8 Ağustos 2024

Gergerlioğlu: “Yoğun hak ihlalleri ve bize başvurularla ilgili basın toplantımız önemli konuları içeriyor. Sonunda nihayet gerçekleşti. Türkiye, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’ndaki sürecine, başvurusuna müdahil olabildi. Nihayet diyoruz! Çünkü 3 ayı aşkın bir süre geçti ve biz sürekli 10 aydır bu konuyu söylüyorduk, 10 ay öncesinden beri söylüyorduk. “Niye bir dava açmıyorsunuz soykırımla ilgili?” diye. Türkiye bunu açmaktan kaçındı. En sonunda Güney Afrika, İsrail aleyhine böyle bir dava açtı ve Netanyahu için bir sonunda tutuklama kararı çıktı biliyorsunuz. Çok ağır ve İsrail’i zelil eden bir karardı bu ve ardından biz Türkiye’nin en azından bu davaya müdahil olmasını istedik. Aylar geçti, aylar geçti düşünün en sonunda Güney Afrika davasına müdahil olacaklarını söylediler ve 1-2 hafta içinde hazırlanacak bir dosyayı da hazırlayamadılar ve aradan 3 ayı aşkın bir zaman geçti nihayet baskılarımız sonrasında, muhalefetin baskısı sonrasında medyanın baskısı sonrasında başvurmayı düşündüler, başvuruya baktığımızda da çok profesyonelce hazırlanmış bir başvuru olmadığını görüyoruz ve neden bu kadar uzun bir süredir bekleme olduğunu anlayamıyoruz.

İktidar kendi hukukçularıyla bir başvuru yaptı, kendisine bağlı hukukçularla uluslararası hukuku bilen hukukçularla değil kendisine yakın hukukçularla başvurmayı tercih etti. Birçok hukukçu bu başvuruyu eleştiriyor. Koç Üniversitesi’nden Kerem Gülay Hoca da bu eleştirilerini sosyal medyada ayrıntılı bir şekilde, metinleri okuyarak bilimsel bir şekilde yaptı. Bu da son derece önemli. Teknik olarak oldukça önemli eleştirileri var ve böylesine çok önemli bir konuda profesyonelce bir metinle müdahil olunabilecekken acemice bir metinle bir başvurunun yapıldığını görüyoruz.

Geri gönderme merkezleriyle ilgili önemli sıkıntılar yaşanıyor. Biz öncesinde de Erzincan hapishanesinde bulunan bir Suriye uyruklu kişi ile ilgili bir meseleyi gündeme getirmiştik. Ali Veli isimli bir kişi Erzincan Hapishanesi’nden tahliye edildikten sonra geri gönderme merkezine götürülürken güya kayboluyor. Daha sonra ailesi onunla aylarca bir irtibat kuramıyor ama irtibatı ancak şöyle kuruyor; kendilerine telefon eden bir kişi Ali Veli ile ilgili işkence videoları gönderiyor. Ali Veli işkence ediliyor. Aile büyük bir tedirginlik yaşıyor. Büyük bir belirsizlik var. Düşünün cezaevinden tahliye edildikten sonra geri gönderme merkezine götürüldüğünüzü söylüyorsunuz ailenize. Sonra sizinle bağlantı kopuyor ve büyük bir belirsizlik oluyor. İşkence videolarınız çıkıyor ortaya. Biz bunu İçişleri Bakanlığı’na sorduk. Sayın Bakan’ın yüzüne de sordum. Bana hem yazılı hem sözel cevaplarında işte Ali Veli’nin kendi isteğiyle imza atarak Suriye’ye gittiğini söylediler. Göç İdaresi Başkanlığı’na da bunları sorduk. Habire bunları söylediler. Oysa yeni bilgiler ortaya çıktı ve bu bize verilen cevapların doğru olmadığı ortaya çıktı. Sayın Ali Yerlikaya şimdi bunları cevaplasın bakalım.

Bakın Ali Veli sonunda ailesine kavuşmuş. Ama nasıl kavuşmuş? Ali Veli diyor ki: “Ben hapishaneden tahliye edildikten sonra bir jandarmadan rica ettim, a aileme telefon açtım ve dedim ki: “Beni Geri Gönderme Merkezi’ne götürüyorlar.” Daha sonra Ali Veli’yi gönüllü geri dönüş kapsamında, o gün sanırım geri gönderme merkezine giriş yapmadan ki bize İçişleri Bakanlığı tarafından verilen cevapta geri gönderme merkezine giriş ve çıkış tarihleri yoktu. Bunu da biz ayrıca soracağız İçişleri Bakanlığı’na. Hapishaneden çıkıp geri gönderme merkezine girmeden mi bu kişiyi hemen imza atmış ne olmuş ne bitmiş normal prosedürde geri gönderme merkezinde beklemesi gerekiyordu. Nasıl olduysa saniyesinde, aynı gün Antep’ten sınırı dışı edildiği söyleniyor.

Ali Veli’nin annesinin iddiaları şu; cezaevinden alındıktan sonra MİT’e teslim edildiği söyleniyor. Girê Spî’ye götürüldüğü ve burada Suriye tarafından MİT’e teslim edildiği söyleniyor. Burada işkence edildiği söyleniyor ve 45 gün kadar burada bir metrelik hücreye konulup orada tutulmuş ve babasının yeri sorulup işkence yapılıyor diye iddia ediyor annesi. Daha sonra Özgür Suriye Ordusu’na verilmiş bu kişi. 45 gün burada Suriye’de bu işkence edildiğini söylüyor ve Özgür Suriye Ordusu’na. Daha sonra Özgür Suriye Ordusu ile bağlantı kurmuşlar ve 9800 dolar para vererek çocuklarını teslim almışlar. Şu hale bakın. Kendi isteğiyle güya Suriye’ye gitti denilen adamın başına gelenlere bakın. İçişleri Bakanlığı buna bir cevap versin! Bakın, mesele ortaya çıkıyor. Şu gösterdiğim haber de ortaya çıkıyor. Mezopotamya Ajansı bu haberi yaptı. Biz soru önergeleri verdik, takip ettik. Şu habere bakmıyorsanız işkenceciler tarafından işkence anında görüntüsü çekilip ailesine gönderilen ve bu arada kendisinden haber alınamayan şu kişinin fotoğrafına bakın. Ali Veli’nin şu haldeki işkence anındaki görüntüleri, fotoğrafları, çığlıkları ailesine gönderiliyor. Sorduğunuz zaman da “Efendim bizim bilgimiz yok.” Yani çok büyük bir skandal var. İçişleri Bakanlığı bununla ilgili yeni bir açıklama yapmalı. Göç İdaresi’ne sorduk bize tatminkar olmayan cevaplar verdiler ve şu anda da Ali Veli’nin annesinin ifadeleriyle skandal bir gerçek ortaya çıkıyor. Yani siz alıp nasıl olur da güya kendi rızasıyla yurt dışına çıkmış falan diyebiliyorsunuz. Şimdi bütün bunların sorgulanması gerekiyor. Fakat Türkiye’de bu konu hala büyük bir sıkıntı olarak duruyor ortada.

Bize gelen birçok başvurudan örnekler sunacağım. Farklı kesimlerden, farklı insanlardan bize birçok başvuru geliyor ama biz hiçbir kimlik ayrımı yapmayarak hepsinin burada sorunlarını gündem edip bakanlığa, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na, dilekçelerle başvuruyoruz.

Gediz Elektrik kaçak kullanım diye ceza kestiğini söylüyor. Mehmet Şerif Salman’ın böyle bir iddiası var. Bunun da bakanlık tarafından incelenmesi gerekiyor ve şahıs diyor ki: “Kaçak olmadığı halde kaçak kullanım diye ceza keserek usulsüzlük yapıyorlar.”

Van Yüksek Güvenlikli Cezaevinden şikayet var. Orada kalan bir mahpusun eşi Bahadır Sagun. Diyor ki: “Eşime televizyon ve radyo bile vermiyorlar. Yıllardır sekiz yıldır hücrede en temel hakları gasp ediliyor. Herkese verilirken eşime verilmiyor ve büyük bir tecrit altında.” diyor. Birçok emsal karar göstermişler fakat Bahadır Sagun’a bir radyo ve televizyon bile verilmiyor. Tek kişilik bir hücrede 8 yıldır kalıyor. İyi halli olduğuna dair psikolog değerlendirmesi de var. O halde niye bu kadar zulüm, yokuşa sürmek anlamak mümkün değil.

Çocuğu kas hastalığı olan birçok aile bize başvurdu. Türkiye’de olmayan ve SGK kapsamına alınmayan bir ilacın getirilmesini istiyorlar. DMD kas hastalığı ile mücadele eden aileler çocukları için yurt dışında, Dubai’de DMD hastalığına uygulanıyormuş. SGK tarafından karşılanıp Türkiye’ye bu ilacın getirilmesini istiyorlar. Sağlık Bakanlığı yetkililerine bunu iletelim. Çok fazla aile yok. En azından bu ailelerin çocuklarının şifaya kavuşması için lütfen bu ilacın SGK kapsamına alınmasını sağlayın. Biz buradan sözlü olarak bildiriyoruz. Yazılı olarakta bakanlığa bu konuyu ileteceğiz. 

Tokat Açık Cezaevi’nde birçok başka bu aralar böyle haberler geldi, zehirlenmeler olmuş ve hastaneye götürülen olmuş, götürülmeyen olmuş, zehirlenen kişi sayısı yüz civarında olduğu söyleniyor. Sincan cezaevinde de bu tür sıkıntılar oldu son zamanlarda. Başka cezaevlerinde cezaevlerindeki yemekle ilgili sorunların araştırılması lazım! Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç bu nedir? Yani son zamanlarda skandal düzeyde ve üstü örtülen birçok zehirlenme vakası oldu. Cezaevlerinde yemekhanelerde neler olup bitiyor? Bozuk gıdalar mı alınıyor? Tavuk şinitzel yiyor insanlar. Bakıyorsunuz zehirleniyor. Belli ki bir şey var. Gıda zehirlenmesi var. Vakti zamanı geçmiş. Gıdalarla yapılan yemekler sonrası anlaşılan zehirlenmeler oluyor. Bu konuda bir açıklamanızı bekliyoruz Sayın Yılmaz Tunç. 

İbrahim Özaydın, Sincan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalıyormuş. Eşi bize başvurmuş. Kurul eşinin iyi halli olduğuna karar veriyor fakat samimiyet tasdik belgesi isteniyor. Düşünün iyi hallisiniz artık çıkış zamanınız gelmiş ve sizden ikinci bir yargılamayla bilgi, belge ve isim talep ediyorlar ve bunu vermeyince de ikinci yargılamayı kabul etmeyince de samimiyetsiz bulunup iyi halli olduğunuz halde cezaevinde tutulmaya devam ediyorsunuz. Sincan’ın bu denetim serbestlik ve şartlı tahliyeler konusundaki yokuşa sürmesi meşhur. Tüm mahpuslar Sincan’dan kaçmaya çalışıyor. Herkes bunu biliyor ve Sincan’da çok özel bir belli ki savcı uygulaması var. İdarenin de katıldığı, savcının özellikle dahil olduğu bir uygulama var. Yokuşa sürme şeklindeki uygulamayla zindanlarda insanlar tutulmaya çalışılıyor. 

Marmara 8 No’lu Cezaevi’nde bakanlıktan gelen iki kişi koğuşları dağıtarak arama yapıyor. Resmi evrak, mektup, kitap, Kur’an, seccade her türlü kişisel eşyalara el koymuşlar. Marmara 8 No’lu Cezaevi’ndeki bu iddia içinde bakanlığın vereceği cevabı bekliyoruz. 

Yine İçişleri Bakanlığı’na Göç İdaresi Başkanlığı’na bir sorumlusu var. Bir başvuru aldık. Ali Lucala Rodrigues Francisco İstanbul Arnavutköy Geri Gönderme Merkezi’nde kalmakta ve bu çocuk zihinsel engelli 20 yaşlarında bir delikanlı ama 5-6 yaş zeka seviyesinde. Belli doktor raporu var. Bu kişi bir kez yakalanıyor geri gönderme merkezine gönderiliyor ve daha sonra babası onun vasisi ve çocuk oradan çıkıyor fakat tekrar giriyor ve Arnavutköy Geri Gönderme Merkezi’nde çocuğun durumu oldukça kötü. Zeka yaşı doktor raporuyla beş altı olarak belirtilen Angolalı bir çocuk bu ve halen orada tutuluyor. Yani bu raporları görmüyor musunuz? İçişleri Bakanlığı, Göç İdaresi Başkanlığı, Arnavutköy Geri Gönderme Merkezi. Bu ne haldir? Yani bu kimsesiz olduğu için mi bu çocuk bunu çekiyor? Çocuğun kısıtlılık raporu var, babasının vasilik belgesi var. Yani Arnavutköy Geri Gönderme Merkezi’ndeki bu dram bir an evvel bitmeli. Yani bu zihinsel engelli bu çocuk. 

Ahmet Yıldırım, 692 KHK ile Emniyet Genel Müdürlüğü’nden ihraç edilmiş. 15 gün eksik olduğu için sigorta yaptırıp emekli olmuş fakat emekli ikramiyesini alamamış. Bunun için mahkemeye dava açmış ve bunun sonucunu bekliyor. Böyle yokuşa sürerek ikramiyelerin verilmediği çok durum oldu. Ben de şahsen bundan muzdarip olan KHK ile ihraç edilmiş bir hekimim. Dava sonucu ikramiyemizi alabildik fakat idare elinden geldiği kadar işi yokuşa sürdü. Kendimde yaşadığım için bu kişinin neler yaşadığını tahmin edebiliyorum. Bu konun bir an evvel bitmesi gerektiğini de buradan tekrar ilgili bakanlığa söyleyeyim. 

Sincan Cezaevi az önce söylemiştik. Oradan da başvuru geldi. 7 Temmuz’da çok ciddi bir zehirlenme yaşandı. Biz de sorduk fakat bize tatminkar cevaplar verilmedi. Bilhassa tavuk şinitzel yedikten sonra çok ağır bir zehirlenme yaşanmış. 500-600 kişi hastanelere götürülmüş. Ambulanslar da sessiz sedasız gelip sirenleri çalmaksızın mahpusları hastanelere taşımış. Bu zehirlenmeler mahpusları ve mahpus yakınlarını tedirgin ediyor. Acaba kasıtlı bir durum mu? Mahpuslar öldürülmek mi isteniyor? Bu denli büyük yanlışlık nasıl olabilir? Yanlışlık mı yoksa kasıtlı mı diye mahpus yakınları bize başvurdu. Bunun cevabını verecek olan Adalet Bakanlığı’dır. Ya bu kastı araştırmalı ya da yemekhanelerde nasıl bir usulsüzlük ne dolap dönüyor? Bunu araştırmalı sayın Yılmaz Tunç. Ceza Tevkifevleri Genel Müdürü’ne Enis Yavuz’a da buradan söylüyorum. Ne olup ne bitiyor? Birçok cezaevinde bu tür zehirlenmeler haberleri geldi. Bize geliyor bunların haberleri. Mahpus yakınları iletiyor. Başka birçok cezaevinde de biliyoruz. Kendileri de biliyordur mutlaka. Kendilerine iletiliyordur, bazıları da iletilmiyordur. Belki de ilgili kişiler bizim vasıtamızla bundan haberleri olsun. Eğer sorarlarsa bilmediklerini kendilerine iletiriz. 

Orhan Küçük Kandıra F1’de kalıyormuş, zaten orada gözaltı ve sonrasında çok ağır hak ihlalleri yaşayan bir kişi ve şartlı tahliye hakkını kazandığı halde Temmuz başında tahliyesi onaylandı ama bir sürü bahane hatta bahanesiz hala onaylanmamış. Vücuduna yine pıhtı atmış, ilaçlarını vermemişler, açlık grevine başlayacağını söylüyormuş bu kişi. Damar tıkanıklığından dolayı emboli varmış ayağında. Böyle bir kişiye hala şartlı tahliyeyi vermemeye ısrar eden Kandıra F1 cezaevi var. 

Yine Sincan L1 Cezaevi’nden başvurular var. Orada yatan bir mahpus. Koğuşlarında iki psikiyatri hastası mahpusun olduğunu söylüyor ve onların hastaneye götürülmediği ve bu %n oldukça sıkıntı arz ettiğini söylüyor. Yani böyle zihinsel, ruhsal sıkıntı yaşayan iki kişiyle ilgili son derece önemli bir koğuşta sıkıntı varmış. Bakanlık yetkilileri lütfen bunu da halletsinler. 

Özlük hakları teslim edilmeyen, hakkıyla verilmeyen belediyelerin SGK prim borçlarının icra ile tahsili yönünde görevleri olan memurlar bize başvuruyor ve en düşük memurunun özlük haklarına talim etmekteyiz. Başka kurumlardaki memur arkadaşlar bile bizden daha iyi bir pozisyonda diyerek bize başvurmuşlar. Biz de bunu gündem ediyoruz. 

Ali Fırat Savaş, Çorum Kapalı Cezaevi’nde disiplin suçu işlediği iddia edilerek uzun bir süredir diş tedavisine götürülmüyormuş. Beş aydır diş tedavisine götürülmediğini söylüyor yakınları. Böyle de bir iddia var. Biz iddiaları gündem ediyoruz burada. Kesin gerçek diye söylemiyoruz. Bakanlık yetkilileri de bunu biliyor. Lütfen araştırsınlar. Biz iddiaları bakanlığa sormakla görevli milletvekilleriyiz. Biz bize geleni hiç dokunmaksızın sorarız bakanlığa. Bakanlık cevabını versin onu da bekliyoruz. 

Lokman Yalçın Mardin Cezaevi’nden Bitlis Cezaevi’ne sevk olmuş, 3 kez infazı yakılmış ve avukatın yaptığı itirazlar neticesinde disiplin cezaları kalkmış fakat hala tahliye edilmiyor. Şartlı tahliyesi verilmeyen bir başka kişi daha. 

Cezaevlerinde sorunlar büyük. Geçtiğimiz günlerde Kırşehir cezaevine gittim pazartesi günü ve Yüksek Güvenlikli Cezaevi, S Tipi Cezaevi’nde en az 11 mahpusla görüştüm, idarelerle görüştüm ve mahpusların iddiaları ile ilgili onların da cevaplarını aldım. Biz adaletli iş yaparız, tek bir tarafı dinlemeyiz. Özellikle iddialar konusunda idareyi de dinlemek isteriz. Bakanlığa da bu konu hakkında bilgileri iletiyorum. Şimdi öncelikle büyük bir skandal var arkadaşlar. Bakanlık yetkililerinin yüzünün kızaracağı bir skandal var. Çünkü Kırşehir Cezaevi kampüsü iyice araştırılmadan belirlenmiş ve oraya bir sürü cezaevi yapılmış. Yüksek güvenlikli S ve Y. Peki bu zeminin altında su var mı? Veyahut da şehirden buraya su geliyor mu? Yok. Yeterli bir şekilde zeminde su yok. Şehirden de buraya su gelmiyor. Peki ne yapacak bu insanlar? Çeşmeyi açıyor sular akmıyor. Veyahut da açtığı zaman sular geldiği zaman da çamur gibi sular geliyor. Kuyular açmışlar, kuyular yetersiz kurumuş. Binlerce mahpus, binlerce memur var. Lojmanlarda bir sürü memurların yakınları var. Binlerce kişi var ve su yok. Öncesinde 4-5 saat su verilirken şimdi 11-12 saate çıkmış fakat büyük bir sıkıntı devam ediyor. Yaz günü düşünün su son derece kısıtlı olarak geliyor. Bunun yanı sıra oraya tadilatta olan Y tipi cezaevini de açmaya çalışıyorsunuz. Yani yüksek güvenlikli ve S tipi cezaevi zaten artırılmış kapasite civarında mahpus barındırıyor ve yetmiyor su. Bir de üstüne Y tipi cezaevini açmaya çalışıyorsunuz. Bunun sonucunda ne olur? İyice büyük bir su sıkıntısı olur. Yetkililer bunu düşünmeden oraya cezaevi açmış. Yetmemiş, su sıkıntısı devam ederken tadilattaki Y’yi açmaya çalışıyorlar. Ya iyi misiniz diye size soruyorum. Mahpuslar memurlar herkes büyük bir sıkıntıda buradan tekrar söylüyorum. Bu sıkıntıyı giderin. Bakanlık yetkilileri ne güne duruyor? Kendilerine bildirilmiyor mu? Yani hangi iş bilmez gidip oraya bir cezaevi yaptırmış? O zemin etüdü yapılmamış mı? Altında su olup olmadığı konusunda bir araştırma yapılmamış mı? Anlaşılacak bir durum değil. Evet şimdi mahpuslarla görüştük orada. 

Mesela Kırşehir Yüksek Güvenlik Cezaevinde İsmail Tüzün der ki, mahpus: “Savcının özel bir yaklaşımı var burada görüşemiyoruz ve verdiğimiz dilekçelerden dolayı disiplin cezaları veriliyor ve ağız içi aramadan dolayı hastanelere gidemiyoruz. 3 yıldır hastaneye gidemiyorum.” diyor. “Adana F’de de aynı ağız içi aramalar vardı. Orada da gidemiyorduk. Onursuz bir dayatmadır bu.” diyor. Ağzını aç diyerek bizi aşağılamaya çalışıyorlar. Üstümüzde başımızda bir şey olmadığı halde bunu hep yapıp duruyorlar diyor ve bu %n hastaneye gidemiyoruz diyor. Yani bakın güvenlik konusu o kadar abartılmış ki insanların sağlık hakkı çiğneniyor. Bunu da yetkililere buradan söylüyoruz bakanlık yetkililerine. Aramaların son derece hoyratça yapıldığını söylüyor ve düşünün gece 12’de gelip koğuşun ışığı açılıyor. Bir kontrol yapılıyor tam uykudayken. Sabah 4’e karşı tekrar gelip ışık açılıyor ve bir kontrol yapılıyor. Yani uykuyu bile doğru düzgün uyuyamıyorsunuz Kırşehir cezaevinde hep yandaş kanallar veriliyor. Halk TV bile verilmiyor. Başka cezaevlerinde verildiği halde anket yaptık böyle deniliyor ama bu bir hak ihlali. Çünkü sonuçta hep iktidar yanlısı kanallar veriliyor. Fox TV dışında başka bir muhalif kanal verilmiyor. 

Recep Şaşmaz diyor ki: “Biz burada kendimizi ölüme terk edilmiş hissediyoruz ve adeta intihar etmemiz isteniyor. Atölye hakkımız kısıtlanmış durumda, spor hakkı kısıtlanmış durumda, yine sohbet hakkımız da kısıtlanmış durumda.” diyor. Eğer ki bunun nedeni personel yokluğu ise bunun da bakanlık tarafından giderilmesi gerekiyor. Buradan söylemiş olalım. Mahpusların haklarını kısıtlayarak bir yere varamazsınız. 

Muhammed Hasanoğlu tehlikeli mahpus kategorisinden dolayı aslında böyle insanları tehlikeli mahpus ilan etmek de çok kolaylaşmış. Bundan dolayı tahliyesi gerçekleşmiyormuş. “Bu statü kalktığı zaman dört ay sonra tahliye olabilirim .”diyor. 

Hamdullah Aydemir bu önemli, bir mesane kanserli mahpus. 40 yaşında genç ve iki kez mesanesi temizlenme işlemi yapılmış. Ağız içi aramadan dolayı olması gereken ameliyata gidemiyor. Düşünün. Şu rezalete bakın yani. Adam mesane kanseri ameliyat için gitmesi gerekiyor ama ağız içi arama dayatmasına boyun eğmediği için hastaneye gidemiyor. Yani insanların 3 yıldır hastaneye gidemediği, mesane kanserli adamın hastaneye gidemediği bir Kırşehir Cezaevi gerçeği var önümüzde. Bakanlık yetkilileri ne haldir bu? Size bunu yazılı olarak da soracağım. Bunlar ne haldir? 21. Y.Y.’da cezaevlerinin hali bu mudur? Allah aşkına bu nedir? Ben size kaç kez söylüyorum. Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı üçlü bir protokol hazırlayın. Bu rezalete son verin. Nedir bu ağız içi arama dayatması? Bu kadar zorbalık, bu kadar yokuşa sürme nedir ya Allah aşkına insanlar hastaneye gidemiyor sizin yüzünüzden. Bir şekilde buna bir çözüm getirin, 3 Bakan’a da söyledik, yüzlerine de söyledik fakat buna bir çözüm bulmamakta inat ediyorlar. Olacak bir iş değil. Kronik, kalp, kanser hastaları bu %n hastaneye gidemiyor  bu ülkede ya. Bunu Nacho Sanchez Amor, duysun ve diğer tüm yetkililer de duysun. Bakanlık yetkilileri buna çözüm bulmuyor. Uluslararası alanda AB ilerleme raporlarına girecek bir husus bu. Böyle rezaletler yaşanıyor Sayın Amor. Size de bunu ilettim, ileteceğim yeni bilgiler bunlar. Biz eğer ki ülkede insan hakları ihlallerine çözüm bulunmuyorsa, uluslararası planda ki Türkiye raportörlerine de bu konuları Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler nezdinde iletiyoruz. Hiç kusura bakmayın. Ben nasıl olsa istediğimi yaparım diyemezsin Adalet Bakanlığı yetkilileri. 

Mahpusların en basit istekleri bile yerine getirilmeli. Bakın bunlar çok basit. Diyelim ki çocuğu hafta sonu çalışmıyor müsait telefon görüşmesi için ama telefon görüşmesini hafta içine alıyorsunuz. Osman Demir isimli mahpus bundan muzdarip bunun da çözülmesi lazım. 

Kırşehir Cezaevleri’ndeki en önemli konuya geliyorum. İki mahpus açlık grevinde. Bu mahpuslardan birisi Rezzan Şengül, kendisi 133 gündür açlık grevinde. Bu dehşet veren bir durum ve B1 vitaminini alamadığı için hızlı zayıflamış. B12 vitaminini günde 1 kez almış, 2 kez alması gerekiyordu. Bütün bunlardan dolayı hızlı bir zayıflama oluşmuş. 250 günde olacak zayıflama 130 günde olmuş. Gördüm durumu iyi değil. Bir deri bir kemik kalmış. Neden bu kişi açlık grevinde? Çünkü tutuklu olduğu halde ağırlaştırılmış müebbet mahpus mahkumların konulduğu çok kötü şartlardaki hücrelere konulmuş. “Benim hakkımda iddianame bile hazırlanmadı ki iddianame yeni hazırlanmış. O da boş bir iddianame. Mahkumun yerine beni nasıl koyarsınız?” diye itiraz ediyor ve onu burada tutmaya devam ediyorlar. O da açlık grevine devam ediyor. Nasıl olur da açlık grevini bitirirsin diye sorduğumuzda. “Beni sevk etsinler bitiririm.” diyor. Sevk de yapılmıyor ama başka şeyler de yapılmıyor. Arkadaşı Vedat Doğan’la aynı hücreye verilmiyor. İkisi de parmaklarını oynatacak halleri yok. “Bir limon bile sıkamıyorum.” diyor Vedat Doğan. O denli zayıflamış ve güçsüz hale düşmüşler. Kasları eriyor. En basit işlerinde yardım bekliyorlar ama yanına bir arkadaşları bile verilmiyor. Başka zamanlarda açlık grevlerinde açlık grevinde olmayan kişiler açlık grevindeki mahpusun yanına verilirdi ama şu anda bu da yapılmıyor ve daha da başkası yapılıyor. Bu kişiler ilk geldiklerinde adli mahpuslarla aynı hücrelerin olduğu bölüme konmuş. Adli mahpuslarla tartışmalar yaşamışlar. Açlık grevindeyken adli mahpuslar yemeklerin çok güzel olduğuna dair aç insanlara birtakım ifadelerde bulunmuş. “Bu akşam çok güzel yemek çıktı iyi tavuk vardı, dolma vardı, köfte vardı, süper kadayıf vardı.” gibi sözlerle taciz edip bu kişilerin açlık grevlerini kırmaya ve onlara zulmetmeye çalışmışlar adli siyasi mahpusların bir arada durmaması gerekiyor. Bu tür olaylar oluyor. Darp, hakaret vb. olayları aktardı bize. Rezzan Şengül cezaevinde bunları yaşadığını söyledi ve daha da kötü şeyler var. Kendisi kaliteli mevlana şekeri, akide şekeri alamadığı için ishal olduğu ve hızlı zayıfladığını söyledi. Ağız içi yaraları varmış. “56 kilodan 43 kiloya düştüm.” dedi ve bunun dışında çok daha vahim bir şey söyledi. Diğer mahpuslara yapılan gece kontrolleri bu açlık grevindeki mahpuslara saatte bir yapılıyormuş. Düşünün yani gece zaten açlık görevindesiniz, zayıfsınız, aç susuzsunuz uyumaya çalışıyorsunuz. Uyumak da zordur aç karnına biliyorsunuz her insan bilir. Gece 12’de gelip koğuşunuz kontrol ediliyor, ışıklar açılıyor, uyandırılıyorsunuz. Daha sonra saat başı bu devam ediyor. 1’de, 2’de, 3’te, 4’te, 5’te, 6’da sürekli uyurken gelip ışığınız açılıyor, bakılıyor. Neden bunu yapıyorsunuz diye sorduğumuzda işte yaşıyor mu, yaşamıyor mu diye kontrol etmek için deniliyor. Ama bu olacak bir iş değil. Zaten açlık grevinde perişan durumdaki bir insana saat başı gidip kontrol yapmak olacak bir iş değil. En fazla bu %n 2 saat günde uyku uyuyabiliyorum.”diyor Rezzan Şengül. Şu hale bakın yani. Adam açlık grevi yapıyor. Yetmemiş. Bir de saat başı kontrol yapılıyor. Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç. Şunları duyuyor musunuz ya? Ya. Memleketin haline bakın ya. Siz buna çözüm bulmuyorsanız biz uluslararası alanda bu konuyu anlatmaya devam edeceğiz. Şu rezalete bakın yani. Adam açlık grevine devam ediyor. Sevk etmiyorsunuz devam ediyor. Ama bunun üstüne saat başı gidip ışığını açarak uykusuna engel oluyorsunuz. Bu ne iştir ya? Sormuyor musunuz? Ne oluyor? Ne bitiyor? Kırşehir Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde neler dönüyor? Ne olup ne bitiyor? Şu yapılacak iş midir ya? Açlık grevini yapan insana saat başı gidip kontrol yapmak nedir yani Allah aşkına? Açlık grevi, yanlısı bir insan değilim ben açlık grevlerine karşıyım ama adam kendisi, kendi rızasıyla böyle bir tercihte bulunmuşsa, yani ona daha da kötü şartlar sunmak saatte bir gidip onu uyandırmak bu nedir ya? Sayın Bakan haberiniz yok mu? Gidip bir sorun bir araştırın. Yani el insaf diyorum ya. Valla el insaf şu halde değil bu kişi ben gidip gördüm bir deri bir kemik kalmış. Söyleyeyim yani. 

Duyup da inanamayacağınız şeyler ama bunlar yaşanıyor işte. Bu kişi de Vedat Doğan. Bu da şu anda gördüğünüz halde değil. Bir deri bir kemik bir insan. Gidip gördüm açlık grevinde. O da 128. gününde ve ona da aynı şey yapılıyor. Saat başı gidip uyandırılıyor. Bu resmen işkencedir! Çin işkencesinden beter işler yapılıyor şu ülkede ya. Allah aşkına ya. Bu nasıl haldir ya? Kamuoyunun bundan haberi yoksa işte biz buradan duyuralım. Gittik dinledik. Böyle iş olur mu ya? Sayın Bakan neredesiniz siz? İyi misiniz ya? Kendi cezaevlerinizde neler yapıldığından haberiniz yok mu sizin? Yani basit bir sevkle bu kişinin açlık grevi bitebilecekken onu hem sevk etmeyip hem de saat başı gidip ışığını açmak suretiyle bu zulüm bu işkence nedir ya? Allah aşkına sorarım size. Vedat Doğan da diyor ki: “Bize en basit şekerler, sindirebileceğimiz şekerler verilmediği için ishal olduk çok hızlı zayıflıyoruz. Marshmallow, jelibon gibi şekerler verilse kendimizi biraz toparlarız. İşitme kaybı yaşıyorum diyor, çok zayıfladım. Sevk edilirsem bırakırım açlık grevini.” diyor. Şimdi bu kişilerin durumu bu arkadaşlar ve hala bu sıkıntı devam ediyor. 

Kırşehir S Tipi cezaevinde de Veysi Altan İle görüştük. Ağız içi aramadan dolayı o da bir yıldır hastaneye gidemiyormuş. Savcının kendisiyle görüşmediğini söylüyor. Şu hale bakın. O savcılar boşuna mı bu hapishanelerde arkadaşlar? Size soruyorum ya. Yani savcılar sanki küçük dağları yaratmışlar yani. Maşallah yani hiç kimseyle görüşme! Ya senin görevin orada mahpus olduğu için sen oradasın Sayın Savcı Bey. Bu nasıl yani? Savcı Bey kimseyle görüşmüyor. Savcı Bey’e hiçbir şikayet iletilmiyor. Ya savcı aslında idare ve mahpusun arasındaki kişidir. Ama tamamen idareden yana bir taraf tutmak doğru bir şey mi? Sayın Adalet Bakanı size soruyorum. Yani bu Savcı Bey niye mahpuslarla görüşmez ya? İdare hakkındaki iddialarını niye savcı beye iletemez? Buradan soruyorum yani o savcı kendini ne sanmaktadır? Bunu anlamak mümkün değil. Kamu görevlisi görevini yapmak zorunda. Mahpus görüşmek istiyor. Görüşmediğini ifade ediyor mahpuslar.

İkram İnce, Ömer Balık bunların da önemli hak ihlalleri, başvuruları var. Mahmut Derviş isimli bir mahpus ise ailesiyle irtibat kuramadığı, bu noktada bakanlığın kendisine yardımcı olması gerektiğini söylüyor. Filistin hakkında en ünlü şiirleri yazan bir şairin oğlu bu Muhammed Mahmut Derviş. Ünlü şair Mahmut Derviş’in oğlu. Güya bizde Filistin duyarlılığı var değil mi? Dünya çapında Filistin hakkında şiirler yazan bir şairin oğlu 6 yıldır ailesiyle bir irtibat kuramıyor. Bakanlık yetkilileri bunu sağlayabilir. Bir şekilde sağlanabilir. Mahpus ailesiyle irtibatının kopuk olmasından dolayı büyük bir üzüntü yaşıyor.

Tehlikeli mahpus ilan etme meselesi çok sıkıntılı. En ufak bir haksızlığa itiraz ettiğinizde disiplin suçu işlediğiniz ifade ediliyor, cezalandırılıyorsunuz. Ardından tehlikeli mahpus oluyorsunuz, bir sürü haktan mahrum oluyorsunuz. Bunlar olacak bir iş değil arkadaşlar.

Açlık grevindeki insanlar ile görüştük, onların da bir ailesi var. Bakın aileleriyle de orada görüştük. Sabahtan akşama kadar orada bekledi aileleri. Vedat Doğan’ın, Rezzan Şengül’ün yakınları bunlar. İki gözlere iki çeşme bu anneler. Bu annelerle görüştüm. Perişan durumdalar çünkü çocuklarının durumuna çözüm bulunmadığı taktirde öleceğini düşünüyor bu anneler, bize ağlayarak bu durumu anlattılar bakanlık bu duruma bir çözüm bulsun, halledilemeyecek bir mesele değil diyor. Son olarak Sayın Bakan’a tekrar hatırlatıyorum. Yani buna niye çözüm bulunmaz? Dumlu’da, Bolu F Tipi’nde açlık grevleri bitti. Buca ve Kırşehir Cezaevi’nde bu açlık grevleri niye devam eder diye soruyorum.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği çok kıymetli çalışmalar yapar, çok değerli çalışmalar yapar. Ağustos 2024 istatistiği açıkladılar. Çok önemli cezaevleriyle ilgili burada bu bilgileri vermek isterim. Cezaevlerinde şu an itibariyle 350 bin 670 mahpus bulunmakta. Geçtiğimiz aya göre %2,77. Son 6 ayda ise %15.46 artarak sayı 350 bin 670’e ulaşmış. Aslında kapasitenin % 18 üstünde mahpus var. 295 bin civarında cezaevlerinde kapasite ve 350 bin mahpus var, %86’sı hükümlü geri kalan tutuklu. 3252 çocuk mahpus var. 65 yaş üstü mahpus sayısı %2,27 artarak 5.132’ye ulaşmış. En önemlisine geliyoruz 0-6 yaş grubu annesiyle beraber kalan bebek ve çocuk sayısı kaç biliyor musunuz? 552 bebek ve çocuk 0-6 yaş arası adeta yetişkin gibi o cezaevlerinde mahpusluk hayatı yaşamakta. Uçurtmayı vurmasınlar filmini herkes hatırlar. Herkes üzülür. Ama o uçurtmayı vurmasınlar günlerinden daha kötü günleri şu anda yaşıyoruz. Daha fazla ve çocukların daha mağdur olduğu günleri yaşıyoruz ve cezaevlerinde özellikle OHAL ilan edildikten sonra binlerce belki 10 bini aşan çocuk kaldı. Anlık sayılar verildiği anlarda biz 850 rakamlarını telaffuz ettik. Yıllardır bu konuyu takip ediyorum. Şu anda 552 ama öylesine bir yargı sistemi var ki anne ve çocuklar birlikte. Cezaevlerinde kadın mahpus sayısı da artmış. 10 bin civarındaydı kaç yıldır. Şimdi 14.852’ye ulaşmış.

Erişim engelleme meselesi Türkiye’de biliyorsunuz çok konuşuluyor. İfade Özgürlüğü Derneği, biliyorsunuz Instagram’da engellendi. Herkes bundan muzdarip, sosyal medyayı kullanan herkes kime nereye gitsek herkes bize “Sayın Milletvekilim Instagram ne zaman açılacak?” diye soruyor Türkiye’de milyonlarca kişi bunu soruyor ama bir kişinin keyfi yerine gelirse ancak açılacak bunu da buradan söyleyeyim arkadaşlar. Instagram şu anda kapalı ve bir kişinin keyfiyle açılacak bunu da herkes biliyor.

Mart 2024 sonu itibariyle İfade Özgürlüğü Derneği’nin bir açıklaması var. Bakın diyor ki, şu açıklama oldukça yüksek sayıda, 1.043.312 erişime engellenen alan adları diyor. Bu kadar yüksek sayıdaymış. Bunu söyledikten sonra şunu da söyleyelim. Şimdi Instagram’ın kapatılması sadece Instagram’ın kapatılması değil. Oralarda ticaret yapan insanlar büyük bir zarara uğruyor. Bir anda yani sizin gelir kapınız orası bir anda mahvoluyorsunuz. Bütün gelir kapınız kapanıyor. Artı sağlık kampanyaları yapılıyor. Mesela az evvel dile getirdiğimiz bu DMD kas hastaları Instagram’da kampanyalar yapıyor. Çocukları için çünkü SGK ilacın parasını ödemiyor. En azından oralardan bir duyuru yapmaya çalışıyorlar. Onların sağlık kampanyaları da duruyor, bitiyor.. Yani böyle “Tepem attı Instagram’ı kapatıyorum. Tepem attı Twitter’ı yani şu andaki yeni ismi X biliyorsunuz. X platformunu kapatıyorum.” Yani böyle bir kafayla gidilmez arkadaşlar. Bunlar ülkeyi üçüncü dünya ülkeleri seviyesine getirir. Bunu da hepimiz bilelim.

Temmuz ayı iş cinayeti raporunu da buradan açıklamak isteriz. İnsan hakları savuncusu olarak yine vahim rakamlar var. Bakın İSİG açıkladığı144 ölüm var. Ölüm sebeplerine göre trafik servis kazaları % 23 birinci. Ezilme göçük % 19. Yüksekten düşme % 13. Yine tarım orman iş kolu birinci sırada. Hep birinci çıkıyor zaten. % 41. İnşaat yol 26, taşımacılık 20, madencilik 8 diye gidiyor. Erkeklerde yüksek bir oran var. 134 erkeğe 10 kadın ölümü görünüyor. 12 çocuk, 5 mülteci göçmen ölümü var. Tehlikeli ve üzücü rakamlar bunlar.

Geçtiğimiz haftalardaki hak ihlalleriyle ilgili bazı olaylara da değinmek ve konu hakkında kısa yorumlar yapmak isterim. Türkiye’de biz geri gönderme merkezlerini dolaşıyoruz. Geçtiğimiz günler Akyurt Geri Gönderme merkezindeydik. Ve sığınmacıların vahim durumlarını hep konuştuk, konuşuyoruz. Sığınmacılara yönelik yağma, talan, linç, pogrom girişimleri oldu Türkiye’de ve bir nefret yükseltilmeye çalışılıyor. Bundan nemalanmaya çalışan siyasetçiler de var ama insan olanlar, vicdanlı olanlar da var. Bakın konfeksiyon atölyesinde çalışan bir Suriyeli sığınmacıya iş arkadaşları doğum günü sürprizi yapmış, genç iş arkadaşlarına sarılıp ağlamış, “Ağlamak yok sen bizim kardeşimizsin.” denilmiş. Yani ülkede vicdansız milyonların karşısında vicdanlı insanlar da var. Allah’a şükürler olsun diyoruz.

21. Y.Y. Türkiye’sinde bebeğinden 10 ay ayrı kalan mahpus kadınlar, anneler var. Bakın onlardan birisi de Sümeyye Tercanlıoğlu’ydu. Cezavinde gidip ziyaret etmiştik. Çok üzgünlerdi ve cezaevinde sonunda tahliye edildi. 13 aylık bebeğine kavuştuğu, 10 ay ayrı kalmıştı. Düşünün yani. Emziren bir bebekten ayrı kalan bir anne. Bu çocuk nasıl beslendi? Anne sütü alması gerekirken annesinden ayrı kaldı. Çünkü kendisine sorduğumda bebeğinizi niye yanınıza almıyorsunuz diye sorduğumda cezaevindeki şartlar çok kötü, kapılar çok sert kapanıyor. Çocuk ancak uykuya daldığında bir kapı çarpmasıyla titreyerek fırlayarak uyanıyor ve ben bir anne olarak buna tahammül edemedim diyordu bana ve o yüzden bütün bu çocuğu için olumsuz şartları görerek çocuğundan ayrı kalmayı tercih etti. Yanına almadı ve en sonunda tahliye olduğunda şu fotoğraf ancak sonunda gerçekleşti. Bir anne bebeğini kucağına alabildi. İşte Türkiye 21. yüzyılda bu halde.

Bize hapishaneden gelen mektupları hep söylüyorum. Birçok mektup geliyor. Kısaca o mektuplardan özetler sunmak istiyorum size; Fırat Özçelik, Kandıra, 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nden; “Size mektup gönderdim. Engellenmiş. Üç yıldır diş tedavisi bekliyoruz. Ondan da önemlisi kitaplarımız, kitaplarımızla uğraşıp duruyorlar. Toplatması olmayan kitaplarımızı alıp vermiyorlar. Yazarında sorun var diye kitabımıza el koyuyorlar.” diyor. Bu kaçıncı vukuatı Sayın Yılmaz Tunç, Kandıra 2 No’lu F’ tipi cezaevinin? Bir milletvekiline gönderilen mektubu engelliyor Kandıra 2 No’lu F Tipi. Bu cezaevini uyarmıyor musunuz? Sizin denetiminizde olan bir cezaevi değil mi Sayın Yılmaz Tunç? Orada bir derebeylik mi var? Kaç kez sordum bunu. Milletvekiline gönderilen mektubu engelleyen bir cezaevi var. Kendi başına, saltabaş, böyle istediğini yapan bir cezaeviyle karşı karşıyayız. Olacak iş mi?

Halit Aydın Dumlu Yüksek Güvenlik Cezaevi’nden bize yazmış; “Ağırlaştırılmış müebbetler için inşa edilen cezaevinde kalıyoruz. Aslında tutukluyum. 22 saat bir yerde tutuluyoruz. Çamaşırlarımızı bile çok küçük bir alanda kuruttuğumuzdan nem herkesi hasta ediyor. Kantinde satılıyor diye en basit eşyalarımız verilmiyor. Mektuplarımız engelleniyor. Kelepçeli muayene dayatılıyor” diyor. Zaten ufacık hücrelerin içinde çamaşırınızı günlerce kurutmaya çalışıyorsunuz. Çarşafınızı yıkıyorsunuz orada günlerce kurusun diye bekliyorsunuz. Çünkü havalandırma size ait değil. Ancak 1,5 saat başka bir yerdeki havalandırmaya çıkıyorsunuz.

Sincan cezaevinde öncesinde de ziyaret ettiğim ve durumunu hiç iyi görmediğim Mehmet Parlak’ın durumu iyiye gitmiyor. Böbrekle ilgili çok önemli sorunları var ve bu kişi halen cezaevinde halen infaz erteleme alamamış durumda.

Melek Akgün Bünyan Kadın Cezaevi’nden bize yazmış; “57 yaşındayım. Çok hastalığım var. Normalde elde makineyle %83 engelli bir şekilde ancak yaşayabilirken beni tutukladılar. Ağır işkenceli gözaltı ve sevk süreçlerinden sonra Kayseri’ye getirildim. Tansiyonum çok yüksek. Her an daha kötüleşebilirim. Fenalaşıyorum. Ring ile hastaneye götürdüler. Siyasi olduğumu anlayınca kelepçe taktılar. Doktor kelepçemi çözmedi ve tartıştık. Oğlum hem hasta hem mahpus ve ben onun hem vasisi hem annesiyim. Hapisteyken onunla ilgilenemiyorum. Sesimi duyun.” diyor.

Melek Evren Diyarbakır Kadın Cezaevinden bize yazmış; “Mektuplarımız engelleniyor. Sürekli yayınlardan faydalanamıyoruz. Hastaneye giderken kafes gibi bir yerde insanlık onuruna aykırı bekletiliyoruz. Disiplin soruşturmaları gerekçe gösterilip hak ihlallerine uğratılıyoruz. Haksızca tahliyemiz engelleniyor.” diyor.

Şimdi bütün bu ortamda ne oluyor? Bakın geçtiğimiz haftalarda bakanlık açıklamadı. Ben açıkladım. Bir sürü intihar vakası oldu. 10 gün içinde 5 intihar girişimi oldu. Kimisi öldü, kimisi kurtarıldı. Vezirköprü cezaevinde, Edirne açık cezaevinde intiharlar oldu. Vefat ettiler, kurtarılamadı ve diğerlerinde kimisini kurtarıyorlar. Yani bu kadar ağır, kötü şartlarda cezaevleri. İnsanlar intihar ediyor ve halen denetim serbestlik şartı tahliye verilmiyor. İhlaller tam gaz devam ediyor ve insanların psikolojileri, fizyolojileri bozuluyor. İntihar olayları ve kanser olaylarında büyük bir artış gözleniyor.

Az evvel bahsetmiştik, bakana da sormuştuk. Bu gıda zehirlenmeleri olayını araştırmıyor musun? Denizli Cezaevi’nde bir gıda zehirlenmesinden hastaneye kaldırılıyor mahpus ve hayatını kaybediyor. Memleketin hali ortada arkadaşlar. Görüyorsunuz ne kadar felaket bir hal.

İsmail Tayden Espiye L Tipi Cezaevi’nden bize yazmış; “Suçu kabul etmiyorum. Ne illegal ne silahlı ne silahsız bir örgüde üyeliğim olmamıştır. Bunu söylediğim için koşullu tahliyeyi vermeme hakkını kendilerinde buluyorlar. 89/1 maddesini de ihlal ediyorlar. Yıllar önce almış olduğum disiplin cezaları tahliye etmeme gerekçesi sayıldı. Her şeyin aleyhimizde olanını tercih ediyorlar. Aslında lehe olanın tercih edilmesi gerekli. Biliyorum ki Kürt olduğum için bana bunu yapıyorlar. Fakat kimliğimi terk etmeyeceğim. Onlar bizden nefret ediyor. Biz de boyun eğmeyeceğiz.” diyor. İşte insanlara bunu hissettiriyorsunuz Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç. Şu cezaevine gidip de mahpusla niye görüşmüyorsun? Sadece idareden soruyorsunuz Sayın Yılmaz Tunç. Gidin bir de mahpuslardan sorun. Ya idareci sana doğru söylemiyorsa? Allah aşkına bunu başaramıyor musunuz? Soruyoruz. Habire idarenin cevabını yolluyorlar. Bir de gidip mahpustan sorun.

İsmail Tunç Keskin T Tipi Kabalı Cezaevinden bize yazmış; “Ceza infaz kanunu 62. maddesinde üniversite yayınlarının hükümlü ve tutuklulara ücretsiz verilmesi gerektiği belirtilmesine rağmen ücretsiz vermiyorlar. Aileniz göndersin diyorlar ve büyük bir mağduriyete uğruyoruz. Yasa maddesine uymuyorlar. Haksızlık kaldırılsın. Ayrıca Kocaeli’de oturan ailem nedeniyle 6 yıldır nakil talebinde bulunuyorum. Kapasite dolu denilerek reddediliyorum. Bunun cezalandırma olduğunu düşünüyorum.” diyor.

Kemal Gün Sincan 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nden yazmış; “Havalandırma hakkı 1 saat 50 dakika. Pencerelerde hem parmaklık hem tel örgü var. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyesiyim. Aile boyu hapishanelerdeyiz. Bize yapılan bu zulüm bitsin. İnanç özgürlüğü istiyoruz. Haksızca mahpusluk bitmeli.” diyor.

Mehmet Nesih Ekinci; “2. Burdur Yüksek Güvenlikli Cezaevinden yazmış; “Afrin harekatını protesto ettiğim için ceza üstüne ceza aldım. Haksız ve ağır cezalar bunlar. Burdur cezaevi üç katlı hücreler şeklinde ve avlunun olmadığı bir sistem. Kantin çok pahalı. Mecliste ve tüm basın önünde sesimiz olun.”

Muhammed Hasanoğlu Kırşehir Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden yazmış; “Maraş cezaevindeydik. Depremde büyük bir korku yaşayıp ailelerimize ulaşmak için firar ettik. Sonra 10 gün sonra kendimiz teslim olduk. Fakat hala buradayız. Maraş’ta ailemiz oraya sevk edilmiyoruz.” diyor.

Mustafa Can Arslan, Sincan T Tipi Cezaevi’nde; “15 Temmuz gecesi amirlerinin sözüne uymak dışında hiçbir şey yapmadım. Kimseyle de irtibatım, iltisakım yok. Fakat ağır bir şekilde cezalandırıldık. Kamuoyunda bilinen isimlerin dışında biz de varız, bizim de çocuklarımız var. Haksızlığa uğramış kişilerin yanında olmanız çok değerli.” Evet meşhur bazı isimler var ama adı hiç duyulmamış, hapishanelerde inim inim binlerce kişi de var. Bunları da unutmayın.

Bakın şu kişi işte KHK zulmünün nereye geldiğini gösteriyor. Bakın yaralı bir halde değil mi? Bir travma geçirmiş. Neden geçirmiş? KHK’lı bir öğretmenmiş. KHK ile ihraç edilmiş adaletsiz bir şekilde. Kişinin ismi Duran Derince. Çiğ köftecilik yapmaya başlamış. Daha sonra İzmir’de inşaatta çalışmaya başlamış. Birkaç gün önce onu inşaatta çalışırken elektrik çarpmış. Yüksekten düşerek yaralanmış. “Ne suç işledin ki buraya düştün?” diye sormuş. 10 kişinin katili bir mahpus. O da; “Suçum bankaya para yatırmak.” deyince o katil mahpus gülmüş. Evet işte ülkenin adalet sistemi bu. Bankaya para yatırdığın zaman terörist oluyorsun arkadaşlar. Memleketin hali bu. Seni perişan ediyorlar. Bilmediğin bir işte çalışırken elektrik çarpıyor ve bu hallere düşüyorsun.

Şu da önemli bir olay. Bakın, şayialarla hareket eden bir zihniyet var. 3 çocuk İngiltere’de öldürülmüş. Katilin göçmen ve İslamcı olduğu haberiyle aşırı sağcı çeteler dükkanlara ve camilere İngiltere’de saldırdı. Göçmenlerin kaldığı bir otel basıldı, yakılmaya çalışıldı ve sonunda şu ortaya çıkıyor; Müslümanlara fatura edilmiş ama katilin İngiltere doğumlu, Ruanda asıllı Hristiyan olduğu da ortaya çıkmış. Böyle fısıltı gazeteleriyle halkın kendi ceza vermesi doğru bir şey değil. Bunlar korkunç işleri ortaya çıkarıyor, linçleri ortaya çıkarıyor. Bir kişinin suçu varsa onun cezasını yargı verir.

Özlem Bariner, Akın Öztürk’ün avukatı. Diyor ki; “Akın Öztürk’ün 141 kez müebbetle yargılanmasının gerekçesinden çağrıldığı düğüne gitmemesi yazıyor. Yani düşünün. hakkınızda 141 kez müebbet cezası veriliyor ve gerekçe “Ya 15 Temmuz gecesi çağrıldığı düğüne gitmemişti.” ya memleketteki şu hale bakın. Siz davet edildiğiniz her düğüne gider misiniz arkadaşlar? Evet yani bu yazıyor. Bakın kararda bu yazıyor. “Davet edildiği düğüne gitmemiş çünkü başka aklında düşünceler vardı.” diye yazıyor. Sonra düğün sahibi Mehmet Şanver ise ne diyor? Bakın düğününe gitmemiş Akın Öztürk. Sonra düğün sırasında tebrik de ediyor aslında. Mazeretinden gidemeyeceğini Mehmet Şanver’e söylüyor. Mehmet Şanver diyor ki; “Abidin Ünal tarafından darbeyi önlemek için görevlendirildi Akın Öztürk. O sırada yanımızda r Abidin Ünal Akın Öztürk’ü aradı da; “Şu darbeyi önle.” dedi.” Şimdi 8 yıldır da bu kişi içeride. Ben defalarca soruyorum. Sayın Hulusi Akar, Abidin Ünal cevap vermiyorlar. Akın Öztürk’ün 1 numara ilan edilmesi ve ardından dosyasının bomboş çıkması ve büyük skandallar çıkmasını genel kurulda da sordum. Basın toplantılarmda soruyorum. Ama bir cevap alamıyorum. Halen de bu cevabı bekliyorum. Sayın Hulusi Akar niye cevap vermiyorsunuz? Abidin Ünal niye cevap vermiyorsunuz?

İsrail vahşeti, zulmü devam ediyor. Unutmamamız, kanıksamamamız gerekiyor. İsrail’in vurduğu iki okulda en son 25 kişi hayatını kaybetti. İki okulu vurdu. İnsanlık dışı işler sadece Filistin’de değil İngiltere’de de oluyor. İngiltere’de Müslümanlara saldıran aşırı sağcı grubun saldırıda kütüphanede çalışan Debbie Stokes: “Naziler kitapları, bunlar ise kütüphaneyi yaktı.  Bu kadar arkadaşımın ırkçı olduğunu fark etmenin şoku içerisindeyim diyor.

Biz mecliste çok gündem ettik ama işte tedirgin olduğumuz hadiseler yaşandı. Niğde Belediyesi bunu açıkladı. Toplu bir köpek katliamı yapılmış. Avukatlar suç duyurusunda bulunmuş. Belediye reddedemiyor da bunun gibi birçok vakanın gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. O yüzden zaten bu yasaya karşı çıktık arkadaşlar.”

Yorumlar