10 Aralık 2024
HAKLAR SEMPOZYUMU – FINDIKLI/RİZE – 10. OTURUM
DÜNYANIN VE ÜLKEMİZİN İNSAN HAKLARI KARNESİ
Ömer Faruk Gergerlioğlu: “Şimdi sözlerime başlarken halkımızı sevgi ve saygıyla selamlıyorum. 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde bir ilçe belediyesinin insan hakları etkinliğinin 4. günündeyiz. Başkan Ercüment Şahin Çervatoğlu ve ekibini tebrik ediyorum, çok değerli bir iş yapıyorlar. Keşke 10 Aralık günü, Türkiye’nin tüm il ve ilçelerinde insan hakları kutlanıp, değerlendirilse, masaya yatırılıp konuşmalar yapılsa. İnanın çok ihtiyacımız var, çok çok ihtiyacımız var, çünkü ağır insan hakları ihlalleriyle dolu bir ülkedeyiz. İnsan hakları, demokrasi ve özgürlükler anlamında daha çok “40 fırın ekmek” yemek zorunda olduğumuzu hissediyoruz.
İşin doğrusu, insan hakları en çok da başkasının hakkına duyarlılık göstermektir; yani, kendi hakkını geçerek bir başkasının hakkına duyarlı olmaktır. En azından, kendi hakkını bile savunamayan, sana yapılan zulme karşı bile sesini çıkaramayan bir toplumda insan hakları var diyemeyiz. Kendi hakkını bile savunamayan insanların olduğu bir yerde insan haklarından söz edilemez. Ama bu anlayışı daha geniş bir boyuta taşımak zorundayız. İnsan hakları, ayrımsız olmalı, evrensel olmalı ve çift standartlı olmamalıdır.
Evet, mücadeleler sonucunda, yer yer Derebeylerinin ve kralların karşısında verilen mücadelelerde olduğu gibi, zaman zaman zorluklar yaşanmış olsa da, nihayetinde bireyin devlete, güç sahiplerine karşı verdiği mücadelesiyle elde ettiği haklar son derece önemlidir. İnsan hakları dediğimizde, aslında güçlü olanlara karşı, zorba olanlara karşı verilen mücadelenin anlamını kastediyoruz.
İnsan hakkı savunmak, hakkı talep etmek demektir. Bu noktada devletlerin güçlü polis, tank, cop, jandarma ve askeri gücü vardır. Karşısında ise birey, güçsüzdür; ezilenler, aşağılananlar ve itilip kakılanlar güçsüzdür. Gözaltılarda, cezaevlerinde büyük insan hakları ihlalleri yaşanır ve devletler, bu ihlalleri örtmeyi çok iyi bilirler. Hatta uluslararası mekanizmalara bile etki ederek, orada bile üstünü örtmeye çalışırlar. Bu yüzden, ayrımsız bir duruş sergilemek gerekir. Ben ve tüm insan hakları savunucuları, bu ilkelere sadık kalmaya çalıştık. Çalıştığım Mazlum-Der’de bunu öğrendim; kim olursa olsun, zalime karşı durmak ve mazlumun yanında olmak gerektiğini öğrendim. Hepimiz de açıkçası insan hakları kavramının içine girdiğimizde, belki daha ideolojik bir bakış açısıyla başladık, ancak insan hakları kavramıyla tanışıp işin içine girdikçe, o ideolojik elbise de üzerimizden çıkmaya başladı ve ayrımsız bir bakış açısı edinmeye başladık.
Bu noktada çok şey kazandık, bunun farkındayım. Ülkede ciddi insan hakları ihlalleri var. Kürt sorunu, yıllardır devam eden bir sorun. Belki 100 yıldır, belki 200 yıldır, Osmanlı öncesi dönemden günümüze kadar devam eden, Cumhuriyetin ilk yıllarında derinleşen, çözülmek istenmeyen ve şu anda da kronikleşmiş bir durum. Belki 100 bini aşkın kişinin ölümüyle ve milyonların yürek acısıyla devam eden bir mesele. Şu anda da Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri. Halen tartışıyoruz, ancak aslında çözülemeyecek bir şey yok. Eğer anayasal değişiklikler yapılırsa, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes “Türk” olmak zorunda değil, herkesin kendini “Türkiyeli” olarak tanımlayabileceği bir vatandaşlık tanımı yapılabilir. Kim buna neden karşı çıksın? Aslında çözüm son derece basit: Ana dilde eğitim, vatandaşlık tanımında herkesi kapsayan bir yaklaşım, yerel yönetimlere özerklik verilmesi ve önlerinin açılması. Yani, aslında devletin ilkel korkulardan sıyrılması lazım. Devlet, vatandaşını potansiyel tehdit olarak görmemeli, onunla bütünleşmelidir. Zaten devlet ile millet arasında büyük bir uçurum oluşmuş ve bu uçurumun giderilmesi gerekiyor. Adım atılması şart. Çünkü yaşanan acılar büyük, kimse bunları unutmamalı. Ben de bir Türk olarak, Kürtlerin haklarıyla ilgili sesimi yükselttim. 27 yıllık hekimlik hayatımda defalarca cezaevine atıldım, daha sonra meclise girdik ve aynı hak savunuculuğunu sürdürdük. Bu kez vekil olarak, yine cezaevine atıldım.
Ülkede hala Kürt’ün hali harap çünkü bir bırakın Kürt’ü, bir Türk bile Kürt sorununu gündeme getirse canına okunuyor. Böyle bir ülkede, o zaman Kürtlerin dostu olmak gerekiyor. Irkına, diline, dinine bakmadan bu noktada Kürt halkının acılarını hissetmek, empati yapmak lazım. Hissetmek derken, tabii insan hakları kavramı gözümün önünde canlanıyor. En temelde belki en derinde insanoğlunun vicdanı yatıyor. Yani herkesin ‘yasaldır, hukuka uygundur’ dediği bir anda, insanoğlunun vicdanı en derinde itiraz eden bir güçtür. Zaten hukukta da bu itiraz geçer. Hakimler delil bulamazsa, vicdanlarına göre karar versinler. Bunun üstünde adalet duygusu çok önemlidir. Adaletin üstünde insan hakları kavramı gelir, onun üstünde hukuk, yasalar, yönetmelikler, tüzükler gelir ve bunların hepsi en temelde vicdanla uyumlu olmalıdır.
İşin doğrusu, sadece Kürtler değil, bu ülkede büyük acılar yaşandı. Ermeniler, 1915’teki tehcir, katliamlar, soykırımlar, neler neler yaşandı. O günlere ait bir söz okumuştum, Cemal Paşa’nın sanırım büyükelçiyle konuşuyor. Büyükelçi diyor ki, “Böyle tehcir falan yaparak bu işi çözemeyebilirsiniz. Yapmayın, etmeyin, bakın yanlış yapıyorsunuz. Bir sorun var ve siz insanları hicret ettirerek çözmeye çalışıyorsunuz.” Cemal Paşa’nın ilginç bir cümlesi var: “Biz Ermenileri değerli bir şekilde gönderdik ama sorunun bitmediğini biz 100 yıl sonra bugün biliyoruz.” O gün sorunlar böyle çözülmeye çalışıldı; gönderdik ve bitti dediler. Ama Kürt sorununda da aynı şekilde, kafalarına balyoz vurduk ve bitti dediler. O hali ilan ettiler, bitti. Tank, top, silah, vur vur Allah. Yıllarca söyledik; silah bir sonuçtur. Meseleyi kökenine inmeden, hakka, hukuka, insan haklarına uygun bir çözüm getiremezsiniz.
Kürt meselesinde azınlık yoksa bir provokasyon olur. Mesela, Atatürk’ün evinin yakılması denir, 1955’teki 6-7 Eylül olaylarında Rumların ve Ermenilerin evleri basıldı, canlarına okundu, katliamlar yapıldı. Korkunç suçlar işlendi ve üstü kapatıldı. 1955 Eylül olaylarını biraz incelediğimde, insanlığın neler yaşadığını görüyorsunuz. Bir tarafta, “Ermeni” denilerek küfreden, insanlık dışı bir şekilde yapılan şeyler var. Gerçekten acımasızca yapılmış bir şey.
“Aleviler de hakeza acımasız katliamlardan geçirildi, kapılarına eksik işaretleri vuruldu, neler neler yapıldı. Katliamlar yaşandı ve en sonunda gelinen noktada, bir inanç grubu olarak, ‘Sen kültür bakanlığında böyle bir renksin kardeşim, ya bizim de bir inancımız var, bizi tanımlama’ diyor Aleviler. ‘Bizim de bir inancımız var, biz kültür bakanlığında bir renk değiliz, biz de sünni Müslümanlar gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı açılsın, bu işi bir düzenlesin, biz de bir yer alalım’ diyorlar. Cem evlerimizin yasal statüsü yok, ne olacak? Allah aşkına, Kürt’e dilini konuşma hakkı doğru dürüst verilse, biliyorsunuz geçtiğimiz haftalarda, bir Türk olarak birkaç kelam Kürtçe konuşayım dedim, meclis başkanı tık sesimi kesti. Daha fazlasını konuşamayacağımı söyledim. Bilmiyorum, yani bırakın, bu ülkenin renklerinden birkaç kelime diyeyim, ne olacak? Cihan, Azade, Jin diyeyim, Kayyum, Demokrasi diyeyim… Ne bileyim, birkaç şey öğrenip söyleyeyim, ne olacak? Bunlar güzel renklerdir.
Şimdi öyle bir kafa var ki, bu kafa günümüzde de geldi, o hal ilan edildi ve ne oldu? O zamana kadar bu zulümlere sessiz kalan yüz binlerce insanın başına geldi. Sünni Müslümanlara, cemaatten olan insanlara KHK’lar ilan edildi, bir gecede kıyımlar yaşandı. 1 Eylül 2016’da düşünün, aklınız alıyor mu? Bir gecede saat 11-12 civarı, 55 bin insanın ismi internette yayınlandı ve yanına ‘terör irtibatlı ve iltisaklı, terörist ilanı’ yazıldı. Sabah kalktığında, işe gidecek; herkes ona terörist demiş gibi bakıyor. İş yerine gittiğinde, kapıdan giremezsin, derlerdi. Sonra ihraç edildiğini anlatmaya çalıştı. Özel bir kurumda iş bulmaya çalıştı, fakat o da dedi ki, ‘Sen devletten ihraç edilmişsin, bize yaramazsın, başımıza iş açılır, seni alamayız.’ Özel bir kuruma da giremedi. En sonunda işsiz, güçsüz kaldı ve sosyal yardıma muhtaç oldu. Devlet ona ‘sen devlete karşı çıkmışsın, seni ihraç etmişiz, sana sosyal yardım vermeyiz’ dedi. Bankalar kredi kartı vermedi, hesap açmadı. Özel işe girmesi de engellendi çünkü ‘sen tehlikeli birisin, seni işe almayız’ dediler. Sonunda adam fizyolojik sorunlar yaşadı, psikolojik sorunlar oldu. En sonunda, ‘Lanet olsun, gideyim bu ülkeden,’ dedi. Pasaport da yasak, kardeşim çıkamazsın. Ne yapayım yani, sürünerek mi öleyim? Evet, sürünerek öleceksin, ağaç kabuğu yiyeceksin. Kim söyledi bunu? Isparta milletvekili, şu an meclisteki iktidar partisinin adamı, ödüllendirilmişti o dönem, 8 yıl önce. ‘Biz onlara ağaç kabuğu getireceğiz,’ dedi. Ağaç kabuğu ne demek, arkadaşlar? Soykırımı yaşayan insanlar ağaç kabuğu yiyecek, içecek olamaz mı?
Ben böyle resimleri görmüştüm, belki siz de görmüşsünüzdür. Bulgaristan’da mesela Türkler o kadar büyük bir zulme uğramış ki, ağaç kabuğu söküyorlar ve onu yemeye çalışıyorlar. O kadar ayrımcılık yaşamışlar. Veya başka yerlerde de bu tür şeyler yaşanmıştır, fakat fotoğrafı çekilmemiştir. Öylesine acımasız bir muamele yapılıyor ki, ‘Niye bana bunu yapıyorsun?’ diye soruyorsun. ‘Sen 89 yıl önce bir derneğe üye olmuşsun, bankada paran varmış, çocuğunu bir okula göndermişsin, bir gazete almışsın’… Bunların ne zararı var? O zamanlar bunlar terörist gibi gösterilmiyordu ki, tam tersine, tasvip ediliyordu. Ama sonra bir anda ‘terörist oldun’ denilip damga vuruluyor ve yıllarca hapislere atılıyorsun. Aynı şeyi Kürtler de yaşadı. Kürt sorunu başladıktan sonra herkes konuşmaya başladı. Çözüm süreci ne oldu? Bitti. Biz aynı şeyleri söylemeye devam ettik.
Ben mesela çözüm süreci sırasında da Akil İnsanlar Marmara Heyeti Koordinatörüydüm. Kocaeli’de o zaman emniyet ve valilikle iş birliği yapıyorduk, ‘şu iş yapılacak, böyle olsun’ diyorduk. İnsanlar ağırlanıyordu, çözüm süreci bitti ve biz aynı sözleri söylemeye devam ettik. Bir hekim olarak, yaşamdan ve insan haklarından yanaydım, ama birden terörist ilan edildik. KHK ile işimizden ihraç edildik. Sonra, daha önce bahsettiğim gibi, Kocaeli’deki bir özel hastaneye bile giremedim, çünkü özel hastaneler de dedi ki, ‘Devlet seni ihraç etti, seni alamayız.’ Ne demiştik ki? Hiçbir şey dememiştik. Gençlerin cenazeleri yan yana yatmalı, diriler de yan yana, kardeşçe omuz omuza durmalı demiştik. Bakın, tek bir cümle; ama yaşamadığımız kalmadı. Az önce bahsettiğim, şimdi herkes bunu yaşıyor.
Peki, neden yaşıyorlar? Çünkü insan haklarından uzaklaşırsanız, bu size yaşatılır. O yüzden insan hakları çok değerli bir şeydir. Geçtiğimiz günlerde çok önemli bir cümle sarf edildi. Dedi ki, ‘Siz nereden bakarsanız bakın, Avrupa Parlamentosu’nda 131 yaşındaki kız çocuklarını damgalayan ülkesiniz.’ İstanbul’da kız çocuklarına yönelik bir operasyon yapıldı. Yaşındaki onlarca kız çocuğu travma olarak kalacak. Komşularına ders verirken bile zorlanacaklar. 14 yaşındaki bir çocuğun akıbeti ne olacak? Oysa bizimkiler umursamıyor. Geçen 7 Kasım’da Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, Türkiye hakkında çok ağır bir rapor yayınladı. Türkiye’nin yaşam hakkını ihlal ettiğini ve bu hakkın ayaklar altına alındığını söylüyor.”
MIT ajanlarının insan kaçırmakla suçlanan MIT ajanlarının yasal zırha kavuştuğu ve bu nedenle yargılanamayacakları söyleniyor. Zorla kaybedilme ve kaçırılma vakalarının çok fazla olduğunu belirtiyor. Gerçekten de yüzlerce insan kaçırıldı; aylarca insanlar bilinmeyen mahzenlerde, kendisini devlet görevlisi olarak tanıtan kişilerin işkenceleri altında bulundu. Bana cezaevinden mektup gönderen kaybolan ve kaçırılan insanlar oldu. 108 gün boyunca bir işkencehanede kaldım, hocam, 30 kilo zayıfladım. İnanılmaz korkunç işkenceler gördüm ve kimsenin haberi yoktu. 17 binlerce acımasız işkencenin yaşandığı bir ülkede 1990’lara doğru geri dönüldü, ileriye değil. 1990’lar dönemi geri geldi.
Ve dediler ki, ‘Yaptıklarınızdan vazgeçin, haksızlık yapıyorsunuz.’ Cumartesi Anneleri niye ifade özgürlüğünü kullanamadılar? O kadar engellediniz. ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni niye tanımıyorsunuz?’ dediler. Yine OHAL döneminde yaptığınız hukuksuzlukları neden yaptınız, anayasayı çiğnediniz, insanları yargısız infazla ihraç ettiniz? Şimdi biz OHAL komisyonunun önüne gittik. Arkadaşlarımıza ihraç ettiler, 100 binlerce kişi, 152 bin kişiyi 56 ayda ihraç ettiler. Böyle bir tasfiye operasyonu yoktur! 152 bin kişi yargısız infazla gece saat 11:30’da öğrendi. Bir arkadaşım beni aradı, ‘Vallahi Ömer geçmiş olsun,’ dedi. ‘Ne oldu?’ dedim, ‘Seni de ihraç etmişler.’ dedim. ‘Allah Allah!’ dedim. Yani sana bir tebligat bile yok. Başkası sana haber veriyor. ‘Neden ihraç etmişler?’ diye soruyorsun ama ayrıntılı bir yazılı metin sunulmaz. Yüz binlerce kişi bir metin sunmadan, ‘Git OHAL Komisyonuna başvur,’ deniyor. Tamam, başvuracağım da nasıl bir savunma yazayım? ‘Baba diyor, ne yazarsan yaz.’ Aramızda hukukçular var. Hani suçlandığın delilleri söylemeden senden savunma isterler mi, arkadaş? Ama ülkede böyle oldu işte. ‘Yaz kardeşim,’ diyor OHAL Komisyonu, ‘Bakacağız duruma.’ 2 yılda bitiririz bu işi, diyorlardı. Ama 2 yıl yerine 6 yılda bitirdiler. Devlet vatandaşına zulmeder mi? Zulmetti ve işte bu hale getirdi.
Sonrasında da, sadece onlarla kalmıyor; komite raporunda sığınmacılara ve LGBT+ bireylere yapılan hak ihlalleri de ağır bir şekilde belirtiliyor. Yine, kadın cinayetlerine dair 2022’de 409 kadın öldü, 2023’te 417, şu anda 2024’te ise 418 kadın öldü ve 2024 bitmedi. Bu yükselen trendin sebebi nedir diye soracak olursak, ülke öylesine kötü bir durumdaki, sığınmacılar ve LGBT+ bireyler en dipteki yerlerde yaşamakta. En ağır hak ihlalleri de maalesef en diptekilere yapılıyor. Kimse, komşu olmak bile istemiyor, iş arkadaşı olmak bile istemiyor. Çekmedikleri zulüm yok. İnsan haklarının en önemli kısmına geliyorum; cezaevlerinde korkunç olaylar yaşanıyor. Şu anda, Türkiye’deki cezaevi kapasitesinin 299.000 olduğunu biliyoruz, ancak şu an 378.000 mahpus var. Ben cezaevlerini çok geziyorum, dolaşıyorum ve cezaevlerinden en çok başvuru alan milletvekiliyim. Her kesimden insan başvuruyor, yalnızca bir kesim değil; her kesimden başvuru alıyorum. Bu başvurularda, ağır insan hakları ihlalleri var. Milletvekilliği dönemimde 1500’e yakın mektup aldım, bunların hepsini saklıyorum. Türkiye’nin insan hakları tarihinin belki de en ağır ihlallerini yazılı olarak içeren bu mektuplar, ileride yapılacak çalışmalarda kullanılacak. Buralara gittiğimizde, insanların çok zor koşullarda olduğunu görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Silivri cezaevindeydim, daha önce Sincan cezaevindeydim. Mesela, Sincan cezaevinde sadece bir T cezaevinde 300-400 kişinin denetim serbestlik zamanı geldiği halde serbestlik verilmiyor. Gözlem kurulları, çok ağır bir şekilde, uyduruk nedenlerle ‘Toplumla uyuşacağı kanaatine varmadık’ diyor. O kadar soyut ifadeler ki, adamın iyi hali var, her şey tamam, gözlem kuruluna giriyor. İçinde, teknisyenin de bulunduğu gözlem kurulundaki kişiler, ‘Toplumla uyum sağlayacağı kanaatine varmadık, bir 6 ay daha yat bakalım,’ diyor. Peki, ne oluyor? Şartlı tahliyesi geliyor, ancak kurum ‘Kanaatimiz oluşmadı,’ diyor. Şimdi, kanser olduğu halde, denetim serbestliği verilmeyen 34 defa şartlı tahliyesi verilmeyen insanlar var. Mesela, Mustafa Başar, Turgay Doğan, 89 AYD, kanser ve dışarıda doğru düzgün tedaviye ulaşamıyor, cezaevinde çok dezavantajlı bir durumdalar. Ama böyle bir hakları yok, ulaşamıyorlar.
Silivri cezaevinde, geçtiğimiz hafta Cihat Erol diye bir mahpusla konuştum. Kendisi mektubunun engellendiğini, cezaevi tatlarına eleştiren bir tiyatro metni yazdığını ve bu yüzden mektubunun başlığında ‘Sevgili Selahattin abim’ diyerek, Selahattin Demirtaş’a mektup gönderecek bir taslağının bulunduğunu belirtti. Mektubu engellenmiş, terörist olarak nitelendirilmiş. ‘11 gün hücre cezası verdiler, sonra hücre cezası aldım,’ dedi. Denetim serbestliği verilmemiş. Yine, bir başka mahpus, 3-6 yaşındaki yeğenlerine mücadeleyi nasıl anlatmalı diye mektup yazdı. Mektubunun gönderilmesi yasaklandı.
Şimdi arkadaşlar, Türkiye’de 406 cezaevi var ve 79.000 fazla mahpus bulunuyor. Ayrıca, yüksek güvenlikli 22 Y-tipi cezaevi ve 13 S tipi 7 cezaevi mevcut.
Bunlar, hele ki en ağır cezaevlerinde, zamanında devrimcilerin bile karşı çıktığı türden bir durum. Şu anda, gerçekten daha ağır şartlar altında cezaevleri var. Ben o koğuşların içini görüyorum, 56 metrekarelik odalarda, ufacık bir pencere var. Orada, 23 saat boyunca kalıyorsunuz, bir saatlik havalandırmaya çıkabiliyorsunuz, başka bir yerde tek başınıza havalandırma alanı var. Bu inanılmaz bir şey; bir insanın orada dayanması çok zor. Ve ne oluyor, sonunda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları alacak olan mahpuslar, daha iddianameleri bile hazırlanmış olmadan, tutuklu oldukları halde, bu koşullara konuluyor. Sonuç olarak, psikolojik ve fizyolojik sorunlar yaşanıyor.
Bununla ilgili bir rapor hazırladık ve biz, tespit ettiğimiz 55 ölüm vardı. Ancak, geçen gün Bakanlık açıklama yaptı ve öyle olmadığını, sayının çok daha fazla olduğunu belirtti. 2024 yılının ocak ayından bugüne kadar cezaevlerinde 709 ölüm gerçekleşmiş. Bu gerçekten korkunç bir rakam. Bizim raporumuza göre, bu ölümlerin %42’si intihar. Bu oranı 709’a vurduğunuzda, gerçekten çok büyük bir intihar oranı var. Belli ki, insanlar büyük psikolojik sorunlar yaşıyor. Genç insanlar bile kahrından ölüyor. Bu insanların fotoğraflarını gördüm, mesela Hüseyin ……..’i tanırım. O, genç yaşta kanserden dolayı tedaviye yetişemedi ve kısa sürede hayatını kaybetti.
Birçok mahpus da aynı şekilde zor koşullarda hayatını kaybetti. Abdulkadir Kuday mesela, Amiyotrofik Lateral Skleroz hastası bir Kürt mahpus. Cezaevinde bir deri bir kemik kaldı, ancak çıkarmadılar. Çünkü 25. madde var, ‘Çıkamazsın.’ Biz bu maddeye karşı çıkarak, insan haklarına aykırı olduğunu söyledik, ama o maddeyi iptal etmediler. Sonunda, Abdulkadir Kuday’ın cesedi cezaevinden çıktı. Bu olay, bu yıl içinde gerçekleşti.
Ve maalesef, bu trajik ve komik hadiseler devam ediyor. Gerçekten de geçen hafta Silivri Cezaevi’ne gittim. Bazen gülsek mi, ağlasak mı diye düşünüyorum. Yeniasya gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güç’ü ziyaret ettim. Adam, cezaevine girdikten iki ay sonra, bir taziye yayınlamış.
Eee ne oldu?” dedim. “Bir anlatın,” dediler. Bir Aydın, yani “Kaç yıldır gazeteci?” diye sordum. “Koğuşundaki ilginç bir şey söylüyor,” demişler. “Ya işte biz yıllardır Yeni Asya gazetesinin koğuşa gelmesini istiyorduk, ama gelmiyordu. Biliyorsunuz, Yeni Asya koğuşlara giremiyor. O kadar istedik ama gazete gelmedi. Ancak devletimiz Genel Yayın Yönetmenliğini yolladı. Bu kadar gazete sana geldi, yanına da Genel Yayın Yönetmeni geldi. Aklınız başınıza gelsin,” diyor. Onlar mutlu ama, diyor: “Ben bana haksızlık yapıldığını düşünüyorum.”
Ahmet Öz yine, az evvel dedik ya; “Yani Kürt olmaya, CHP’de olsanız bile Ahmet Öz konuşur. Başkan kendisi,” diyor. “Benim hakkımda bir soruşturma yok, bir örgütle alakam yok. Ben bir bilim insanıyım, 350 tane makalem var, 38 kitabım var, uluslararası kongrelere katıldım, bilime adam olmuş bir insanım.” Gerçekten çok üzücüydü.
Kadınların yaşadıkları çok vahim oldu, özellikle OHAL dönemi sonrası. Binlerce kadın cezaevlerinde kaldı. Kimisi hamileydi, kimisi lohusaydı, kimisi çocuğunu kaybetti. Cezaevlerinde bebekler düştü, bunun kanaması vardı. Buna rağmen hakim, “Tutuklu,” diyor. Doktor raporu var, “Düşük tehdidi var,” diyor. “Yapmayın, etmeyin,” diyor, ama avukat acımadan tutukluyor. Bebek bile iktidarın eline bulaştı.
Ben mecliste de söyledim: “Siz ne yapıyorsunuz? Bakın, yıllarca her ay, cezaevlerinde 800-850 civarında bebek ve çocuk (0-6 yaş arası), annesiyle beraber kaldı. Bunu düşünebiliyor musunuz?” Bu gerçekten çok ağır bir sayı. Şu anda ne durumda? En son sayı nedir? Bebek ve çocuklar annesinin yanında. Anne-baba, yavaş yavaş mahpus olan insanlar; yani karı-koca mahpus olan 498 kişi var. 6 yaşından büyük oldukları için dışarıda, annesiz-babasız binlerce çocuk depresyonlar yaşayarak dışarıda, anne-baba bekliyor.
Biz bununla ilgili bir yasa teklifinde bulunduk geçen dönemde. İnsan Hakları Komisyonu’ndaydım, gittim geldim. “Bakın, her şeyi yapın ama bunu yapmayın; çocuklar ceza çekmesin. Anne-baba birlikte ceza çekmesin,” dedik. Özellikle bu KYK meselesinde.
En azından annenin cezasını, çocuk biraz büyüyene kadar geciktirin. ‘A, öyle mi? Tamam, bakalım edelim,’ dediler. Meclise geldi yasa, ama meclisten genel kuruldan döndürdüler. Tehlikeli bir durum oldu ve ne oldu biliyor musunuz? Sonra Eskişehir’de, annesi ve babası mahpus olan 3 çocuk evde, bir kaza sonucu bakımsızlıktan öldü. Yine geçtiğimiz günlerde İzmir’de biliyorsunuz, baba mahpus, beş çocuk anne çalışmaya gitmiş, mecburen kuruş para kazanacak. Çocukları üstüne kilitlemiş ki başlarına bir iş gelmesin. Ama aklına gelmeden, elektrik sobası devrilmiş. Baba yok, anne çalışmaya gitmiş, beş çocuk ölü. Yani bakın, acımasızlık bu safhalarda.
Ben 84 yaşındaki bir adamı cezaevinde sandalyenin ortası kesilerek tuvaletini ancak yapabilen Adem’i size anlatsam, bir Kürt gencin Iğdır cezaevinde intihar ettiğini mi anlatayım? Bilemedim. Birçok vaka var. Aydın cezaevinde, hep takip ettiğim için içim yanıyor. Uzun süre ihmal edilmiştir, o kadar ihmal edilmiştir ki en sonunda kısa sürede kanserden vefat etmiştir. Mustafa Karatepe, bir Kürt mahkûm, bir yıldır hekimim. Bunları bildiğim için çok canım sıkılıyor. Bir yıldır adamın bağırsak kanseri var, ne tetkik yapılmış ne tedavi. O kadar cezaevinde teşhis ve tedavi gecikir ki…
Yine bakın, şu anda açlık grevinde bir mahpus var. Bunu söylemeden bitiremem. Şerif Mesutoğlu, adam katil değil. Muhammed Fatih Safitürk, Derik Kaymakamı’nı öldürmekten suçlanıyor. Aslında derin güçler öldürdü adamı. Dosyaya baktım, bomboş bir dosya. Adam suçsuz, günahsız, 9 yıldır ağırlaştırılmış müebbet mahkûmu olarak hapiste yatıyor. Ya Allah’tan korkun! Gerçekten… Adamcağız içeride, ‘Ben suçsuzum, ben bu cinayeti işlemedim. Kaymakam Bey de beni çok severdi, ben de onu çok severdim,’ diyen bir insan. Ama sırf Kürt olduğu için başına bu geldi. Şu anda adamcağız mahkemede protesto etmek için bir ara üstüne yanıcı madde döktü, kendini yaktı.
Adalet istiyorum’ diye haykırdı, daha sonra defalarca açlık grevine girdi. ‘Katil olsam katlanırım, ama katil değilim,’ dedi. Açlık grevlerinde günlerce kaldı, bitirdi. Şimdi yine bak, bugün sanırım 50. günleri. Yine açlık grevinde, Sincan’da. Yani ben buradan topluma da sesleniyorum: Şerif Mesutoğlu’nun sesini duymanız için daha ne yapabiliriz? Ben her hafta basın toplantısında anıyorum. Çünkü o kadar ağır bir şekilde hakkı ihlal edilmiş bir insan ki. Eşi ve iki çocuğu bir tarafta, evlatlarıma babalık yapamadım ve zalimce, vicdansızca bir müebbet hapisteyim, diyor.
En son olarak da 23 dakikam varsa, hemen vereyim. Bu sene yaptığımız bir istatistiği de 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde açıklamak zorundayım. Bana gelen 2024 başından beri gelen ihlalleri sıraladık; 1700 başvuru gelmiş. Bunlar arasında, tabii işin doğrusu cezaevi ihlalleri birinci sırada. Türkiye’de demek ki insan hakları ihlallerinin en yoğun yaşandığı yer orası. Bu sene özellikle hayvan hakları ile ilgili, önceki senelerde olmayan bir öne çıkış var. Sıra hakkı, 191 başvuruyla ikinci sırada. Sağlık hakkı, geçen sene dördüncü sıradaydı, bu sene üçüncü sırada. Yaşam koşulları ve ekonomik sorunlar dördüncü sırada, 141 başvuru gelmiş bana. Ayrımcılık yasağı beşinci sırada, 104 başvuru. Çocuk hakları, 103 başvuru ile altıncı sırada. Eğitim hakkı yedinci sırada.
Çocuk hakları biliyorsunuz, Narin cinayeti, yeni doğan çetesi yani korkunç bir şekilde… Bakın, geçen sene kaçıncı sıradaydık, şimdi bu sene. O kadar aslında hukuksuz ve vicdansız bir toplum olmuşuz ki, en korunması gereken grup olan çocuklara yönelik ihlallerin arttığını ve öne çıktığını gözlemliyoruz. Bir 10 Aralık günü bunu söyleyeyim. Yine engelli hakları, 72 başvuru. OHAL ile ilgili başvurular dokuzuncu sırada. İşçi sağlığı ve güvenliği meselesi, şu anda Avrupa’da birinci sırada işçi ölümlerinde. Geçtiğimiz sene 1929 işçi öldü, bu sene de daha bu aylarda 1708 işçi ölümü var.
Burada bitireyim ve çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. Çok teşekkür ederim.”
Katkı ve Soru Cevap
Cemalettin Küçük
1994 yılının Mart ayında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığıyla birlikte Refah Partisi’ne geçti. Ancak 10 Aralık 1994 tarihinde, Taksim Meydanı’nda, İnsan Hakları Beyannamesi’ni tuvalet kağıdı yapmak için binlerce insan yürüyüş düzenledi. Bu, bilinmesi gereken bir durumdur, çünkü üzerinden tam 30 yıl geçti. Çünkü bu, aslında bir hazırlık sürecinin geliş aşamasıydı. Şimdi bazı arkadaşlar kızabilir ama cezaevlerinin bir işletme modeli olarak, hani siz gidip geliyorsunuz, ekonomik gayri safi milli hasıla ve yurt içi hasıla da artık buna dahil ediliyor. Yani payımızı alıyoruz orada. Gerçekten böyle bir çalışmanız var mı? Başkan, yani cezaevlerinin işletme biçimine getirilmesiyle ilgili bir çalışmanız var mı?
Musa Karaalioğlu
Evet, hepinize selam ve sevgiler. Şimdi, İnsan Hakları, 1948 Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi ve onun beraberinde insanlığa kazandırdığı kazanımlar, ayrıca Türkiye’deki yansımaları; 1960 Anayasası gibi konular çok güzel. Bunun yanı sıra, uluslararası düzeydeki çelişkiler ve üst katmanda yapılan haksızlıkların tablosu çizildi; çok iyi, çok güzel. Ancak sorgulanması gereken konu, kazanılmış hakların nasıl kaybedildiği ve bu duruma nasıl gelindiği. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bir ikincisi, burada bireyin rolü nerede? Yani eğitimde, insan hakları ve demokrasi ile ilgili benim dönemimde hiçbir zaman okulda ders olarak işlenmiş bu konular. Bu konularda nasıl bir çalışma yapılmalı ki, uluslararası düzeyde barış, hak ve hukuk sağlansın?”
Kani Kara
Tezinizdeki insan hakları sıralamasında, siyasi suçlularla adli suçlular arasında bir farklılık gösteriyor mu? Bunu sormak istiyorum.”
Akın Birdal
AB arkadaşlar, biz insan hakları mücadelesinde şöyle bir yol izliyoruz: Resmi bir adım yok, kimse kimliğinden, dilinden, kültüründen, cinsel tercihlerinden ötürü ayrımcılığa uğramamalı. Peki, empati meselesi, kriterlerimiz ne olmalı? Nerede referans alıcı caydırıcılık var? Bunu dikkate alıyorlar mı? Ya da arkadaşlarımızın, az önce arkadaşımızın sunduğu raporları dikkate alıyorlar mı? Hayır, yani o yüzden insan haklarına saygılı, insan haklarına dayalı, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasal sistem çok önemli.
Bir de şöyle bir şey var tabii, bir dakika alabilir miyim? 1983’te, arkadaşlar, Ankara’da bir otelde uluslararası bir konferans kararlaştırdık. Bu bağlamda Aziz Nesin ve Tarık Ziya Ekinci’yi saygıyla anıyorum. Üçümüz, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Hüsamettin Cindoğu’nu ziyaret ederek, bu konferansa onur konuşmacısı olarak katılmalarını istedik. Üçü de olur dedi. Afişleri ve davetiyeleri bastık, alanı hazırladık ve Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı oteline bir not bırakıldı. Ankara Valiliği, Ankara’daki konferansı yasaklamış. Nasıl olur? Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanı katılacak bir toplantı, Ankara Valiliği tarafından yasaklanıyor. Hemen itiraz ettim, idare mahkemesine başvurdum ama reddedildi. Yüksek İdare Mahkemesi’ne de başvurdular, o da reddedildi. Ben Viyana’dan döndüm ve Aziz Bey’le Ankara’da karşılaştık, dedim ki, ‘Sayın Başkan, nasıl olur? Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanı katılacak bir toplantıyı, Ankara Valiliği yasaklıyor. Böyle bir şey kabul edilebilir mi?’ Şayet kabul edilseydi, emin olun bu sorun çok daha büyük bir mesele olacaktı. Ama şu anda her şey daha açık bir şekilde konuşulabiliyor. Cumhurbaşkanı’nın, Meclis Başkanı’nın ve diğer yetkililerin de desteğiyle, artık bu meseleler gündemde.”
Yavuz Önen
Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanıyla konuştum, işkence uygulamaları devam ediyor. Bu konuda rakamları ek olarak söylüyorum: 11 ayda Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na yapılan başvuru sayısı 692. Bir televizyon programında konuşmacılardan biri, ‘Artık kapalı yerlerde işkence yapılmıyor’ demişti. Bunu da sordum, Vakıf Başkanı dedi ki, ‘Evet, kapalı mekanlarda yapılan işkence oranlarında bir düşüş var; yapılan başvurulara göre oran 50’den 0’a düşmüş. Fakat açık alanlarda yapılan işkence uygulamaları ise 50’den %70’e çıkmış.’ Yani açık alanda insanlar dövülüyor. En son örnek, Cumhurbaşkanlığı konuşurken Cumhurbaşkanının huzurunda İsrail yapılan yardımları protesto eden gençler, Cumhurbaşkanının gözleri önünde dövüldü. Birinin burnu kırıldı. Bakın, bu en üst düzeyde, yani ‘tek adam’ yönetiminde. Eğer adalet varsa, hocam çok haklı, adalet duygusu ve vicdan yok olmuş. Bir Cumhurbaşkanı, yurttaşını dövüyorsa dur deyip müdahale etmesi gerekir.
Son bir şey daha, hep kötü şeylerden bahsettik, bir soru gelmişti, ‘Ne yapacağız?’ diye. Yani, ne yapılmalı? Senakar ortamında uluslararası dayanışma çok önemli. Biz Akın’la Evrensel Bildirgenin 50. yıl dönümü toplantısında Paris’te buluştuk. Orada bir buluşma oldu ve ben de düzenleme komitesinde 6 ay çalıştım. Türkiye’den ben katıldım. Dünya İnsan Hakları Konferansı’nı düzenleme çalışmalarında şunu fark ettim: Uluslararası dayanışmada ezilen halkların insan hakları ile egemen devletlerin dili arasında temelde fark var. Biz, örneğin Irak’ın işgaline karşı çıkıyoruz, ama Helsinki’yi izleyenler, ‘Misket bombalarını sivillere kullanmak yasak değil’ diyorlar. Yani, müdahaleye karşı çıkmıyorlar. Bu çok temel bir fark. Bizim gibi halklar, Latin Amerika halkları, Afrika halkları ve Türkiye’nin İnsan Hakları mücadelesini takip edenler, bize öncülük etti.
Son olarak, güzel bir anıyı paylaşacağım. Akın’la 1998 yılının Mayıs ayında, 12 Mayıs’ta, dünya mühendisler birliği toplantısındaydık. 1300 insan hakları savunucusu, dünyanın dört bir yanından gelmişti. O toplantıya Akın sahneye yürüdü, herkes kıyamet gibi alkışladı. O gün, 2002 yılında, büyük umutlarla mağduriyet edebiyatı, demokrasi gelecek gibi şeyler söylenmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne davet edildik, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi üzerine bir toplantı yapıldı. Kasım ayında, yeni bir iktidar vardı ve Mazlum Der, İHALE Vakfı ve Uluslararası Af Örgütü heyeti olarak katıldık. Bizi davet ettiler. Ben, en yaşlısı olarak Sözcü olarak konuştum. Dedim ki, ‘Bakın, karşımızda gerçekten müthiş bir fırsat var. Türkiye’de demokrasiyi inşa etmek için tarihi bir şansınız var. Kürt ve Türk kardeşinin önündeki en büyük engel olan %10 barajını düşürün. Barış için önemli bir adım atın.’ Fakat çok saçma sapan bir yanıt aldık ve o gün, arkadaşlarla ayrıldıktan sonra, ‘Arkadaşlar, umduğumuz dağlara kar yağdı, buradan demokrasi çıkmaz’ dedik. 20 yıl sonra, 22 yıl sonra, bu haklılığımızı anlattık. Bütün ayrıntılarıyla teşekkür ediyorum.
Ömer Faruk Gergerlioğlu
“Teşekkür ederim, önemli bir konuya değindiniz. Şu anda cezaevleriyle ilgili şikayetler çok fazla değil, çünkü iktidar para kazanıyor. Şöyle bir durum var: İktidar döneminde bir devlet kuruldu, fakat cezaevleri de işletme modeline dönüştü. Meclis’te bir AKP Çorum milletvekilinin beyanına göre, ‘Şehrimize cezaevi de açtık, merak etmeyin, bunu da başardık’ diyordu. Neden böyle söylüyor? Çünkü cezaevlerinde alımlar yapılıyor, AKP ve MHP ilçe örgütlerinden alımlar oluyor ve ihaleler yapılıyor. Bayağı bir para dönüyor. Bu durum böyle, yani hem iktidar para kazanıyor hem de muhalifler oraya atılıyor. İşletme modeli olarak düşünüldüğünde bu çok kazançlı bir durum.
Peki, kazanılmış haklar neden kaybedildi? İnsan hakları bilincini oluşturmamız gerekiyor. Biz zaten bunun için yoğun bir şekilde İnsan Hakları Günü’nü kutlamak istiyoruz. Aslında sadece bir ya da iki mesajla geçiştirmek değil, daha etkin bir şekilde kutlanması için gayret etmeliyiz. Okullarda insan hakları dersleri yok, belki sembolik olarak bazı dersler var ama bu konular daha fazla işlenmeli, artırılmalı. Vakıflar, dernekler ve STK’lar insan hakları alanında daha fazla çalışma yapmalı. Belediye başkanlıkları bile insan hakları okulları açabilir, öğrenciler kaydedilebilir ve bu konuda dersler verilebilir. İnsan hakları savunucuları ve entelektüellerle online ya da yüz yüze çalışmalar yapılabilir.
Siyasi ve adli mahpuslar arasındaki ayrım konusunda, örneğin, cezaevlerinde siyasi mahpuslara görüntülü görüşme hakkı verilmezken, adli mahpuslar için bu hak mevcut. Adli mahpuslar, eğer yakınları gelmezse ek süre alabiliyor, ama siyasi mahpuslar sadece 10 dakika telefonla görüşebiliyor. Bu noktada belirgin bir ayrımcılık var. Siyasi mahpusların hak talepleri daha başarılı bir şekilde dile getirilebiliyor, çünkü bu konuda bir bilinç oluşmuş. Ancak adli mahpuslar daha fazla hak ihlaline uğruyor çünkü çoğu, haklarını aramayı bilmiyor. Cezaevlerindeki koşullar ise oldukça kötü. Silivri’de, 7 kişilik bir koğuşta 28 kişi kalmış, ancak bazı cezaevlerinde 7 kişilik koğuşlarda 60 kişi kalıyor ve insanlar yerlerde yatmak zorunda kalıyor. İnsanlar, kokusuna katlanmak zorunda kalıyor, yani cezaevlerindeki yaşam koşulları oldukça zor.
Sonuç olarak, insan hakları burada da çok önemli. İnsan hakları kuruluşlarının varlığı önemli çünkü bu kuruluşlar, haklarını daha iyi arayabilen insanlara yardımcı oluyor. Siyasi mahpuslar bu konuda daha bilinçli oldukları için hak talep etme noktasında daha başarılı oluyorlar.
Son olarak, bu panelin sonunda şunu söylemek istiyorum: Bir şeyler değişiyor, ancak yeterli değil. Birlikte mücadele ederek ve sürekliliğini sağlayarak daha fazla ilerleme kaydedebiliriz. Hepinize teşekkür ediyorum. Öğle arasına gireceğiz, sonra forumumuzu gerçekleştireceğiz. 2024’te, 11 meclis üyesinin oy birliğiyle Türkiye’de insan hakları kentleri ağı kurma kararı aldık. Bugünden itibaren, Fındıklı Belediyesi ve halkı bu konuda öncü rol oynamaya başlayacak. Hep birlikte, insan haklarına saygılı bir kent inşa etmek için çalışacağız. Bu karar 5 Aralık tarihinde kabul edilecek ve ilan edilecek.”



























Yorumlar