17.09.2025

Öncelikle Sayın Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’u kınıyorum çünkü 1 aydır biz burada açık alanda basın toplantısı yapıyoruz. İçerideki kapalı basın toplantı alanı 1 ayda bitirilemedi. Ya bu nasıl bir iştir? Anlamak mümkün değil. Böyle derme çatma bir şekilde mecliste açık alanda basın toplantısı yapılıyor. 1 ayda bir basın toplantısı alanının tadilatı bitirilemedi Sayın Kurtulmuş el insaf diyorum . El insaf ya. Milletvekillerini dışarıda basın toplantısı yapmaya mecbur, muhtaç hale getirdiniz. Son derece üzücü bir hal bu. 1 ay süren bir tadilat, 1 ayda da daha bitmemiş hala tadilat sürüyor. Nedir bu? Anlamak mümkün değil. Meclise de hiç yakışmıyor, kabul etmiyorum. Milletvekillerinin de böyle açık alanda basın toplantısı yapmaya mecbur bırakmak doğru bir şey değil Sayın Numan Kurtulmuş.

Önemli meseleler konuşacağız bugün basın toplantısında. Öncelikle yaşanan canlı bir soykırımı lanetleyerek başlıyorum. İstedikleri kadar soykırım yapsınlar. Vahşi, alçak, Siyonist, İsrail, Gazze’de korkunç bir soykırımla kara harekatına başladı. Lanetliyorum, kabul etmiyorum değerli arkadaşlar. İstediği kadar devletler sussun, istediği kadar bizim iktidarımız gerekeni yapmasın, yaptırım uygulamasın. Biz insanlığın vicdanı olarak İsrail’in, Filistin, Gazze’de yaptığı kara harekatı, soykırımı lanetliyoruz. Son 24 saatte 106 Filistinliyi şehit etti İsrail. Her gün yüzlerce insanı şehit ediyor. Bu bir soykırımdır. Tüm dünya insanlığı ayağa kalksın arkadaşlar. Tüm dünya insanlığı ayağa kalksın. Bu olacak bir iş değil. İsrail’in vahşetine devletler duyarsız kalabilir ama tüm dünya insanlığı vicdani bir tepki göstermeli. Kabul edilecek bir hal değil. İnsanlığın vicdanına şu fotoğrafları sunuyorum. 24 saatte 106 kişi öldürüldü ve belki daha binlerce kişi öldürülecek. Yaşanan canlı bir soykırım var. Soykırımları insanlık unutmamalı ve şu anda bitmiş bir soykırım değil, devam eden canlı bir soykırımı konuşuyoruz arkadaşlar. İnsanlığın vicdanı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi bahçesinden, basın toplantısından tüm insanlığa susmayın, kabul etmeyin bu vahşiliği her şeyinizle, her şeyinizle ona karşı çıkın diyoruz. Buradan insani tepkimi gösteriyorum tüm gücümle, tüm kuvvetimle vahşi, siyonist, katil, soykırımcı İsrail’e karşı çıkacağımızı, kabul etmeyeceğimizi buradan ifade ediyoruz sevgili arkadaşlar.

Cezaevlerini ziyaret ediyoruz veya cezaevlerinden bize mektuplar geliyor. Oralarda yaşananları burada size aktarmaya çalışıyoruz.

İbrahim Temel, geçtiğimiz gün de ziyaret ettim. İzmir, Buca, Kırıklar, F2 Cezaevi’nde. Ya tek bir isteği var. Bakın, cezaevlerinin ne duruma düştüğünü görmek, göstermek açısından söylüyorum. Yaşlı bir annesi var, ölüm döşeğinde, öldü ölecek. Ya savcıya diyor ki: “Bana izin verin gidip annemi göreyim. Neyse yol parasını veririm. Neyse yapayım ama gidip ölüm döşeğindeki annemi hayattayken bir son kez göreyim.” aslında savcının izin vermesi gerekiyor. Yasal olarak hakkı var bu mahpusun ancak savcı bey izin vermiyor. Son derece gayriinsani bir tavırla izin vermiyor. Gaddarca izin vermiyor. İşte Türkiye cezaevlerinden bir görüntü. Annesini ölüm döşeğinde ziyaret etmek isteyen bir mahpus kıvranıyor, çaresizlik içinde kıvranıyor Buca 2 No’lu F Cezaevi’nde ve bir taraftan da annesi “oğlum” diye sayıklıyor. İşte Türkiye cezaevlerinden bir tablo size.

 Sadece cezaevleri değil, Türkiye’nin değişik yerlerinden birçok şikayet alıyoruz. Mesela Uşak. Bakın Haykoya Derneği Yaşam Alanı’na yönelik yıkım kararı hakkında itiraz ediyor ve bu yıkım kararının hukuki dayanağı nedir diyor. Buradaki hayvanların taşınacağı tesisin kapasitesi ve bakım koşulları nasıl güvence altına alınacaktır diyor ve daha pek çok soru soruyor, bu hayvanların yaşam hakkı korunmalıdır. Çıkan yasalar hayvanların aleyhine olmaktadır.” diyor.

“Muhammed Yerli Sakarya Ferizli 2 No’lu Kapalı Cezaevi’nde kalmakta. Eşimin yatarı bitti neredeyse ve dosyada hiçbir ilerleme olmuyor. Eşim 3.5 yılı aşkın cezaevinde ve dosya yargıtayda.” diyor.

Güven Aras Erzurum Dumlu Cezaevi’ndeymiş, adil olmayan bir yargılamayla 16 aydır orada tutuluyormuş ve bu hali yakınları kabul etmiyor, bize iletiyorlar. Son derece zor durumdayız ailecek ve bu yapılan zulümdür.” diyor.

Havva Keklik, Ankara Sincan Kadın Cezaevi’nde kalmakta ve kendisi zamanında bir kız yurdunda kalmış ve orada bir telefona bylock yüklenmiş ve o telefonu kendi adına almış. Bunun üzerine de bütün mesele kendi üstüne kalmış. Bundan dolayı da cezalandırılmış.  “Benim şahsi olarak yaptığım bir şey değildi. Bu kolektif bir şeydi.” diyor ve bundan dolayı psikiyatri tedavisi görmeye başlamış. “Başkasının işledikleri benim üstüme kaldı.” diyor. 3 yaşındaki oğlu ile birlikte cezaevinde bulunmakta. “Adil yargılanma hakkının korunması gerçek sorunların ortaya çıkmasını istiyoruz.” diyor yakınları.

Anayasa Mahkemesi son derece sessiz. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na sesleniyorum. Bakın Türkiye’de insanların son umudu siyasi olan yerel mahkemeler, istinaf mahkemeleri, yargıtaydan sonra insanların tek umudu AYM. Ancak AYM’den zamanında kararlar çıkmıyor. Üç yıl, dört yıl, beş yıl, altı yıl kardeşim iktidarların zorba uygulamalarına karşı anayasalar yurttaşı korur ve bunun mahkemesi de Anayasa Mahkemesi’dir. Ey Anayasa Mahkemesi önüne gelen siyasileşmiş yargı kararları konusunda bir şey demeyeceksen şimdi demeyeceksen ne zaman diyeceksin? Lütfen bu kararları artık geciktirme diyoruz. İktidardan mı korkuyorsunuz, çekiniyorsunuz? Nedir bu hal? O yüzden bundan çekinme diyoruz. Siyaset karşısında bireylerin hak ve özgürlüklerini korumaktır senin görevin diyoruz ve Anayasa Mahkemesi’ni harekete geçmeye davet ediyorum.

Sedat Fidansoy, Şehitkamil açık ceza infaz kurumunda hükümlü olarak yatmakta ağır hasta gardiyanların psikolojik baskısı nedeniyle hastaneye gidemiyor çünkü gardiyanlar kendisine seni hastaneye götürmekten bıktık sandık diyor.  Kardeşim hastaysa götüreceksin. Senin memurluğunun gereği bu ya. Allah Allah bu nasıl bir laf? Ve “Bıyıklarını kes. Askeri düzen burası.” diyorlar ve adamın bıyığını kesiyorlarmış. Şu hale bakın ya. Kardeşim askeriye mi orası ya? Adamın saçıyla, bıyığıyla oynuyorsun.

Ali Gören 5 senedir Ağrı Patnos Cezaevi’nde kalmakta kendisi 72 yaşında hasta ve ilaçlarına ulaşamıyor suçlandığı davada Yargıtay lehine bozdu buna rağmen hala cezaevinde. Memleketin hali bu arkadaşlar Yargıtay cezaları bozuyor “Ama sen yine yat içeride.” diyor ya arkadaş özgürlük esastır tedbiren insanlar cezaevinde tutulur. Cezaevleri de bu kadar 120 bine yakın fazlalıkla tutulurken Yargıtay kararı bozuyor yine de “yat içeride” diyor. Yurt dışı yasağı koy adamı serbest bırak ya. El insaf  şu yargı sisteminin tıkandığı bir ülkeyi konuşuyoruz arkadaşlar. Yargı sistemi bu ülkede tıkanmıştır. Bakın binlerce örnek veriyoruz. Yargı sistemi tıkanmıştır.

Ali Taylan: “İzmir İnfaz Hakimliği kararıyla 3 artı 3 denetimli serbestlikten faydalanarak Çiğli eğitim araştırma hastanesi kalp damar cerrahi bölümünde yaklaşık 20 gün kadar yatış yaptım. 2 tane ameliyat geçirdim. Daha sonradan hastaneye tahliye sağlanarak hastanenin kapısının önünde tekerlik sandalye ile yürümeyecek bir şekildeyken apar topar hastaneden taburcu edildim.” diyor. 2 yılda ev hapsi verilmiş. “Yükümlülükleri yerine getiremeyeceğim bile bile denetimli serbestlik düzenlenmiş.” tekerlekli sandalyede bu kişi. “Nasıl bunları yerine getirebilirim?” diyor. 45 dakika geç giderek tutanak tutuldu. “Karakol imzasına 5 dakika geç kaldım. Evimin kapısına polis memurları diğer kapıdan gelip evde olmadığım tutanak altına alınıp açık ceza infaz kurumuna iade kararım sunuldu.” diyor. Dış hayata adapte olamıyorum, ekonomik gelirim yok, perişan durumdayım. Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’nde mağduriyetimi içeren Cumhurbaşkanı CİMER başvuru 7 ayda Cumhurbaşkanlığı’na iletildi. Ülkedeki  başvuru sisteminin ne kadar tıkandığı da ortada. Bakın 7 ayda Cumhurbaşkanlığı’na iletilmiş.  CİMER var ama işte bir engelli vatandaşın sıkıntısının gidişatı bu arkadaşlar.

Ramazan Kutusuz isimli bir hasta bize başvurdu. Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim Araştırma Hastanesi’nde Yaygın Non-Hodgkin Lenfoma tanısıyla Columvı adlı ilaç reçete verilmiş. Ödenecek ilaçlar listesinde SGK’nın olmadığı için alamamış ve iş mahkemesinde dava açılmış. Yaşam hakkını yok sayarak tedbir talebi reddedilmiş. Mahkemelerde uğraşmışlar sonuçta. Adam kanser, lenf kanseri ve ilacını alamamış. Memleketin hali bu arkadaşlar. Hasta olduğunuz zaman da haliniz bu. Sizi şifaya kavuşturacak, hayatınızı kurtaracak, uzatacak ilacı bulamıyorsunuz. SGK “ödemiyorum” diyor. Şu hale bakın. Vatandaş o yüzden bize geliyor. Ben de milletvekiliyim milletin ferdinin şikayetini burada tabii gündem edeceğim. 

Cezaevleri öylesine tıkanmış durumda ki bakın Bafra T Tipi Cezaevinde Abdullah Daharoğlu kardeşim adam Erzincan’a sevki çıkmış yol ücretini de yatırmış aylardır adam hala gidemiyor. Daha ne yapsın bu insanlar? Parasını ödemiş, her şeyini yapmış, bakanlık izin vermiş, hala gidemiyor. Cezaevleri o kadar dolmuş ki ne jandarma var, ne araç var, ne doğru düzgün memur var. İşler tıkanmış, yürümüyor. Bakın her şeyiyle bunu cezaevlerine gittiğimizde görüyoruz sevgili arkadaşlar.

Cezaevlerini ziyaret ediyoruz ve oralarda son derece üzücü hadiseler görüyoruz. Bakın onları size anlatacağım. Geçtiğimiz günler Şakran Kadın Cezaevini ziyaret ettim. Orada birçok mahpusla görüştüm. Ayrım yok. Her kesimden mahpusla görüştüm ve dertlerini dinledim. İdareye de aktardım. Birçok başka cezaevini de gezdim ve onlara da bu durumları ilettim. Ne oluyor?

Şimdi bakın Şakran Kadın Cezaevi’nde ilk olarak kamuoyunun artık yakından tanıdığı bir mahpus Sueda Güngör’ü ziyaret ettim. Sağlığındayken babasının yanında olmaktan mutlu olan Menemen Cezaevi’nde onu ziyaret ettiği zaman en azından onunla fotoğraf çektirebilen ve onun sesini duyan Sueda Güngör şu anda 3 ayı aşkındır cezaevinde ve büyük bir çile çekiyor. Cezaevindeyken aslında dışarıda olması, infaz erteleme alması gereken babasını kurtaramadığı için son derece üzgün. Babasıyla son 3 aydır telefon görüşü istemiş ve o görüş verilmemiş kendisine. Babasının sesini son ömründe duyamamış. Babası vefat ediyor, cenazeye gidecek. Cenazeye izin verilmiyor. Diyor ki: “Babamın naaşında örtüyü kaldırıp, yüzünü görüp onu öpmek istedim son kez. 3 aydır bana onun sesini duyurmayanlar. Cenazesinde onun yüzünü öpmemi de engelledi ve cenazeye gidemedim. Babam toprağa verildikten sonra beni taziyeye gönderdiler.” diyor ve son derece üzgün. Bakın onunla ilgili aldığım notları size burada okuyayım. Babasının ölüm haberini aldığında çok büyük bir şok ve donma hali yaşamış ve ardından kendisine cenazeye gidemeyeceği beyan edildiği ise o şok ve donma hali çözülmüş ve sinir krizi ve cinnet haline geçmiş.  “Beni nasıl babamın cenazesine göndermezsiniz?” diye bu arada sağ eli incinmiş, sarılıydı ve her şeyi fırlatmaya başlamış, bağırmış, çağırmış, ağlamış, sinir krizi geçirirken oradaki memure hanımlar bile ağlamış onun durumuna ve aynı zamanda yan koğuştaki başka suç kesiminden yatan mahpuslar da bu durumu duyup son derece üzülmüşler bana anlattılar. Çok içler acısı bir durumdu. Çığlıkları bize de geldi. Farklı koğuşlara gitti dediler ve feryatları arşa yükselmiş. “Babamla ilgili mücadelemden korktukları için beni cenazeye göndermediler.” diyor ve kendisi babasının hastalığını takip ederken sınavlarına girmemiş, derslere gitmemiş, bundan dolayı kayıplar yaşamış “Olsun ben iyi ki bunu yapmışım, babamın son ömrümde cezaevinde ziyaret etmişim.” diyor. Ancak şu anda 3 aydır hakkında bir iddianame bile hazırlanmıyor. Geçtiğimiz dönem sınavlarına giremediği için geçtiğimiz dönemi zaten kaybetmiş bütün bunlardan dolayı babası ve cezaevine girmesinden dolayı dönem kaybı yaşamış. Şimdi kaydı nasıl yapılacak? Önümüzdeki dönemi kurtarabilecek mi? Bakın Türkiye’de bir cezaevinde bir genç kadın neler yaşıyor? Cezaevinde dosyada boş olduğu için MİT görevlileri gelip mahpus kadınları bir tarafa çekip onlardan ifade alarak dosya doldurmaya çalışıyormuş. Böyle abuk sabuk bomboş dosyalarla insanlar cezaevinde yatırılıyor bir de cezaevinde böyle işler oluyor. Dosyayı doldurmaya çalışıyorlar. “Yok efendim sen bir doğum gününe gitmişsin. O doğum gününe gittiğin kızın babası Maydanoz Döner’den tutuklanmış.” denilmiş ve böyle abuk sabuk iddialar. Kendisi diyor ki: “Biz zaten ailece sıkıntılar yaşadık. Babam bir cezaevine girdi çıktı. 2017’den beri Alzheimerlıydı. Gittikçe ilerliyordu. Buna rağmen ailece sıkıntılar yaşadık. En sonunda ben girdim.” Dedi. Son ömründe babasına, Sueda’nın cezaevine girdiğini Allah’tan söylememişler. Çok büyük dramlar yaşamışlar. “Cezaevine attınız, tutukladınız anlıyorum ama en azından babamın bir sesini duyayım” diye büyük bir mücadele vermiş. En çok zaten ona dokunan bu. Özellikle bunu söylediği anda gözyaşlarına hakim olamadığını gördüm.  Bir genç kadının son ömründe babasının sesini duyamaması acısını yaşadığını gördüm gerçekten çok üzücü. Büyük bir ciddiyetsizlik, savsaklanma yaşamış. “Ben yine de dik duruyorum, dik duracağım ve hakkın, hukukun yanında olacağım.” diyor. Babası İbrahim Güngör zaten zor bir hayattan gelmiş. Zamanında evlatlık verilmiş bir aileye, çok çalışkan, gayretli bir insan olarak büyük bir hayat mücadelesini başarmış bir insan. Onu saygıyla anıyor ve nezaket kelimesinin İbrahim Güngör’ü ifade edeceği belirtiliyor. O denli güzel, gayretli, çalışkan bir insan. Olduğunu söylüyor babasının ve “Ona yapılanlar son derece zalimce. Ben Menemen R Cezaevi’ne girerken çıplak aramaya uğruyordum ama Şakran Kadın Cezaevi’ne tutuklu olarak girerken yaşadığım gaddarca son derece aşağılayıcı, utandırıcı, çıplak arama Menemen’dekinden kat kat ağırdı ve kabul edilemezdi. Unutamıyorum, kabul edemiyorum.” diyordu bana ve ayrıca cezaevindeyken bana gönderdiği bir mektup şimdi elime geçti. Bu mektubu da burada huzurlarınızda okumak isterim. Sueda Güngör diyor ki: “Duygularım karmakarışık. 24 yaşında bir genç kız olarak ne olmayanı söylemek, ne de hiçbir şey olmamış gibi davranma niyetindeyim. Sadece yaşadıklarımı dosdoğru bir şekilde anlatmak istiyorum artık.” diyor. Bu mektup babasının ölümünden önce yazılmış, benim elime daha yeni geçti. “Belki de ben de ilk defa kendimle birlikte size itiraf ediyorum. Bu duyguları yıllardır güçlü olma çabası içerisindeyken aslında ne kadar zulmettiğim, beraberinde de duygularımı yıpratıp kendimi eskittiğimi fark ettim. Kimseden bir şey isteyemezken elimde bir yatak, bir tabak, bir file ile cezaevindeki koğuşuma getirildim. Yaşayanların kesinlikle katılacağını umuyorum. Koğuştan içeri adımınızı attığı an boğazınız öyle düğümleniyor ki sadece çöküp ağlamak istiyorsunuz.” bana cezaevinde anlattı. “Bizi geç vakitte gece yarısı cezaevine götürdüler. Yatsı namazını kılmamıştım. En azından yatsı namazımı orada kılarım düşünceleri içindeydim ve bize kıldırmadılar bir de üstüne ağır bir çıplak arama yaptılar. O kadar bizi perişan ettiler ki. O korkunç gerçek yüzünüze çarparcasına koğuşun o kapısı kapanıyor üstünüze. Burada ne işim var sorularıyla beraber buradaki yalnızlığıma, aileme, arkadaşlarıma, işime hasret oluşumun yanında beni asıl yoran, yıpratan canım babamın da hasta haliyle bunları yaşamış ve hala yaşıyor olması. Düşündükçe ağlamak istiyorum. Ruhum daralıyor. İçimde tatlı kız enerjisi olsa da hayatım alemden birilerinin belirli zamanlardaki eksiklikleriyle geçti. Hayatımı yoluna koyma çabamı, ümidimi asla kaybetmezken mezuniyetime 15 gün kala tutuklandım. Hayallerim tekrardan yıkıldı. Şimdi de babamsız olmakla, olacak olmakla sınanıyorum. 18 yaşımdan beri baba kavramım neredeyse yoktu. Herkesin normali olan babasıyla sohbet edebilmek, aktivite yapabilmek benim çocukluğumda kaldı diyebilirim. Yaşıtlarımın aksine hayattaki beklentim özgür olmak ve babamın sağlığına, kavuşup kalan ömrünü ailemle bir arada geçirebilmesi.” çünkü son 6 yılı İbrahim Bey’in Alzheimer’la geçtiği için söylüyor bunu Sueda Güngör çünkü babasıyla normal bir şekilde sohbet etme şansı artık kalmamış dışarıdayken bile. “Babam ülkesine deli divane gibi hizmet etmişken o ülkenin polisi, savcısı, hakimi babamı suçlu ilan edip 8 yıl, 1 ay, 15 gün cezayla suçunu yatmak üzere 72 yaşında alzheimer, prostat, şeker hastalıklarıyla cezaevine gönderildi. Bu acizliğe sahip babamın cezaevine gönderilmesini mi sorgulayayım? Babamın “Askerden başka elime silah almadım hakim bey nasıl silahlı terör örgütüne üye olayım” cümlesinin gerçekliğiyle babama çektirilen bu zihniyetin nedenini mi sorgulayayım? Neyin kini, neyin öfkesi inanın anlamış değilim. Babamın bir arkadaşı demişti, İbrahim abi koluna gelen sineği bile öldürmez. Bir hayvana zarar vermeyi bırakın çevresine tanıdık tanımadık iyilik yapmak için can atan bir babayla büyüdüm ben. Yine o babam bu yaşında bu hastalıklarıyla ve gurur da duyduğum iyilikleriyle acı çekiyor. İçeri girdiğimden beri ben bu kadar zorlanıyorken onun orada ne yaptığını düşündükçe gerçekten nefes alamıyorum ve sekiz buçuk aydır tutuklu. Biraz utanarak söylüyorum. Ama burada bir sürü insan ziyaretlere babasıyla kucaklaşıyor. Hasret gidirebiliyor. Kızların gözlerinin içine bakarak sağlığını, sıhhatini soruyor. O sırada ben babama cezaevine girdiğimi bile söyleyemiyorum. Acıların üzerine bir de evlat acısı eklenir de yüreği kaldıramaz daha da kötü olur korkusuyla yaşıyor. Üzerimde vebal hissediyorum. İki buçuk aydır sesini duyurabilmek için yapmadığım şey kalmadı. Bir türlü bu görüş sağlanamadı. Oysa ne çok isterdim babamın benimle gururlanmasını. Onun sesini duyurma çabasıyla yanıp tutuştuğumu ve sorgulamadan da edemiyorum bir evlat babasına bu kadar hasret kalır mı? Bugün de ailemden aldığım haber ile babamın tekrardan hastaneye kaldırıldığını, zatürre olduğunu ve mamayla beslendiğini öğrendim. Yıkıldım. Hayatı boyunca kimseye minnet eylemeden bu günlere gelmiş babam içler acısı bir hale getirildi. Dağ gibi babam gözlerimin önünde eridi. Beni babamsız bırakanların dilerim iki dünyada da iki yakası bir araya gelmez.” Sueda Güngör A4 koğuşundan yazmış arkadaşlar. Bunlar tarihi cümlelerdir. Türkiye’de zalimce, gaddarca işlerin nasıl yapıldığı, bir baba ve kız çocuğu arasındaki o ayrılığın nasıl sağlandığı ve gaddarca devam ettirildiğinin belgeleridir bunlar arkadaşlar. Unutmayın, unutturmayın. Bakın o kız taziyeye bile getirildiğinde yanında 10 tane jandarma ve sanki ufacık bir kız çocuğu kaçacakmış gibi bir muameleye yapılıyor ve eli kelepçeli  şurada görün elleri kelepçeli bir şekilde bu kız çocuğu getiriliyor babasının taziyesine. Türkiye bu görüntüleri unutmaz arkadaşlar. Bu gaddarlıklar unutulmaz. Türkiye yargı tarihi, infaz tarihinde işte bunlar yaşandı, yaşanıyor. Kimse bunu unutturmasın. Ben unutmuyorum, unutturmayacağım.

Şakran Kadın Cezaevi’nde başka kadınları da ziyaret ettim. Özellikle şunu söyleyeyim.  Şakran Kadın Cezaevi özel bir yer mi kardeşim? Bu cezaevine ne zaman gitsem defalarca gittim ve idareden çok şikayet olduğunu gördüm. Birinci müdürle görüşemiyoruz. Sanki burası bir derebeylik. Ne oluyor kardeşim? Ne oluyor? Adalet Bakanlığı’nın cezaevi değil mi burası? Ayrı bir cezaevi mi? Bir dere beylik mi? Bunu cezaevi önünden de sordum, buradan da soruyorum ya. Bu ne haldir ya? Bu ne hAldir? Allah aşkına birinci müdürden tüm mahpuslar şikayetçi. Bu ne baskıcılıktır? Bu ne zorbalıktır? Bakan yok mu bu ülkede? Ceza Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Bey nedir bu hal? En gaddarca muamelelerin yapılması için mi sağa sola müdür gönderiyorsunuz ya? Bu nedir yani? O kadar acı hikayeler dinledim ki bu cezaevinde ve o kadar ağır baskılar işittim ki el insaf diyorum.

Avşin Esma Başkale Şakran Kadın Cezaevi: “Kitap kotaları arttırılmalı. Biz burada başka ne yapacağız? Oturup kitap okumak istiyoruz. Gereken kitap miktarını alamıyoruz. Birçok arkadaşımızın şartlı tahliyeleri geliyor. Tahliyeler verilmiyor.” diyor. 65 yaşında Bahar Alkan Yıldız haktan yararlanamıyor. Şartlı tahliye hakkım geldiğinde beni bırakacaklar mı bilmiyorum.

Şükran Özer Şakran Kadın Kapalı Cezaevi; “Burada bize sıramız geldiği zaman tahliye verilecek mi ondan emin değiliz.  Özel muameleler yapılıyor cezaevinde. İnsanların hakkı gelen, hakkının oluştuğu tahliyeler verilmemek için gayret ediliyor ve burası yüksek güvenlikli diyorlarmış idare. Ya Şakran Kadın Cezaevi yüksek güvenlikli bir kuyu tipi hapishanesi değil ama orada böyle bir muamele yapılıyor. Şu hale bakın ya. Türkiye’de  yüksek güvenlikli S ve Y cezaevi olmayan cezaevlerinde de yüksek güvenlikli muamelesi yapılmaya başlanmış. Buradan kamuoyuna duyuruyorum. Şakran Kadın Cezaevi bunu deyip duruyormuş. “Kardeşim burası yüksek güvenlikli.” Ya ne yüksek güvenliklisi ya? Allah aşkına insanlar orada mağdur, özgürlükleri elinden alınmış, sesleri çıkmıyor diye böyle gaddarca işler mi yapacaksınız ya? Sayın Bakan haberin yok mu senin? Şakran Kadın Cezaevi’nde kalan Şükran Özer diyor ki: “Biz direnmesek açık görüşte yan masadaki bir anneye selam verdiğimiz için disiplin cezası alıyorduk.” düşünün açık görüştesiniz ailenizle görüşüyorsunuz yan masada diğer mahpusun annesine “Merhaba nasılsın anne?” diyorsunuz ceza alıyorsunuz. Şimdi son zamanlarda bu biraz hafifletilmiş ama Türkiye cezaevlerinde bunlar yaşanıyor işte ya.

Esma Öztürk Şakran Kadın Cezaevi’nde; “45 yaşında iki çocuk ilkokul mezunu bir kadın Konya’lı bu cemaat davalarından yatan bir kadın. Bu kadın görüşme boyunca çok ağladı. Başörtülü bir kadın 7 aydır burada 2018’de gözaltına alınmış. Bylock var tanık yok. 2 yaşındayken çocuğu 5 günlük bir gözaltına alınmış. Bu çocuk da çok büyük bir stres oluşturmuş. Çocuk o sırada emiyormuş ve çocuk emmeyi bırakmış. Annenin 5 günlük gözaltısı 2 yaşındaki bir çocuğu perişan etmiş ve şu anda bile o çocuk psikiyatrik ilaçlar kullanıyormuş. Düşünün 9 yaşında psikiyatrik ilaçlar kullanan bir çocuk.  Türkiye cezaevlerinde bunlar yaşanıyor. Kimse haberimiz yoktu demesin. İşte ben Ömer Faruk Gergerlioğlu burada meclisin basın toplantısında bunları açıklıyorum vebaldir. Ben bunları açıklarım. Kimse duymadık bilmedik demesin. İzlesinler işte. Ben burada bunları açıklıyorum. Çocuk emmeyi bırakmış ya. Büyük bir travma yaşamış ve çocuk şu anda oldukça ağır bir psikolojik tedavi görüyor. Buna anne çok üzülüyordu, çok ağladı bu kadın gerçekten çok üzüldüm. O kadar ağladı ki kaç tane peçete eksiltti. İkinci çocuğu da sıkıntıdaymış. “Ailemiz çok parçalandı. Sadece biz değil birçok aile çok parçalandı. Bilseniz içeride ne hikayeler var. Perişan olursunuz. Sevk isteyenler var gönderilmiyor. Burada denetimli verilmiyor. Burada denetimli vermiyorsun. Bari beni sevk et diyoruz. Kimseyi sevk etmiyorlar. 40 yaşında olup 10 yıldır çocukları olmayan insanlar çocuk yapma yaşını kaybediyor. Tüp bebek tedavisine giriyorlar. Doğru düzgün gidemiyorlar ve insanların soyu kurutuluyor.” diyor. Eşi ve kendisi cezaevinde olduğu için çocukları olmayan kadınlar var ve insanların nesilleri kurutuluyor. Sağlık açısından çok sıkıntı var. Safra kesesi taşı var. Tansiyonu ölçüp bir şeyin yok diye gönderiyorlar. Aile bütünlüğümüz bitti. Mahvolduk. Karı koca herkes içeride. Fesih edecek bir örgütümüz de yok. Biz ne yapalım.” diyorlar. Bu işlerin bitmesi için ne yapılması gerektiğini soruyor. Çok samimice gözyaşlarıyla “insan sevgimiz bitti artık öğretmenlerin burada olmasına çok üzülüyorum.” diyor ve 18-20 kişilik koğuşlarda çok daha fazla sayıda kadın ve çocukların olduğunu söylüyor. Siyasi mahpuslar görüntülü görüştürülmüyor. Oysa bir tarafta adli mahpuslar 1 saate yakın görüntülü görüştürülürken “Biz 10 dakika görüntüsüz görüştürülüyoruz. Bu da olur mu?” diyor? “Böyle infazda adaletsizlik olur mu?” diyor? “Bu kadar adaletsizlik dünyanın neresinde görüldü? Biz çocuklarımızın yüzünü görmek istiyoruz, sesini duymak istiyoruz. Oradaki kadınlar bana anlattı. Eşim ve üç çocuğum var dedi birisi. On dakika görüşüyoruz. Eşime 2.5 dakika diğerlerine 2.5’ar dakika ne yapacağımı şaşırıyorum ne diyeceğimi bilemiyorum.” diyor telefonda. “Çocuklarımızı cezalandırıyorlar.” Diyor. Bu tür bir uygulamayla “Siyasi mahpusun çocuğu isen seni cezalandırırım.” demek istiyor bu iktidar.” diyor. “Altını ıslatan çocuklar var. Anne baba tutukluklar var. Babalar evlerde çocuklarının altını bezliyorlar artık. Elif İnce Coşkuner isimli bir mahpusun eşi altını ıslatan çocuğun altını hep bezliyormuş. Burada psikiyatrik ilaç kullanan kadın çok var. Çok ters bir yerde cezaevi. “Bornava’dan buraya 3.5 saatte ailem ziyarete gelebiliyor. Kaç tane otobüs değiştiriliyor. Çocuklarda ailemde travmalar var. 1.5 saat görüşme hakkımız var ancak 55 dakika görüşebiliyoruz. Açık görüşler çok travma oluşturuyor. Herkes ayrılırken ağlıyor. Tüm arkadaşlarımızın ergen çocuklarında sorunlar var. Halen sağlık sevkleri gecikiyor. Ayakta sayım veriyoruz. Doktora gitmek çok zor. Oya kursu bile doğru düzgün verilmiyor ve bitmeyen sorunları anlatıyor.

Rozerin Kalkan İzmir Şakran Kadın Cezaevi’nde kalıyor. 28 yaşında şartlı tahliyesini iki kez 11 ay ara uzatmışlar.  4/4 yatırmaya çalışıyorlar arkadaşlar ya. El insaf bakın 10 yıl 3 ay almış işte 6. 7. yılda çıkması gerekiyor bu kadının 10 yıla yaklaşıyor gaddarca şartlı tahliyesini vermemeye çalışıyorlar. “Dışarıda bir süreç var ama cezaevlerinde süreç geriye gidiyor.” diyor. “Hastane sevkleri çok gecikiyor, aramalar sertleşmiş ve 4aydır revire çıkamayanlar var.” diyor.

Tuğçe Nur Özbay İzmir Şakran Kadın Cezaevi’nde diyor ki: “Burada ölçüsüz aramalar yapılıyor. Bir aramada alınmayan bir eşyamız, ikinci aramada bir gerekçe ileri sürerek alınıyor. Daha öncesinde burada yatan mahpus Bahar Kızılaltun’un kolunu kıran görevli memure bir şekilde kızığa alınmıştı gönderilmişti fakat buraya tekrar bu cezaevine gönderildi. Başka mahpusun kolunu kırmak için bu memura hanımı mı gönderdiniz Sayın Adalet Bakanı size sorarım ya! Şu hale bakın! Bunu iktidar da kabul ediyor mahpusun kolunu kırmış memureyi başka bir yere göndermişler cezalandırmışlar sonra o da bir şekilde allem kallem tekrar bu cezaevine geri gelmiş. Şu hale bakın ya! Başka mahpusun kolunu kırsın diye mi gönderiliyor nedir bu bakanlık? Bir açıklama yapın ya şu hale bakın. Kendi yaptığınız işi yalanlıyorsunuz ya. Cezalandırdığınız memuru tekrar aynı cezaevine geri alıyorsun. El insaf diyorum.

Havva Çiftçi, İzmir Şakran Kadın Cezaevi’nde kalmakta. 42 yaşında evli bir çocuğu var bu kadının da ve uzun süre yargıya güvenemedikleri için yargı ortamından uzak kalmaya çalışmışlar ve bütün bunlardan dolayı çocuğu psikiyatri ilacı kullanıyor. “Çok başarılıydı, zekiydi sonra psikolojik sorunlar yaşamaya başladı.” diyor. Çocuk annesiz ve babasız olduğu için baba da tutuklu ergen çocuk çok sorunlar yaşıyormuş. Bakın cezaevlerinde böylesi dramlar var. Anne baba cezaevinde çocuk ortada kalmış anneanne bakıyor yetemiyor çocuk okulu bırakmış ergenlik sorunları yaşıyor ağır sorunlar yaşıyor çocuğun adeta hayatı bitmiş ya. Aile Bakanı neredesin ya neredesin? Bakın binlerce anne ve babanın çocukları gerek cezaevinde gerekse cezaevi dışında çok ağır sorunlar yaşıyor. Aile Bakanı ne yapıyorsun sen? Ne alemdesin Mahinur Hanım? Allah aşkına size soruyorum ya! Şu cezaevlerinde yaşanan aile sorunlarına en az benim kadar bir kulak kabartın ya. Memleketin koca Aile Bakanısınız ya bunu ben mi yapacağım ya? Allah aşkına gidip bir araştırın ya. Ben mi size söyleyeceğim? Benden önce sizin gidip araştırmanız gerekiyor Sayın Bakan. İsterseniz davet edin. Ben size binlerce örnek anlatayım. Duymuyorsunuz, işitmiyorsunuz, görmüyorsunuz. İnsani dramlar yaşanıyor diyorum. Siyasetten falan bahsetmiyorum. İnsani dramlar yaşanıyor diyorum size.

Üseyd Çakmaklı, İzmir 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde bu kişi de yine bütün bu OHAL döneminde yaşadıklarından dolayı eşinden ayrılmış, çocuğu kendisinden uzak kalmış, annesi babasına çocuğu göstermemiş, bundan dolayı babasına soğumuş çocuk ve ailenin öğrettikleriyle gelip cezaevinde “Baba sen vatan hainisin, teröristsin, seni görmek istemiyorum.” gibi laflar etmiş. İşte bakın küçücük çocuk bu lafı nereden bilsin? İşte maalesef aile ve toplumun öğrettiklerinin hali bu değerli arkadaşlar.

Ferhat Yıldırım İzmir 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde bu kişinin de açığa çıkması gerekirken “Cezaevi hala beni açığa çıkarmıyor.” diyor.

Gökhan Yıldırım İzmir 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde engelli koğuşuna gitmek istiyor, gönderilmiyor.

İzmir, Buca F1 Cezaevi’nden de anılarımı anlatacağım. Orayı da ziyaret ettim ve görüşler yaptım.

İzmir F1 Cezaevi’nde bulunan mahpuslardan 10 yıldır yatan Hazım Sesli’yi ziyaret ettim. Kendisi zamanında Sesli Battaniyeleri’nin sahibi, Uşaklı bir iş adamıymış. “Malıma mülküme çöktüler ve bizi ailece mahvettiler ama boyun eğmiyorum.” diyor. Öncesinde bir başka cezaevinde Menemen T’de bir mahpus tarafından şişlenmiş. O mahpusu daha sonra Kayseri’ye göndermişler. O orada başkalarını da yaralamış. Şu hale bakın. Yol geçen hanı mı bilmiyorsunuz. Cezaevinin halleri bunlar. “Biz zamanında Kürt meselesine karşı duyarsız kalmışız. Burada içeride bunun üzüntüsünü yaşıyorum. Çok kirli bilgilere dayanarak düşünceler üretmişiz. Bu konuda kendime öz eleştiri yapıyorum ve tamam bizi zalimce burada buraya attılar ama sonra denetimli serbestliğim geldi. İyi halim vardı 1/10 hakkımı zaten vermediler onu da geç, 7 yıl boyunca tutuklu yargılandım. 7 yılı aşkın tutuklu yargılama olmamalı. Bunlara itiraz ettik. Mahkeme kararları ortada. Bütün bunlara rağmen ayın 19’unda beni tekrar tutukladılar. Aslında benim dışarıda olmam gerekiyordu. Alevere dalevere Hazım Sesli tekrar içeri yaptılar. Kendi yasalarını çiğnediler. O kadar yasa dışı işler yapıldı ki anlamak mümkün değil. Sabahleyin geldiler seni tahliye ediyoruz dediler. Sonra Ankara’dan belli ki bir emir gelmiş apar topar tahliyem engellendi. Böyle bir rezalet skandal yaşadım.” diyor. Bütün bunlar için AYM’ye gitmiş. AYM’den bir karar bekliyor hem ceza için hem de şu yapılanlar için. “Beni içeride tutmak için her türlü takla atıldı bu cezaevinde gözlem kurulunda.” Diyor. Altı ay içinde verilmesi gereken kurullar daha da uzatma yapılmış. İki defa kurul uzatılması yapılmış denetimli serbestlikten sonra birisinde 10 ay, birisinde 11r ay geciktirilmiş ve “Yine de ben bu zulmü kabul etmiyorum. Burada psikologların kararları psikologça değil, siyasi kararlar. Çok hukuksuzlukla burada karşılaştık. Faydalı işler yapacağım dışarıda demem bile aleyhime kullanıldı. Başka koğuştaki kapı vurma sanki bizim koğuş gibi kullanıldı ve bundan beraat ettiğim halde bu konu aleyhime kullanıldı.” diyor. Memurlar biçimsiz laflarla tutanak tutmuş. O tutanağı da bana gösterdi. Gerçekten memur “ben istediğimi yaparım” demiş ve buna rağmen kendisine adaletsizlik yapılmış. “Gözlem kurullarının adeta kafa sallayıcısı infaz mahkemeleri, ağır ceza mahkemeleri. Onlar, gözlem kurulu ne kadar zalimce kararlar verse de onları onuyor. Aslında başkanı olduğum dernek 27 Nisan muhtırasında ilk açıklamayı yapmıştı. O dönemin iktidarına karşı, haksızlıklara karşı ama şu anda bizim başımıza gelenler bunlar.” diyor.

Sercan Ahmet Arslan, İzmir Buca F1 Cezaevi’nde, 35 yaşında. “Mesleğin ne?” diye sordum, “devrimcilik” dedi. Eskişehirliymiş. Öncesinde bir açlık grevi yapmış. 3 ayda 25 kilo almış açlık grevini bıraktıktan sonra. kendisini F tipi diye T’den Kandırarak yüksek güvenlikliğe götürmüşler ve o da yüksek güvenliklikte uzun bir süre, 235 gün açlık grebi yapmış. Tekli ring ve çift kelepçeyi reddettiğimiz için sağlık haklarımız çiğneniyor çünkü doktora gidemiyoruz. Bunu da kabul etmediğimiz için götürmüyorlar bizi ve böylece sağlık hakkımız engelleniyor. “Bir sağlık sevki yapılabilmesi için açlık grevi yapıyoruz.” Diyor. Şu hale bakın! “Açlık grevinden kalma şikayetlerim var. Mektuplarımız engelleniyor. Şiir yarışmalarımız engelleniyor. Kitap az veriliyor.” Diyor ve bütün bunları anlatıyor.

Adem Ketir İzmir Buca 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde; “Burada 9/3 bittiği. Halde hala 9/3 muamelesi görüyorum.” diyor.

Davut Önder İzmir Buca 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde; bize daha önceden yazmış, kendisini gittik gördük. Ortak sohbet konusunda 10 saat olması gerekirken 5 saat kullanılıyor, spor az veriliyormuş, görüşler 1.5 saat yerine 1 saat, sevklerde sorun var.” diyor ve devam ediyor.

Salman Akpınar İzmir Buca 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde kalmata; adil olmayan bir yargılamayla  yargılanmış. Avukat Hüseyin Boğatekin bütün bunları ayrıntılı olarak sanırım kamuoyuna da söylemiş ve “Üzerime ağır iftiralar atıldı.” bir molotof saldırısında öldürülen genç kadın Serap’ın katili ilan edilmiş. “Oysa ben orada bile değildim ama bana ceza ağırlaştırılmış verildi ve zalimce cezalandırılıyorum.” diyor.

Hakkı Turgay İzmir Buca F2 Cezaevi’nde kalmakta; “Burada mutlak tecrit var, detaylı aramalar yapılıyor, aramalar hoyratça yapılıyor. Gazeteler, dergilerin bir kısmı gelmiyor. 30 yılı bitirmişlere uzatmalar yapılıyor.” Diyor ve başka ihlalleri de bize anlattı.

Dursun Kaş, İzmir Buca F2 Cezaevi’nde kalmakta ve 51 yaşında. “Fotokopinin parasını veriyoruz ama fotokopiyi çektiremiyoruz.” Diyor. Fotokopi makineniz mi yok bir tane fotokopi makinesi hediye edelim ya şu hale bakın Adalet Bakanlığı’nın cezaevlerinde  parasıyla fotokopi bile insanlar çektiremiyor arkadaşlar ya. 4 saat sohbet hakkı veriyorlarmış F1’e göre daha kötü. Daksil bile verilmiyormuş. Düşünün adam bir yazı yazıyor, mektup yazıyor, eser yazıyor içeride. Daksili yok. Diyor ki: “Bir daksil istiyoruz.” “Daksil vermeyiz.” diyorlar. Bir basit daksil ya Allah aşkına ne var bunda? Ama verilmiyor. Şehir hastanesindeki nezarethaneleri anlattı. Onu ben İbrahim Güngör’ün durumundan dolayı da öğrendim. Şehir hastanesindeki nezarethaneler gerçekten son derece kötü, gayri insani, mahpusa da yakınına da zulmeden yerler haline dönmüş çünkü son derece havasız ve berbat yerler. “Nefes alamıyoruz oraya gittiğimizde.” diyor. Bir hastanenin hasta koğuşunda mahpusun nefes alamaması gibi bir şey yaşanıyor ya. İzmir Şehir Hastanesi Başhekimliği bunu duysun, Sağlık Müdürlüğü bunu duysun, Adalet Bakanlığı bunu duysun.  Şu hale bakın! Adam hasta diye gidiyor oraya yatıyor, daha da hasta olup çıkıyor. Şu hale bakın ya.

Seyithan Ağırman İzmir Buca F2 Cezaevi’nde, İbrahim Temel’in hasta annesinin görememesiyle ilgili mağduriyetini anlattı. “Kürt olduğumuz için adaletsizliğe uğruyoruz.” dedi.

Hasan Saban İzmir Buca F2 Cezaevi’nde kalmakta ve KHK ile ihraç edilmiş bir eski asker. 39 bin subayın 26 bini ihraç edildi ve siyasiler bu olaya duyarsız şu an kendi başlarına geliyor o zaman akılları başlarına geliyor mu bilmiyoruz.” diyor. Çok sitemi var siyasilere. Ana muhalefet partisine ve “Ben başarılı bir insandım ama bir de burada covid sırasında kemikte avasküler nekroz yaşadım.” düşünün dün çakı gibi asker olan birisi içeride şu anda hastalanmış ve ağır bir kemik enfeksiyonu ve hasarıyla karşı karşıya orada bununla ilgili sağlık gereçlerini almak için ne kadar uğraştığını dakikalarca bana anlattı. En sonunda alabilmiş ama aylarca hastalığından dolayı birtakım sağlık gereçlerini kendisine vermemişler. Zor bela almış içeride daha da hasta olmuş. Türkiye cezaevinde bunlar yaşanıyor. Adalet Bakanı ve Sağlık Bakanı bunu iyi bilsin. “Menemen R’ye gideyim dedim ben hastayım. “Senin Menemen R’ye gitmene gerek yok burada tedavi olabilirsin denildi ama sağlık gereçleri uzun süre verilmedi. Bu nasıl iştir. Çok hastanelerde lakaytlık görüyoruz. Ben eskiden askerken son derece disiplinli bir yönetim sergilerdim ama burada sıradan bir yerde bile doğru düzgün bir yönetim yok yönetemiyorlar.” Diyor ve depresyonda olan, sıkıntıda olan bir mahpusu uzun süre dinledim. Ve gerçekten kendisinin psikolojik durumunu iyi görmedim değerli arkadaşlar.

Afyon Ceza İnfaz Kurumları ziyaretimden anılar anlatayım size.

Nagehan Yüksel Afyon T2 Cezaevi’nde kalmakta. Kendisini daha önce mecliste de gündeme getirmiştik. Kendisi diyor ki: “Eşim var, üç çocuğum var. Telefon görüşlerimiz çok az geliyor bize. Görüntülü verseler ama vermiyorlar.” 20 kişilik koğuşta kalıyor. Cezaevinden çok bir şikayeti yok ama önceki cezaevi, Eskişehir Cezaevi’nden Afyon’a getirilmiş. Ailesi Eskişehir’de ama diyor ki: “Şu anda burası biraz daha idare eder” ama önceki cezaevinde permatikten çocuğuna kurşun kalem tıraşı yaptığı için cezalandırılmış ve o cezanın kesinliği de oluşmadan apar topar paldır küldür Eskişehir’den Afyon’a yollanmış. Türkiye cezaevlerinde bunlar yaşanıyor işte. Kadın o cezaevindeki zalimlikten kurtulduğuna seviniyor. Ailesi Eskişehir’den gelip gitse de en azından bu cezaevinde “Durum biraz daha iyi.” diyor. Bakın nelerle uğraşılıyor bu ülkede sevgili arkadaşlar.

Fatih Uzunmehmet Afyon Açık Cezaevi’nde kalıyor Afyon’da. Bilgisayar programcılığında okuyan bir öğrenci. Adli bir mahpus ve “Burada çıplak aramalar öncesinde oluyordu. Şimdi biraz zayıfladı ama öncesinde çok oluyordu. İnfaz koruma memurları çok Afyon aksanıyla ve lanlı konuşup duruyor çok üzülüyoruz. Ben bir üniversite öğrencisiyim. Çok aşağılayıcı muameleler görebiliyoruz. 200 kişilik yemekhaneye 800 kişi giriyor. Ana baba günü oluyor. Gazinomuz yok gidip bir dinlenelim. Sabah 10.30’a kadar koğuşa giremiyoruz, temizlik sonrası giriyoruz.” ama bakın bu hak Edirne Açık Cezaevi’nde yoktu. Allah’tan bu cezaevinde varmış. Biz olumlu ya da olumlu diyoruz. Ama öğrenci koğuşu yokmuş diyor ki: “ Ben öğrenci bir insanım uygun olmayan insanlarla birlikte tutuluyoruz. Bu da beni çok zorluyor.” diyor cezaevlerinde siz insan mı kazanacaksınız, insan mı kaybedeceksiniz? Bunu soruyorum. Üniversite öğrencisi bir kişi bir şekilde girmiş ama diyor ki: “En azından bu cezaevinde beni öğrencilerle tutun. Böyle çok nahoş durumlar yaşanıyor. Bir isteği var. Bu öğrenci yarın öbür gün mezun olacak, hayata kazandırılacak ama cezaevinde yaşadıkları bu arkadaşlar.

Durmuş Özkan Afyon 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nde kalıyor. Adli bir mahpus. “Çok kalabalık.” diyor. 20 kişilik yerde 36 kişi kalıyorlarmış. Geri kalanı yerde yatıyormuş. Banyo sırası, tuvalet sırası yaşanıyormuş ve bütün buralarla ilgili şikayetleri vardı.

Sezer Kurt Afyon 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nde kalıyor. O da cezaevinde güvenliğinin olmadığını ve sevk istediğini söylüyor ama sevk edilemiyormuş. Bu konuda o cezaevinde hasımları olduğu için onu yarın öbür gün öldürürlerse Allah korusun ne diyeceksiniz Sayın Adalet Bakanı? Bu adamı başka bir cezaevine sevk edin bari de can güvenliği sağlansın diyorum buradan.

Mustafa Işık Afyon 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nde 41 yaşında bir mahpus. Oktar grubundan bir mahpus. “Bu cezaevi çok kalabalık.” Diyor. Kendisine çok ağır uzun cezalar verilmiş. AİHM’e gitmişler. Kendisine birtakım iltisaklıklar verilmiş. “Biz Adnan Oktar’ı suçlasak buradan anında çıkardık. Hep böyle itirafçı olmamız istendi. İşin üstünü katıp karıştırdılar. Ana Muhalefet Partisi’nin yaşadıklarının 10 katını yaşadık ama kimse bizi duymadı. Dosyamız çok boş. Ünlü hukuk hocaları dosyamıza girdi ama kar etmedi.” Diyor ve bizi  eleştirenler şu anda turizmde akıl almaz bir uygulama yapılırken seslerini çıkarmıyorlar. Beyanlarla tutuklandık. Gerçek ortaya çıkmadı, adil yargılanmadık. Abuk sabuk gerekçelerle çok ağır bir şekilde suçlandık. Kadın mahpuslara “Sizi roman koğuşuna atarız konuşun.” diyerek zorlamalar yapıldı. Erkeklere tecavüzcü koğuşuna atılarak orada zorlamalar yapıldı, konuşun denildi. Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın yargılamamızda işkence olduğuna dair raporları itibar görmedi, o kişi linç edildi. Burada pervasız polis kurgulamaları var. Tekli hücrelerdeyiz ağırlaştırılmış, müebbet.” Diyor. Cezaevinden genel olarak bir şikayeti yok ama adil olmayan yargılamalardan çok şikayetçi bu kişi.

Serkan Ak Afyon 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nde kalıyor. 52 yaşında Antalya’lı, 28 sene ceza almış Adnan Oktar meselesinden ceza almış ve ifadelerde çok eklemeler yapılarak insanlara olmayan şeyler söyletildiğini, adil olmayan yargılamalar yapıldığını söylüyor. Müştekilerin 4’ü ile hiç HTS kaydımız yok, şirketimize el koyuldu, Masak’ta temiz çıktılar, malımıza çöktüler ve revire ayda bir çıkabiliyorlarmış. “Bizim yerelde cezayı veren İrfan Fidan’dı. Yargıtay’da dosyaya bakılmadan AYM’ye gönderildi. AYM’de de yereldeki dosyamıza bakarak onama yaptı. Böyle iş mi olur?” diyor. Yerelde karar veren hakim AYM’de onamayı yapıyor. Ülkedeki yargı sistemi bu. Sayın Nacho Sanchez Amor cezaevlerinde mahpusların bana anlattıkları bunlar. Yerelde cezayı veren hakim öyle böyle bir şekilde gidiyor Anayasa Mahkemesi üyeliğine Yargıtay’a bile değil. Orada cezayı tekrar onuyor. Ülkenin hali bu işte daha üste söylenecek pek fazla bir şey yok sevgili arkadaşlar.

Dün Manisa Alaşehir’deydim. Manisa Alaşehir Cezaevi ve Manisa Alaşehir Devlet Hastanesi’nde müdür ve başhekimle görüşmeler yaptım. Neden? Çünkü bu cezaevinde skandal bir ölüm yaşandı. Bu hastanede skandal bir ölüm yaşandı. Halen mahpustu bu kişi Hüseyin Parlak. O cezası onandıktan sonra 24 Temmuz 2025’te cezaevine konuldu. 70 yaşında bir yaşlı kişiydi. Çok ağır sıcakların olduğu bir dönemde çatı arasına konuldu. Çatı katının altında kalıyordu. Hücresinde, hücreye konuldu koğuşa konulmadı. “Başka koğuşlara koyamayız. Onlar adli bu siyasi diye alıp koğuşa koymamışlar, hücreye koymuşlar. Hücre korkunç sıcak. Cehennem gibi bir yer Manisa Alaşehir sıcağında 24 Temmuz’da 9 gün içinde adamcağız su ve tuz kaybından çok hayati bir şekilde rahatsızlanıyor ve 6. günde hastaneye götürülüyor. Şikayetleri var. Su ve tuz kaybetmiş belli. Manisa Alaşehir Devlet Hastanesi doktorları tomografi MR çekiyor fakat bir kan tahlili yapılmıyor cuma akşamı hastayı tekrar cezaevine geri getiriliyor ve ardından cumartesi günü şu şartlardaki hücreye tekrar geri getiriliyor. Bakın görün şu şartlarda bir hücre. Üç tarafı çıplak duvar, bir tarafında demir parmaklık var. İçeride priz bile yok vantilatör takılsın. İçerisi korkunç sıcak belki 50 derece. İçerideki kişi hasta su ve tuz kaybetmiş yaşlı bir kişi ve siz onu tekrar o hücreye koyuyorsunuz. Cumartesi günü tekrar rahatsızlanıyor. Hastaneye gidiyor. Yine kendisine kan talili yapmadan, “üşütmüşsün biraz.” denilerek bir reçete yazıp gönderiliyor. Yine hücreye, şu hücreye giriyor. Bakın korkunç bir durumu anlatıyorum size. Pazar günü adam “Ben ölüyorum, beni hastaneye götürün.” diyor. Yine götürüyorlar. Hastanede tekrar bir şeyin yok deniliyor. Bir iki ilaç yazılıp gönderiliyor. Adam ölmek üzere. Pazartesi günü sabahtan hücresine gidiyor infaz koruma memurları bir de ne görsünler! Şu durumdaki mahpus düşmüş, su ve tuz kaybından dolayı düşmüş, kafayı betona çarpmış, beyin kanaması geçiriyor, bilinci yok ve hemen o sırada Devlet hastanesine yoğun bakıma konuluyor ve tabi kurtarılamıyor hayatını kaybediyor. Bu kişi kim? Hüseyin Parlak. Bakın ben size onun durumunu anlatıyorum. Öylesine bir hücreye koymuşlar ki üç tarafı duvar, bir hücre, koridora bakan ön tarafı demir parmaklık, 15 metrekarelik bir yer, bir yatak ve bir tuvalet var. Tuvaletin önünde yarım bir duvar var bakın. Bu denli insan onuru ayaklar altına alınmış şu cezaevlerinde, şu hale bakın ya. Bir tane 15 metrekarelik bir hücredesiniz arkadaşlar. Tuvaletinizin kapısı yok, yarım bir duvar var. Demir parmaklıkların oradan bakan memur sizin tuvalet yaptığınızı görecek. Onun kokusu, onun utancını yaşıyorsunuz. Bir cam yok ki oradan camı açıp da dışarı hava alsın yok. Vantilatör var mı? Duvarda priz yok çünkü ne vantilatör var, ne kettle var, ne buzdolabı var. O korkunç cehennemi sıcakta ölüme terk edilmişsiniz ve tabii ki ölüyorsunuz. Ya bu şartlarda kalıp da ölmemek mümkün mü arkadaşlar? Sonunda şu yapay zekâda resmini çizdirdiğimiz adam Hüseyin Parlak öldü. Ya adamın ölmemesi için hiçbir neden yok! Adam şu şartlarda ölür. 3 gece hastaneye gidiyor. Hastanenin de çok büyük hatası bir kan tahlili bile yapılmadan iki ilaç yazıp gönderiliyor. Mahpus ya, değersiz ya. “Yaz gönder kardeşim.” böyle bir muamele. Ondan sonra adamın yarı ölüsü getiriliyor hastaneye. Ondan sonra bakanlığa soruyoruz bunu. Adalet Bakanlığı’na, Sağlık Bakanlığı’na. 15 Ağustos’ta öldü. Bugün 17 Ağustos. 1 aydır tek bir açıklama yok. Ne Sağlık Bakanlığı ne Adalet Bakanlığı. Sayın Kemal Memişoğlu. Sayın Yılmaz Tunç. Ya resmen adeta bir cinayet var ortada ya. “Biz gerekeni yaptık.” diyorlar. Ya geç onları. Ben bir hekim vekil olarak şu rezaleti gördüm. İsyan etmemek mümkün değil ya. Bunlar yaşanıyor işte Türkiye cezaevlerinde ya. Bir de hasta mahpus olunca, hastaneye gidince bir de bu muameleyi görüyorsunuz. 3 gün boyunca size tek bir kan talili bile yapılmıyor ya. Sağlık Bakanı neredesin? Niye tek bir açıklama yapmıyorsun?  İnsan hayatı bu kadar mı basit bir şey ya? Allah aşkına anlamak mümkün değil. Gerçekten isyan ediyorum bir hekim olarak, bir vekil olarak şu hadiseleri görüyoruz ya arkadaşlar. El insaf diyorum ya.

Bakın Anayasa Mahkemesi kararı sabit 2,1 metrekare altı alanlar mahpuslar için ihlaldir deniliyor. Biz gidiyoruz cezaevlerine ne 2,1 metrekaresi ya! 10 kişilik yerde 35-40 kişi! 7 kişilik yerde 60 kişi! Şu hale bakın kime hesap vereceksiniz siz! Açık alanlar kişisel alan sayılmıyor ama bakanlık bunu güya saydırıyor. %130’u aşmış bir durum var cezaevlerinde.

Bakın Rezzan Şengül Marmara Kapalı Hapishanesi’nde kalmakta öncesinde cezaevlerinin kötü koşullarından dolayı açlık grevi yapmış. 38 kiloya düşmüş. Tam ölecekken açlık grevini bitirmiş. Şimdi tekrar cezaevine atmışlar. 7 Ekim’de mahkemesi var. Tüm kamuoyunu mahkemesine bekliyor. Buradan da duyurmuş olalım sevgili arkadaşlar.

Bakın cezaevinde neler yaşanıyor diye sorulduğu zaman size göstereceğimiz çok şey var sevgili arkadaşlar. Mesela anneler! Bir anne bize anlattı; 1 yaşındaki bebeğiyle bir cezaevinden başka bir cezaevine gönderiliyor ve kendisi o denli zorluk yaşıyor ki Diyor ki: “Tabutluk denilen araçlarla çok küçük hücre gibi demirden yapılmış ve ayağa kalktığınızda başınızın değeceği hiçbir tarafı göremediğiniz bir tabutlukta bebeğinizle yol alıyorsunuz. Elleriniz kelepçeli ve bebeğiniz ağlıyor. Onu susturmak için ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Bebek ağlaya ağlaya yoruluyor ve kelepçeli ellerinizle uykuya dalıyor. Uykuya dalan ve bitkin bir annenin kucağındaki bebeğini tahmin edin. O anneyi ve bebeği.” diyor.

Remzi Uçucu İzmir 1 No’lu Hapishanesi’nden bize yazmış; “Hapishane idaresi dışarıda basılan ve okunan kitapları iktidarın siyasi düşüncesine uymadığı biz tutsakların kişilikli düşünen ve sorgulayan insanlar olmasını sağladığı için vermiyor, el koyuyor. Bu kitap düşmanlığı değil de nedir diye soruyor?” Remzi Uçucu. “Ailemize, arkadaşlarımıza gönderdiğimiz ve onlardan gelen mektuplarımıza kurum güvenliği, terör propagandası, moral motivasyon sağlama, devleti küçük düşürme, iktidarın ve bakanların uygulamalarını eleştirme gibi bahanelerle yoğun bir sansür uygulanmakta. Adeta mektup yazmamız engellenmekte.” Diyor Remzi Uçucu.

Sevgili arkadaşlar geçtiğimiz günler Edirne, F Fipi Cezaevi’nde. Sevgili Selçuk Mızraklı’nın açık cezaevine gitme hakkı doğduğu halde, her şey hukuken mümkün olduğu halde açık cezaevine gitme hakkı engellendi. Türkiye’de bunlar yaşanıyor, bunu bilin sevgili arkadaşlar. Bakın biz bunları söyleyeceğiz bu zulümdür, kasıttır, başka bir şey değildir.

Yorumlar