarında olduğu gibi hemen dosyaların kapatıldığını görüyoruz. Neler oluyor, neler bitiyor? Türkiye inanılmaz bir yere gidiyor. Türkmenistan’ın antidemokratik uygulamalarıyla tanınan bir yer olduğunu biliyoruz. Alisher Sahatov ve Abdulla Orusov Türkmenistan iktidarını uzun süredir eleştiriyordu. Bu eleştiriler sonucu mu acaba bu kişiler sekiz yıldır yaşadıkları Türkiye’de hiçbir gerekçe gösterilmeden aniden alınıp güvenlikle ilgili bir kod ile geri gönderme merkezine alındı ve en sonunda başvurulan Anayasa Mahkemesi burada ihlal buldu ve kişilerin serbest bırakılması gerekti ancak Türkiye iktidarı ve Türkmenistan iktidarı arasında bir şeyler mi döndü? Ne oldu, ne bitti? Anlamak mümkün değil. Bu insanlar aniden ortadan kayboldu. Ailesi ulaşamıyor. Onlar ailelerine ulaşamıyorlar. Ne oldu, ne bitti? Bize bilgi verin. Ben buradan İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı’na tekrar hatırlatıyorum. Kimsenin gündeminde değil, nasıl olsa bu işlere cevap vermeden biz kapatırız demeyin kardeşim. Ben insan hakları savunucusuyum ve bu işlerin peşini bırakmam. Türkiye’de zorla kaybedilme kaçırılma vakalarını en çok gündeme getiren kişiyim ve bunun bir benzeri yaşanıyor gibi geliyor bana. Neler olup neler bitiyor? Devletler arası bir garip ilişkiler mi var? Yaşam tehlikesi olan eğer ki o ülkeye gönderilirse yaşam tehlikesi olan kişiler el altından o ülkelere mi gönderildi? Soruyoruz size İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı bu sorularımıza cevap verin. 8 aydır bu kişiler buhar olup havaya mı uçtu kardeşim! Şu memleketin haline bakın ya. Hukuk devletinin zerresi kalmamış durumda arkadaşlar ya. Can güvenliği, hukuk güvenliğiniz kalmamış bu ülke. Şu hale bakın ya. Biz de gündeme getirmesek, defalarca sormasak kimsenin umurunda değil ama ben bu konuyu sormaya devam edeceğim. Hak ihllallerinin peşinde koşmaya devam edeceğiz. Kim olursa olsun zalime karşı ve kim olursa olsun mazlumdan yana olacağız. Hiç tanımasam da bilmesem de hakkı, hukuku, insan haklarını aramaya devam edeceğim arkadaşlar çünkü biz insan hakları savuncusuyuz. İşkence yapana da işkence yapıldığı anda buna karşı çıkan insanlarız. O yüzden insan hakları savunucularının da kadri kıymeti bilinsin.

Bakın, Türkiye öyle bir yer haline geldi ki, İstanbul Kadıköy’de gözaltına alınan bir genç, birçok nedenden alınabilir, uyuşturucu nedeniyle gözaltına alınmış. Kesin suçlu mu? Veyahut da suçlu olsa bile ona işkenceye yakılması mübah mı? Hayır. İki soruya da hayır diyorum çünkü insan hakları anlayışında böyle bir şeye yer yoktur. Karakolda işkence yapılmış bu gence. Hatta işkence o kadar abartılmış ki, genç çırıl çıplak soyulmuş, makatına şişe sokulmuş. İddia böyle. Adli tıpa götürülmüş genç, böyle bir iddiada bulunmuş; “Makatıma şişe sokulmaya çalışıldı.” demiş. Adli Tıp Raporu da anal bölgede bu tür bir fiile dair bulgular bulmuş. Adli Tıp Raporu da demiş ki, bir livata olayı var burada. Şu rezalete bakın. Devletin karakolunda genç delikanlının makatına şişe sokulduğu iddiası var ve adli tıp raporu da buna doğruluyor. Bu ne rezalet arkadaşlar? Bu nasıl bir ülke ya? Bu nasıl bir ülke İçişleri Bakanı? Neredesin? Niye cevap vermiyorsun? Niye bir açıklama yapmıyorsun? “İki tane müfettiş görevlendirdik.” diye açıklama yapmış. Kardeşim biliyoruz biz o açıklamaları. İki tane müfettiş işi sündürür, aylara yayar, ondan sonra bir şey olmadı, oldu bitti falan. Bilmiyor muyuz biz bütün bu şu ana kadar yapılanları, kaç defa insan hakları savunucuları sayesinde yargısız infazlar, karakoldaki işkenceler ve o işkenceler sonucu tecavüz edilen veya öldürülen insanlarla ilgili davalar zorla yürütüldü ve o davalar ancak cezayla çok nadiren sonuçlandı. Genel olarak bir cezasızlık durumu olduğunu biz bilmiyor muyuz? İnsan hakları savunucularının yıllardır uğraştığı şeyler değil mi? 18 yaşındaki delikanlıyı tanımam bilmem ama karakolda bir insana işkence edilmesi ve bu kadar ağır bir şey yapılması kabul edilemez. Suçlu bile olsa ne gözaltı merkezinde ne cezaevinde kimseye işkence yapılamaz arkadaşlar. Cezayı veren polis değildir, asker, jandarma değildir. Cezayı veren hakimdir ve cezanın üstüne de yeni cezalar ekletip işkenceler yapılamaz. Daha bunu öğrenin ya. Öğrenin artık bunu ya. Türkiye toplumunda çoğunluğunun bundan haberi yok. “Girsin karakolda dayağı yesin aklı başına gelsin.” diyor. Ya kardeşim mahkemeler boşuna mı var? O zaman cezaları polisler jandarmalar kesseydi. Öyle şey mi olur? Hanginiz makatınıza şişe sokulmasından memnun olursunuz? Buna itiraz etmezsiniz. Böyle bir rezalet olur mu ya? “Yok olmadı.” diyemiyor İçişleri Bakanlığı. Müfettiş görevlendirdik diyor. Ya her şey ortada kardeşim ne müfettişi ya? Beş dakikada bu işi çözersin. Olayı zamana yayıp yayıp unutturacaklar. Olay bu biz bilmiyor muyuz bunları?

ABD ve İsrail vahşi saldırılarını günlerdir sürdürüyor. Saldırılar sadece İran’a karşı değil, Orta Doğu toplumlarına karşıdır, halklarına karşıdır, insanlığa karşıdır. İki tane azıtmış emperyalist İslam dünyasına Ramazan ayında, herkesin oruçlu olduğu bir ayda saldırdı ve ilk elde en az 170 kız çocuğunu ilkokulda sınıflarında katletti. Paramparça ederek katletti. Böylesine aşağılık bir saldırının yanında kimse olamaz arkadaşlar. Şiddetle kesin bir şekilde karşısındayım. Bu kabul edilemez. Soykırım suçlusu Netanyahu ve Epstein soruşturmasında inanılmaz hakkında iddialar çıkan Trump’ın insanlığın başına açtığı bu bela bir an evvel bitmedi. Ben Amerikan halkına ve İsrail halkına sesleniyorum; başınızdaki bu aşağılık liderleri tanımayın ve sizin başınıza ABD ve İsrail halkının başına açtığı bu felaketleri bilin, tanıyın. Kardeşim bu ne haldir ya? Durup dururken dünyayı ateşe veriyorlar. Ortalığı ateşe, kana veriyorlar, kan gölüne çeviriyorlar. Bu ne biçim bir iştir? Özellikle bunu söylüyoruz. Kendi halklarına da kötülük yapıyor bu insanlar ve Sonuçta ne oluyor biliyor musunuz? Bir Türk şirketi bakın şu tabloda görüldüğü gibi Repkon isimli bir şirket ABD’de açtığı ABD şirketi Repkon USA ile bir silah ticareti gerçekleştiriyor. Repkon USA’nın ürettiği silahlar ABD’ye, ABD tarafından İsrail’e satılıyor ve İsrail’in silahları olarak kullanılıyor. Burada bir Türk şirketi aracı olarak bu silah ticaretini gerçekleştiriyor. Biz bunu yıllardır söylüyoruz, aylardır söylüyoruz. Türkiye, İsrail ticareti güya Nisan 2024’te yasaklandı ancak bu ticaret sürüyor arkadaşlar. Şu ana kadar 2 milyon varil petrol Ceyhan’dan İsrail limanlarına gitti biliyor musunuz bunu? 7 Şubat -2 Şubat arası NISSOS CHRISTIANA isimli gemi Ceyhan’dan Hayfa’ya gitti petrol boşalttı. Gizli kapaklı bu işleri yapıyorlardı. Şu anda saldırılar sürerken İsrail limanlarına yanaşamıyorlar, onu da tespit ediyoruz ancak şu ana kadar gizli kapaklı yanaşıyorlardı. Bu ticaretler devam ediyor ve şu anda da Repkon aracılığıyla devam ediyor. İşte bütün bunlar ispatlıdır arkadaşlar.

Bütün bunları ben aylardır gündeme getirdiğim için birileri bana kızıyordu. Ben bunu Azerbaycan’da da gündeme getirdim. Mayıs 2024’te Azerbaycan lideri İlham Aliyev; “İsrail dostumuzdur.” açıklaması yapmıştı Bakü’de. Ben buna da Azerbaycan, Bakü’de karşı çıkmıştım. “Aşağılık bir soykırımcı olan Netanyahu’ya dostum diyemezsin, kimse diyemez. Bu Uluslararası Adalet Divanı tarafından soykırım suçuyla tutuklanması istenen bir insandır. Sen kime soykırım suçlusun, kime dostum?” diyorsun demiştim Aliyev’e. Bunu söylemeye devam ediyorum arkadaşlar çünkü Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı aracılığıyla Türkiye ve Azerbaycan işbirliği ile İsrail’e petrol akıtıldı. Türkiye buradan komisyon aldı varil başına 1 dolar 27 cent. Bunu kim söyledi? Özlem Zengin itiraf etmek zorunda kaldı çünkü anladı ki bu iş ortaya çıkacak “Bari bize itiraf edelim.” dediler. Ardından ne oldu? Azerbaycan lideri İlham Aliyev, antidemokratik Yönetimi ile tanınan İlham Aliyev, bu sefer bunları gündeme getirdiğim için bizi hedef tahtasına oturttu. Azerbaycan’dan gelen açıklamaları takip ediyorum. Güya benim Türkiye’de dokunulmazlığımın kaldırılması ve benim susturulmam yönünde açıklamalar yapılıyor Azerbaycan’da. Azerbaycan’da İlham Aliyev’in partisinin yetkililerinden birisi böyle bir açıklama yapmış. Kardeşim, siz Muz Cumhuriyeti’nde olacak şeyleri mi istiyorsunuz bizden? Yani Azerbaycan’ın isteğiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde millet tarafından seçilen Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun dokunulmazlığı kaldırılacakmış. Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz? Zaten bu isteğiniz bile Azerbaycan’da, Azerbaycan halkına yaşattığınız o anti-demokratik baskıcı zulüm anlayışının bir yansımasıdır, bir göstergesidir. Siz bana muhalif olanın canına okurum anlayışıyla hareket ettiğiniz için gerek kendi ülkenizdeki Azeri halkına gerekse de yurt dışında sizi eleştiren bir siyasiye yönelik böyle abuk sabuk laflar edebiliyorsunuz ya. Haddinizi bilin ya! Azerbaycan iktidarına sesleniyorum; haddinizi bilin ya. Sen nasıl olurda Türkiye’de milletin seçtiği bir milletvekilinin dokunulmazlığının ııı kaldırılması talimatını ta Azerbaycan’dan veriyorsun. Kim oluyorsun sen ya? Bu millete karşı bu hadsizlik nereden geliyor ya? Hangi cüretle, hangi hakla bunu yapabiliyorsun? Haddinizi bilin diyorum ve ifşa ettiğimiz bu petrol ticareti, Netanyahu ile olan dostluğunuz, İsrail ile olan iş birliğinizi de söylemeye, anlatmaya devam edeceğim. Bizi hiçbir şey korkutamaz, baş eğdiremez, kendi ülkesinde demokrasiyi yok eden, muhalifleri en acımasız bir şekilde ezen bir anlayışı eleştirmeye devam edeceğim arkadaşlar. Gerek Türkiye’de gerekse de Azerbaycan’daki antidemokratik uygulamaları eleştirmeye devam edeceğim. Bunu da tüm dünya bilsin. Ne olursa olsun sonuna kadar da bunu yapacağım çünkü bizim kriterimiz insan haklarıdır.

Birçok hak ihlali başvurusu var önümüzde ve onlar ile ilgili de biz size bugün  önemli  açıklamalar yapacağız ancak onlardan önce biz geçtiğimiz günler ziyaret ettiğim Sincan Cezaevi’ndeki durum hakkında bilgi vermek isterim.

Öncelikle  Aile Bakanı Mahinur Özdemir; ben kendisiyle de görüştüm. Kendisine sadece cezaevi dışındakilerin Aile Bakanı olmadığını, cezaevinde yarım milyona yakın yaşayan insanların da Aile Bakanı olduğunu hatırlattım ama son derece üzücü bir duyarsızlıkla, vurdumduymazlıkla, bananecilikle ve muktedirin istediğini yapma isteğiyle gördüm onu ve cezaevindeki büyük aile dramlarına duyarsız kaldığını, bu konuda hiçbir şey yapmak istemediğini gördüm. “Orası Adalet Bakanlığı’nın banane.” diyor. Kardeşim orası Adalet Bakanlığı’nın olabilir ama protokol imzalayabilirsin. Bunu tüm bakanlıklar yapıyor. Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ile üçlü protokol yapıyor. Adalet Bakanlığı, Aile Bakanlığı ile de bunu yapabilir. Bu cezaevlerindeki aile dramlarına niye sessiz kalıyorsunuz?

Bakın ben ardından Sincan Kadın Cezaevi’ne gittim ve orada ailelerin, kadınların, çocukların, bebeklerin ne kadar sıkıntılar yaşadığını tekrar gördüm. Mesela cezaevinde 1.5 yıl çocuğu Çocuk Esirgeme Kurumu’na teslim edilen, daha sonra DNA analiziyle çocuğun kendisine ait olduğu tespit edilen ve bebeği kendisine verilen Esra Soyaktaş ile konuştum ve kendisi cezaevinde çocuğunun kaldığı dönemde koğuşta oyuncakların az olduğunu ve kreş saatlerinin az olduğunu söyledi. Çocuklu annelere bir formül bulunmalı, tahliye edilmeli ve çocuklara psikolojik destek sunulmalı. Bu sistem böyle devam ettiği müddetçe çocuklu anneler daha çok cezaevlerine girer. Yine sadece ben kendi çocuğumla ilgili değil, başka mahpusların da çocuğu cezaevine getirildiğinde babaları tarafından iyi bakılmadığını, anneye teslim edilirken çocuğunun bitlendiğini, zayıfladığını görünce kahroluyordum  ve bunlar benim için çok üzücüydü. Belki benim koğuşumda arkadaşlarım benim çocuğuma çok iyi bakmama yardımcı oldular ama adli koğuşlarda çok kavgalar oluyor ve oradaki çocukların bu kavgalar arasında psikolojilerinin bozulduğunu düşünüyorum ve çok üzülüyorum.” dedi.

Zilan Demir, getirildiği Sincan Kadın Cezaevi’nde de önceki cezaevlerinde uğradığı tecrit muamelesinin devam ettiğini söylüyor.

Havva Keklik ise beraber kaldığı 4 yaşındaki çocuğuyla son derece zor günler yaşıyor. Koğuşta oyuncakların çok az olduğunu söylüyor ve cezaevine ilk girdiği zaman kaldığı adli koğuş ki “Bir çocuk koğuşu ancak adlilerde var.” denilmiş ve adli koğuşa konulmuş. Orada “Sen teröristsin” muamelesiyle karşılaşmış ve her türlü zorbalık mobinge uğramış ve kantinden sipariş yapması bile engellenmiş. Çocuğuna “Sen de teröristin çocuğusun.” denilip itilip kakılmış ve hatta kadın karnına tekme atılmak suretiyle darp da edilmiş. Şimdi Sincan Kadın Cezaevi nasıl olur da bir siyasi mahpusu adli mahpusların arasına koyar? Bunu da bakanlığa soruyoruz. Böyle hadiseler yaşanmış ve şu anda ben onunla görüştüğüm zaman bir kaydırak vardı açık görüş salonunda ve o kaydırağın silinmesi gerektiğini söyledik fakat saatler boyunca bir kaydırak bile silinmedi. Kuş pisliği iki dakikada silinebilirdi fakat silinmedi. Annelerin yaşadıklarıyla ilgili bir anket doldurmamız bunun yanısıra engellenmeye çalışıldı. Annelerin yaşadıklarını anlamaya çalışan bir anketi doldurmamızı istemeyen cezaevi yönetimi açık görüş salonundaki kaydırağın üstündeki pisliği sildiremedi. Ya kardeşim haliniz bu. Mahpuslara yönelik duyarsızlık bu şerçevede bunu da söyleyelim. Havva Keklik diyor ki: “İlk sorgum avukatsız olduğu için AYM’nin hak ihlali kararı vermesini  bekliyorum ve çocuğum ile ilk gözaltına alındığımızda tuvalete gitmesine izin verilmedi, bez verildi. 3,5 yaşındaki çocuk altı kakalı bir şekilde saatlerce böyle bekletildi. Bebek değil ki  bu çocuk çok büyük bir rahatsızlık duydu ve jandarmanın araçlarıyla gidiyoruz. Ring araçları çok kötü, pis ve hala bu araçlar var.” diyor. Adalet Bakanlığı’na hatırlatıyorum, bu araçları değiştirin kardeşim. Oyuncak az, kitap, eğitim materyali fena değil ve idare ile tartışırsam çocuğum benden alırlar korkusu yaşıyor. Öyle bir koğuşta yaşanıyor ki,  12 kişilik koğuşta 36 kadın 2 çocuk var arkadaşlar. Iğıl ığıl dolu bir koğuş düşünün burada insanlar nasıl yaşayabilir? Yerlerde yatıyor, en az12 kişi yerlerde yatıyor. Kadına sordum; “Ne istiyorsunuz?” “Ben geniş bir oyun alanı istiyorum, kreş saatleri çoğaltılmalı. Avluda çocuğumla top oynamaktan çok memnunum ama burada idareyle ilgili sorunlar var.” dedi. Zaten Sincan Kadın Cezaevi’nin adı çıkmış durumda mahpuslara denetimli serbestlik şartlı tahliye vermeme konusunda adı çıkmış durumda ve ben bu işin üstüne gideceğim. Adalet Bakanlığı’na da Uluslararası platformlara da bunları şikayet ediyorum. Böyle bir şey olmaz. Bu idarenin yaptıkları kabul edilemez.

Asiye Çakır’ı ziyaret ettiğim osteogenesis imperfecta hastası bir çocuğun annesi 3 aydır hala cezaevinde, hala çıkamamış durumda. Umarım en kısa sürede Adlı Tıp Kurumu’ndan rapor alır, alması gerekiyor. Savcılığın da buna karşı çıkmaması gerekiyor. Gözaltına alınırken kendileri Çorum’a teslim olmak istemişler ancak onun iddiasına göre polisler harcırah almak için onu Ankara’ya getirmişler ve çocuğa şu anda babası bakıyor. Babası da çocuğa bakacağı için işten çıkmış, anne cezaevinde. Tabii bunlar Mahinur Özdemir’i hiç ilgilendirmiyor arkadaşlar. Bakın, ileri derecede ağır hasta bir çocuk. Anne cezaevine girmiş, aslında hiç girmemesi lazım. Savcılıkta kişinin içeri alınmaması lazım. Raporu düzenlenip onun içeri alınmaması lazım ama almışlar, 3 aydır anne perişan, çocuk perişan. Baba? Baba da işten çıkmış %90 engelli çocuğa bakıyor. Tabii bunlar Aile Bakanı Mahinur Özdemir’i hiç ilgilendirmiyor arkadaşlar. Bana diyor ki: “Banane cezaevindeki annelerden, onlar teröristtir.” Ya kardeşim insanlık da mı kalmadı! İlla Bakan olacaksın. Bakan olmaya devam edeceksin. El vicdan diyorum ya Sayın Mahinur Hanım. Bakın size binlerce aileden sadece bir örnek veriyorum. Hasta bir çocuk, 3 aydır anne içeri girmemesi, rapor alması gerekirken içeri atılmış. Baba işten çıkmış. Bütün aile perişan. Madden ve manen. Bu seni ilgilendirmiyor değil mi Sayın Mahinur Hanım? Mahinur Hanım bu seni ilgilendirmiyor değil mi? Ya elini vicdanına koy cevap ver. Yazıklar olsun sana.

Nermin Varol, kanser hastası. İki çocuk, annesi bir kadın. Gördüğü gözaltındaki kötü muameleler, çalıştığı okulun kayyım tarafından alınması, gasp edilmesi ve yaşadığı şoklar sonrası kısa bir süre sonra meme kanseri oluyor. Ardından mahkemede yargılanırken içinden dualar ediyor. Bir hafize hanım bu. Hâkim müdahale ediyor. “Nermin Varol dua okuma.” Nermin Varol diyor ki:  “Ben hafizeyim ya ne olacak içimden ayet okusam yasak mı burada yasak mı? Zararı mı var?” Hâkim de diyor ki: “İşte bak bizim de dua edenlerimiz var. Bize beddua etme.” ya şu memleketin haline bakın. Şu mahkemedeki tabloya bakın arkadaşlar. Hani hâkim insanların içinden yaptığı dualara bile karışıyor. Şu memleketin haline bakın. Daha sonra kadın 260’a 180 tansiyonla mahkemeye çıkarılıyor ve iki gün imzayla kanser hastası olduğu için serbest bırakılıyor ve Sinop’tan Samsun’a aylarca kanser tedavisi için gidip geliyor, perişan oluyor. Bu arada çoluk çocuk hepsi perişanlar ve ardından eşine de; “Bak kanser hastası eşin itirafçı ol, pişmancı ol bir yol buluruz.” şeklinde baskı yapılıyor. Memleketin halleri bunlar arkadaşlar. Tabii ailelerin içine düştüğü bu haller Aile Bakanı’nı hiç ilgilendirmiyor. Onun umurunda değil. Kanser hastası, kadınlar, çocuklar, dağılmış aileler, Aile Bakanı’nı ilgilendirmiyor arkadaşlar. Bu kadın hala içeride D vitamini ilacını alamıyor, kanser hastası, alması gerekiyor. Sincan Kadın Cezaevi’ne de bunu söylüyoruz; D vitamini ilacını niye alamıyor? Şu anda tansiyon hastası olmuş bütün bu yaşadıklarından sonra. Düşünün, insanları mahvediyorsunuz, hasta ediyorsunuz, depresyon, tansiyon hastası ediyorsunuz. “Ringler pis ve eski, her taraf kan içinde. Bizi böyle pis ringlerle hastaneye götürüyorlar. Benim kimseyle alıp veremediğim yok ama odamızda bile koltuk altından ben ameliyat oldum lenf bezleri alındı. Rahime metastaz yapmıştı, tiroid bezlerime metastazı yaptı. Hepsinden ameliyat edildi. Koltuğumun altında bir minder koyuyordum onu bile almak istediler, zor durdurdum.” diyor.  Hapisteki haliniz bu arkadaşlar. Kontrollerine devam ediyor.

Yasemin Melezci ise karı koca tutuklu olan bir kadın ve bir bebekleri var. 4,5 yıl yanlarında kalmış. Şimdi 6 yaşına geldiği için cezaevinden çıkarılmış. Nedir bu insanların şeyleri? Yok, bir özel okulda öğretmenmiş. Yok bir yurtta müdüre imiş. Arkadaşlar bunlardan dolayı bu çileleri çekiyor bu insanlar? Yok bir Bankasya’da hesabı varmış. Olay da bu maalesef. Kızı Saime’yi anlattı. “Saime, Siyah İnci filmindeki at gibi.” dedi. Annesinden babasından ayrı kalınca o at çok hırçınlaşmıştı. Benim bebeğim de bizden ayrılınca çok hırçınlaşmış.” derken gözyaşlarını tutamıyordu. Gözaltında çocuğun çok aç kaldığını söyledi ve “En büyük korkum çocuğumun benden alınmasıydı.” diyor. 6 yaşına geldiği için çocuk mevzuat gereği yanından alınmış. “En sevindiğin an nedir?” diye sordum ona. O da dedi ki: “Çocuğum bir keresinde uyuyordu. Koğuşa salıncak getirilmiş. Çocuk uykudan uyanıp onu görünce inanılmaz sevinmişti. Çocuğun o sevincini unutamıyorum.” Diyor. Bakın hapishanedeki çocukların hali bu. Hala Sincan Kadın Cezaevi’de mesela koğuşta Utku’ya bir bisiklet verilemiyor. “Demirmiş, şuymuş, buymuş.” ne yapacak Allah aşkına? Bir çocuk bisikleti. Bunlar atla deve değil, bunları niye büyütüyorsunuz? Çocuk mu suçlu çocuğu cezalandırıyorsunuz? Adalet Bakanlığı’na soruyorum, CTE Genel Müdürü’ne soruyorum. Ya bir çocuk koğuşta bisiklete binemiyor ya. Allah’tan korkun ya. Yok plastik olacakmış! Neymiş Allah aşkına niye bunları bu kadar abartıyorsunuz ya?

İlknur Demirhan ise engelli bir kadın. Engelli haliyle koğuşta kalırken diğer yerde yatan kadınların üstüne düşmüş ve bütün bu yaşadıklarını anlayamıyor. “Şok oluyorum. İnanılmaz şeyler yaşıyorum.” diyor.

Eylem Yücel ise yaptığı bir eylem sonrası çok ağır bir şekilde 24 yıl ceza verilen bir kadın böyle en ufak bir itiraz Türkiye’de böyle sonuçlanıyor arkadaşlar.

Şengül Özdemir de yine Açlık grevcisi Serkan Onur Yılmaz için Adalet Bakanlığı’nın önüne tabut koyulma eylemi yapmış. Ne yapmış birisini mi öldürmüş? Ne yapmış? 60 yaşındaki kadın delikanlı ölmesin diye bir eylem yapmış ve bu eylem sonrası evine bir baskın yapılıp tekme, tokat, ters kelepçe, yüzükoyun yere yatırılıp her türlü zulme uğratılarak Eylül ayından beri tutuklu. Memleketin hali bu arkadaşlar.

Sincan Kadın Cezaevinde bakın neler yaşanıyor. Burada koğuşlar çok kalabalık. Yeni bir koğuş açılmalı Sayın Adalet Bakanı. Böyle idareler istediği gibi insanları bir yere tıkıştırıveriyor. Gayriinsani şartlarda yaşıyor. Olmaz böyle bir şey. Oraya bir koğuş daha açılmalı. Sağlık araçları çok eski ve pis. Bu araçları Adalet Bakanı olarak değiştirin. Nermin Varol’un vitamin ilaçları verilmiyor. Bu verilsin. Sevklerin açılması lazım. İnsanlar Sincan Kadın Cezaevi’nden gitmek istiyor. Ankara’da ailesi olursa da Sincan Kadın Cezaevi’nden, Sincan T’den gitmek istiyor insanlar. Demek ki bu denli bir zulüm var. Bir zorbalık var. İnsanlar, denetimli serbestlik verilmediği için bu cezaevlerinden kaçmak istiyor. Kardeşim bu nedir ya? Bunu ben tüm uluslararası platformlara doyuracağım. Bunu bakın, bilin. Bu yaptığınız yanınıza kalmaz. Bütün dünya bunu bilir ve mahcup olursunuz ve bu iktidar da yıkılır gider, o müdürlere sesleniyorum, yarın öbür gün çok mahcup olursunuz. Bakın bu yaptıklarınızdan dolayı hukuken çok zor durumda kalırsınız, yargılanırsınız. Bakın çünkü yanlış işlere imza atıyorsunuz. Bazı siyasi koğuşlara, özellikle kursların açılmadığını öğrendim. Kalabalık çok fazla, puanlama çok kötü bir puanlama, kasti ve düşük puan veriliyor. Görüşler 45 dakika aslında 1,5 saat olması lazım. “Çocuğun üstün yararı cümlesini kadın mahpusların yanında söyletip acı acı gülümsediler.” Dediler ki: “İşte bu lafları bunlar söylerler ama icraatta bunun hiçbir alakası yoktur.” dediler sevgili arkadaşlar.

Şubat ayında en az 126 işçi hayatını kaybetti arkadaşlar. Bakın biz bu cinayetleri takip ediyoruz. Son derece vahim. İSİG’in yaptığı çalışmaları çok değerli buluyorum. En çok inşaat iş kolunda olmuş yine bu cinayetler. İnşaat, taşımacılık, ticaret, büro, metal, madencilik olarak sırayla gidiyor. 6mülteci göçmen de hayatını kaybetmiş. Denizli, İstanbul, Antalya, Erzurum, Hatay, İzmir, Kocaeli vekili olduğum ilde maalesef dikkat çekici bir şekilde iş cinayetlerine sahne oluyor.

Mehmet Söylemez, Eskişehir Tepebaşı Çamlıca Mahallesi’nde oturuyor ve ağır trafik cezaları verilmiş. “8-9 ayda hiç yemeyip içmeyip ancak toplayabilirim, bu nasıl bir ceza, bu nasıl bir adalet!” diyor. Ağır ve kasti cezalar verildiğini söylüyor. Bunu da biz bakanlığa iletiyoruz.

İran’da savaş devam ediyor ve Tebriz Tıp Bilimlerinde okuyan öğrenciler bana başvurdular. “13 Ocak 2026 tarihinden bu yana üniversitemizde eğitim durduruldu. Yatay geçiş hakkı talep ediyoruz ve keyfi bir nedenle değil, yanlızca can güvenliğimiz nedeniyle dile getiyoruz.” dediler. Bana videolar gönderdiler. Üniversitenin yakınlarına bombalar düşüyormuş. Son derece tedirginler. Tıp, diş hekimliği, hemşirelik, eczacılık, hukuk ve mühendislik fakültelerinin öğrenim gören 500’ün üzerinde öğrenci olarak buralardayız. Rusya–Ukrayna savaşı başladığında YÖK, yönetmelikteki “Özel durumlarda yatay geçiş” başlıklı Ek Madde 2’yi devreye almıştı şuan içinde aynı maddenin biz İranda okuyan öğrenciler için uygulanmasını talep ediyoruz.” diyorlar.

“Evde hasta bakımın kontenjan sayısının artması için ve bölümün iş tanımı için sizden yardım istiyoruz.” diyor öğrenciler.

Hatay İskenderun T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda görev yaptığı söylenen bir gardiyanın kötü muamele yaptığı iddiaları var. “Bir cezaevinde işkence ve kötü muamele kabul edilemez. Devletin gözetimi olan yerlerde cam güvenliği korunmalı.” deniliyor. Bunu bakanlığa da soruyoruz. Bizden söylemesi bu konuyu bir araştırın. Bir memur hakkında ağır iddialar var. Hangi cezaevi? Hatay İskenderun T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu.

Başak Kavruker bize başvurmuş; “Nişanlım Oktay Kelebek, Marmara 6 Nolu L Tipi Hapishanesi’nde siyasi tutuklu olmasına rağmen adlilerle beraber kalıyor.” diyor ve koğuştaki inşaat ve tıbbi durumlar kötü bir haldeymiş. Su akıyormuş duvarlardan ve oldukça sağlıksız bir ortamda. “Yataklarını ıslatacak kadar akan suya rağmen idare ıslak yatağı bile değiştirmemiş. Birçok yerinden su akan koğuşlarda tutuluyor, mahpuslar.” sdiye açıklama yapıyorlar.

Beylikdüzü Gürpınar Mor Menekşe Bakımevinde kalırken otizmle çocuk Uğur Yıldırım kendisi hem darp edilip ardından da aşırı miktarda, bunu adli tıp raporu da doğuruluyor, aşırı miktarda ilaç verilerek 400 mg ilaç verilmesi gerekirken 11.958 mg ilaç verilmiş ve sonra çocuk ölmüş. Bu nedir kardeşim? “İlk duruşma oğlumun ölümünden 15 ay sonra görüldü.” diyor. İşte biliyoruz, Türkiye iktidarının  zamana yayıp unutturma taktikleri. Kimse tutuklanmamış şimdiye kadar, tutuksuz yargılanıyorlarmış. “Bu benim çok zoruma gidiyor. Oğlumun engelli kendisini savunamayacak durumdayken öldürüldü. Şu an mezarda çürürken zanlılar ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor. diyor ve birçok engelli aileler bu konuda mağdur ve çok zor durumda. Çocuğun vücudundaki yara izleri ve adli tıpta çıkan toksik dozdaki ilaç burada ve sonuçta adli tıp raporu da elimde. Bir hekim olarak incelediğimde gerçekten bir ilaç intoksikasyon sonucu öldüğünü görüyoruz.

Yeğenim Emrah Nebioğlu, Metris R Tipi Cezaevi’nde kalmakta. Cezaevinden sevk talebinde bulunmuş ve hak ihlallerine uğruyormuş. Henüz onaylanan cezası olmamasına rağmen cezaevinde kalıyor. Kaçma şüphesiyle tutuklu bulunduruluyor. Cezaevinde kalamaz raporu verilmesine rağmen Yüksek Güvenlikli’den Metris R Tipi Cezaevi’ne gönderilmiş diye bir başvuru var. Demek ki infaz erteleme verilmiyor,  r tipi cezaevinde idare eder diye raporlar veriliyor.

Şırnak iline bağlı Uludere devlet hastanesinde, laboratuvar görevlileriyle idareciler arasında sorunlar var. Laboratuvar görevlileri kendilerine yapmamaları gereken laboratuvar tetkiklerinin idare tarafından zorla yaptırılmaya çalıştığını söylüyorlar ve bu noktada mobbing’e uğradıklarını söylüyorlar. Bunu da Sağlık Bakanlığı’na bildiriyoruz. Konu ayrıntılı, biz gereken başvuruyu yaptık.

Yorumlar