22 Ekim 2025

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Öncelikle nadir toprak elementleri tartışmasına girmek istiyorum. Bununla ilgili bizim bir soru önergemiz var. Munzur Üniversitesi bünyesinde bulunan Nadir Toprak Elementleri Uygulama Ve Araştırma Merkezi’ne tarihçi müdür atanmasıyla ilişkin Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır tarafından yanıtlanması istemiyle meclise bir soru önergesi verdik. Bu nadir toprak elementleri meselesi ABD’de de gündem oldu. Türkiye’de demek ki son derece önemli gelir getiren bir şey haline geldi ve bununla ilgili tasarrufların, iktidarın kendisiyle ilgili olduğunu görüyoruz. ABD’de yapılan temaslarda  Donald Trump’la yapılan anlaşmada dikkat çekiyor ve memleketteki nadir bulunan elementlerin akıbeti tasarrufuyla ilgili kamusal bir tedirginlik, bir güvensizlik yaşanıyor. Bunun dışında içeride de böyle işin uzmanı olmayan kişilere işlerin verilmesi, ahbap çavuş ilişkileri meselesini gündeme getiriyor ve bilimsel açıdan da akademik dünyanın siyasileşmesiyle ilişkili bir sorunu gündeme getiriyor.

Yine Munzur Üniversitesi’nde Prof. Dr. Kenan Peker’in eşi Ayşe Esra Peker’in Fırat Üniversitesi’nden kendi üniversitesine mevzuatta yeri olmayan Sosyal Tesisler Koordinatörü olarak atandığı yönünde önemli tartışmalar var. Ayşe Esra Peker de açıklama yapmış; “Bu bir akademik görevlendirmedir, idari bir görevlendirme değildir.” diye ama bu yetkiyi elinde bulunduranların yakınları ile ilgili tasarrufları çok dikkat çekmekte ve bunlara dikkat edilmelidir çünkü yetki elinizde ise akrabanızı, eşi, dostunuzu kayırmanız kabul edilecek bir davranış değildir.  Munzur Üniversitesi’ndeki bu tür can sıkıcı gelişmeler gerçekten dikkat çekici bir durum arz etmeye başlamıştır.

Geçtiğimiz hafta Diyarbakır Cezaevi’ndeydim ve Diyarbakır Cezaevi’nde temaslarda bulundum. 17 mahpus ziyaret etmişim ve idarecilerle görüştüm. Birçok sorun var, bunların tespitini yaptık. Yüksek güvenlikli cezaevlerinin kuyu tipi olduğunu ve insan haklarına aykırı olduğunu sürekli söylüyoruz ve bu cezaevlerine karşı yurdun dört bir tarafında açlık grevleri, ölüm oruçları var. Serkan Onur Yılmaz, Bolu F Tipi Cezaevi’nde 340. günleri aşmış bir şekilde ölüm orucunda bu cezaevilerini protesto ediyor. Bu cezaevileri ağırlaştırılmış müebbetler, müebbetler için yapılmış ancak tutuklandığınız anda bile koyulabiliyorsunuz oralara ve tamamen zindanı, kuyuyu andıran cezaevleri insan haklarına ve onuruna aykırı yerler. Biz bu cezaevlerinde eskiden kursiyer teğmen olmuş genç delikanlıları ziyaret ettik. Farklı kesimlerden mahpusları ziyaret ettik ve onlar hakkında bilgi vermek isterim.

Alper Kalın Diyarbakır 1 No’lu Yüksek Güvenlik Cezaevi’nde 3 kişilik odadan tekli odaya alınmış adil olmayan bir şekilde 15 Temmuz gecesi bir tek kurşun bile sıkmadığı halde ağırlaştırılmış müebbet cezası almış. “Sadece ve sadece emirlere uymuştuk başka bir şey yapmadık biz.” diyor.

Melih Döner Diyarbakır 1 No’lu Yüksek Güvenlik Cezaevi’nde kalmakta O da yine aynı şekilde fakat Birleşmiş Milletler ve AİHM’deki bazı gelişmeleri komutan ve emir alan ayrımı yapılmasını önemli buluyor. Bu cezaevlerine dışarıdan iç çamaşırı bile sokamıyorsunuz. Kantindeki kalitesiz giysileri almak zorundasınız. Bunların da doğru olmadığını söyleyeyim.

Diyarbakır 1 No’lu Yüksek Güvenlik Cezaevi’nde bulunan Mustafa Argın, Servet Kılıç gibi mahpuslar adil olmayan yargılamalardan şikayet ediyorlar.

Gültekin Kızılbulut Diyarbakır 1 No’lu Yüksek Güvenlik Cezaevi kendisi bir hekim olmasına rağmen bir KBB uzmanı olmasına rağmen hukuken suç olmayan nedenlerden dolayı telefonuna bir program indirmek, bir bankaya para yatırmak gibi nedenlerden dolayı örgüt üyeliği cezası almış. İnsanlara kafadan böyle cezalar verebilirsiniz ancak ülke kaybeder. Gültekin Kızılbulut cezaevine girdi ama kendisinden önce ülke kaybetti. Ülke iyi aşarılı bir kulak burun boğaz uzmanını kaybetti arkadaşlar. Bakın binlerce hekim de bu yüzden yurt dışına gidiyor. Uyduruk nedenlerle insanları cezaevine atarsanız bu ülkede doktor kalmaz bunu da söylemiş olalım. Ayrıca Yargıtay’ın da dosyayı okumadığını gördük bu kişinin anlatımlarında. Apaçık bir şekilde kendisinin kullanmadığı belli olan bir telefon kullanımının kendisine aitmiş gibi bir karar verildiğini belirtti. Yargıtay’ın birçok konuda tak tak böyle dosyaları okumadan kararlar verdiğini de görüyoruz.

Diyarbakır 2 No’lu T Tipi Cezaevi’nde bulunan Adli mahpuslar Süleyman Demir, Ahmet Yiğit ve Murat Çakır’ın da çeşitli sorunları var. Bunların arasında dikkat çeken Ahmet Yiğit, 86 yaşında Erganili bir mahpus, çok zor durumda hasta, yaşlı bir kişiydi.

Emrullah Kanioğlu Diyarbakır 2 No’lu T Tipi Cezaevi da adil yargılanmadığını söylüyor.

Nuray Çelik ise Diyarbakır Kadın Cezaevi’nde kameraların lavabo kapılarını görecek kadar abartıldığını, mahremiyetin ihlal edildiğini söylüyor. Sayın Adalet Bakanlığı bunu öncesinde de söyledik. Kadın mahpuslar böyle artık tuvaletin kapısını görecek şekildeki kameralardan rahatsız. İnsanların böyle artık iyice mahremiyetine burnunu sokan bu kamera sisteminden vazgeçin ya. Bir insanın böyle bornozuyla banyodan çıkarken ki halini oradan gözetlemek, bir kadın mahpusu, kadın mı erkek mi kim olduğu bilinmeyen kişiler tarafından gözetlemek olacak şey mi ? Herkesin bir mahremiyet anlayışı vardır ve buna dikkat edilmesi gerekir. Nuray Çelik isimli mahpus, Şefika Kander isimli 65 yaşında bir kronik rahatsızlıklı kadından bahsetti. Sevil Çetin’in kanser olduğunu, Güllü Taşçı’nın da ağır alerjisi olduğunu söyledi.

Melek Evren yine Diyarbakır Kadın Cezaevi’nde adil olmayan bir şekilde yargılandığını söylüyor. Onu dinledik.

Tuğba Baştuğ Diyarbakır Kadın Cezaevi dikkat çekici bir mahpus. 6 aylık bebeği kucağında geldi yanıma. 1 yıldır cezaevindeymiş. 4 aylık hamileyken girmiş. Cezaevinde doğum yapmış. 6 aylık Bebeğiyle cezaevinde. Bu hapishane şartlarından dolayı çok zorluk çekmiş. Sezaryenle doğum yapmış, doğum sonrası cezaevine getirilmiş ve çok zorluk çekmiş. Sonra bebeğiyle ayrı bir koğuşa verilmiş ama emeklemeye başlayan bebeğinin betonda emeklediğini, yerde halı olmadığını, mama kaşığının verilmediğini, stresten dolayı 3 ayda anne sütünün kesildiğini belirtti. Oyuncak açısından eksik var. Düşünün 6 aylık bebek tek bir oyuncağı var ve başka oyuncak alamıyor. Cezaevindeki bebeklerin hali bu, annelerin hali bu. Biz müdahil olduk. Umarım düzelmiştir. Takip edeceğiz Diyarbakır Kadın Cezaevi’ndeki bu durumu. Zaten çocuğu da bir hekim olarak oldukça zayıf gördüm. Düşünün peki ne cezası? Kendisi bir insan öldürmediği halde ağırlaştırılmış, müebbet cezasına çarptırılmış. Nusaybin’deki öz yönetim olaylarına karıştığı için ve şimdi de eşi de tutuklu olan bu kadının çok büyük bir sıkıntı çektiğini görüyoruz. En azından bebekle bir şekilde ev hapsinde bir müddet olmalı çünkü cezaevi koşulları çok kötü. Anneye ceza çektiriyorsunuz. Adil veya olmayan yargılama ayrı bir tartışma konusu ama bir bebeğin anne karnında ve dışarıda yıllarını çok kötü koşullarda geçirmesi kabul edilecek bir durum değil arkadaşlar. Cezaevi soğuk, bebeğin üşütme ihtimali yüksek, daha kaloriferler yanmıyordu biz gittiğimizde. Yerlerde yatan mahpuslar var. 370 mahpus var, 30’da bebek varmış Diyarbakır Kadın Cezaevinde.

Fırat Yıldız, Diyarbakır 1 No’lu T Cezaevi’nde yerde yatıyor kendisi. 12-13 kişilik koğuşlar var, 35-40 kişi var koğuşlarda ve insanlar sere serpe yerlerde yatıyor. Düşünün hal bu. İdareciler de bir şey diyemiyor. “Bakanlık gönderiyor, biz yatırıyoruz.” Diyorlar ama bu insan onuruna aykırı bir durum . Böyle şey olur mu? Cezalandıracaksan da insanı bir yatakta yatır kardeşim. Bu nedir ya? Allah aşkına. Ülkede hukuk da olmayınca önüne gelen içeri de atılınca böyle oluyor işte.

Emre Mehmet Doğru Diyarbakır 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalmakta kendisi 15 Temmuz olayları sırasında tutuklanan ve ağırlaştırılmış müebbete çarptırılan bir eski astsubay.  Diyor ki: “Zamanında Hulusi Akar 1980 darbesinde üsteğmendi. Hiçbir darbede ceza almadı ama biz ceza aldık. Bu nasıl oluyor? Ben bir astsubayım. Ben mi darbe yapacaktım? Allah aşkına darbe olsaydı ben yine astsubaydım. Ben terfi etmeyecektim ki ama en ağır cezayı biz aldık nerede böyle bir mantık var?” diyor.

Aykut Kara Diyarbakır 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalmakta O da Hakime; “Beni MİT, jandarma istihbarat, emniyet istihbarat herkes araştırdı. Sizi araştıran olmadı ama siz bana ağır bir darbe ithamıyla ceza veriyorsunuz. Bu nasıl bir iş? Biz o kadar araştırmadan sonra biz mi terörist olduk?” diye sormuş ve Ankara’ya da nakil istiyor bu kişi.

Uğur Bozkurt Diyarbakır 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalmakta yine bir başka mahpus. O da Diyarbakır  2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde çok fare olduğunu söylüyor. Düşünün bu kadar ağır şartlardasınız. Bir de ortalıklarda fareler dolaşıyor. İşte Türkiye cezaevlerinin hali arkadaşlar. Sohbet ve spor ancak iki saat veriliyormuş. Bu kadar ağır şartlar düşünün 22 saat 23 saat daracık 12-13 metrekare bir hücredesiniz ve başka birisiyle sohbet hakkınızda milim artış yapmak istemeyen bir anlayışla karşı karşıyasınız.

Murat Çakır Diyarbakır 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalmakta O da bir eski kursiyer teğmen ve darbeci olmadığı halde darbeci damgası vurularak ağır bir şekilde mahkum edilmiş ve şu anda temyiz aşamalarında sürekli itiraz ediyor. Cezaevi şartlarıyla ilgili itirazları var. Sohbet ve spor saatlerinin arttırılması gerektiğini söylüyor. Ayrıca içeride hiçbir geliri olmadığı halde uluslararası ilişkiler bölümüne kayıt olmuş bu kayıt ücretlerinin de çok yüksek olduğunu söylüyor.

Birçok başka mahpusun da bize şikayetleri var fakat onlardan önce cezaevlerindeki bir başka konuya da dikkat çekmek isterim. Tabi mahpusların uğradığı ihlaller çok ama zaman zaman infaz koruma memurları ve memurelerinin de uğradığı ihlaller oluyor. Bakın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde bir infaz koruma memuruna yönelik bir saldırı  güya yüksek güvenlikli denilerek insanların hakları ve onurları ayaklar altına alınırken demek ki başka şekilde açıklar var ve bundan dolayı memurlara saldırılar yapılıyor. Bu nasıl bir durumdur? Adalet Bakanlığı’nın açıklama yapması lazım. Öldürücü bir bıçak darbesi almış bu memur. Bu da  çok dikkat çekici ve  geçmiş olsun diyoruz memur beye. Bunu önlemek için müdahale eden diğer iki  memur da yaralanmış. Bu da  rahatsız edici bir durum gerçekten. 

“Buca, F Tipi Kapalı Cezaevi’nde hükümlü olan kardeşim Zeki Demir, İzmir Devlet Hastanesi’nde burun kırıklığı ve burundaki etten dolayı nefes darlığı çekiyor.” diyor ve hastaneye nakli çok kötü nakil araçlarıyla yapılıyormuş. Kişinin burnunda düşünün ameliyat sonrası tampon var ve çok kötü berbat cezaevi nakil araçlarıyla gitmeyi de reddettiği için hastaneye gidemiyor. Bu sefer sağlık hakkı ihlali oluyor. Bunun önlenmesi gerekiyor.

Yine bir kayıp başvurusu var. Aydın Cafri Antalya Kemer Çamyuva oteller bölgesinde kaybolmuş fakat Kamera incelemeleri ciddiyetle yapılmamış. O gün kameranın kayıt yapmadığı söylenmiş ve bu yüzden yakınları şüpheden kurtulamıyorlar.

Engelli bireylerin temel haklarına ilişkin değerlendirme ve çözüm önerileri raporlar olarak bize sık sık geliyor. Ben de böyle bir komisyondayım. Engelliler komisyonundayım. Bugün de toplantımız var. Burada yine bize gelen başvuruyla ilgili bir farkındalık olması için bilgi vereceğim. Anayasa madde 10-42-50-61 engellilerin korunmasına yönelik mevzuatlar içeriyor ve engelli öğretmen atamalarının yetersizliğinden bahsediyorlar. Yüksek puan almalarına rağmen binlerce öğretmen adayı atanamıyor. Yine hizmet içi eğitim programları engelli öğretmenler için ciddi bir mağduriyet oluşturuyor. Bunu atlamak istiyorlar. Bir engel oluşturuyor diyorlar. Özel eğitim öğretmeni açığı alan dışı ve pedagojik fermasyonu olmayan yetersiz personel eliyle gideriliyor. Bu da olacak bir durum değil diyorlar.  ÖTV muafiyetindeki kısıtlamalar eleştiriliyor. Mevcut düzenlemeler ihtiyaçları karşılamıyor.  Aldıkları araçlar lüks statüsüne sokulup almaları engelleniyormuş, engelli avantajıyla almaları. Anahtarsız girişin artık bu devirde neyi lüks diyor engelli arkadaşlarımız. Motor hacmi sınırlaması da yapılmamalı diyor çünkü engelli aracını araca koyacak fakat bu büyük motor hacimli  olması gerekiyor ki bu araçlar onlara koyabilsin ama küçük hacimlilere  koyamıyor ve büyük hacimliler de böyle lüks sınıfında sayılıyormuş. Bu da doğru değil. 10 yıllık süre ve yerli üretim şartı getiriliyormuş. Bu da itiraz edilen bir nokta. Medikal cihazlara yönelik vergi düzenlemeleri abartılı durumda. Zaten iktidar her şeyden vergi almaya çalışıyor biliyorsunuz. Trafikten, veterinerlerden, çeşitli esnaflardan, önüne gelene bir haraç kesiyor. İstihdam kotalarının yetersizliği kamuda ve özel sektörde %3 olarak uygulanan kotalar arttırılmalıdır diyorlar. 15 yılda emeklilik hakkı 10 yıla düşürülmelidir diyorlar. Kazanılmış haklar başka idari düzenlemelerle fiilen engellenmekte. Engelli istihdam kotası %6’ya yükselmelidir diyorlar. AGS (Aday Öğretmenlik Sürecinin) sınavından muaf tutulmalılar. 10 yıl yenileme yerli üretim ve motor hacmi kısıtlamaları kaldırılmalı. Anahtarsız giriş teknolojik donanımların engelli bireyler için hayati ihtiyaç olduğu kabul edilmeli. KDV-ÖTV’den muaf tutulmalı medikal cihaz ve ekipmanları. 10 yıl kamu hizmeti olan engellilere yeşil pasaport hakkı tanınmalı diyor arkadaşlarımız. İstihdam kotası %6’ya yükseltilmeli meselesinin de altını çiziyorlar.

Antalya Döşemealtı Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalan Hüseyin Özen 60 gündür açlık grevinde sevkini bekliyor ve bu cezaevlerinin kötülüğünü anlatmış.  “Güneşin, havanın girmediği bir kuyu tipi, rüzgar da girmiyor.” diyor. 80 gündür açlık grevinde bu cezaevi şartlarının ağırlığından dolayı mahpus ve nakil de yapılmıyor halen.

EKPSS sınavında 1830 kişi atanmış ve engellilerin sesi olmamız isteniyor. Daha çok atama olsun isteniyor.

KHK ile ihraç Cemal Altıparmakoğlu’nun eşi bize ulaşmış. “Eşim 17 yıl görev yapmış engelli bir ihraç öğretmendi. %80 engeline rağmen emekli yapmadılar. Sigortaya başvurup öyle sigortalıyken tekrar emekliliğe başvurdu ve süreç sonuçlanmadan vefat etti.” Emekli maaşını en düşük sigortadan bağladılar ve ikramiyesini de vermemişler. “Çok acımasızca yıllarca memur maaşından kesip sonra en düşük sigortadan emekli yapıldık. Bize haksızlık yapıldı.” diyor.

Abdülkadir Güleş’in annesi bize başvurmuş ve otistik bir çocuk annesi olarak çok zorluklar yaşadığını söylemiş. “Eşim iş yerinde mesai yaptığı için gelir yüksek diye bizim haklarımız verilmiyor. Evimize gelip inceleme yaptılar. Çocuğun üstüne başına bakmadılar ama kaç lira evinize maaş giriyor dediler ve otizm zor bir hastalık ve para hastalığı.” diyor çünkü sonuçta bakım  ihtiyacı var ve bunlar da kesiliyor. Biz Engelliler Komisyonu’nda bunları konuşuyoruz. Bu mevzuatların yenilenmesi lazım. Şu anda çok düşük ücretler belirlenmiş ve bu ücretlerin üstüne  destek verilmiyor. Bu noktada çok büyük sıkıntılar var.

Seda Karakoyak 5 yıldır remisyonda hodgkin lenfoma hastası. %40 hafif engelli. Mersin SGK İl Müdürlüğü engelli emeklilik hakkına uygun olduğu söylenmiş fakat Adana’ya sevki etmiş fakat Adana SGK emekli olma talebini reddetmiş. Yaş ve psikolojisi nedeniyle iş bulmakta da zorlanıyormuş. “Hakkımı verin.” diyor.

Veteriner hekimler feryat ediyor çünkü bir haraç da onlara kesilmiş arkadaşlar. Düşünün veteriner hekim olarak zaten ülkenin bitmiş hayvancılığının kalkınması için mücadele veriyorsunuz. Hem geçiminizi sağlıyor hem de hayvancılığın iyileşmesi için uğraş veriyorsunuz ama devlet sizin vasıtanızla para kazanmaya çalışıyor. Yeni vergiler getirmiş ruhsatlara ve böyle veteriner hekimin muayenehanesi üzerinden kalkınmaya çalışıyor iktidar. “Yıllık 10 bin vereceksin, 20 bin vereceksin, 40 bin vereceksin.” gibi. Zzaten zor şartlarda mücadele ediyorlar. Ben sahayı bilirim, rahmetli babam da veteriner hekimdi. Ne zor şartlarda mücadele ettiğini bilirim veteriner hekimlerin ve hayvan sağlığı ve kamu sağlığının tehdit altında olduğu bugünlerde veteriner hekimlere kolaylık getirileceğine zorluk getiriliyor. Mesleğe giren genç veteriner hekimler daha da zorlanacak. Zaten çok zorlanıyorlar. Meşru mesleki faaliyetler neredeyse böyle suç olarak görülecek. Bu saçmalık bitsin. Bu nedir? Memlekette para yok da veterinerlerden alınca mı memleketin beli doğrultulacak? Anlamak mümkün değil.

Kamuoyunda, çalışma gücü kaybı engel oranı tespitinde tek sorunun Balthazard formülünün çoklu hastalıklarda uygulanmaması olduğu düşünülmekte ancak asıl ve en büyük mağduriyet, yüksek oranlı sağlık kurulu raporlarının örneğin %90 oranlı raporlar dahi çalışma gücü kaybı/maluliyet tespiti sürecinden geçememesidir. Bunun temel nedeni, değerlendirmenin sadece “efektif ambulasyon sağlayamama” veya “günlük yaşam aktivitelerini desteksiz yerine getirememe” gibi son derece dar ve kısıtlayıcı bir kritere odaklanmasıdır. Düşünün %90 engelli raporunuz var ve buna rağmen birçok hakkı elde edemiyorsunuz iyice yokuşa sürülmüş durumda bu meseleler.

Nahit Kal yine bakım maaşının kesildiğini söylüyor. “12 yıldır engelliyim. Rapor çıkarmam gerekli ve kısmi bağımlı sonucu verildi. Ben aslında oldukça ağır engelliyim.” diyor.

Bir başka engelli başvurusu; Umut Can Islak %60 otizmli, zihinsel engelli olmasına rağmen 32 yıl hapis verilmiş. Düşünün, %60 zihinsel engelli, otizmli bir şahıs bir suç ithamıyla bu denli ağır ceza verilmiş. Antalya Adliyesi’nde bu rapora bakan yok mu arkadaşlar diye soruyorum size.

Mehmet Çokurlu Adiyaman ili Kahta ilçesi Sıraca köyü halkının bir ferdi. Depremde çok mağdur olmuşlar. Hiçbir somut işlem yapılmamış. İnşaatlar uzun süredir yarım bırakılmış. İlgili müteahhit bazı aşamalarda hak ediş ödemelerini almış. Yetkili merciler ise bu durumda gerekli denetimi göstermemiştir. Müteahhit ve ilgili denetim mercileri hakkında mülkiye müfettişlerince inceleme istiyorlar. Depremzede vatandaşların mağduriyeti giderilmeli diyorlar.

Eskişehir L Tipi Cezaevi’nde yatmakta olan Eyüp Küçükkaya’nın 10. yargı paketinde çıkarılan Covid yasasından faydalanması isteniyor. Evet, bu yasanın tekrar getirilmesi yönünde talep var. Covid yasası biliyorsunuz şu anda çok büyük bir talep. Mahpus yakınları bununla ilgili önemli kampanyalar yapıyorlar, haklılar çünkü iktidar sözünde durmadı. Haziran’da Covid yasası çıkacaktı ve Ekim’de çıkacak dediler. Hani ne oldu? Ekim’de bitiyor. Yasa masa yok ortalıkta arkadaşlar. Zaten niyet de yok. Şu andaki durum bu arkadaşlar. Maalesef üzücü fakat gerçeği size söylüyorum. İktidarın işi gücü yalan atmak. Başka bir şey değil. İşte yalanı da ortada apaçık bir şekilde.

Bakın gencecik bir delikanlı görüyorsunuz değil mi? Adı Ömer Osman Pek. Maalesef şu anda hayatta değil çünkü Erzurum Dumlu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde psikolojisi bozularak, kendini asarak intihar etti. Biz bakın boşuna mı yüksek güvenlikli cezaevlerinin insana ve haklarına aykırı olduğunu söylüyoruz. Bir insanı hapsedebilirsiniz ama tamamen zindan ve kuyu şartları içeren bir cezaevine attığınız zaman işte böyle insanlar intihar etmeye başlıyor. Her yıl 700-800-900 civarında ölüm var cezaevlerinde çoğu intihar. Böyle şey olur mu arkadaşlar? İnsanoğluyuz, herkes bir suçta işleyebilir. Adil olmayan bir şekilde yargılanarak suçsuz olduğu halde cezaevine atılabilir. Bu ne ya? Allah aşkına  bir devlet vatandaşına bu denli ağır muamele yapar mı? Ve sonunda da işte gencecik yaşta intihar etti Ömer Osman Pek.

Osman Koçak Bandırma 1 Nolu T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda kalmakta ve adil yargılanmadığını söylüyor. Öncesinde beraat, ardından da müebbet hapis cezası veriliyor. Sakarya davasında böyle çok kişi var. Ortada bir şey yok, askerler emirlere uymuş, beraat de etmişler, yıllarca görevlerini yapmışlar, sonra birisinin kafasına esmiş, Yargıtay bozmuş beraatları, “Hadi bakalım herkese müebbet.” memleketin hali bu arkadaşlar. Aileler perişan bize başvuruyorlar. “Adalete olan inancımız da sarsıldı. Aile birliğimiz dağıldı. Perişan olduk.” Aileleri dağıtmak mı marifetiniz? Düşünün, bunlar astsubay, uzman çavuş rütbesindeki kişiler. Komutanlar emretmiş, bir yerden bir yere gitmişler. Bir tek kurşun sıkmamış. “Vay sen darbecisin ağırlaştırılmış müebbet sana.” el insaf ya anlamak mümkün değil. Başta beraat veriyorsunuz, sonra abartılı bir şekilde bunları bozup tekrar çok ağır cezalar veriyorsunuz ve aileleri mahvediyorsunuz. Bir de bu sene aile senesi. Böyle de konuşuyorlar hiç utanmadan. Aileleri mahvetmişsiniz kalkmışsınız aile senesi ilan ediyorsunuz.

“Milli Eğitim Kariyer Basamakları Yönetmelik kapsamında öğretmenlik öncesi kamu 657 sayılı kanun kapsamında yapılan memuriyet süresi dikkate alınmadığı için mağduriyet ve hak kaybı yaşıyoruz öğretmen.” olarak diyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı sessiz kalıyor.

Eczacı arkadaşlarımızın da bir başvurusu var. “Siz doktorlar gibi beyaz önlük giyemezsiniz.” denilmiş eczacılara yönetmelik değiştirilmiş. Diyorlar ki: “Nereden çıktı bu? Başka işiniz gücünüz mü yok? Eczacılar, önden tek sıra dört düğmeli, açık devrik yakalı, arkası yırtmaçlı ve kemerli bir gömlek giyerler şeklinde mevzuatta hüküm var diyorlar. Birisinin kafasını esmiş. Hani yapılacak iş yok ya, hani birisinin de canı sıkılmış. Demiş ki; “Eczacılar beyaz önlük giymesin.” onlar da itiraz ediyorlar, bize başvurmuşlar. Memlekette bir sürü konu var çözülmesi gereken. Birilerinin de işi gücü yok, bununla uğraşıyor.

“Kurban Bayramı’nın 2. Günü sivas merkezde ablam Yasemin Şanlı’yı yaya geçidinde yarış motoru çiğnedi 13 kırık var. Yoğun bakımda kaldı. Emekçi bir insan yatağa mahkum edildi. Dışarıda devlet mahkeme dahi açmadı. Etkili soruşturma yapılmadı zulümdür. Mahkeme henüz açılmadı.” Diyor. Bunu da Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildiriyoruz. Bunlar nasıl işlerdir? Anlamak mümkün değil.

Yusuf Çağlayan, bakın ben resmini, videosunu gördüm. 4 yıldır Çınarcık Huzurevi Rehabilitasyon Merkezi’nde tedavisi devam eden, yatağa tam bağımlı demans hastası ve sol tarafı tamamen felçli yaşlı bir hasta düşünün. Bakın 80 yaşından fazla. 4 sene önce bu biraz daha iyiyken bir olaya karışmış, adli bir mesele. Oradan bir ceza almış, ceza onanmış. Altı bezlenen demans hastası, ne dediğini bilmeyen, ne yaptığını bilmeyen adamı gelip alıp götürüp Kandıra T2 No’lu Cezaevi’ne atmışlar. Ya arkadaş el insaf  hiç mi insanlıktan nasibiniz yok? Bu kişi cezaevine konulur mu? Bakım hastası altı bezlenen bakım hastası bir başına cezaevine atılmış arkadaşlar. Ülkenin hali bu. Yusuf Çağlayan cezaevinde. dalet Bakanı lütfen bu konuyu halledin ya. Böyle bir iş olamaz . Olacak bir iş değil. Buradan tekrar size sesleniyoruz. Bakın Kandıra T2 Cezaevi’nde ne durum var? Bunu da buradan belirtelim arkadaşlar.

Geçen haftalarda da belirtmiştik, çok önemli buluyorum. Anayasa Mahkemesi üst üste kararlar veriyor. Aslında bu kararları da AİHM’e gidip de daha ağır cezalar verilmesin diye veriyor. Cezaevlerindeki aşırı kalabalık hak ihlallerinden dolayı, infaz hakimlikleri ve ağır ceza mahkemeleri baştan savıcı kararlar veriyor. Daha sonrasında da bakın Anayasa Mahkemesi Mesut Güney kararı var elimde. Bu kararda da “Sen infaz hakimliği nasıl görevini yapmazsın?” Anayasa Mahkemesi infaz hakimliğini adeta fırçalamış. “Kardeşim sen mahkemesin infazla ilgili süreleri bir memur da tutar. Sen sana yönelik şikayetler konusunda hukuken karar vereceksin. Memurun yapacağı işi yapmaya soyunmuşsun. Sen öyle olsaydın memur olurdun. Sen hakimsin ya Allah aşkına.” Bakın Anayasa Mahkemesi infaz hakimliğini fırçalıyor ama hakikaten durum böyle. “Ben ona karışamam, ben buna karışamam.” deyip duruyor infaz hakimlikleri. Gözlem kurulları ne karar vermişse tak tak tak altına onay yapıyorlar. Anayasa Mahkemesi kararı da burada işte. Bu nedir ya Allah aşkına anlamak mümkün değil! Bunları da böyle kaydetmiş olalım.

Türkiye’de KHK uygulamaları, af politikaları ve toplumsal bakış üzerine MAK Danışmanlık’ın bir anketi yayınlanmış. Bu anketi inceledim. Gerek güncel politik durum, parti tercihleri, af tartışmaları, KHK’lıların durumları ile ilgili birçok soru var. Bu sorulara göre verilen cevaplar var. Buradan sahada araştırma yapmış, görevliler sahalarda dolaşmış. Ciddi bir araştırma ve Türkiye istatistiklerine, oranlarına da dikkat edilmiş, inceledim. Bilimsel bir anket yapıldığını düşünüyorum hakikaten. Önemli sonuçlar çıkmış. Özellikle KHK’lılar açısından sonuçları değerlendirdiğimiz zaman, tabi çok uzun bunları tüm ayrıntısıyla burada anlatamayacağım ama ben inceledim ve sonuçta toplumun 3’te 1’inin KHK sorununa tamamen duyarsız olduğunu, 3’te 1’inin az çok duyarlı olduğunu, 3’te 1’inin de arada derede bir yerde olduğunu görüyorum ve KHK’lıların da önemli bir gayret daha sarf etmesi gerektiği apaçık ortada. KHK zulmü iktidarın tüm yandaş medyasının engellemelerine, dezenformasyonuna rağmen toplum tarafından yavaş yavaş biliniyor, tanınıyor. Bunu daha çok arttırmak için gayret sarf etmek lazım. KHK platformları olsun, sosyal medya çalışmaları olsun, siyasi müdahaleler, sivil toplum girişimleri hepsi tabii ki devam etmeli ve toplumdaki KHK zulmü bilinirliği artmalı ve bunlar her sene tekrarlanmalı ve sonuçta da bir gündem oluşturmalı. İnsanların KHK mağduriyetini bildiği halde; “Ya sizin bir yakınınızda KHK’lı var mı?” sorusuna da tedirgin bir şekilde olumsuz cevaplar verdiğini görüyoruz. Bunun altında da şöyle bir düşünce var. “Ya şimdi bir yakınımda KHK’lı var dersem bana da yok “Sende irtibat iltisaklısın.” derler. İktidarın zulmünün topluma nasıl yansıdığını da bu anketteki bazı verilerde görebiliyoruz. İşte Türkiye’nin hali bu sevgili arkadaşlar.

Evet, ülkedeki sorunlar bitmiyor. Bununla ilgili de bizim paylaşımlarımız, cezaevlerinden gelen mektuplar burada gündem etmek istiyorum. Ahmet Güven, Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nden bize yazmış; “Ürolojik şikayetlerim için hekime götürüldüm. Mahrem konular olmasına rağmen hem memur hem de jandarma yanımdaydı. Tüm söylediklerimi duydular ve muayeneyi umursamadan kendi aralarında konuşuyorlardı. Doktora sesimi duyurabilmek için daha yüksek sesle konuşmaya çalıştım. Tetkiklerim sonuçlandığında, sonuçlar doktora gösterildiğinde ben odada yoktum. Şikayetlerimi daha ayrıntılı anlatma şansını bulamadım. Bunların hepsi sağlık hakkı ihlalidir.” diyor.

Ali Dilmen, Kocaeli 2 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış. “Çölyak hastası Ufuk Keskin’e gereken diyet verilmediği için açlık grevine girdim. Şu hâle bakın… Bir arkadaşımıza gereken diyetin verilmesi için bile açlık grevine girmek zorunda kalıyoruz. İsteklerimiz insanca koşullarda kalabilmek, üretebilmek, tedavi olabilmek, okuyup yazabilmek, araştırabilmek… Tüm meselemiz bundan ibaret.”

Fırat Nebioğlu, Batman’dan yazmış“Abim Emrah Nebioğlu’nun ağır hastalıkları var nefroloji ve nöroloji açısından. Adli tıpta durumu uygun bulundu. Adli tıpa gidince de oradaki doktor madem bu kadar hastalığın var Kobane’ye niye gittin diye sormuş. Abim de bu sizi ilgilendirmez.” demiş.” diyor.

Her gün her gün aile dramları yaşanıyor arkadaşlar. Yine bakın parçalanmış, mahvedilmiş bir aile gösteriyorum size. Bu baba Nihat Karakoç 6 yıl KHK ile görevinden ihraç edildikten sonra cezaevinde kaldı. Anne, 2 çocuk annesi ve 7 aylık hamile ve şu anda cezaevinde 7 aylık hamile olmasına rağmen. İşte anne Nazife Karakoç bir cezaevinde baba Nihat Karakoç bir cezaevinde çocuklar da yakınlarının yanında güya aile yılındayız değerli arkadaşlar. Aileye yönelik saldırı ancak bu kadar yapılır. Başka bir şey değil. Çok ağır bir aileye yönelik saldırı görüyoruz bu son 9 yılda. Aileler perişan edilmiş durumda ve Edirne Cezaevi’ndeki bu annenin de düşük tehlikesi yaşadığını biliyoruz.

Cansu Alataş, Marmara Kapalı Hapishanesi’nden yazmış; “Silivri Hapishanesi’ne geldiğimde, idare ve gözlem kurullarının varlığını öğrendim. Kendini mahkeme yerine koyarak sınırsız yetkilerinin olduğunu anladım. 15 Haziran 2025’te tahliye olmam gerekiyordu; ancak düşük puan nedeniyle hâlâ buradayım. Dışarıda olsam, bu felaketler başıma gelmeyecekti.” diyor. Cansu Alataş Marmara Kapalı Hapishanesi’nden söylemiş.

Celal Emre Ekmekci, Rize L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “ Sözleşmeli er idim. Müebbet aldım. TSK’da zurnanın son deliğiydim. Askerlik, bir er için ‘emredersin komutanım’dan ibarettir. Er olarak geçirdiğim süre zarfında görevlerim arasında bulaşık yıkamak, kamyon doldurup boşaltmak, asfaltların arasından çıkan otları yolmak, geceli gündüzlü nöbet tutmak, mıntıka yapmak, çay taşımak vs. vardı. Bunlar için şikâyet etmedik. Konusu suç olan bir emir almadım. Araca bin dediler, bindim. Ne denilirse dinlemek zorundaydım. Biz kurban edildik. Sözleşmeli erliği tercih edenler garibanlardır. En sert koşulları kabul eden bizlere bu yapılanlar reva mı? Sayfalarca yazsam bitmez.” diyor Celal Emre Ekmekci, Rize L Tipi Kapalı Cezaevi’nden arkadaşlar. İşte memleketin hali bu. Memleketten yükselen feryatlar bu. Gariban bir eri atmışlar müebbet hapisle zindanlara. O da içeriden feryat ediyor. Memleketin hali bu arkadaşlar. Biz burada bunları nasıl anlatmayalım? Onları duyan çok fazla bir kişi yok. Ben duyuyorum ve duymaya devam edeceğim. Çünkü bu vicdanların kaldıracağı bir zulüm değildir.

Muharrem Öztürk; “Onun yokluğu yalnızca benim değil, iki evladımızın ve ailemizin kalbinde derin yaralar açtı. Çocuklarımız annelerinden ayrı büyüyor. Onların gözlerindeki özlemi, her gece sessizce ağlayışlarını, anne ne zaman gelecek sorularını cevaplayamamanın çaresizliğini yaşıyorum. İki küçük çocuğumu anneanneleri büyütmeye çalışıyor.” diyor. Eşi mahpus, iki çocuk babası Muharrem Öztürk.

Çağla Çağlın Kış¸ Patnos Kapalı Cezaevi’nden bize yazmış. “Hiçbir şey yapmamış olsan da hapishaneye düşmeyeceğinin garantisi yok. Bunu da yaşayarak öğrendim. Çok şey yaşadık… Nasıl unutulur ki yaşananlar? Dört duvar arasına sığdıramadığımız bedenlerimize ve hayatlarımıza çöken siyah gölgeler… Sabahlara varamayan ızdıraplı gecelerimiz… Yaşayamadığımız baharlar, bayramlar… Bakıma ve sevgiye muhtaç, annesiz babasız büyüyen çocuklarımız… Gerçekliği gölgeleyen gerçekler nasıl unutulur, bilemiyorum.”diyor.

Ejder Yıldırım, Antalya S Tipi Kapalı Cezaevi’nden bize yazmış. “Tek isteğim var, adil yargılanmak. 15 Temmuz 2016’da öldürülen şehit Ömer İpek’in ölüm olayının iftira nitelikli sahte uydurma ve gerçekdışı belgelerle üzerime yüklendiğini herkes bilsin. Ancak uydurma ve gerçekdışı belgelerle ceza aldım.” diyor.

Emre Dündar, Sincan T Tipi Kapalı Cezaevi’nden bize mektup yazmış; “Sincan T Tipi Adalet Bakanlığı’na bağlı değil mi? TC hukuk esasları ve kanunları bu kurumda geçerli değil mi? Ülkedeki diğer ceza infaz kurumlarında aynı suç tipine denetimli serbestlik uygulanırken bu kurumun farkı nedir ki verdiği bu keyfi ve hukuksuz kararlarla insanları alıkoymakta, özgürlüğüne kavuşma yollarını tıkamakta. Yeni bir hayat kurma imkanını ellerinden almaktadır. Bana örgütten ceza vermedikleri halde, gözlem kurulunda ‘örgütle kurduğu bağını anlatma konusunda samimi olmadığı’ gerekçesiyle olumsuz karar verdiler. Olmayan bir bağ nasıl anlatılsın. Tamamen önyargılı bir kurulla karşı karşıyayız.”  diyor. Emre Dündar, Sincan T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazdığı mektupta.  Yine ayrıca mektubunda diyor ki Emre Dündar; “Bize yeni bir hayat kurma imkanını elimizden aldılar. Bu keyfi ve hukuksuz kararlar ile insanları alıkoyuyorlar.” diyor.

Emre Mehmet Doğru, Diyarbakır 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nden bize yazmış. “28 yaşında bir astsubaydım. İdam cezası aldım. Neden idam cezası diyorum… Çünkü yargılamadaki inanılmaz hukuksuzluklarla bana böyle idam gibi bir ceza verdiler. 9 yıldır cezaevindeyiz. Benim gibi birçok kişi adına size hatırlatıyoruz.” diyor.

Erkan Doğru, Keskin T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; ““Darbe olduğunu öğrenince hemen polise sığındık. Ancak tutuklanınca insan onuruna yakışmayan muamele ve işkencelere maruz kaldım. (At ahırında dahi kaldım.) Hiçbir gruba cemaate bağlı olmamama rağmen eğer ki bir af çalışması olacaksa ayrımsız olması gerektiğinin söylüyorum. Bize hızlıca adil olmayan cezalar verildi. Terörist hain ilan edildik. Kimse bizi duymuyor. Sesimizi duyurun. Ağır cezalar verdiler ki suçlu gibi görünelim…” diyor.

Ersin Erden, Sincan T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “Terör saldırısı var denilerek Atatürk Havalimanı’na götürüldük. Hiçbir olaya karışmadan birliğime döndüm. 10 yıldır yargılanıyorum, müebbet verildi. Yargıtay’da onadı. Suçsuzum! Suçsuz yere bulunduğum bu cezaevinde aklımı yitirmek üzereyim. Altı üstü bir erdim. Ne yapmışım ben hayatımı elimden aldılar. Ailemi her açık görüşte biraz daha yıpranmış ve yaşlanmış görmeye dayanamıyorum artık.” diyor.

Gizem Karamelek, Erzincan Kadın Kapalı Cezaevi’nden; “Adli mahpus statüsünde olmama rağmen 10 dakika telefon görüşü veriliyor. Mahkemede de bu haksızlığı ispatladım ancak idare hala aynı kararı uyguluyor. Çok mağdur oluyorum. Adalet istiyorum.” diyor. Gizem Karamelek, Erzincan Kadın Kapalı Cezaevi’nden.

Bakın bu da yapay zeka ile Edirne Kapalı Kadın Cezaevi’ndeki durumu yansıtıyor. 15 saatten az olmamak üzere su kentsintileri var. 25-30 tane anne koğuşta düşünün. Bebekler var yanlarında. “En azından su depolayalım.” diyorlar. Fazla su şişesi depoladın diyerek su şişeleri kendilerinden alınıyor. Düşünün su akmıyor. Olabildiği kadarıyla su şişesi depolamış, bunlar fazla diye alınıyor. Bu nasıl bir insafsızlıktır? Bakanlık susuz yere cezaevi yapmış, bir ton insan doldurmuş, insanlar orada su depolamak için şişeye su dolduruyor, onları bile alıyorlar. Memleketin haline bakın arkadaşlar.

Nuray Yıldırım, Samsun T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “26 aydır tutukluyum. Çocuklarımı görebilmek için 19 ay bekledim. Geldiler ve gittiler… Tekrar görmek için 1 yıl bekledim… Bir açık görüş ve iki kapalı yapacağız fakat ben yapamadığım 2 yılın görüşü için, onlarla hasret giderebilmek için son kapalı görüşümün açık görüşe çevrilmesi için çırpınıyorum. Yavrum ayrılırken kulağıma ‘gitme anne’ diye yalvardı fakat koğuşa döndüm… Düşünün nasılım…”

Onur Boyacı, Keskin T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “Evli iki çocuğum ile cezaevindeyiz. Ülkedeki hukuksuzluktan dolayı Meriç’ten geçmeye çalıştık. Yunan polisi, Afgan çeteleri bizi itti. Yasak bölgedeyiz diye 2 yıl ceza verildi. Yargılama çok hukuksuzdu. Avukatsız, SEGBİS kaydı tutulmayan, söylemediğim ifadelerle dolu dosya ve daha pek çok hukuksuzlukla 2 yıl ceza verildi. Nereye başvursam cevap alamadım. Yasak bölge olup olmadığını nereden bilebilirdik. Bir işaret yoktu ve bir kastımız yoktu. Suçsuzluğumuzu ispatlayacak artık ne yapabilirim? Kendimi tamamen tıkanmış hissediyorum.”  diyor.

Samet Ali Kert, Şanlıurfa T 1 Kapalı Cezaevi’nden yazmış; “Sözleşmeli er olarak görevimi yerine getirirken aldığım emri yasal olarak uyguladım. İlk önce beraat, itiraz üzerine müebbet verildi. Ailem Tokat’ta ve ne eşim ne ailem ziyaretime gelebiliyor. Oğluma hasret bir baba olarak psikolojik sıkıntıdayım. Hiç kimse sesimizi duymuyor. Mağduriyetimizi dile getirin. En azından nakil talebim yerine getirilsin.” diyor.

İlhan Talu bu kişi darbe gecesi bu hali Anadolu Ajansı tarafından da servis edildi ve sonra yıllar sonra bakın aradan 9 yıl geçmiş savcılık bütün bu görüntülere rağmen avukatının yaptığı işkence başvurusunu takipsizlik vererek reddetti. Ülkedeki hukukun durumu bu arkadaşlar. Sizi bu hale getirdikten sonra yapılan işkence başvurularına takipsizlik verilen bir ülke ya Anayasa Mahkemesi ya AİHM’de buna çözüm bulunabiliyor. Ülkenin hali bu. Hukuksuzluk had safhada sevgili arkadaşlar.

Yorumlar