12 Eylül 2024

Gergerlioğlu: “Bugün 12 Eylül 2024, 12 Eylül 1980 darbesinin 44. yıl dönümü. Korkunç işlere imza atılan bir askeri darbenin yıl dönümünde tekrar bu darbeyi lanetliyoruz. Binlerce kişinin ağır hak ihlallerine uğradığı, öldürüldüğü bir darbeydi. 12 Eylül darbesini lanetlediğimiz gibi tüm darbeleri, muhtıraları da lanetliyoruz. Demokrasi esastır. Demokrasi bir şekilde sürdürülmelidir. Aksayan yönleri olsa da hiçbir şekilde askeri müdahaleler yapılmamalıdır. Aksayan sorunlu olan birtakım meseleler gerekçe gösterilerek askeri bir müdahale kabul edilemez. Hiçbir zaman diliminde kabul edilemez. Hiçbir şekilde kabul edilemez. Hiçbir gerekçeyle kabul edilemez. Bunu söyleyelim tekrar ve 12 Eylül 1980 darbesi ve tüm darbeleri lanetlediğimizi buradan tekrar ifade edelim.

Bugün Kayseri’de çok önemli bir duruşma yapıldı, biz de buradan takip ettik. Yüksel Yalçınkaya dosyası AİHM’de kanunsuz suç ve ceza olmaz denilerek dernek kurma özgürlüğü ve ifade özgürlüğü gibi gerekçelerle Türkiye’deki yargılamalar hakkında ihlal kararı verilmişti. Bu ihlal kararı nedeniyle Türkiye’de yüz binlerce kişinin mağdur edildiği legal hareketler konusundaki diğer mahkeme kararlarının da iptal edilmesi gerekiyor. Çünkü AİHM’in kararının diğer kararlara da uygulanması teşmil edilmesi gerekiyor fakat şu anda Yüksel Yalçınkaya kararı konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir defansı var. “Bu kararı uygulatmayacağım.” diyor.

Düşünün yürütmenin başı olan bir kişi Anayasa 90’a göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türk yargısındaki bir kararı hakkında ihlal kararı vermesine yargı mensubu olmamasına rağmen “Ben bu kararı uygulamam.” diyor. O zaman yargı niye var? Yargıyı, yasamayı iptal edelim, yürütme kalsın! Tüm yargı kararları hakkında, tüm meclis kararları hakkında tek bir makam karar veriyorsa o zaman demokrasi nerede kaldı?

Demokrasinin sac ayağı olan yargı ve yasamanın, yürütmenin başı tarafından iptal edildiğini görüyoruz. O halde demokrasi nerededir diye soruyoruz! Sayın Selahattin Demirtaş kararı, Sayın Osman Kavala kararı, Yüksel Yalçınkaya kararı o apaçık ortada ve bunları tanımayan bir iktidar var Türkiye’de. “Ben AİHM’in kararlarını tanımam.” diyor. O zaman Anayasa Madde 90 niye var? Uluslararası yargı organlarının verdiği kararların tanınması gerektiğini söylüyor Anayasa Madde 90 bizzat yürütmenin başı tarafından bu madde iptal ediliyor.

İşine geldiği zaman anayasa uygulanıyor, işine gelmediği zaman anayasa uygulamıyor. İstediğini uygulatıyor, istediğini uygulatmıyor. Böyle bir şey olmaz!

Yüksel Yalçınkaya kararında ne denilmişti? Türkiye’de yüz binlerce kişinin mağdur edildiği mahkemeler yapılmıştı. “Bankasya’da hesabın var. Bylock kullanıyorsun. Çocuğunu bir okula gönderdin. Bir derneğe üye olmuşsun. Bir gazeteyi almışsın. Bir yere abone olmuşsun.” gibi gerekçelerle insanlar hakkında ağır terör örgütü üyeliği kararları verildi. Aslında herkes de biliyor. Bakın herkes de biliyor ki bunlar legal fiiller. Bunlara terör örgütü üyeliği damgası yapıştıramazsınız. Biz bunu yıllarca söyledik. 7-8 yıldır söyledik. En sonunda kim söyledi bunu? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de söyledi.

Türkiye mahkemelerinde alınan bu kararların yani legal fiiller hakkında “illegaldir, terör örgütü üyeliğidir, teröristliktir” denilen kararların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin maddelerine 6-7-11’e aykırı olduğunu söyledi ve ağır bir ihlal kararı verdi. Bundan sonra ne yapılması gerekir? Türkiye’deki yüz binlerce yargılamanın iptal edilmesi gerekir çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi örnek bir kararla bu mahkemelerin sonuçlarının yanlış olduğunu söylüyor.

Sen bu kararı yargı mensubu olmamasına rağmen bir yürütmenin başı olarak “Ben bu kararı tanımıyorum, uygulamıyorum.” diyemezsin. İstersen Cumhurbaşkanı ol diyemezsin. Değerli arkadaşlar böyle bir şey olabilir mi? Sayın Selahattin Demirtaş’ı çıkartmıyor. Osman Kavala kararını uygulatmıyor. Türkiye o zaman demokrasi liginde en dibe düşüyor. Hukukun üstünlüğünde, yargı bağımsızlığında en dibe düşüyor çünkü Sayın Selahattin Demirtaş kararında da Demirtaş’ın rakiplerinin Demirtaş’a çelme taktığı ve onun siyasi faaliyetleri noktasında rakibi olmalarına rağmen Demirtaş’a engel çıkarttığını söylüyor AİHM. İktidarın başı kendi rakip olarak gördüğü Demirtaş’ı engellemeye çalıştı, yargı eliyle diyor ve bu yüzden ihlal kararı veriyor. Bunlar ağır kararlar.

Türkiye iktidarının yargıyı ağır bir şekilde etkilediği, hukuki kararları engellediği ve hukuksuz kararları teşvik ettiği yönünde net kararlar var AİHM’de fakat bu uygulanmıyor. Şu anda da Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Yüksel Yalçınkaya ile ilgili AİHM’deki ihlal kararından sonra tekrar yargılama yapılıyor. Tekrar yargılama sonucunda en başta Yüksel Yalçınkaya hakkında daha sonrasında da tüm bu kararlar hakkında ihlal kararı verilmelidir. Bu kararlara teşmil edilmelidir. Diğer mahkemeler de AİHM’in bu örnek kararını almalı ve kendi kararlarıyla ilgili hukuki kararlar vermelidir. Yargıtay mensupları da AİHM’deki bu karar sonrasında yerel mahkemelerin verdiği yanlış kararları iptal etmeli ve legal fiilleri illegal fiiller olarak “teröristlik” olarak tanımlamaktan kaçınmalıdır. “Terör örgütü üyeliği, örgüt propaganda, örgüte yardım yataklık” gibi suçlamalarla afaki şekilde legal fiiller illegal kabul edilmiştir. Bunlar artık bitmelidir. Biz Kayseri Mahkemesi’nin bugün adil bir karar alması gerektiğini düşünüyoruz ve mahkemeyi takip ediyoruz.

Şu kişinin vefatının dördüncü yılı. Bu kişi kim? 11 Eylül 2020’de Covid nedeniyle yoğun bakımdayken yatağa kelepçeli olarak bağlanan bir kişidir. Utanç verici bir şekilde bir hasta mahpusa, yoğun bakımda olmasına, şuuru yerinde olmamasına, kılını kıpırdatacak bir halde olmamasına rağmen yatağına kelepçeyle bağlatılmak suretiyle işkence yapılmıştır ve bu kişi Veysel Atasoy ölümünün 4. yılında tekrar hatırlarımızdadır. Yine hatırlıyoruz çünkü çok ağır ihlallerle öldürülmüştür.

Veysel Atasoy gerçekten çok ağır gecikmeler, çok ağır hak ihlalleri sonucu hayatını kaybetmiştir. Hastaneye gidişi geç olmuştur, yoğun bakımda kendinden geçmiş olduğu halde yatağa kelepçelenmiştir ve yatağa kelepçeli bir şekilde hayatını kaybetmiştir. İşte OHAL yargısının utanç verici örneklerinden, insanlık dışı örneklerinden bir örnektir. Veysel Atasoy KHK ile ihraç edilen bir polis memuruydu ve ağır bir şekilde haksız yargılanarak cezaevine atılmıştı ve ardından da Covid’e yakalanmıştı ve hastanede de kötü bir bakım ve hak ihlalleriyle dolu bir süreç sonucunda hayatını kaybetmişti. Ona Allah’tan rahmet diliyoruz ve ona bu zulmü yapanları da lanetliyoruz. Bütün bu yapılanların bir gün hukuk Türkiye’ye geldiğinde hesabının sorulacağını da buradan belirtiyoruz.

Değerli arkadaşlar günlerdir, 20 günü aşkın bir şekilde Türkiye Narin Güran’ı konuşuyor. 8 yaşında bir evladımız 85 milyonun vicdanını sızladı. Çünkü korkunç bir şekilde öldürülüp bir dere kenarına atılan bir kız çocuğu vardı karşımızda. Günlerce cesedi bulunamadı. En sonunda cesedi bulundu ve yakınlarının üzerinde yoğunlaştı şüpheler, cezaevine atıldı amcası, yakınları ve halen cinayetin nedeni konusunda net bir durum ortaya çıkmadı. Halen müphem! Neden bu cinayet işlendi? Durup dururken yetişkinler neden 8 yaşındaki masum bir çocuğu öldürdü? Bu tam olarak ortaya çıkmadı! Kamuoyu da büyük bir merakla bekliyor. Burada çocukların korunmasıyla ilgili tedbirler alınmasında önemli eksiklikler olduğunu görüyoruz. Evet, çocuk anne babanın velayeti altındadır ama bazen anne babalar da çocuklarını istismar edebilir, zulmedebilir, işkence edebilir, hakkını yiyebilir. O yüzden çocuk haklarının korunması konusunda Bakanlık özel adımlar atmak durumundadır.

Çocuk, annesinin babasının bir oyuncağı değildir. Çocuğun da çok önemli haklara sahiptir. “Çocuğumdur, istediğimi yaparım, döverim, ederim, eti senin, kemiği benim.” gibi anlayışlarla çocuklara bakılmakta ve sonuçta da çocuklara yönelik çok önemli haksızlıklar yapılmaktadır. Hele ki kız çocukları. Zaten çocuklara yönelik bir böyle muamele var. Artı olarak Türkiye’nin birçok bölgesinde de kız çocuklarına yönelik ayrımcı uygulamalar da devam ettirilmekte ve kız çocukları da çok ağır haksızlıklara uğramakta. Bir kısmı belki öldürülmekte intihar sözü verilmekte. Hakkı yenmekte. Mal açısından, miras açısından, para açısından, hak açısından hakkı yenmekte ve bütün bunlar örtbas edilmekte.

Bütün bu sosyolojik feci tablonun ortasında bir kız çocuğu cinayeti daha yaşandı. Bu vicdanımızı sızlattı. Kabul edemeyeceğimiz bir durum ortaya çıktı. Sadece Narin Güran’ın öldürülmesi değil, kız çocuklarına yönelik haksız, hukuksuz, zulüm dolu uygulamalara karşı çok etkin tedbirler almak durumundayız. Aile Bakanlığı çocuğun korunmasıyla ilgili tedbirleri çok daha yoğun bir şekilde arttırmalı.

Çocuklarımızın nasıl korunacağıyla ilgili çalışmalara ağırlık verilmeli ve çocuklara da bu bilinç verilmeli. Anne babaları veya diğer yetişkinler; dedesi, ninesi ve diğerleri gibi çünkü bütün bunlar çocuğu istismar da edebilmekte. Cinsel istismar ve başka istismarlarda yapabilmekte. Kimsenin kendisine istismar ve kötü muamele yapamayacağını çocuklar bilmeli ve haklarını aramalıdır. Hak arama eğitimleri de verilmelidir çocuklara. Okullarda bu eğitime ağırlık verilmeli. İlkokuldan başlayarak, ortaokul, lise eğitiminde, üniversitede bunların altı çizilmeli kadın hakları, çocuk hakları konusunda önemli çalışmalar yapılmalı ve işin doğrusu çocuk bakanlığı da kurulmalı çünkü o kadar önemli olaylar oluyor ve siz bunu sadece bir Aile Bakanlığı çerçevesi içinde el alıyorsunuz ama çocukla ilgili ayrı bir bakanlık kurulması önemli. Kadınla ilgili, çocukla ilgili ayrı bakanlıklar kurulmasının zamanı geldi çünkü buradaki sorunlar dev sorunlar haline gelmiş durumda.

Birçok hak ihlali var önümüzde onlara da değineceğiz. Farklı meselelerde birçok hak ihlali başvurusu geliyor bize. Biz hem bunları bakanlık düzeyinde yazılı soru önergeleriyle gündem ediyoruz, hem Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na iletiyoruz, hem sosyal medyamızdan bu kişilerin sesi oluyoruz, hem de burada basın toplantımızda mağdur insanların mağdur olduğunu ifade eden insanların sesi oluyoruz. İddialarının doğruluğu hakkında yetkilileri açıklama yapmaya davet ediyoruz. Tabii ki insanlar iddia ileri sürebilir. %100 doğrudur diyemeyiz. Yanlışı da olabilir. Fakat işte bunun ortaya çıkması için yetkili makamların da açıklama yapması gerekir.

Mesela Yunus Tırıl Erzurum Karaçoban’dan bize başvurmuş. 10 binin üstünde bir nüfusu olan Kopal mahallesindeyiz diyor. Burada ekonomik ilişkilerin ve vatandaşların geçimini sağlaması, maaşlarını alabilmesi için banka ATM’sinin olmadığını, hiçbir bankanın buraya getirip bir ATM kurmadığını söylüyor. DEM Parti’ye yüksek oranda oy çıkan bir yer olduğu için özellikle mahrum bırakıldıklarını iddia ediyor. Konuyla ilgili biz bu konuyu gündem ediyoruz ve yetkililerden de bu konuda bir açıklama bekliyoruz. Niye Karaçoban, Kopal Mahallesi’ne bu ayrımcılık yapılıyor diye soruyoruz.

“Babam Ünsal Canboğa Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalmakta” diyerek bize başvuran bir kişinin başvurusunu gündem edeceğiz. Uzun yıllardır, bakın 9 yıldır babalarına yönelik adil olmayan bir yargı kararı olduğunu söylüyor bu kişi. Amirin emriyle tatbikat maksatlı bir askeri birliğe gönderildi diye, 15 Temmuz gecesi böyle bir emre uydu diye hain ilan edildi. Bunca zamandır babamın sesini kimse duymuyor, görmüyor, yok sayıyor ve oluşan korku iklimi ve toplu bir şekilde cezalandırma nedeniyle de kimse sesini çıkaramıyor.” diyor. “Okul çağında olan ben, kardeşim, annem 9 yıldır babamıza hasret kaldık. Ast rütbeli bir astsubaydı, bir örgüt üyesi falan değildi. Akıncı Birliği’ne gönderildi ve o yüzden ceza aldı. Birisinin emrine uydu ve ceza aldı diyor ve adalet bekliyor. Bunun gibi binlerce insan bir emre uyduğu için darbeci ilan edildi. Yani darbeyle alakası olmadığı halde binlerce, on binlerce kişi darbeci ilan edildi ve bu ayrım da yapılmadı. Herkes bir torbaya dolduruldu. Herkes darbeci ilan edildi. “Bana ne? Biz cezayı verdik. Artık ondan sonra suçsuz olduğunu ispatlasın.” Denildi ve ilk önce insanlar suçlu ilan edildi ve suçsuz ilan edilmeyi onlardan bekledi yargı kurumları ve sonuçta da çok ağır bir şekilde haksız yargılamalar yapıldı. Yüksel Yalçınkaya kararı bundan dolayı son derece önemli. Türkiye’deki yargılamaların haksız, hukuksuz olduğunun AİHM tarafından belgelenmesi gerek Yüksel Yalçınkaya’nın kendisi gerekse de yüz binlerce insanın bu haksızlıktan kurtulması için son derece önemlidir. Bu kararın uygulanması gerekir.

Yüksel Yalçınkaya kararı Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın engellemesinden kurtulup uygulanmalıdır. Bunu net bir şekilde söylüyoruz. O ve onun gibi on binlerce insan haksız, hukuksuz zindanlarda çürümekte. AİHM’in kararına rağmen Türkiye mahkemeleri yürütmenin başından, Cumhurbaşkanı’ndan korktukları için adil bir karar verememektedir. Artık bu kısır döngü bitmelidir.

Metris R tipi cezaevinde bir dram yaşanıyor. Amyotrofik laterel skleroz hastası. Tıbbi olarak çok ağır bir hastalıktır. Bir hekim olarak söylüyorum. Gittikçe ilerleyen bir kas felci ve en sonunda solunum kaslarınızın bile felcine yol açan bir hastalık. Son derece dramatik ve üzücü bir hastalık bu hastalık. Abdülkadir Kuday. Bu hastalıktan muzdarip, yıllardır durumunu takip ediyoruz. Tahliye edilmedi. Metris R Tipi Cezaevi’ne konuldu. Böylesi bir hastanın çoktan tahliye edilmesi gerekiyordu. Yıllardır tahliyesi engellendi ve böyle bir hapishaneye kondu ve şu anda ölümle pençeleşiyor. Halen çıkarmıyor. Halen çıkarılmıyor. Ağırlaştırılmış müebbet, mahpus diye çıkarılmıyor. Ancak ölüsünü çıkaracaklar. Biz bu meselenin halledilmesi için yasa değişikliği, yönetmelik değişikliği önerilerinde bulunduk. Yasa değişikliği önerilerimizi sunduk meclise ancak bunlar kabul edilmedi ve şu anda bir deri bir kemik kalmış, ağır hasta bir mahpus cezaevinde ölmek üzere. Kimsenin de umurunda değil. Böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar? Bir insana ceza vermiş olabilirsiniz. Sonra ölümcül bir hastalığa yakalanıp ölüm döşeğine yatar ve tıbbi birtakım durumlar göz önünde bulundurularak artık sonunda o kişiyi tahliye edilir. Normalde olması gereken budur. “Ama ibiz seni tahliye etmeyeceğiz falanca ceza almışsın falanca suçtan, o yüzden tahliye etmeyiz.” denilmesi kesinlikle yanlıştır. Çünkü ideolojisi, dini, siyasi görüşü, mezhebi ne olursa olsun tıbbi sorunlar çok önemlidir ve hiçbir mazeret kabul etmez. Gerek Hipokrat yemini etmiş doktorlar, gerekse de insan haklarından haberi olan kişiler bu konuda dikkat etmek durumundadır. Fakat şu anda bakıyorsunuz ki ölüm döşeğindeki bir insan cezaevi şartlarında ölüme terk edilmiştir. Korkunç bir durumdur. Adalet Bakanı bu konuda açıklama yapmalıdır ve bu mahpusun cezaevinde ölümü engellenmelidir. Dışarı çıksa da belki hayatını kaybedecek fakat en azından yakınlarıyla birlikte son nefesini verecek. Bu büyük bir zulümdür, haksızlıktır, işkencedir, başka bir şey değildir.

Biyomedikal mühendisleri bize başvurmuş. Okul açıyorsunuz, önemli de bir isim veriyorsunuz, biyomedikal mühendisliği diyorsunuz. Gençler böyle okullara giriyor. Ne oluyor en sonunda? Okulu bitirdiğinde “Biz seni hiçbir devlet kurumuna almayız. Senin yerine başka kişileri alırız seninle ilgili pozisyonlara.” deniliyor ve bu kişiler boşta kalıyor. O zaman niye böyle okul açtın? Başka kişileri bu biyomedikal mühendisliğiyle ilgili pozisyonlara getireceksen bu okulu niye açtın? Gençler niye gitti? Anne babalar niye bu çocukları okuttu? Bir ton para harcadı, bir ton masraf yapıldı. Boş yere bir diploma sahibi mi oluyorlar diye soruyoruz. Bununla ilgili bize başvurmuş biyomedikal mühendisleri ve alınmadıklarını, kadro açılmadığını söylüyorlar. Biz bunu Sağlık Bakanlığı’na da yazılı soru önergesiyle ilettik ve bu konuda bir gelişme olması gerektiğini söylüyoruz. Mevzuatı yazmışlar, kaç yatağa, kaç biyomedikal mühendisi gereklidir diye. “Başka memurlar bizim işimizi yapıyor.” diyor ve bunun da giderilmesi gerekiyor. “Sağlık Bakanı harekete geçsin.” diyorlar.

Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde ölümle tehdit edilip iki defa darp edilen Abdülkadir Bozkurt şimdi Çorlu-Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne nakledilip tek kişilik hücrede tüm yaşam koşulları elinden alınmış durumdadır. Abdülkadir Bozkurt ağırlaşmış müebbet mahpusların konulduğu yerde tutuluyor. Oysa ki Abdülkadir müebbetlik mahpus değil, Abdülkadir’e karşı bu yaklaşımın nedeni nedir? Neden zulüm üstüne zulüm yapılıyor? İşte böyle arkadaşlar. Cezaevlerini geziyorum. Son günlerde birçok cezaevi ziyaret ettim. Son 10 gün içinde Afyon cezaevi, Menemen R tipi cezaevi, İzmir Şakran Aliağa kadın ve erkek cezaevleri, T1, T2, T3, T4 cezaevleri ve Kandıra F1, F2, T1, T2 cezaevlerini ziyaret ettim. Birçok mahpusla görüştüm. Cezaevlerin durumu iyi değil. İnsanlar üst üste yatıyorlar. 600-700 kişilik yerde 1800-1900 kişi kalıyor.

Düşünün, insanlar koridorlarda yatıyor, yerlerde yatıyor, tuvalet önlerinde yatıyor. Çok büyük bir sıkıntı var. Cezaevi müdürleri de bunu kabul ediyorlar. Bakanlığın gönderdiği kişileri alamamazlık etmiyoruz. 10 kişilik yere mecbur 30 kişi dolduruyoruz diyorlar. Yani inkar da etmiyorlar. Mahpuslarla konuşuyoruz. İçerisi ana baba günü diyorlar ve bu durum devam ediyor. Tabii ülkede muhalif gördüğü herkesi cezaevine atan bir anlayış varsa, ülkede ekonomik sorunlar artık insanları açlığa, yoksulluğa sürüklemişse hırsızlık, talan, şu bu gibi suçlar artar. Uyuşturucu ticareti bilhassa bakanlar eliyle yürütülüyorsa, bunu hepimiz biliyoruz. Hangi bakanın hangi uyuşturucu taciriyle iş birliği yaptığını hepimiz iyi biliyoruz. Bu ülkede dillere destan olduğu birileri ve kendisi hakkında bir savcı bile bir işlem başlatmadı. Ve daha sonra bu ticareti yapılan uyuşturucu nedeniyle 100 bini aşan kişi şu anda cezaevlerinde. Bu işin ticaretini yapanlar dışarılarda geziyor, baronluk, bakanlık yapıyorlar fakat bu işin mağduru olan fakir fukara, garip gureba yoksul ailelerin çocukları cezaevlerinde inim inim inliyorlar, çok ağır cezalarla buralarda tutuluyorlar. Bu da çok ağır sosyal bir vaka. Bunları da yakından takip ediyoruz.

Biz ziyaret ettiğimiz cezaevlerinde çok ağır hak ihlalleri gördük. Onları da ayrıntılı bir şekilde değerlendireceğiz. Bunun gibi birçok sıkıntı var. Bakıyorsunuz ki ahır tipi cezaevleri yapılmış. S, ve Y Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevleri yapılmış. İnsanların gayriinsani ortamlarda bulunması daha da arttırılmış. Yani güneşin bile girmediği ufacık hücrelerde önünde demir parmaklık ve tel örgülerin olduğu camların arkasında mahpuslar ölüme terk edilmiş durumda. Kuyuların dibindeler. Yani resmen kendileri de söylüyor. Kuyu dibi hapishaneler. Yani düşünün bir kuyunun dibini o kuyunun dibinde, bir koğuşta, bir odada, 5-6 metrekarelik bir odada, bir kuyunun dibinde yıllarca kaldığınızı düşünün. Bir de bu koğuşları ağırlaştırılmış müebbet mahpuslar için yapmışlar. Çok ağır suç işleyenler için. Ama buralara kimi koyuyorlar biliyor musunuz? Yani diyelim hakkınızda afaki bir suçlama yapıldı, tutuklandınız. Medyatik bir linç yapıldı, tutuklandınız. Hop gidip sizi bu en ağır koğuşlara koyuyorlar. Olacak iş değil. Hakkında bir kesin hüküm, Yargıtay kararı bile yokken; “Tutuklusun. İşte burada kalacaksın.” Bu sefer bu kişiler açlık grevi yapıyor. “Yani bizi burada nasıl tutarsınız? Burası ağır suçluların kalacağı yerler. Bizim hakkımızda bir yargı kararı bile yok. İddianame bile yok. Bizi burada nasıl tutarsınız?” diyorlar. Kimse dinlemiyor. Bu sefer açlık grevi yapıyorlar. Gidiyoruz, bakıyoruz. Açlık grevi yapan mahpuslar var. “Biz burada durmamalıyız.” Diyor ve ölüme gidecek bir süreci tercih ediyor. “Ben burada kuyunun dibinde ışıksız, güneşsiz, nemli, ortaçağ zindanı gibi olan bir yerde duracağıma, açlık greviyle ölürüm daha iyidir.” Diyor. 150-160 gündür açlık grevinde olan insanlar var. Rezzan Şengül, Vedat Doğan Kırşehir Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde şu anda açlık grevinde. Bakanlık duymuyor. Umurunda değil. Zaten haksızlık yapmışsın. Bu insanlar yarın öbür gün ölürse nasıl hesap vereceksin? Yani ulusal yargıya nasıl hesap vereceksin? Uluslararası yargıya nasıl hesap vereceksin? Hadi bütün bunlardan kurtuldun diyelim. Öte dünyada Allah-u Teala’ya nasıl hesap vereceksin? Haksız, hukuksuz adamı atmışsın tutulmaması gereken bir hücreye. Yarın öbür gün ölürse ne olacak bu iş? Sayın Bakan Yılmaz Tunç, ne diyorsunuz bu işe? Hala bu kişiler hakkında bir işlem yapılmıyor. “Bir başka cezaevine bizi nakledin. Burada biz durmamalıyız. Tamam cezaevinde duralım ama bu hücreyle durmamalıyız.” demelerine rağmen. Bu kişiler hala bu kuyuların dibindeki hücrelerde tutuluyorlar. Yani resmen bir cinayete imza atılıyor şu anda. Sayın Bakan Yılmaz Tunç, olası bir cinayete imza atmış durumdasınız. Sizi buradan uyarıyorum. Bu insanlar yarın öbür gün ölürse çok ağır bir suç işlemiş olursunuz.

Şu anda zaten ağır bir haksızlık süreci devam ediyor. Belki hepiniz sabah kahvaltınızı yapıp buraya gelmişsinizdir ama düşünün 150-160 gündür tek bir lokma yemek yemeyen, sadece şekerli, tuzlu su içen insanları düşünün. Bunlar basit hadiseler değil arkadaşlar. 150-160 gündür siz adeta işkence çekiyorsunuz, haksız gördüğünüz bir fiile karşı direndiğiniz için. Veyahut da sevk edilmeniz gerekiyor, sevk edilmiyorsunuz.

Rezzan Gözen mesela, dün ziyaret ettim Kandıra, F1 No’lu cezaevinde genç bir kadın mahpus, sevki engellendiği için açlık grevinde 44 günde kan tükürüyor. Düşünün şu anda ölümle karşı karşıya ve halen bakanlık bu kişinin sevki konusunda da kılını kıpırdatmıyor. Ölsünler mi bu kişiler Allah aşkına diye buradan soruyoruz! Abdülkadir Bozkurt’un Çorlu Karatepe cezaevindeki yaşadığı olumsuz ortamlardan buraya geldik. Sadece bir kişi değil birçok kişi bu sıkıntıyı yaşıyor.

Öğrenciler son derece büyük bir sıkıntıda, veliler de öyle. Okullar açıldı, üniversiteler açıldı, açılıyor. Yurtlara kabuller başladı fakat bilhassa deprem bölgesindeki üniversitelerde durum felaket. Çünkü evler yıkılmış, öğrenciler doğru düzgün yurt bulamıyor, yurt bulamayıp kiralık ev tutmak istiyor fakat ev yok. Bir kişi bize başvurmuş. İskenderun Teknik Üniversitesi Denizcilik Meslek Yüksekokulu Deniz Liman İşletmeciliği bölümünü kazanmış bir öğrencinin velisi olarak evimin kira olması, üç çocuğum olması nedeniyle yurtta çıkmamış. Yedeklerde 980. sıradayız. Ev bulmamız lazım. Evlere gidip bakıyoruz. Doğru düzgün ev yok. Kiralık evlerin fiyatı fahiş. Şehrin altyapı ve yurt ihtiyaç durumu araştırmadan yüz yüze eğitim kararı alınmış. En azından online eğitim kararı alın. Bu yurt meselesinin peşine düşmemiş oluruz. Biz buradan İskenderun Üniversitesi’ne doğru iş yaptınız mı diye soruyoruz Sayın Rektör. Bakın aileler perişan. Yedekten 980. sırada. Düşünün, daha 3. 5. belki girebilirim diye düşünüyor ama 980. sıradaki nereden girecek, bulacak yurt? Mecbur bir kiralık ev bulmak zorunda. Dar gelirli bir aile ve kızını da okutmak için böyle büyük bir zorluk yaşıyor. Üniversite rektörlerinin bu durumu da göz önünde bulundurması gerekiyor. Deprem bölgesindekileri kastediyoruz.

Mehmet Okuşlu bize başvurmuş. “Ben Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi son sınıf öğrencisiydim. Ve 2017 Ekim ayının 10. günü tutuklandım.” Hapishanede okuyamam diye işte dondurma falan yapmış sanırım. Üniversite kaydını yine de yenilemiş. Dondurma yapılmamış. Sınavlara katılmasına izin verilmiş. Tahliye olduktan sonra üniversiteye eğitimi tamamlamak üzere üniversiteye gitmiş. Rektörlük ve ilahiyat fakültesi ani bir karar alarak üniversiteden atılmama karar verdiler diyor. Düşünün son sınıfa gelmiş cezaevine girmesine rağmen okulunu bitirmeye çalışmış. Ve eğitim hayatına son verilmiş. 2024 YKS sınavına hazırlanarak tekrardan milyonlar içerisinde başarı sağlamış ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesini yeniden kazandım. Ancak kazanmış olmama rağmen mahkımiyet kararını gerekçe göstererek kaydını yapmamışlar. Bakın tekrar aynı yeri kazanıyor. Bunu anlamak mümkün değil yani. Güya diyorlar ki çocuklar niye okumuyor? Son sınıfta cezaevine koymuşsun, sonra tekrar girmiş üniversite sınavına tekrar kazanmış yeri ve tekrar diyorsun ki seni kabul etmem. Çıkmış cezaevinden ne yapsın, bu adam aç susuz mu kalsın? Diyor ki; “Öğrenci herhangi bir suç işlese dahi en az iki yıl içerisinde cezai işlem uygulanabilir. İki yılın sonunda herhangi bir işlem yapılmadıysa zaman aşımından dolayı herhangi bir işlem yapılamaz. Ancak bu amir hükmü üniversite yönetimi hiçe sayarak üniversite eğitimimi sonlandırmıştır.” Biz Yök’e de bu konuyu soruyoruz. Yani öğrencileri güya eğitime teşvik ediyorlar ama okumak istiyorum diyen üniversiteyi kazananların da önüne böyle afaki engeller çıkarıyorlar.

Sağlık yönetimi mezunları yıllardır feryat eder. 150 bin ataması yapılmayan sağlık yönetimi bölümü mezunu var. Çok fazla kişi var gerçekten. Yıllardır bize başvururlar, gündem ederiz. Çok önemli bir mağduriyet yaşıyorlar ve kadro açılmıyor. Bunun sonucunda da eğitim görmedikleri farklı alanlarda çalışıyorlar. Zincir marketler, inşaat işçiliği, tarım, hayvancılık gibi işlerde. Kendi mezun oldukları bölüm için açılan kadrolarda yer bulamıyorlar. Çok büyük bir mağduriyet yaşıyorlar sağlık yönetimi bölümü mezunları ve kontenjan verilmiyor. En fazla 300-400 veriliyor. 5000 sağlık yönetimi personeli alınmalı en azından. Çünkü 150 bin gencin 400 bine yakın ailesi var. Büyük bir sıkıntı çekiyor bu insanlar. Düşünün büyük masraflar yapıp bu okulları kazanmışlar ve sonunda 150 bin kişi için yılda 300-400 kontenjan açılıyor. Çok az bir kontenjan. Onların işlerini de başka kişiler yapıyor. Burada da bir önemli haksızlık var.

“Espiye Giresun cezaevinde bulunan oğlum Hayrettin Noyan orada zor durumlar yaşamakta, sağlık sorunları olduğu halde hastaneye götürülmeyip zor zamanlar geçirmekte.” Diyor ve bu cezaevindeki mahpus hakkında yakınlarının bu başvurusunu gündem ediyoruz.

İhsan Oral, 6 Şubat depreminin ardından hükümlü olarak tutulmakta olduğu Türkoğlu Ceza İnfaz Kurumu’ndan Kırıkkale F Tipi Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edilmiş ve orada ağır ihlaller görülüyor. Kırıkkale F Tipi birçok şikayet aldığımız bir hapishanenin hastane sevkleri yapılmıyormuş. Dilekçeleri kayıt altına alınmamakta. Anne ve babasının ileri yaşları nedeniyle orada onu ziyaret edememekte. Bir başka cezaevine nakli için uğraş veriyorlar fakat bu da yapılmıyor. Sürekli keyfi, disiplin cezaevleriyle hak ve özgürlükleri sınırlandırılmakta.

“Melihşah Kaya, İstanbul Büyükada İBB’ye bağlı elektrikli araç sürücüsüydüm. Süleyman Soylu’nun bizlere hedef alıp terörist ilan etmesiyle İBB bizleri işten attı. İki yıl süren işe iade davası neticesinde davayı kazandım. Fakat işe almadılar beni.” Diyor ve Süleyman Soylu’yu haklı çıkardılar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu konuda bir açıklama yapmalı. “Güya işte Soylu’nun baskısıyla biz çıkarıyoruz, daha sonra alırız şu bu mahkeme bir sonuçlansın.” deniliyor. İşe iadeyi de kazanmış. Niye almıyorsunuz bu kişiyi? Bir buçuk yıldır panik atak geçiriyor, psikolojik tedavi görüyor. Kod 42’den işten atılmış. “Sivil ölüme terk edildim. İki yıldır çalışmıyorum, günübirlik işlerde hayatımı idare ediyorum.” diyor. Sayın Ekrem İmamoğlu, bu kişiler ihraç edilirken siz; “El mecbur, Soylu’nun zorlaması, dayatmasıyla onları çıkarıyoruz.” gibi laflar etmiştiniz. Şimdi bu kişiler işe iade davasını kazandığı halde onları işe almıyorsunuz ve bu kişiler perişan durumda. Bu konuya bir bakın diyorum ve haksızlığı giderin diyorum.

Mekiye Sönük, 2024 Kasım tarihinde İstanbul Bakırköy Kapalı Kadın Ceza İnfaz Kurumu’ndan tahliye edilmeliydi ama tahliyesi ertelenmiş. 8 ay önce yine bize başvurmuşlar ve denetimli serbestliği verilmeyen ve birtakım boş gerekçelerle cezaevinde tutulmaya çalışılan hasta ve yaşlı bir mahpusun durumunu öncesinde de gündem etmiştik. Şimdi de gündem ediyoruz.

Engelli atamaları konusunda çok sıkıntı var. Engelliler E-KPSS konusunda daha çok alım yapılması konusunda önemli bir gayret sarf ediyorlar. “E-KPSS alım olsun, ön lisans E-KPSS derece yaptım ve maalesef bir yere atanamıyoruz.” diyor. Yani düşünün KPSS veya E-KPSS’de derece yapıyorsunuz fakat mülakatlarda abuk sabuk gerekçelerle torpil iltimasınızın olmaması nedeniyle eleniyorsunuz. Böyle birçok genç var, bize başvuruyorlar, haklılar. Biz de onların sesi olmaya çalışıyoruz. Haksızlık yapan, mülakat diyerek torpil ve iltimasın önünü açan iktidar yetkilileridir ve halen bu zorbalığı dayatmaktadırlar.

Otizm ve engelli bireylere devlet aylık 8 saat bireysel ve 4 saatte grup eğitimi ücreti ödemekte. Fakat bu yetersiz kalmaktaymış. Otizm ve engelli birey aileleri bize başvurdu ve bu saatlerin arttırılması gerektiğini söyledi. Bunu da ilgili bakanlığa iletiyoruz. Bu konuda bu engelli çocuklarımız çok önemli. En iyi eğitimi almaları gerekiyor ki yoksa ileride vakti geçtikten sonra bu eğitimleri almaları çok anlamlı olmayacak. Zamanında en iyi eğitimi almalılar. Bu konuda hiçbir kısıntı yapılmamalı.

“2023 eğitim öğretim başından beri İstanbul Silivri Gümüşyaka H. Ahmet Saliha Ölçer İlkokulunda bulunan Müdür Rıfat Demiroğlu Müdür Yardımcısı Okan Dündar bizlere hakaret ediyor. Bütün şikayetimize rağmen hüküm sürüyorlar ve bize hakaret ve tahrik ediyorlar.” diye bu kişilerden bir şikayet var. Biz tabi bir taraf değiliz. Velilerin böyle şikayetleri var. Devlet memurları hiçbir şekilde keyfi muamele yapamaz. Bunun da Milli Eğitim Bakanlığı tarafından araştırılması gerekir tabii ki. Haklı mı haksız mı şikayetler bunların da irdelenmesi gerekir.

Giresun Espiye L Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu bulunan Mehmet Acar’ın ablasıyım. Siyasi Türk tutsaklara özellikle kötü muamele bulunduğu söyleniyormuş. Tutsakların revire gitmelerine izin verilmediği, tutsaklara zorluk çıkarıldığı söyleniyormuş. Bununla ilgili de Adalet Bakanlığından bir açıklama bekliyoruz.

Bazı hastalıkların ilaçlarının temini noktasında gecikmeler ve ihmaller oluyor. İşte onlardan birisi dirençli epilepsi ve Serebral palsi için Türkiye’de en etkili ilaç frisium adlı ilaç nöbetleri 5 günde 1’e kadar düşürebiliyor. Şimdi bu ilaçla ilgili temin sıkıntısı var. Apoclobazam adlı ilaç ücretsiz bir şekilde gönderiliyordu. 5 ay önce devlet ilacı vermeyi durdurdu ve Türk Eczacılar Birliği’ne yönlendirdi. Oradan ilacı 5 bin lira karşılığı sekiz kutu şeklinde temin ediyorduk. Maalesef son üç aydır hiçbir şekilde Türk Eczacılar Birliği ile ilacı vermiyor. Artık ilacı yurt dışında tanıdığı olanlar el altından temin ediyor. Bu işin bir kara borsası olmuş. Fahiş fiyatlarla temin ediliyormuş. Sağlık Bakanlığı ile Fransız şirket arasında protokol imzalanmış. Ancak şirket ilaç üretimini durdurmuş. Sağlık Bakanlığı’nın durum ile ilgilendiği söyleniyormuş. Fakat sonuçta hastalar ilacı bulamıyor. Kara borsacılar vasıtasıyla ilaç bulunuyor. Çok büyük paralarla satılıyor. Bu konunun bir an evvel giderilmesi gerekiyor.Epilepsi fazlalaşırsa ağır beyin hasarlarına yol açabilir. Bunun giderilmesi için bu ilacın zamanında kullanılması gerekiyor ve bunun için de bulunması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı’nı bu konuda göreve davet ediyoruz. Bir an evvel etkin tedbirleri alsınlar.

Murat Köylü bize başvurmuş; “Dem parti üyesiyim. Kürt kimliğim ve siyasi görüşümün nedeninden defalarca ırkçılığa ve şiddete maruz kaldım. Küçüklüğümden beri ailenin askeri güç tarafından yapılan şiddete ve psikolojik baskıdan dolayı vicdani ret hakkımı kullanıyorum. Abim Deniz Köylü gibi yurt dışına Fransa’ya gittim ve vicdani ret hakkımı ilan ediyorum.” diyor.

Yüksekova, Hakkari kent çöplüğünden sürekli yükselen toksik dumanların yazın bile hava kirliliğine neden olması halk sağlığı, turizm ve ekonomiyi tehdit ediyor.” diyor Yüksekovalılar. Yüksekova Kaymakamlığı bu konuda ne yapıyor? Yüksekova kent çöplüğünden yükselen bu dumanlar çevre kirliliğine neden oluyor. Vatandaş bize başvurdu. Bu konu hakkında neler yaptığınızı bir önergeyle soracağız ve cevabını şimdiden hazırlayın diyoruz.

Enes Akyay bize başvurmuş. “Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nde yapılan itfaiye eri sınavına 95 kişiden en yüksek KPSS puanına sahip aday olarak katıldım. Mülakatta da çok iyi geçti, her soruyu cevapladım.” diyor. Sportif dayanıklılık testinde günü 1,56 saniye ile ikinci olarak tamamlanmış. Bakın yani her şeyde birinci, ikinci olmuş. Sonuç, tabii sonucun ne olduğunu tahmin edebiliyorsunuz. Torpil ve iltimasınız yoksa mülakatlarda, yazılı sınavlarda derece yapmanıza rağmen işe giremiyorsunuz. İşte sonuç bu. Bu yüzden bize başvuruyor. Mahkeme kararını bile tanımamışlar. Spor testi sınavı da yapılmamış. “Bunu nedeninin üç kez mülakata girip de sonunda başarısız ilan edilmesinin nedenini Kürt olduğum, işçi olduğum, yoksul olduğum için. Sonunda benimle alay ettiler.” Diyor ve mazlumun, mağdurun sesini duyun diye bize başvurmuş. Biz de bu haksızlığın giderilmesi gerektiğini yetkililere iletiyoruz. Böyle bir şey olamaz. Bu konuda adım atın diyoruz.

Ahmet Yılmaz Ekiz, Yozgat T T Tipi Cezaevi’nde kalıyor. Yakını diyor ki: “2016’dan sonra hayatımız altüst oldu. 2 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 3 yıl dışarıda geçirdiler. Tekrar içeri girdi. Şimdi de Yozgat Cezaevi’nde kalıyor. Diş ağrısı çekmesine rağmen hastaneye götürülmedi. Biz dışarıda o içeride sıkıntılı günler yaşıyoruz.” diyor Ahmet Yılmaz Ekiz’in yakınları. Bu sorunu bize bildirmişler. “Çözüm bulunsun. Zaten haksız hukuksuz cezaevine girdi eşim. Bir de üstüne içeride diş ağrısına bile çözüm bulunmuyor. Diş ağrısıyla geçiyor günleri. Hastaneye götürülmüyor.” diyor. Türkiye’den üzücü bir tablo daha.

Şeyhmus Gökdemir bize Diyarbakır’dan başvurmuş. Diyor ki: “ 10 ay ağır hasarlı olan binamızı yıktılar ve TOKİ çıktı bize. Sonra yıkılmış olan binayı binanın az hasarlı olduğuna hükmedildi.” Ya o zaman niye yıktınız? Ağır hasarlı diye binayı yıkmışlar. Sonra da az hasarlı demişler. Peki o zaman niye binayı doğru düzgün bir karar olmadan yıktınız? “Şimdi TOKİ bize verilmiyor. Mağduruz. Ortada kaldık. Diyarbakır Bağlar Emek Caddesi’nde yapılan TOKİ’lerdi biz bunu alamadık.” diyor. Bu konuda da bakanlık bir açıklama yapmalı. Yani böyle bir skandal olabilir mi? Doğru düzgün inceleme yapmadan böyle bir yıkım olabilir mi? Bu konuda bir açıklama bekliyoruz.

Doktor Ahmet Tanrıverdi bize başvurmuş. 375 sayılı KHK’nın 35. maddesi ile ihraç edilmiş görevinden ve özel hastaneye çalışmak için başvurduğunda başvuru evrakları Sağlık Bakanlığı’na gönderildi. “Özel hastanede çalışmamıza engel olundu. Gerekçe olarak AYM tarafından hak ihlali kararı verilmesine rağmen 1219 sayılı Tababet Kanunu’nun 45. maddesi gösterildi. AYM kararları var bu hukuksuzluk konusunda. İdare mahkemesi kararları var ama bakanlık ret kararı verdi. Bakanlık kendi içerisinde de çelişmekte. Şimdi uzmanlık eğitimi almam da engellendi. Özel hastanelerde çalışmam da engellendi.” diyor. Evet, yani düşünün yıllarca çalışıp hekim olmuşsunuz ve ardından ömür boyu hekimlik yapamayacağınıza dair eski bir yasa nedeniyle hayattan ihraç edilmeye çalışıyorsunuz. Aslında Anayasa Mahkemesi’nin bu yasanın anayasaya aykırı olduğuna dair kararları da var fakat buna rağmen hekimlere bu mağduriyet yaşatılıyor. Bu konu hakkında bizim bir yasa teklifimiz de var. Binlerce hekim mağdur ediliyor. Anayasa Mahkemesi’nin de kararı olmasına rağmen Sağlık Bakanlığı böyle haksız, hukuksuz kararlara devam ediyor. Bir an evvel değişmesi, bu konunun düzeltilmesi için Meclis Başkanlığı’nın yasa teklifimizi gündemine alması gerekiyor.

İskender Ak Batman T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalmakta. Farklı cezaevlerinde kalmış ve infaz koruma memurlarının hakaretlerine, şiddetine maruz kalmış. Şu anda da Batman T Tipi Kapalı Cezaevi’nde psikolojik ve fiziksel şiddet gördüğünü söylüyor. Bu işkencelere dayanamadığına ve ölüm orucuna girdiğini söylüyor. Bu iddiaların araştırılması için Adalet Bakanlığı’nın bir tetkik yapması gerekiyor. Bakanlık cezaevine gitsin, sorsun, araştırsın. Nedir? İnfaz koruma memurları ve cezaevi müdürlerinin durumunun araştırılması gerektiğini söylüyoruz çünkü önemli, ağır iddialar var. Kişi kendisine haksız, hukuksuz muameleler yapıldığını ifade ediyor. Doğru mu, yanlış mı? Gidip bir araştırsınlar.

Fatih Demirci bize başvurmuş; “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Polonya’da üç kez saldırıya uğradım. Fakat Türk konsolosluğu yanımda durmadı. Eşim felç geçirdi. Ailesi yabancı düşmanı olduğu için bana her türlü zulüm gösteriyorlar. Sayın Bakan Hakan Fidan Polonya’ya gelmeli ve heyet göndermeli. Polonya’daki ilçe trzciel karakol polisi bile bana her türlü düşmanlığı yapıyor. Bir Türk vatandaşı olarak niye yetkililer yanımda durmuyor? Kürt olduğum için mi böyle bir muamele yapılıyor?” diye soruyor. Öyle mi? Yoksa başka bir nedenden mi? Bunun da araştırılması Dışişleri Bakanlığı’na kalıyor. Biz soru önergesiyle sorduk. Ağır iddialar var. Doğru mu, yanlış mı, ne oluyor, ne bitiyor? Bir cevap bekliyoruz bakanlıktan.

Semra Açıkyürek isimli kişi bize daha öncesinden de başvurmuş. İdari ve adli makamların kendisini engellediğini, hak aramayla ilgili gayretlerini engellediğini söylüyor. Yargıda bir çete olduğunu söylüyor. Ağır iddiaları var. Bunların da incelenmesi lazım. Biz yazılı olarakta bu iddiayı gündeme aldık ve bakanlığa sorduk. Cevabını bekliyoruz.

Cihangir Çenteli, Burdur Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalıyor. BM Haksız Tutukluluk Çalışma Grubu’ndan bir hak ihlali raporu almış annesi diyor ki: “Oğluma bu hukuki belgeleri dahi şikayetler sonucunda 15 gün sonra verdiler.” Hani düşünün cezaevindeki durumunuzla ilgili Birleşmiş Milletler’den karar çıkıyor, cezaevi belgeleri vermeyi geciktiriyor. Yani şu hale bakın, iddialar ağır ve annesi diyor ki; “Kendisine bu şekilde devam edersen senden öncekilerin ne yaşadığını biliyorsun, senin de sonun aynı olur.” diye psikolojik baskıya uğratıldı. “Cezaevi görevlileri gelmiş ve oğluma hazırlan gidiyorsun demişler ve apar topar alıp götürmüşler. Tek kişilik hücrede kalıyor ve haksız tutukluluk kararı almasına rağmen bu mağduriyeti devam ediyor.” diyor.

Diyetisyen bir arkadaşımız başvurmuş. 2015 yılında aile sağlığı merkezlerine diyetisyen ataması projesinin gerçekleştirilmesini ve yüksek puanlarla atanamayan meslektaşlarımızın düşük puanlı, liyakatsiz atamalar yapılması sorunlarına değinmenizi istiyorum.” demiş.

Bir başka mahpus yakını bize başvurmuş. Abdullah Ayyıldız, Ankara’da tutuklanmış, Sincan Cezaevi’nden Samsun’a gönderilmiş. Aile İstanbul’da. Çocuklarını gidip göremiyorlar. Çocukları, yakınlarını göremiyor. Samsun’dan İstanbul’a nakil konusunda talepleri var. Emekli bir baba, oğlunun masraflarını üstlenmiş. Ziyarette ve bazı büyük sıkıntılar yaşanmış. İstanbul’a nakli konusunda Adalet Bakanlığı’nın bir gayret göstermesi gerekiyor.

Yusuf Aydoğan, Yozgat Boğazlıyan T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalmakta. “Batman merkezde yaşıyoruz. Yusuf Aydoğan’ın nakli olmadı. Ne eğitim hakkı ne de aile bütünlüğü dikkate alınmadı. Travmatik bir hale dönüştü. Artık ruh sağlığından endişe ediyoruz.”

Yorumlar